YOBAZ ANAYASASI VE AKAR

YOBAZ ANAYASASI VE AKAR

Rifat Serdaroğlu

Eski Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar yanına MİT Müsteşarını da alarak, Atatürk’e küfreden ve “Cumhuriyet Okulları hain yetişirdi” diyen yobazı ziyaret etmişti!

Ben de, Akar’a seslenerek “Üzerinizdeki üniforma Belediye zabıtası üniforması değildir. Atatürk’ün bir zamanlar giydiği şerefli bir üniformadır. Atatürk’e ve Cumhuriyet kurucularına ağır hakaret eden birinin ayağına gidemezsiniz. İrticayı körüklüyorsunuz. İstifa edin..” demiştim.

Akar’ın şikayeti üzerine (…) Asliye Ceza Mahkemesinde yargılandım ve Cumhuriyetin ürünü (!) olarak gördüğüm bir bayan yargıç tarafından mahkum edildim ve cezam ertelenmedi. İstinaf Mahkemesinde devam ediyor…

Zaman maalesef bizi haklı çıkardı!
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı General Adnan Tanrıverdi neler söyledi, neler!
Beraberce bakalım;
-Erdoğan’ın Başdanışmanı, 15 Temmuz sonrası Türk Silahlı Kuvvetleri ve Askeri Okullardaki yeniden yapılanmanın kendisinin yönlendirmeleri doğrultusunda gerçekleştiğini söyledi.
ASSAM’da hazırladıkları yeni Anayasa’da (Laiklik ilkesi Anayasa’da yer almamalıdır- Anayasa, Kur’an’ın hiçbir ayetine ters olmamalıdır) diye hükümlerin bulunmasını kararlaştıran Erdoğan’ın Başdanışmanı devam etti;
-Harp Okulları ve Askeri Okulların tamamı Milli Savunma Bakanlığına bağlanmalı, dedik bağlandı.
-Jandarma Genel Komutanlığı, İçişleri Bakanlığına bağlansın, dedik bağlandı.
-Yüksek Askeri Şura’nın yapısı değişsin, dedik değişti.
-Askeri Yüksek Yargı kalksın dedik, kalktı…

Bunların tamamının 15 Temmuz’dan sonra yapıldığını söyleyen Erdoğan’ın Başdanışmanı, 15 Temmuz darbe girişiminin üzerindeki karanlık noktaları da artırmış oldu.

Değerli Okurlar;
Türk Milletinin büyük çoğunluğunun, muhalefet partilerinin, aydınlarının, iş dünyasının, STK’ların anlamadıkları, anlamak istemedikleri “Büyük Tehlike” budur.

T.C. Cumhurbaşkanının Başdanışmanı olan bir yobaz açıkça yürürlükteki Anayasaya – yasalara aykırı işler yapıyor, toplantı düzenleyip, İslam Anayasası hazırlıyor ve ne iktidar ne yargı ne de kolluk kuvvetleri bu kişiye tek soru soramıyor!

Bir yanda ülkemize namusuyla hizmet etmiş vatansever bir Atatürkçü, devletimizin kurucularına ve Anayasa’ya sahip çıktığı için hapis cezası alıyor, öbür yanda emrinde (sayısını şimdilik bilemediğimiz) silahlı güç bulundurabilen bir yobaz, göz göre göre Türk Devletine Türk Anayasasına Demokratik rejime ağır hakaretlerde bulunuyor ve kimse sesini çıkaramıyor…

Yobaz, görevinden istifa etmiş! İstifa etmesi, söylediklerini ortadan kaldırır mı?
Bu yobazın suç işleme özgürlüğü mü var?
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan, bu kişiyi neden görevden almadı?
Erdoğan’ın, bu kişi gibi düşünmesi mümkün olabilir mi?
Erdoğan, bu kişi hakkında suç duyurusunda bulundu mu?
Cumhuriyet Savcılarının, Anayasayı, yasaları korumak gibi bir görevleri yok mu?
Yoksa, tüm devlet görevlilerini korkutan, sindiren, görevlerini yapmalarını engelleyen ve kendisini Türk Milletinden daha büyük zanneden biri mi var?

Sizlere, yaşadığımız bir olayı anlatmak isterim :
Yıl 1978. Yaklaşık 42 yıl önce, sonbahar ayları!
İran Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları eşleriyle birlikte Türkiye’ye gelmişlerdi. Heyet program gereği Bergama’ya da geldi. Belediye Başkanı olarak, İran Heyetini tarihi yerleri gezdirdikten sonra, eşimle yemeğe aldık. Yemekte sordum:

  • “Humeyni, İran’a dönme hazırlığında. Ne düşünüyorsunuz?

İranlı Paşa, gülümseyerek kendisinin ve öbür komutanların modern giyimli eşlerini göstererek, ‘Humeyni İran’a gelip bu modern insanlara mı hükmedecek? Beni güldürmeyin, lütfen’ dedi!”

1979 Şubat ayında yani 3-4 ay sonra Humeyni İran’a geldi ve İran din (Mollalar) devletine dönüştü.
55. Hükümet döneminde (30.06.1997  – 11.01.1999) Türkiye – İran KEK (Karma Ekonomik Komisyonu) Başkanı sıfatıyla kezlerce İran’a gittim. Tahran Büyükelçiliği mensuplarına ve İranlı dostlarımıza dönemin paşalarının ne olduğunu sordum. Humeyni, öncelikle o paşaların kafalarını kestirmişti…

Sözün özü şudur                    :
İrtica ile toplumun tüm kesimleriyle birlikte mücadele edilmelidir.
Kimsenin “Bana ne”, “Bana bir şey olmaz” diye bir lüksü olamaz.
Çoban Ateşi Hareketi, Türk Milletini bu tehlikeye karşı uyarmak için kurulmuştur.
Atatürk Cumhuriyetini, Türk Vatanının dağına taşına dek yayıp korumaya yemin etmiş bu hareket, irtica ile en cesur mücadeleyi yapacaktır.

Anladınız mı eski Genelkurmay Başkanı Akar?

  • Ne Mutlu Türküm Diyene ve Sözünden Dönmeyene…

Sağlık ve başarı dileklerimle, 10 Ocak 2020

Dünya lideriyiz müsterih olun!

Dünya lideriyiz müsterih olun!

Yılmaz ÖZDİL
SÖZCÜ, 11 Mayıs 2017

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Beyaz Saray onayladı. Pentagon, Suriye Kürdistanı’na ağır silahlar veriyor. E merak ediliyor… Neler oluyor?
*
30 sene önceydi… İran-Irak savaşıyordu.
Humeyni’nin ordusu, Kuzey Kore ve Çin füzeleri kullanıyordu.
Saddam’ın ordusu, Rusya, Fransa ve Çin füzeleri kullanıyordu.
Birbirlerine fırlatıyorlardı.  İki tarafta da su gibi petrol vardı.
Musluklar şakır şakır akıyordu… ABD kovayı dolduramıyordu.
E, böyle olmuyordu tabii.
*
ABD başkanı, artist Reagan’dı. Reagan’ın başkan yardımcısı ise, bir zamanlar CIA başkanı olan baba Bush’tu. Saddam’a elçi gönderdiler. “Biz seni çok seviyoruz, acayip takdir ediyoruz, İran’a gıcığız, sana yardım edelim” dediler. Rahmetli Saddam pek salaktı. Kabul etti.
*
İtalyan bankası Banca Nazionale del Lavoro üzerinden kredi verdiler. Öylesine paraya boğdular ki… Irak devleti, Amerikan yardımı alan ülkeler sıralamasında zart diye üçüncülüğe yükseldi. Saddam’ın kulaklarından bile dolar fışkırıyordu. Elbette hepsi borçtu, geri ödenecekti. “Arkadaşlar arasında paranın lafı bile olmaz, yeni kuyular açarsın, ödersin” dediler.
*
Silah satmaya başladılar… Verdikleri parayı katbekat geri alıyor, aldıkları parayı borç olarak geri veriyor, borç olarak verdikleri parayı silah satarak geri topluyorlardı. Kendisini çok zeki zanneden Saddam, halk arasındaki tabirle kulampara sarması’na girmişti.
*
Bu böyle tankla topla filan olmayacak dediler, sana çok daha büyük para verelim, teknoloji öğretelim, kimyasal ve biyolojik silahlar geliştir, İran’ın kafasına at, işi komple bitir dediler. Şahane fikirdi… Kendisini çok akıllı zanneden Saddam’ın aklına yattı. Ufak ufak üretip, İran’a fırlatmaya başladı.
*
(Kaşla göz arasında, Kürtlerin kafasına da attı… Çünkü, Barzani-Talabani, İran’ı destekliyordu, Saddam fırsat bu fırsat dedi, onların kafasına da kimyasal attı. Çoluk çocuk beş bin insan hayatını kaybetti. (AS: Halepçe katliamı! 16 Mart 1988) Yani… Şu anda “biji Obama, biji Trump” diye tezahürat yapan, Amerikan bayraklı tişörtler giyen peşmergeler, bizzat Amerikan füzeleriyle can vermişti. Hatta… Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Saddam’ın kimyasal silah kullanmasını eleştiren bir karar alınacaktı, ABD ve İngiltere karşı çıktı, ret oyu kullandılar, “kimyasal silah filan yok, olsa bizim haberimiz olurdu” dediler. O zamanlar Saddam önemliydi, beş bin Kürt ölmüş, elli bin Kürt ölmüş, Washington’ın umurunda bile değildi.)
*
Aynı günlerde… Yarbay Oliver North diye bi arkadaş icat ettiler, İran’a gönderdiler, güya İran’a ambargo uyguluyorlardı, kendi ambargolarını kendileri deldiler, mollalarla gizli gizli görüştürdüler, “biz aslında sizi çok seviyoruz, Saddam’a fena halde gıcığız, size gizli gizli yardım edelim” dediler. Tahran yönetimi, düşündü taşındı, tarihlerine yakışmayacak derecede öküzce davranarak, peki dedi, kabul etti.
*
Şah döneminde İran’a satılan Amerikan malı uçakların yedek parçalarını ve Amerikan malı gıcır gıcır füzeleri, İsrail şirketi üzerinden İran’a sattılar iyi mi… İran yönetimi, Amerikan malı füzeleri Amerikan malı uçaklarla Saddam’ın kafasına attı, bunların karşılığında, hem fahiş fiyatlar ödedi, hem de Lübnan’da Hizbullahçı arkadaşlar tarafından kaçırılan Batılı rehineleri serbest bıraktı.
*
Bir taşla iki kuş vuran Beyaz Saray, neden üç kuş vurmayalım şekerim dedi… İran’dan aldığı paraları, İsviçre ve Panama üzerinden, tee Nikaragua’ya götürdü, demokratik seçimle işbaşına gelmiş hükümeti devirmeye çalışan kontrgerillalara gizli gizli verdi. Neden gizli gizli verdi? Çünkü aslında, Amerikan Kongresi, insanlık suçu işleyen kontrgerillalara yardım yapılmasını yasaklamıştı, CIA kendi devletinin yasağını deliyordu.
*
(Bu müthiş operasyonun beyni, bir zamanlar CIA’in İstanbul ve Ankara’da istasyon şefi olan, istihbarat efsanesi Duane Clarridge’tı. Şu kadarını söyleyeyim, James Bond onun yanında anca karikatür olabilirdi, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya her taşın altında o vardı. Yarbay Oliver North, emrindeki icra subaylarından biriydi. Türkiye’yi ikmal durağı olarak kullandı… İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi’nden havalanan St. Lucia Havayolları’na ait nakliye uçakları, Ankara Esenboğa’ya iniyor, oradan Tahran’a gidiyordu. Resmi evraklarda petrol kuyusu malzemesi olarak görülenler, bildiğin füzeydi. Aslına bakarsanız, Portekiz üzerinden Nijerya uçaklarıyla taşınacaktı ama, Portekiz “beni karıştırmayın abi” deyince, Duane Clarredge’ın istediği gibi at koşturduğu Türkiye üzerinden taşındı.)
*
Neyse… İran-Nikaragua meselesi duyulunca, rezalet ortaya çıkınca, artist Reagan şahane rol yaptı, benim bu casus filminden hiç haberim yok, her şeyi bu şerefsiz Oliver North yapmış dedi, Amerikan basını da vay şerefsiz Oliver manşetleri attı, sorumluları yargılıyormuş gibi yaptılar, herkes serbest bırakıldı, hadisenin üstü örtüldü.
*
Neticede… Bir milyon İranlı öldü. Yarım milyon Iraklı öldü.
150 milyar dolarlık yıkım oldu. Belki de en hazin tarafı…
Birbirlerine sekiz sene füze attılar ama, İran-Irak sınırı santim değişmedi. Tüm bunlar olup biterken, bizimkiler nerdeydi? İETT’deydi. Ümraniye-Sultanbeyli hattına kafa yoruyorlardı!
*
Dolayısıyla, Pentagon Kürtlere silah veriyormuş, Kremlin Esad’a uçak veriyormuş, İsrail Barzani’yi kucağına oturtmuş filan, endişe etmeyin, müsterih olun…
Asrın lideriyiz, emin ellerdeyiz!
==================================
Dostlar, 

Bu ciddi hengamede Türkiye kritik risklerle karşı karşıyadır.
Türk – ABD ilişkileri, Türkiye’nin 1974 Kıbrıs çıkarmasının ardından başlayan ABD ambargosu yıllarında bile bu denli gerilmemiş, kırılganlaşmamıştı..

Gerçekte bu tırmanışta ABD – AB’nin Erdoğan’ın defterini dürme planlarının hatta artık kararlılıklarının belirleyici rolü vardır. ABD, Erdoğan için “şah mat” hamlesi yapmayı planlamaktaydı epeydir ve bu hamle YPG silahlandırılarak, Suriye’de namlular ülkemize çevrilerek yapılmıştır.

Erdoğan ve AKP’sinin iç kamuoyuna dönük olarak mazlum ve mağduru oynamayı asla ve asla denememelerini anımsatmak isteriz.. Tam tersine, AKP – RTE yüzünden, komşu ve çoğu Müslüman kadim komşu Suriye’nin içişlerine karışmasaydık başımıza bu yıkım gelmeyecekti! Suriye’de Müslüman Kardeşler – İhvan modeli İslamcı rejim kurma hayali, darbe yapıp seçilmiş Esad’ı devirme serüveni, Şam’da Emevi camisinde namaz kılma ham mı ham hayalleri.. ABD – AB güdümünde uydu – maşa – yaranmacı sorumsuz dış politika Türkiye’yi uçurumun eşiğine sürükledi..

  • Türkiye, uluslararası hukuk katında suça itildi, “haydut devlet” ilan edilme riski var!

Çare, halka gerçekleri anlatarak ülkemizin kurumlarına ve birliğine sarılmaktır. TBMM’yi hemen toplantıya çağırarak genel görüşme (gerekliyse gizli) yapmak ve tümüyle kurumsal devlet mekanizmalarına dayalı, devlet aklı ve deneyimini rehber edinen çözümler üretilmelidir. Muhalefeti asla dışlamadan, tüm ulusal güç ögeleri devreye sokulmalıdır ivedilikle.

Erdoğan Anayasal sınırına çekilmeli ve seçimle gelen AKP hükümeti siyasal sorumluluğu üstlenerek öne çıkmalıdır.

Erdoğan’ın birikimi, yönlendirilerek yarattığı karmaşık – ağır sorunları çözmeye ne yazık ki yetmemektedir. Aynı yetersizlik yüzünden doğdu aslında bu çok ağır güncel son sorunlar da.

  • Artık herkes ama her- kes, başta Erdoğan ve AKP’si, haddini bilmeli ve 80 milyonluk bir ülkenin geleceğini asla tehlikeye atmamalıdır.

    Tarihin çoook ciddi bir sınaması ile yüz yüzeyiz. Durumun ciddiyetten öte ürkünçlüğünü (vahimliğini) mutlaka gereğince kavramak ve tüm gereklerini devlet aklıyla, hızla ve serinkanlılıkla, demokratik hukuk devleti saydamlığı içinde yapmak dışında seçenek
    kal-ma-mış-tır…

Sevgi ve saygı ile. 11 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Foucault – İran Devrimi Türk Liberalleri ve İkiyüzlü Batı

ARŞİVİMİZDEN       :

Foucault – İran Devrimi Türk Liberalleri ve İkiyüzlü Batı

Av. Şevket ÇİZMELİ
Cumhuriyet, 4 Ocak 2014

1978 yılının yarısında İran’da militan İslamcısı grupların başını çektiği, laik milliyetçi liberal ve solcu koalisyonun yürüttüğü Şah karşıtı başkaldırı, giderek “dini terimlerle ve Hüseyin’in Kerbela’da öldürülmesini “ anan Muharrem törenlerine de yansıyarak ifade edilmeye başlamıştı (Focault ve İran Devrimi, Janet Afary Kevin B. Anderson, Boğaziçi Üniversitesi yayınları, 2010).
Protesto gösterileri Muharrem bayramında bir milyon kişinin katılmasıyla en üst sayıya erişmişti. 1979 Şubatında Şah’ın İran’dan kaçması üzerine sürgünden dönen Humeyni’nin öncülüğünde düzenlenen halkoylaması sonucu İran İslam Cumhuriyeti ilan edildi. İzleyen günlerde ise bilindiği gibi Humeyni’nin iktidarı, her gün artan kanlı uygulamalarla gelişerek pekişti ve hedefinde öncelikle birlikte yola çıktığı koalisyon ortakları ulusalcılar, liberaller, solcular ve İslamın doğası gereği kadınlar vardı.
Felsefi düşüncelerinin ayrıntılarını bir yana bırakarak Foucault’un, Doğunun geleneksel toplumsal, normlarına duyduğu ilginin başlangıcını, 1960’larda sömürgeciliğin çöküşü ile birlikte Batı düşüncesinin buhrana sürükleneceği öngörüsünün teşkil ettiği anlaşılmaktadır (Foucault ve İran Devrimi syf. 17). Halbuki Batı, kısa sürede globalleşme politikaları aracılıyla geliştirdiği finans enstrümanları ile, ekonomik sömürüsünü daha yaygın ve sahte barışçıl bir görüntüye büründürecektir.
Foucault 1978 Eylülünde İran’a ilk ziyaretini yaptı ve Ekiminde de Fransa’da Humeyni ile tanıştı. İran’a 2. gidişi 1978 Kasımında oldu ve İtalyan Corriere Della Sera gazetesinde makaleleri yayınladı. Bu makalelerde kabaca ulemanın otoriter bir rejim kurarak başta kadınlarınki olmak üzere her türlü insan haklarını ortadan kaldıracağına ilişkin kuşkuları bir yana bırakıp, İslam’ın “arkaik bir faşizm” den ibaret baskıcı devlet ideolojisini, 1970’lerin sonlarında fark etmemesi anlaşılır değildi.
Atlas Okyanusundan Uzak Doğuya uzanan kuşaktaki onlarca İslam devleti ve halkı
tüm ögeleriyle gözler önündeydi.
Kuran’a göre asgari Müslüman köktenciliği,
– hırsızın elinin kesilmesini ve
– kadının mirasının ikiye bölünmesini gerektirir.

Geleneğe dönülürse ulemanın da koşul koyduğu gibi;
şarap içerken yakalananlar kamçılanmalı ve
zina işleyen de kırbaçlanmalı ya da taşlanmalıdır.

Rakibimizi “Tanrı düşmanı” ilan etme göreneği eski geçerli bir yöntemdir fakat
hiçbir şey bundan daha kolay ve daha tehlikeli değildir.” (Maxime Rodinson,
İslamcı Köktendincilik Uyanıyor mu?, Le Monde, 6 Aralık 1978; 1981’de 3 bölümden oluşan bu 8 makale İngilizcede “İslam Diriliyor mu” başlığıyla çıkmıştır.) Nitekim İran’da mollaların yönetiminde Şii Mezhebinin ateşli söylemleri ile yürütülen kurtuluş aşaması, kısa sürede Humeyni’nin o tarihe dek bilinen kin dolu ilkel söylemleriyle beslenen
kanlı bir tasfiyeye dönüşmüştür.
Humeyni’nin kadın haklarını kısıtlamak için yalnızca “27” gün beklediği ve ilk iş olarak

– “kadınların yargıda çalışmasını yasakladığı” ertesi günü
– “boşanma hakkını kadınlardan aldığı”,
– spor yapan kadınlara yasak getirerek, çarşaf giymelerini emrettiği

görülmüştür. Humeyni liderliğindeki bu dönem giderek feministlerin, etnik ve dinsel azınlıkların, liberallerin, solcuların İslam adına büyük baskı altına alınması ve
toplu idamlara varan işkencelerin günümüze değin sürmesiyle kendini göstermiştir. Son olarak Humeyni 1989 Şubatında ölümüne yaklaşırken, Şeytan Ayetleri kitabı yüzünden Salman Rüşdi’yi ölüme mahkûm eden fetvasını yayınladı ve
bu Müslüman yazarın başına 6 milyon Dolar ödül koydu.
Hal böyle iken Türkiye yıllar önce Milli Görüş adlı tutarsız bir din programıyla siyasal arenada yerini almış Erbakan’ın çıraklarının kurduğu AKP’nin 2002 Kasımında iktidara gelmesi, Batı (ABD-AB) tarafından nerdeyse alkışlarla karşılanmıştır.
Batılılar burada Foucault’un değişik bir yüzünü temsil ederek sözde Ilımlı İslam aldatmacasıyla bu kuşkulu gurubu fütursuzca bağırlarına basmışlarıdır.
Dünyada ilk ve tek laik ülke olma onurunu taşıyan Atatürk Türkiye’sine tahammülü olmayan bu ikiyüzlü Batı, içeride onlardan daha ahlaksız bir yerli ittifak gurubunu
hazır bulmuştur. Önce basında kümeleşen ve daha sonra AKP iktidarı tarafından beslenip devlet örgütü, üniversiteler ve görsel medyayı işgal eden bu sözde liberal (LİBOŞ) kitlenin bir bölümü 2013’ün son günlerinde patlak ile son bulan dinci siyasetin iflasıyla kara yaslara bürünmüşlerdir. Başka bir bölümü ise kullanma miadı dolmuş malzeme gibi kenarda köşede yazgılarına terk edilmişlerdir. İkiyüzlü Batı ise, bu kez, AKP’yi antidemokratik uygulamaları nedeniyle derece derece sertleşen bir üslupla eleştirmeye başlamıştır.
Halbuki AKP’nin geçmişteki sicili Batı için hiç de öyle bilinmezlikleri barındırmıyordu. Üstelik yukarıda kısaca özetlenen İran örneği yanı başımızdaydı. Fransa’da İran yanılgısıyla öne çıkan Foucault‘un yalnızlığına karşın Türkiye’de hızla çok sayıda yandaş türemesi, iki dindar kültürünün benzemezliğindeki anlamlı ipuçlarıdır.

Önceki Genelkurmay Başkanlarından Org. İsmail Hakkı Karadayı’nın İbretlik Anısı


Dostlar,

Önceki Genelkurmay Başkanlarından Org. İsmail Hakkı Karadayı,
aşağıdaki anısını 2000 yılında basına aktardı.. Çubuk’taki bir askeri birlikte
kendisi (Kradayı) Tuğgeneral rütebesinde iken, İran’da yaşanan gerici – irticacı darbe nedeniyle Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan bir generali karargahında konuk ederken aralarında geçen bir söyleşiydi aşağıdaki ve yankıları hala sürüyor..

Sevgi ve saygı ile.
13 Ocak 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net 

=================================

Önceki Genelkurmay Başkanlarından Org. İsmail Hakkı Karadayı’nın
İbretlik Anısı 

Hikmet_Karadayi

Önceki Genelkurmay Başkanlarından
Org. İsmail Hakkı Karadayı, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın 74. yıldönümü nedeniyle verilen resepsiyonda, şu anısını aktarıyor:
  
“…İranlı Komutana* dayanamayıp sordum:”Peki, Siz Ülkenizdeki bu büyük irticai gelişmeyi önceden görmediniz mi?
Komutan şu yanıtı verdi:

– Sayın General, devamlı bir çiçeğe bakarsanız, o çiçeğin büyüdüğünü göremezsiniz.
Örneğin, tomurcuk bir gülün nasıl açtığını fark edemezsiniz; işte bizde de öyle oldu.-
Yani hiç mi kavrayamadınız, hiç mi algılayamadınız? diye üsteledim.
Bu kez şöyle yanıtladı:

– “Biz onların, her gün, yavaş yavaş, milim milim getirip ortaya koydukları dini şeyleri,
halkımızın masum duyguları diye düşündük. Sonuçta böylesine bir durumla karşılaşacağımızı hiç tahmin edemedik. Ama bir de baktık ki, halkımızın temiz duygularından kaynaklandığını zannettiğimiz masum görünümlü istekler aslında irticanın taa kendisiymiş.”

Komutan böyle tarif edince,

– “Demek ki, siz de görevinizi tam yapmamışsınız..” dedim ve- “Humeyni için
Tahran’da 500 bin kişiyle miting yapıldığında da mı fark etmemiştiniz?” diye sordum.
Komutanın verdiği o yanıt hiçbir zaman kulaklarımdan silinmedi. Bana şöyle dedi:

– “Sayın General o zaman fark ettik; fark ettik, ama iş işten geçmişti…”

Sarı boğayı feda etmeyecektiniz !

Sari_bogayi_feda_etmeyecektiniz_Ali_Demirsoy