EĞİTİM İŞ : KHK DÜZENLEMESİ İLE İHRAÇLAR HAKKINDA

KHK DÜZENLEMESİ İLE İHRAÇLAR HAKKINDA

 KHK DÜZENLEMESİ İLE İHRAÇLAR HAKKINDA

1 Eylül 2016 tarihli 1. Mükerrer ve 2. Mükerrer Resmi Gazetede 672, 673, 674 sayılı Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnameleri yayımlanmıştır. 672 sayılı KHK kapsamında, daha önce görevden alınan kamu personelinden bir kısmı kamu görevinden çıkarılmıştır. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra demokratik düzene karşı yapılacak her türlü girişimin, her türlü darbenin tereddütsüz karşısında olduğumuzu dile getirmiş, devletin içine sızan (AS: sızdırılan!) cemaat ve tarikatlar dahil tüm paralel yapıların, devletin tüm kılcal damarlarından kökünün kazınmasının zorunlu olduğunu vurgulamıştık. Siyasal iktidar ve idari makamlar da bu tasfiye sürecinde çok titiz davranılacağı, kurunun yanında yaşın da yanmasına müsaade edilmeyeceği ve tüm işlemlerin hukuk kuralları çerçevesinde yürütüleceğini ifade etmişlerdir. Sendikamızca Milli Eğitim Bakanlığı ile yapılan görüşmelerde de aynı husus vurgulanmış, en yetkili ağızlardan hassasiyetle gerekli işlemlerin yapılacağı ifade edilmiş, suçsuz, mağdur kimseler varsa yapılacak adil soruşturma süreçlerinden sonra görevlerine kesin olarak iade edilecekleri ifade edilmiştir.
Ancak görünen odur ki, 672 sayılı OHAL KHK’si ile kamu görevinden çıkarılan kişiler hakkında yürütülen soruşturmalarda beklenen hassasiyetin gösterilmediği, hukukun evrensel ilkelerine riayet edilmediği izlenimi hasıl olmuştur. Hakkında soruşturma yürütülen kişilerin savunmalarının alınmadığı, gerekçe sunulmadığı, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte delillerin var olup olmadığına bakılmaksızın kamu görevinden çıkarma işlemlerinin tesis edildiği anlaşılmaktadır. Burada mağdur olduğunu düşünen kimselerin izleyebileceği hukuki yol hakkında da kısaca bir değerlendirme yapmak gerekmektedir. İçinde olduğumuz Olağanüstü Hal düzeni ve söz konusu ihraçların bir olağanüstü KHK ile yapılmış olması durumu hukuken tartışmalı bir duruma getirmiştir.
Burada daha önce bir benzerini yaşadığımız 6528 sayılı yasa ile okul yöneticilerinin doğrudan görevden alınması süreci hatırlanmalıdır. O süreçte gerek görevden almalara karşı yapılan itirazlardan sonra açılan davalar, gerekse de doğrudan itirazda bulunulmaksızın açılan davalar esastan incelenerek karara bağlanmıştır. Bu doğrultuda mağdur olan kimseler öncelikle itiraz dilekçesi vererek kendine yönelik bireysel işlem tesis ettirdikten sonra dava yoluna gidebilecekleri gibi (Sendikamızca o dönem bu yol izlenmiş ve davaların görülmesinde hiçbir sorun da yaşanmamıştır); KHK hükmü neticesinde 01.09.2016 tarihi itibarı ile meslekten ihraç edilmesine karşı da doğrudan dava açabilecektir. İtiraz usulünün KHK hükümlerinde öngörülmemiş olmasının itiraza engel olmadığı, idari işlemlere karşı itiraz hakkı konusundaki genel kuralların burada da geçerli olacağını belirtmek gerekir. Bunun yanında hatırlatmak gerekir ki, o süreçte birçok idare mahkemesi yasa hükmü ile görevden alınmış olması nedeni ile ortada bir idari işlem olmadığı, dolayısıyla idari davaya konu edilemeyeceği yönünde kararlar vermişse de, Danıştay bu konuda bu davaların esasına girilmesi gerektiği yönünde görüşünü netleştirmişti. Yani doğrudan dava açma yolunun da mümkün olabileceği kanaatindeyiz.
Burada mahkemelerin kişilerin yargısal yollara başvurma hakkını ortadan kaldırmaya yönelik kararlar vermemesi gerektiğini ve davaların esasına girerek titiz inceleme yapması zorunluluğunu ifade etmek gerekir. Sonuç olarak mağdur olduğunu düşünenlerin bu yollara başvurabilmeleri mümkündür. Sonrasında da Anayasa Mahkemesi ve AİHM yolu açıktır. Belirtmek gerekir ki; paralel yapı üyesi olduğu iddiası nedeniyle kamu görevinden çıkarılan MEB personeli arasında Sendikamız üyesi yok denecek kadar az sayıdadır. Ancak edinilen bilgiler, kesinlikle bu yapıyla ilgisi olmayan bir kısım kamu görevlilerinin de mağdur edildiği yönündedir. Demokratik kitle örgütü olma bilincimiz, sendikamız üyesi olsun olmasın, 1 kişinin bile mağdur edilmesine sessiz kalmaya imkan bırakmamaktadır. Kaldı ki, yürütülen soruşturmalarda evrensel hukuk ilkelerine riayet edilmemiş olması bu yapıyla mücadeledeki en büyük zafiyet olacaktır. Bu kurallara uyulmaksızın tesis edilen işlemler en nihayetinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınabilecek ve bu konuda açılan binlerce davada ülkemiz, yine vatandaşlarının cebinden çıkacak milyonlarca liralık tazminat ödemekle karşı karşıya kalacak ve ülkemiz yargı sisteminin evrenselliği yine tüm dünya nazarında zedelenecektir. Diğer yandan KHK’lar ile ilgili bir başka endişe de olağanüstü hal ile ilgisiz konuların KHK kapsamında devreye sokulması, yandaş, kayırıcı ve kadrolaşma faaliyetinin fırsat bilinmesidir.
673 sayılı KHK’nın 8. maddesinde, darbe sonrası geçici olarak görevinden uzaklaştırılanların görevine iadelerinde, mevcut görevlerine değil, başka görevlere iade edilebileceği yönünde bir hüküm göze çarpmaktadır. Tam bir keyfiyet ve kadrolaşma zihniyetinin ürünü bu hükmün gerekçesi izah edilemez. Paralel yapı üyesi olduğu iddiasıyla görevden el çektirilen personelin iade edilmesi bu yapıyla ilgisinin bulunmadığının tespit edildiğini akla getirmektedir. O halde bu yapıyla ilgisi olmayan kişiler mevcut görevlerinden neden alınmaktadır? Paralel Yapı üyesi olduğu düşünülüyorsa neden göreve iade edilmektedir? Ayrıca görevden almalar sadece Paralel Yapı üyesi iddiası ile değil, sosyal medya paylaşımlarındaki eleştiriler gerekçesiyle de gerçekleşmiştir. Bu nedenle eleştiri hakkını kullanan mevcut iktidara muhalif düşüncede olan kamu görevlilerinin de bu imkanla tasfiye edileceği endişesi yaygın kanaattir. Bu çelişkili uygulamanın kadrolaşma ve fırsat bilme dışında başkaca bir gerekçeyle açıklanması olanaksızdır.
Benzer şekilde 674 sayılı KHK’nın 2. maddesinde, Maarif Vakfı Kanunu’na eklenmek üzere, “Mütevelli heyetine ödenecek huzur hakkı ise Milli Eğitim Bakanı tarafından belirlenir”denilmiştir. Bu düzenlemenin Paralel Yapıyla mücadele ile ya da olağanüstü hal ile ne ilgisi vardır? KHK’ların amacı dışında kullanıldığının en açık örneklerinden olan bu düzenleme açıkça Anayasaya aykırıdır. Bir başka kabul edilemez düzenleme de 674 sayılı KHK’nın 2. maddesinde yer alan sözleşmeli öğretmen atamasıdır. Dershane ve etüt eğitim merkezlerinde çalışmış öğretmenlerin KPSS şartı aranmaksızın, sözlü sınav ile sözleşmeli öğretmen olarak atanmasına olanak tanınmıştır. Ülkemizde “atanamayan öğretmenler” başlığında sosyolojik bir gerçekliğin varlığı ortadayken, sözleşmeli öğretmenlik uygulamasının yanlışlığını kezlerce ifade etmiş ve bu uygulamaya da dava açtığımızı duyurmuştuk. KHK ile söz konusu olacak sözleşmeli öğretmen atamasının da tam olarak fırsatçı bir anlayışın ürünü olduğunu belirtmek gerekir. Bunun da kabul edilmesi mümkün değildir.
  • AKP hükümetini ve Milli Eğitim Bakanlığı’nı tekrar uyarıyoruz    ;
Savunma hakkı tanınmaksızın kamu görevinden çıkarılanların itirazları dikkate alınarak durumları yeniden değerlendirilmeli, hakkında kesin, somut ve objektif deliller (AS: nesnel kanıtlar) bulunmayan kamu görevlileri görevlerine iade edilmelidir. OHAL KHK’lerinin amacı dışında, yasama organının yetkisinin gasp edilmesi ile kullanılmasından da vazgeçilmelidir.
Bundan sonraki süreçte mücadelenin daha keskinleşeceği ortadır. Eğitim-İş olarak demokratik ve meşru zeminde sendikal mücadelemizi daha da etkin sürdüreceğimizi vurguluyoruz.
MERKEZ YÖNETİM KURULU

====================================

Dostlar,

Yukarıdaki açıklamayı biz de bir EĞİTİM İŞ üyesi olarak onaylıyoruz. Ancak açıklamanın dilini çooook eski bulduk ve üzüldük.. EĞİTİM-İŞ, Atatürk Devrimlerini benimsemiş bir Sendika olarak, Dil Devrimi‘ne de bilinç ve kararlılıkla sahip çıkmalı..

Sevgi ve saygı ile.
16 Eylül 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
EĞİTİM İŞ Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’tan Başbakan’a Açık Mektup


Yargıtay Onursal Başkanı 
Prof. Dr. Sami Selçuk’tan Başbakan’a Açık Mektup

Dostlar,

Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’un
Başbakan R.T.
 Erdoğan’a açık mektubu aşağıda..

Tam anlamıyla görkemli bir metin ve zamanlaması da çok uygun..
Tüm umudumuz muhatabın bu içten, bilimsel, tümüyle doğru – yerinde, ciddi ve kritik uyarıdan gerekli iletiyi almasıdır.

R.T. Erdoğan’ın yakın çevresindekilerin de bu sürece katkı vermesi gerekir,
onların da boynunun borcudur bu tarihsel uyarının gereğinin yapılması için didinmek..

Sayın Prof. Sami Selçuk‘u gönülden kutluyor ve yazdıklarını bütünüyle paylaşıyoruz..

Sanırız ülkenin sorumlu aydın, sanatçı, bürokrat, siyasetçi, gazetecilerinin…. de
ara ara böylesi mektuplar yazması yararlı olacak.. Birbirine eklenen olumlu etkileriyle..

Belki uluslararası alandan bizimle empati kuran dünyalı dostlarımızın da..

Başka ne yapmalı ki??

Sevgi ve saygı ile.
8 Mayıs 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

========================================

Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’tan Başbakan’a Açık Mektup

portresi

Prof. Dr. Sami Selçuk
Yargıtay Onursal Başkanı

Sayın Başbakan, 

Bu satırları elli dokuz yıl hukuk ile iç içe yaşamış, kırk bir yılını yazılı hukuku uygulayarak adalet hizmetinde tüketmiş ve bugün köşesinde bilimle uğraşan, bilgi ve deneyimlerini öğrencileriyle paylaşan yansız ve nesnel bilim adamı kimliğimle,
kendimi sizin yerinize koyarak ve denetleyerek bütün içtenliğimle yazıyorum.

Çoklarının sandıkları gibi  “kin ve öç duyguları”yla yazdığımı düşünürseniz,
çok aldanırsınız. Ben o dönemleri çoktan gerilerde bırakmış bir yaştayım.
Ölümlü tanıkların gelip geçici sözlerine değil, kişiler üstü ve nesnel hukuk biliminin
iki bin yıldan bu yana deneyip süzerek önümüze koyduğu temel ilkelerin tanıklığına dayanarak yazıyorum. Küresel özdeyişler biçimindeki bu temel ilkeleri,
sizi inandırabilmek için, Latincedeki özgün anlatımlarıyla da yansıtacağım.
Ayrıca bu mektup, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na yazılmıştır,
bir partinin genel başkanına değil.

Önceden anımsatayım ki; Sayın Başbakan, ben halkım, halkın ta kendisiyim.
Haklarım var: Öfkelenirim, hırçınlaşırım, acımasız olurum, haksızlık yaparım, gücenirim, hatta kin tutar, irademi yitirince böler, ayrıştırırım da… Ama siz başbakansınız. Haklarınız değil, yalnızca yetkilerinizi sınırlandıran yükümlülükleriniz ve görevleriniz var: Şeyh Edebali’nin dediği gibi herkese karşı uysal, hoşgörülü, acıları paylaşıcı, bağışlayıcı, adil, sabırlı, katlanıcı, kucaklayıcı, yapıcı ve birleştirici olmak zorundasınız.

Sayın Başbakan,

Yanlışa örnek verilen meşhur bir cümle vardır;
“Hasne ile Hüsne, Muaviye’nin dört oğlundan ikisidir.”
Bu cümlede dört yanlış vardır:

-Hasne ve Hüsne, erkek değil, kızdır. Bu bir.
-İkisi de Hz. Ali’nin çocuklarıdır. Bu iki.
-Çocuk sayısı dört değil, ikidir. Bu üç.
-Adları Hasan ve Hüseyin’dir. Bu dört.

Şimdi gelelim sizin yanlışlarınıza…

17 Aralık 2013’ten bu yana şu iddiayı sürekli dile getirmektesiniz:

Polis, yargı gibi devlet organlarına yaptığımız yanlış atamalarla oluşan “paralel yapı” bağımlıları, iktidarı, Ordu vb. kurumları çökertmek için düzmece kanıtlarla suçsuzları cezaevlerine soktular; iftiralarını bugün de sürdürüyorlar. Bunun çözüm yolu halktır. Halk, yerel seçimlerde iktidarımızı desteklerse, aklamış da olur. Burada yanlış sayısı, üzülerek belirteyim ki, verdiğim örnektekinden daha çok.

Birinci temel yanlışınız, atamalarda “yeterlilik (liyakat) ölçütü” yerine “ideolojik özdeşlik ya da yakınlık ölçütü”nü gözetmenizdir. Bu kaba yanlışı açıkça itiraf ediyorsunuz.
Bu itiraftaki içtenliğinize şapka çıkarılır; ama bu itiraf sizi asla haklı kılmaz. Çünkü
böyle yapmışsanız, sizi ne halk olarak bizler bağışlarız; ne de Devlet ve yasalar önünde herkesi her açıdan eşit gören Anayasa, hukuk, ahlak ve de bu değerlere yaslanan devlet, hatta amaçlarınız uğruna sık sık başvurduğunuz duyarlı ve kutsal değerler, özellikle de din, ne de onun Yüce Peygamber’i bağışlar:

“Makamları sizden önceki kavimlerin yaptığı gibi, yeterli (ehil) olanlara vermezseniz, onların başına gelen kıyameti bekleyin.” (Hadis)

Sahtelik iddiasında geliştirdiğiniz yaklaşımdaki ikinci yanlışınız, iddiayı kesin yargıymış (hüküm) gibi sergileyip durmanızdır. Bu yöntemi ilkin bilimsel bulmadım. Çünkü
her şeyden önce “hiç kimse kendi davasının yargıcı olamaz” (nemo judex in sua causa). İkinci olarak bu yöntemi doğru da bulmadım. Dürüst zekâ ile ahlakı örseleyen kurnazlığı birbirine karıştırmak, toplumun dikkatini başka yönlere kaydırmak,
hiç kimseye yaraşmaz. Hele hele devlet adamı kimliğiyle karşımıza çıkanlara
hiç yaraşmıyor, Sayın Başbakan.

Aynı doğrultuda üçüncü yanlışınıza geliyorum.
Özel konuşmaları dinlemek elbette hem suçtur, hem de ahlaksızlıktır.
Bunun için o denli bağırıp çağırmaya hiç gerek yok. Bunu önlemenin biricik yolu
yargıya başvurmaktır. Yargıya başvurmakla olayın doğruluğunu benimsemiş olmazsınız. Tam tersine hem iftirayı, hem de sahteciliği dile getirmiş, bunu yapanları cezalandırmanın meşru yolunu da açmış olursunuz. Başarırsanız, hukuku arkanıza alır, daha da güçlü olursunuz.

  • Yargılama, özellikle duruşma,
    sanık ile tek yanlı yapılan bir hesaplaşma değildir, Sayın Başbakan.

Duruşma, kavramın en kapsamlı anlatımıyla savcının iddianamesindeki olay/eylem
ve fail ile sınırlı ve bağlıdır. Duruşma yargıçları, bu çerçevede sanığa yükletilen olayın/eylemin sağlam ve sağlıklı dayanaklara dayanıp dayanmadığını karşıt görüşlerin diyalektiği içinde ön yargısız tartışır ve bu konudaki kuşkuyu yenmeye çabalarlar. Cübbeyi giyen yargıçlar, taç giyen başın akıllanması gibi, yargılarken inançlarını,
dünya görüşlerini duruşma salonunun dışında tutarlar. Bu yüzden hiçbir makama, özellikle de yargı organlarına, size yakın olanları seçmeyi hiç denemeyin.

Yurt dışından bilgisayar getirtebilirsiniz, ama yargıç getirtemezsiniz. Tutacağınız yol bellidir: Yansızlıklarından kuşkulandığınız yargıçları, somut kanıtlar göstererek reddetmek (Ceza Yargılama Yasası [CYY], m. 24 vd.). Ama “bunlar paralel yapı bağımlıları” vb. gibi varsayımlara, gülünüp geçilesi yollara lütfen tenezzül etmeyin. Hukukta olaylar, varsayılmaz, kanıtlanır” (facta non praesumuntur, sed porbantur). Kanıtlanmadıkları sürece hukukçunun gözünde bu tür iddialar birer yanıltmacadır (sofizm, safsata), sanallıktır, kurmacadır, kuruntudur, yanılsamadır (illusion).
Zira hukuk, varsayımlar, zanlar, masallar üzerine hüküm kurmaz, kuramaz.
“Hukuk, olaylara dayanır” (jus ex facto oritur).

Evet, Sayın Başbakan, “paralel yapı” şeytanını taşlayarak hiçbir yere varamazsınız. Yargıçlar, sadece ve sadece duruşmaya taşınmış ve duruşmada tartışılmış kanıtlara, olgulara yaslanarak, bunları değerlendirip tartarak, tartışarak, halkın temsilcilerinin kotardıkları yasalara ve hukuka uygun vicdani kanılarına göre, bu nedenle de halk adına karar verirler; “yargıçlar, yasanın dilidir” (judex est lex loquens). Biz yargıçların “yüzü, yasaya dayanmadığımız takdirde kızarır”, “Şeref ve namus”unuz üzerine koruyacağınıza ve uyacağınıza ilişkin ant içtiğiniz Anayasa da böyle der (m. 138/1). Yasa’mız (CYY, m. 217) ve iki bin yaşını aşan Roma hukukundan bu yana hukuk da böyle der: Yargıçlar için duruşmada tartışılmayan ve “dosyada bulunmayan şey(ler), yeryüzünde yoktur” (quod non est in actis, non est in mundo).

  • HUKUK, DEDİKODULARLA UĞRAŞMAZ; GEVEZELİK YAPMAZ..

Yanlışlar bulaşıcıdır ve gebedir, Sayın Başbakan.
Her yanlış yeni yanlışlar doğurur. Dördüncü yanlışınız, tam da bu noktada
ortaya çıkıyor. Yargıya başvurmaktan kaçınarak, kimler olduğunu bir bir açıklayıp
ilgili kuruma verecek yerde, bütün yargıçları, savcıları meydanlarda birilerinin önünde suçlamanızdır. Yargının tamamı bu nedenle çok tedirgin. Gerçi kimilerini bu suçlamanın dışında tuttuğunuzu (tenzih) söylüyorsunuz ama onların kimler olduğu belirsiz.
Sözleriniz dedikodu düzeyinde kaldığı ve böyle bir belirsizliğe sığındığınız için
yargıçlar, savcılar, bu suçlamaları yargının önüne taşıyamamaktadırlar. Böyle belirsiz
ve soyut genellemeler, dedikodular yapacak yerde onlara olanak tanırsanız ya da
siz yargıya başvurur, iddialarınızı, hukuktan kimlerin uzaklaştığını ve suçsuzluğunuzu kanıtlarsanız, haklılığın hem tadını çıkarır ve hem de çok güçlenirsiniz.
Ama yargıdan kaçarsanız, hakkınızdaki iddiaları yaşam boyu sırtınızda bir kambur gibi taşır; tarihe de öyle geçersiniz.

Hukuk, dedikodularla uğraşmaz; gevezelik yapmaz.
Olayı doğrulayan kanıtlarla uğraşır.

Sayın Başbakan,

Yargıçlar yanlı olabilirler, hukuku yanlış uygulayabilirler, haksız kararlar da verebilirler. Hukukta bunları düzeltmenin yolları vardır ve bellidir. Ama yargıyı yıpratmak,
devleti çürütüp çökertmek bu yolların arasında yer almamaktadır.

Beşinci yanlışınıza geliyorum Sayın Başbakan.
Yandaşlarınız sürekli şunu dile getiriyorlar:
Dinlemeler yasa dışı.” Evet, bu yalnızca doğru değil, dahası ahlaksızca ve de suç (TCY, m. 132 vd.). Daha önce de buna değindim, hukuksal yolu da gösterdim.
Ama üzüntü içindeyim. Çünkü ben bu türden dinlemelerin yakın geçmişte açık hava toplantılarında bağıra çağıra sizce ve yandaşlarınızca iştahla el âleme duyurulduğunu anımsıyorum. Şimdi sizin ve yandaşlarınızın başlarına aynı felaket gelince
bağırıp çağırmaya başlamanızı hiç mi hiç anlayamıyorum. Lütfen beni aydınlatın
ya da anlayın. Hani bunlar size göre “geneldi, genel!” Bunları düşününce gerçekten kahroluyorum, herkes gibi. Hele bir başkasının felaketine etekleri zil çalarcasına sevinmek, çok acımasız değil mi? Gerçekten bu nasıl bir duygudur, olan bitenleri
bizlere akılcı ve sağduyulu gerekçelerle açıklayabilir misiniz Sayın Başbakan?

Beş yıl önce bütün gemileri yakmak, şimdi ise fırtınadan kurtulabilen gemilerin
hukuk limanına sığınması için çabalamak. Ve de bu yaman çelişkinin altında ezilmek. Hele o talihsiz Kastamonu konuşmasından sonra sanırım yara alan siz de yaptıklarınızdan pişman olmuşsunuzdur ve bu konuda başkalarını eleştirme hakkınızı yitirdiğinizin farkındasınızdır.

Şunu hiçbir zaman unutmayın Sayın Başbakan:

Çelişkiler birbirini yok eder, ortada yaslanacak hiçbir gerekçe kalmaz.

Sami Selçuk
Yargıtay Onursal Başkanı

Başbakan Erdoğan’ın sağlık durumu

Başbakan Erdoğan’ın sağlık durumu 

Mert Ali Başarır
Odatv.com

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, grupta, Başbakan Erdoğan’a 11 soru sormuştu. Piyasaya çıkması olası yeni tapelerle, soru sayısı mutlaka artacaktır ama
‘Takip Bey’ buna da karşılık vermeden duramazdı tabii!

“5 Ocak 1978’de, ‘paralel yapı’ sayesinde ‘11’ler Hükümeti’ni’ kurmadınız mı?
Siz önce kendi 
11’inize bakın. Onu da söyleyeyim. ‘Ce Ha Pe’ budur işte kardeşlerim! Oysa bu süreçler ve gerisi, Fethullah Hoca Efendinin,
ilk önce Nur Cemaati’yle olan yakın temasları, İzmir Bornova Camisi’nde mutat,
‘kasete alınan’(!) cuma vaazları, sonra Yeni Asyacılarla diyalogu, Sızıntı Dergisi’ni çıkarması, Necmettin Erbakan ve MSP ile flört etmesi gibi dönemleriydi.
Hoca, henüz, yargıya, emniyete, bakanlıklara karışacak kadar palazlanmamış,
kendi ifadesiyle, ‘huruç eyleyecek’ (başkaldıracak) duruma gelmemişti.
Erdoğan için kronik, ‘anakronik’ (tarihlerde yanılgı) hiç fark etmiyor.
Fethullah Hoca
, emniyet derken, önceki akşam ‘polis telsizine’ de sızmış oldu.


İNTERNET KESİKTİ

Kemal Bey de ‘emirlerinizle ne yazayım, bâş üstüne ne sorayım medyasından’
nasiplenmiş olacak ki O da, Başbakana soruları ‘önceden’ veriyor!
İnternet bizde de kesikti, çalışamadım hocam’
 tarzı bir mazereti olmazsa,
‘Recop Takip Bey’den, Kılıçdaroğlu’nun yanıt beklediği, 11 sorudan bazıları şöyleydi :
(Kemal Bey, daha çok bekler ama neyse!)

* “Kul hakkı yemiyorsan cevap ver…
Bakana 700 bin liralık saati ‘paralel devlet mi’ verdi?”,
* “Ayakkabı kutusundaki 4,5 milyon doları ‘paralel devlet’ mi koydu?”,
* “Bakanların çocuklarının yatak odalarındaki kasalar, bu kasalardaki milyon dolarlar, yolsuzluğa bulaşan bakanların istifa ettirilmesi, ihale alanların rüşvetini verdiği,
oğlun Bilal’in kurduğu TÜRGEV Vakfı, hep ‘paralel devletin’ işi mi?

PARAKETE

Kemal Bey, boşu boşuna ‘paralıyor’ kendini. Sayın Başbakan, niye durmadan sellemehüsselam ‘paralel yapı’, ‘paralel devlet’ diyor iki lafın başı:

‘İçinde ‘para’ geçiyor da ondan! Bir açılışta, alıyor ahaliyi karşısına…
Milletin kafasına‘kakar’ gibi “Burayı” diyor, “Bilmem kaç milyon dolara mâl ettik.” Arkasından ‘pariteyi’ veriyor: “Bu da bilmem kaç milyon lira eder.”
Aslında hükümet, ‘paratoner’ gibi bütün ‘lobileri’ üzerine çekiyor!
“Taksim, artık gösteri yapılacak yer değildir” diyen başbakan, tedbirini de
çoktan almıştır. Çevik kuvvetin ‘cephaneliğine’‘parakete’ takviyesi de yapılacaktır!

BAĞDAT SEFERİ

Paraketeye takılmayan direnişçileri de ‘paramiliter güçler’ etkisiz hale getirecektir!
Vakti geldiğinde de ‘17 Aralık Darbesi’(!) ile ilgili, ne kadar ‘parametre’ varsa,
illaki ortaya konacaktır! Örneğin ‘parabolik aynalar’ da sözüm meclisten dışarı,
Deniz Feneri’nde kullanılır. Ama bu aynayı kırarsanız, misillemesi, ‘kara feneri’

olan Fenerbahçe’ye uzanır. ‘Aziz taraftar’ da ‘Bağdat Seferi’ne’ çıkar.
‘Kumpara’ niyetine ‘ayakkabı kutusu’ tercih eden Halkbank bile, başbakandan esinlenerek ‘Ayrıcalıklar bu Paraf’ta’ sloganıyla saçtığı  kredi kartı ‘Paraf’ın yanına, seyahat harcamaları için ‘Parafly’ı da kondurmuştu. ‘Parayla Saadet Partisi’ olmaz ama, siyasi örgütlerin bir ‘parolosu’ vardır mutlaka, kimilerimize ‘paralojik’ (mantık dışı)
gelse de. ‘A Ke Pe’ yerine, niye ‘AK Parti’ denilmesini istiyorlar?
Çünkü ‘Ak akça, kara gün içindir!’

HAVUZUN A…

Osmanlı’da, Mahpeyker Kösem Sultan’ın oğlu 18. Padişah İbrahim’in de, amcası
1. Mustafa gibi ‘çatlak’ olduğu, sarayın havuzuna ‘sultanileri’ (altın paraları) attığı söylenir. Hatta bir keresinde şehzade Mehmed’i (Avcı Memed’i) de ‘dirhem’, ‘akça’, ‘beşlik’ niyetine, havuza fırlattığı, kimi kaynaklarda geçer. ‘Osmanlı ruhunu’ her daim yaşatmak isteyen 61. Divân-ı Hümâyun (Kabine), Sabah ve atv’nin alınması için açtığı ‘havuza’ , 8 ‘cengâver’ işadamının, toplam 630 milyon dolar atmasını’ sağlamıştı.

Bu ‘ince iş’ adamlarından Mehmet Cengiz, hızını alamayarak,
Bu havuzun altına da dolarları koyacağız şeklinde, duygularını dile getirmişti! Havuzun ‘cankurtaranı’ da eski ‘ulaştırmacı’, şimdilerde İzmir’e ‘efe namzeti’ olan
Binali Yıldırım’dı.‘Binali şükür’(!) ‘Ne ben parayı kandırabildim, ne de para beni.’

BAŞBAKAN’IN (AKİF) SAĞBEKİ

Eski ‘santrafor’ Başbakan’ın, (Akif) SağBeki, ‘Güya milllete küfretmiş’ (15.2.2014) başlıklı köşesinde ne diyordu:

“ …. Havuz soruşturmasında adı geçiyor diye işadamı Mehmet Cengiz’i ibretiâlem için recm etmek mi istiyorsunuz? …‘Bu milletin a… koyacağız.’… Telekulakçılar bile… muhatabının millet olmadığını belirtiyor… Ama elinizi vicdanınıza koyun, milletin anasına kasten sövmüş de değil…”

Takip Bey
’in medyadaki‘Goebbelslerinden SağBeki, şimdi de 
‘esracengiz’ işadamına ‘müdafi’ olmuş. Neredeyse “Müvekkilim, ‘Bu milleti,
adam yerine koyacağız’anlamında bu sözü sarfetmiştir” diye açıklama yapacak!

ÇOBAN MASALI

Kabataş’ta tacize uğradığı yalanına, ‘süzmece raporlar’ alan Z. D’nin, olay sonrası,
eve kapandığı, nutku tutulduğu, ‘hükümet bunalımına’ (!) girdiği yolundaki ‘palavracı çoban masalı’‘iktidarın vuvuzelası’ olan ‘pandispanya gazetelerinin’(uydurukçu) sayfalarına ‘çarşaf, çarşaf’(!) serilmişti. Karşı Gazetesi, bu yalancı gelinin,
Kabataş sonrası fellek fellek dolaştığını ortaya koydu. Ertesi gün, Facebook’ta, ‘Boğaz’da çektiği fotoğraflarını’, Gezi Direnişçileri’ne hakaretlerini,
Başbakan’ı karşıladığı havalanında, yer bildirimi yaptığını, paylaşımlar ortaya çıkınca da hesabını kapattığını belgeledi

EDEP DANIŞMANLIĞI

“Sizler, Adli Tıp Raporları’nı nerenize koyacaksınız?”diyen Başbakan Erdoğan’ın, SağBeki, biraz da ‘edep danışmanlığı’(!) yapsa ya!
Maalesef Sayın Başbakan da “Yolsuzlukları yapan CHP’dir” 
ifadesiyle ‘projeksiyon’ (suçu karşı tarafa atma), “Başörtülü kızlarımıza, bacılarımıza saldırdılar” iddiasına, ‘gözünün önünden sürekli, gezi eylemcilerinin geçmesinin’
eşlik ettiği ‘halisinatuar durum’ (hayal dünyası), ‘camideki göstericilerin tokuşturdukları ‘bira şişelerini’(!), bu kez başörtülü yengemize, tacizde bulunan(!) Kabataşlı punkçıların eline ‘ekspres servis’ tutuşturmasıyla’ tezahür eden, ‘disminezi’ (yanlış hatırlama) ‘bulguları’ saptanıyor.
Süleyman Demirel’e ‘Çoban Sülü’ dedikleri gibiTakip Bey’e de ‘yalancı çoban’ lakabını takarlarsa, hiç içerlemesin valla. Eğer ‘Redhack’ işletmediyse,
Başbakan Erdoğan’ı Obama aramış! ABD Başkanı, bizimkine,
‘beyZbolda’ yaptığı‘sayıları’ anlatmış!

ŞEHZADE MUSTAFA

Köşke gönderilen ‘İnterneti Dümdüzleme(!) Yasası’ nı, noktası, virgülüne dokunmadan, ‘14 kısım (madde)  tekmili birden’ onaylayan, Abdullah Gül’ün, bu duyuruyu

‘twitter’a yazmasıyla, Cumhurbaşkanı olarak, o da bir ‘paradoksa’(ikilem)
imza attı.. ‘İnternet Sansür Yasası’ için söylediği sanılan,“Bir, iki sıkıntı var”
açıklamasıyla da, aslında, ‘önce sol, sonra da sağ kulağındaki’ rahatsızlığı kastetiği tahmin ediliyor! Muhteşem Yüzyıl’da gösterilmiş, Şehzade Mustafa’nın ‘kirişi kıramadığı’ sahneden, Takip Bey de çok etkilenmiş olacak ki,
  • “Medya, attığı manşetlerde boğulacaktır” temennisini dile getiriyor! 
Manşete’ karşılık ‘vahşet’ yani! ‘3 bizden, 3 sizden’ rövanşizmi misali.
Basın, o kadar ‘tek başına’ değil, arkasında milyonlar var be usta!
Tepemizde olduğun sürece de ‘kelle-koltuk’ devam edeceğiz evellallah.
“Artık ‘şapkasını’ alıp gidecek bir hükümet yok. Zaten benim ‘şapkam’ da yok” 
diyen RTE’nin her hâlükârda da, gitmeye niyeti yok.

Şapkan yoksa,‘takkeni’ de, ‘tekkeni’ de al da git! (22.02.2014)