Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’tan Başbakan’a Açık Mektup


Yargıtay Onursal Başkanı 
Prof. Dr. Sami Selçuk’tan Başbakan’a Açık Mektup

Dostlar,

Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’un
Başbakan R.T.
 Erdoğan’a açık mektubu aşağıda..

Tam anlamıyla görkemli bir metin ve zamanlaması da çok uygun..
Tüm umudumuz muhatabın bu içten, bilimsel, tümüyle doğru – yerinde, ciddi ve kritik uyarıdan gerekli iletiyi almasıdır.

R.T. Erdoğan’ın yakın çevresindekilerin de bu sürece katkı vermesi gerekir,
onların da boynunun borcudur bu tarihsel uyarının gereğinin yapılması için didinmek..

Sayın Prof. Sami Selçuk‘u gönülden kutluyor ve yazdıklarını bütünüyle paylaşıyoruz..

Sanırız ülkenin sorumlu aydın, sanatçı, bürokrat, siyasetçi, gazetecilerinin…. de
ara ara böylesi mektuplar yazması yararlı olacak.. Birbirine eklenen olumlu etkileriyle..

Belki uluslararası alandan bizimle empati kuran dünyalı dostlarımızın da..

Başka ne yapmalı ki??

Sevgi ve saygı ile.
8 Mayıs 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

========================================

Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’tan Başbakan’a Açık Mektup

portresi

Prof. Dr. Sami Selçuk
Yargıtay Onursal Başkanı

Sayın Başbakan, 

Bu satırları elli dokuz yıl hukuk ile iç içe yaşamış, kırk bir yılını yazılı hukuku uygulayarak adalet hizmetinde tüketmiş ve bugün köşesinde bilimle uğraşan, bilgi ve deneyimlerini öğrencileriyle paylaşan yansız ve nesnel bilim adamı kimliğimle,
kendimi sizin yerinize koyarak ve denetleyerek bütün içtenliğimle yazıyorum.

Çoklarının sandıkları gibi  “kin ve öç duyguları”yla yazdığımı düşünürseniz,
çok aldanırsınız. Ben o dönemleri çoktan gerilerde bırakmış bir yaştayım.
Ölümlü tanıkların gelip geçici sözlerine değil, kişiler üstü ve nesnel hukuk biliminin
iki bin yıldan bu yana deneyip süzerek önümüze koyduğu temel ilkelerin tanıklığına dayanarak yazıyorum. Küresel özdeyişler biçimindeki bu temel ilkeleri,
sizi inandırabilmek için, Latincedeki özgün anlatımlarıyla da yansıtacağım.
Ayrıca bu mektup, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na yazılmıştır,
bir partinin genel başkanına değil.

Önceden anımsatayım ki; Sayın Başbakan, ben halkım, halkın ta kendisiyim.
Haklarım var: Öfkelenirim, hırçınlaşırım, acımasız olurum, haksızlık yaparım, gücenirim, hatta kin tutar, irademi yitirince böler, ayrıştırırım da… Ama siz başbakansınız. Haklarınız değil, yalnızca yetkilerinizi sınırlandıran yükümlülükleriniz ve görevleriniz var: Şeyh Edebali’nin dediği gibi herkese karşı uysal, hoşgörülü, acıları paylaşıcı, bağışlayıcı, adil, sabırlı, katlanıcı, kucaklayıcı, yapıcı ve birleştirici olmak zorundasınız.

Sayın Başbakan,

Yanlışa örnek verilen meşhur bir cümle vardır;
“Hasne ile Hüsne, Muaviye’nin dört oğlundan ikisidir.”
Bu cümlede dört yanlış vardır:

-Hasne ve Hüsne, erkek değil, kızdır. Bu bir.
-İkisi de Hz. Ali’nin çocuklarıdır. Bu iki.
-Çocuk sayısı dört değil, ikidir. Bu üç.
-Adları Hasan ve Hüseyin’dir. Bu dört.

Şimdi gelelim sizin yanlışlarınıza…

17 Aralık 2013’ten bu yana şu iddiayı sürekli dile getirmektesiniz:

Polis, yargı gibi devlet organlarına yaptığımız yanlış atamalarla oluşan “paralel yapı” bağımlıları, iktidarı, Ordu vb. kurumları çökertmek için düzmece kanıtlarla suçsuzları cezaevlerine soktular; iftiralarını bugün de sürdürüyorlar. Bunun çözüm yolu halktır. Halk, yerel seçimlerde iktidarımızı desteklerse, aklamış da olur. Burada yanlış sayısı, üzülerek belirteyim ki, verdiğim örnektekinden daha çok.

Birinci temel yanlışınız, atamalarda “yeterlilik (liyakat) ölçütü” yerine “ideolojik özdeşlik ya da yakınlık ölçütü”nü gözetmenizdir. Bu kaba yanlışı açıkça itiraf ediyorsunuz.
Bu itiraftaki içtenliğinize şapka çıkarılır; ama bu itiraf sizi asla haklı kılmaz. Çünkü
böyle yapmışsanız, sizi ne halk olarak bizler bağışlarız; ne de Devlet ve yasalar önünde herkesi her açıdan eşit gören Anayasa, hukuk, ahlak ve de bu değerlere yaslanan devlet, hatta amaçlarınız uğruna sık sık başvurduğunuz duyarlı ve kutsal değerler, özellikle de din, ne de onun Yüce Peygamber’i bağışlar:

“Makamları sizden önceki kavimlerin yaptığı gibi, yeterli (ehil) olanlara vermezseniz, onların başına gelen kıyameti bekleyin.” (Hadis)

Sahtelik iddiasında geliştirdiğiniz yaklaşımdaki ikinci yanlışınız, iddiayı kesin yargıymış (hüküm) gibi sergileyip durmanızdır. Bu yöntemi ilkin bilimsel bulmadım. Çünkü
her şeyden önce “hiç kimse kendi davasının yargıcı olamaz” (nemo judex in sua causa). İkinci olarak bu yöntemi doğru da bulmadım. Dürüst zekâ ile ahlakı örseleyen kurnazlığı birbirine karıştırmak, toplumun dikkatini başka yönlere kaydırmak,
hiç kimseye yaraşmaz. Hele hele devlet adamı kimliğiyle karşımıza çıkanlara
hiç yaraşmıyor, Sayın Başbakan.

Aynı doğrultuda üçüncü yanlışınıza geliyorum.
Özel konuşmaları dinlemek elbette hem suçtur, hem de ahlaksızlıktır.
Bunun için o denli bağırıp çağırmaya hiç gerek yok. Bunu önlemenin biricik yolu
yargıya başvurmaktır. Yargıya başvurmakla olayın doğruluğunu benimsemiş olmazsınız. Tam tersine hem iftirayı, hem de sahteciliği dile getirmiş, bunu yapanları cezalandırmanın meşru yolunu da açmış olursunuz. Başarırsanız, hukuku arkanıza alır, daha da güçlü olursunuz.

  • Yargılama, özellikle duruşma,
    sanık ile tek yanlı yapılan bir hesaplaşma değildir, Sayın Başbakan.

Duruşma, kavramın en kapsamlı anlatımıyla savcının iddianamesindeki olay/eylem
ve fail ile sınırlı ve bağlıdır. Duruşma yargıçları, bu çerçevede sanığa yükletilen olayın/eylemin sağlam ve sağlıklı dayanaklara dayanıp dayanmadığını karşıt görüşlerin diyalektiği içinde ön yargısız tartışır ve bu konudaki kuşkuyu yenmeye çabalarlar. Cübbeyi giyen yargıçlar, taç giyen başın akıllanması gibi, yargılarken inançlarını,
dünya görüşlerini duruşma salonunun dışında tutarlar. Bu yüzden hiçbir makama, özellikle de yargı organlarına, size yakın olanları seçmeyi hiç denemeyin.

Yurt dışından bilgisayar getirtebilirsiniz, ama yargıç getirtemezsiniz. Tutacağınız yol bellidir: Yansızlıklarından kuşkulandığınız yargıçları, somut kanıtlar göstererek reddetmek (Ceza Yargılama Yasası [CYY], m. 24 vd.). Ama “bunlar paralel yapı bağımlıları” vb. gibi varsayımlara, gülünüp geçilesi yollara lütfen tenezzül etmeyin. Hukukta olaylar, varsayılmaz, kanıtlanır” (facta non praesumuntur, sed porbantur). Kanıtlanmadıkları sürece hukukçunun gözünde bu tür iddialar birer yanıltmacadır (sofizm, safsata), sanallıktır, kurmacadır, kuruntudur, yanılsamadır (illusion).
Zira hukuk, varsayımlar, zanlar, masallar üzerine hüküm kurmaz, kuramaz.
“Hukuk, olaylara dayanır” (jus ex facto oritur).

Evet, Sayın Başbakan, “paralel yapı” şeytanını taşlayarak hiçbir yere varamazsınız. Yargıçlar, sadece ve sadece duruşmaya taşınmış ve duruşmada tartışılmış kanıtlara, olgulara yaslanarak, bunları değerlendirip tartarak, tartışarak, halkın temsilcilerinin kotardıkları yasalara ve hukuka uygun vicdani kanılarına göre, bu nedenle de halk adına karar verirler; “yargıçlar, yasanın dilidir” (judex est lex loquens). Biz yargıçların “yüzü, yasaya dayanmadığımız takdirde kızarır”, “Şeref ve namus”unuz üzerine koruyacağınıza ve uyacağınıza ilişkin ant içtiğiniz Anayasa da böyle der (m. 138/1). Yasa’mız (CYY, m. 217) ve iki bin yaşını aşan Roma hukukundan bu yana hukuk da böyle der: Yargıçlar için duruşmada tartışılmayan ve “dosyada bulunmayan şey(ler), yeryüzünde yoktur” (quod non est in actis, non est in mundo).

  • HUKUK, DEDİKODULARLA UĞRAŞMAZ; GEVEZELİK YAPMAZ..

Yanlışlar bulaşıcıdır ve gebedir, Sayın Başbakan.
Her yanlış yeni yanlışlar doğurur. Dördüncü yanlışınız, tam da bu noktada
ortaya çıkıyor. Yargıya başvurmaktan kaçınarak, kimler olduğunu bir bir açıklayıp
ilgili kuruma verecek yerde, bütün yargıçları, savcıları meydanlarda birilerinin önünde suçlamanızdır. Yargının tamamı bu nedenle çok tedirgin. Gerçi kimilerini bu suçlamanın dışında tuttuğunuzu (tenzih) söylüyorsunuz ama onların kimler olduğu belirsiz.
Sözleriniz dedikodu düzeyinde kaldığı ve böyle bir belirsizliğe sığındığınız için
yargıçlar, savcılar, bu suçlamaları yargının önüne taşıyamamaktadırlar. Böyle belirsiz
ve soyut genellemeler, dedikodular yapacak yerde onlara olanak tanırsanız ya da
siz yargıya başvurur, iddialarınızı, hukuktan kimlerin uzaklaştığını ve suçsuzluğunuzu kanıtlarsanız, haklılığın hem tadını çıkarır ve hem de çok güçlenirsiniz.
Ama yargıdan kaçarsanız, hakkınızdaki iddiaları yaşam boyu sırtınızda bir kambur gibi taşır; tarihe de öyle geçersiniz.

Hukuk, dedikodularla uğraşmaz; gevezelik yapmaz.
Olayı doğrulayan kanıtlarla uğraşır.

Sayın Başbakan,

Yargıçlar yanlı olabilirler, hukuku yanlış uygulayabilirler, haksız kararlar da verebilirler. Hukukta bunları düzeltmenin yolları vardır ve bellidir. Ama yargıyı yıpratmak,
devleti çürütüp çökertmek bu yolların arasında yer almamaktadır.

Beşinci yanlışınıza geliyorum Sayın Başbakan.
Yandaşlarınız sürekli şunu dile getiriyorlar:
Dinlemeler yasa dışı.” Evet, bu yalnızca doğru değil, dahası ahlaksızca ve de suç (TCY, m. 132 vd.). Daha önce de buna değindim, hukuksal yolu da gösterdim.
Ama üzüntü içindeyim. Çünkü ben bu türden dinlemelerin yakın geçmişte açık hava toplantılarında bağıra çağıra sizce ve yandaşlarınızca iştahla el âleme duyurulduğunu anımsıyorum. Şimdi sizin ve yandaşlarınızın başlarına aynı felaket gelince
bağırıp çağırmaya başlamanızı hiç mi hiç anlayamıyorum. Lütfen beni aydınlatın
ya da anlayın. Hani bunlar size göre “geneldi, genel!” Bunları düşününce gerçekten kahroluyorum, herkes gibi. Hele bir başkasının felaketine etekleri zil çalarcasına sevinmek, çok acımasız değil mi? Gerçekten bu nasıl bir duygudur, olan bitenleri
bizlere akılcı ve sağduyulu gerekçelerle açıklayabilir misiniz Sayın Başbakan?

Beş yıl önce bütün gemileri yakmak, şimdi ise fırtınadan kurtulabilen gemilerin
hukuk limanına sığınması için çabalamak. Ve de bu yaman çelişkinin altında ezilmek. Hele o talihsiz Kastamonu konuşmasından sonra sanırım yara alan siz de yaptıklarınızdan pişman olmuşsunuzdur ve bu konuda başkalarını eleştirme hakkınızı yitirdiğinizin farkındasınızdır.

Şunu hiçbir zaman unutmayın Sayın Başbakan:

Çelişkiler birbirini yok eder, ortada yaslanacak hiçbir gerekçe kalmaz.

Sami Selçuk
Yargıtay Onursal Başkanı

Teğmen Çelebi’nin “Sehven” Soruşturmasında Takipsizlik!

Dostlar,

portresiTeğmen M. Ali Çelebi, Ergenekon tertibi kapsamında tutuklu yargılanırken, 08.04.2011 günü yaptığı savunmada,

  • Telefonuma “SEHVEN” Hizbut Tahrir sempatizanlarının numaraları yüklendi, belgeli…

tümcesini kurmuştu. Mahkemede polis komplosunu apaçık kanıtlamıştı.

Teğmen Çelebi, 18 Eylül 2008’de tutuklanmıştı ve ilk savunmasını yapma sırası
2,5 yıl tutuklu kaldıktan sonra gelebilmişti! Bu savunma metnini şu erişkeyi tıklayarak okuyabilirsiniz : Mehmet_Ali_Celebi’nin_savunmasi_8.4.11.

Salıverilmesi ise 20 Mayıs 2011’de, 2 yıl 8 ay sonra olanaklı olmuştu.

Teğmen M. Ali Çelebi, hüküm almadan, polisin alet edildiği bir komplo ile
2 yıl 8 ay hapis yattı.

Şimdi ise, 1 dakika gibi bir sürede 140 dolayında Hizbut Tahrir sempatizanının numaralarını cep telefonuna yükleyen polisler hk. adli işlem sürüyor.

Bu polisler suçlarını itiraf ederek “sehven” (yanlışlıkla) oldu.. demişlerdi.

Gözaltına alınan Teğmen M.A. Çelebi’nin polis emanetinde alıkonulan cep telefonuna, polisler “sehven” 1 dakika gibi bir sürede 140 dolayında Hizbut Tahrir sempatizanının numaralarını yüklemişlerdi. Can ve mal güvenliği kime emanet??

Şimdi bu polisler hakkında savcılık takipsizlik kararı verdi ve dosya kapanacak.
“Sehven” de olsa (!) bu eylemin (komplonun!) bir bedeli olmayacak!?

Oysa Teğmen M. A. Çelebi 32 ay suçsuz biçimde hapis yattı..

Bu adalet perisi nerelere kaçtı / kaçırıldı?
Devr-i AKP’de Türkiye sınırlarını terk mi etti, Atlantik ötesine mi sığındı,
tutsak mı alındı?

Polisin eylemi görevi ihmal derecesinde hafif asla değil.
Görevi kötüye kullanma bile hafif kalıyor.
Polislerin Teğmen M. A. Çelebi’ye yaptıkları; resmen,
komplo kurarak iftira atmalarıdır.

Bu suçun ağır karşılığı Türk Ceza Yasasında tanımlıdır (Md. 267).
Şimdi bu alçakça tertip örtbas ediliyor.
Hem de Cumhuriyetin bir savcısı tarafından.
Bir Cumhuriyet Savcısı, bir T.C. Yurttaşının, TSK’nin genç bir kara pilot teğmeninin başına örülmek istenen çoraba, haydi suça ortaklık demeyelim, en hafif deyimi ile kayıtsız kalıyor!

Bu davranışın da, kadim Türk Ceza Yasasında bir karşılığı olmak gerekir herhalde.

Acaba yetkili başsavcı vekili bu mütalaayı ilgili savcıya iade eder mi?

Bekleyip göreceğiz..
Ve Teğmen M. A. Çelebi, yüksek zekasıyla bu hukuk bulmacasını da
çözmesini bilecektir.

Ülkemizde tuz bile kokuyor artık.. hem de epey zamandır..

Başbakan RT Erdoğan ise “ileri demokrasi” teraneleri anlatıyor,
Şeyh Edebali‘den alıntılar yaparak insanı yücelten sözlerini aktarıyor.
7-8 yüzyıl geriye gönderme yapıyor (referans veriyor). Oysa AİHS (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi; 4 Kasım 1950 ve güncellenmesi 9 Mart 2013) ve
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB, 10 Aralık 1948) çok daha somut, nesnel,
yeni ve evrensel.. Ve de iyi kötü 1982 Anayasamız.. Hukuk devleti Türkiye, Anayasasına göre anılan 2 uluslararası hukuk metnine taraf, kendisini bağlıyor
(Anayasa md. 90). Ama Başbakan RT Erdoğan ne bu metinlere gönderme yapıyor
ne de apaçık hukuksuzluktan rahatsız oluyor!?

Niçin acaba??

1 milyar dolar serveti olduğunu savlayan Doğu Perinçek’in iftira attığını söylüyor ve “Ergenekon’dan içerde!” diyor sadistik bir söylemle. “Kanıtlayın İsviçre bankalarındaki hesaplarımı..” diyor.. Oysa bal gibi biliyor ki İsviçre yasaları bu konuda çok katı ve bu yüzden illegal hesaplar o ülke bankalarında. Bunun tek bir yolu var, kendisi İsviçre hükümetine resmen başvurarak adına açılmış tüm hesapların tüm dökümlerini örn.
en az 10 yıl geriye dönük olmak üzere açıklanmasına yetki verecek.

Soylu milletimiz ve muhalefetimiz, AKP’nin dini bütün 326 milletvekili,
16 milyon seçmeni, özgür basınımız.. bu soruyu soramıyor..

Soranı cin çarpıyor..

Teğmen M. Ali Çelebi, 08.04.2011 günü yaptığı savunmasını şöyle bağlamıştı :

  • “Bizler Türk subayları olarak bize emanet edilen devrimleri ve bağımsızlığı Silivri’de kaybetmeyeceğimizi tüm dünyaya göstereceğiz!
  • Burada Silivri Ateş Hattının şeref kürsüsünden büyük milletimi,
    değerli komutanlarımı ve silah arkadaşlarımı Mustafa Kemal’in en yüce,
    en yenilmez duygularıyla selamlıyorum.”

Keşke hepsi bir masal olsa..

Masallar korkuya bağışıktır..

Keşke korkular da birer masal olsa..

Sevgi ve saygı ile.
27.6.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===============================

Teğmen M.A. Çelebi’nin “Sehven” Soruşturmasında Takipsizlik!

Ergenekon sanığı Teğmen Mehmet Ali Çelebi‘nin cep telefonuna emniyette ‘sehven’ yükleme yapıldığı iddiasına ilişkin yürütülen soruşturmada polislere takipsizlik verildi.

Vatan Gazetesi’nden Çağdaş Ulus’un haberine göre, iki yıl süren soruşturma kapsamında 5 savcının değiştiği “Sehven” soruşturmasında polislere takipsizlik kararı verildi.

SAVCILAR BİRBİRİNE DÜŞTÜ

Ergenekon davasının tutuksuz sanığı Teğmen Mehmet Ali Çelebi‘nin cep telefonuna İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde ‘sehven’ yükleme yapıldığı iddiasına ilişkin yürütülen soruşturmada memur suçlarına bakan savcı ile başsavcı vekili anlaşmazlığa düştü. Ergenekonun sanığı Teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin cep telefonuna emniyette ‘sehven’ yükleme yapıldığı iddiasına ilişkin yürütülen soruşturmada savcı, “polis görevi kötüye kullandı” dedi ve 3 yıla kadar hapis istedi. İddianamenin onay için gönderildiği Başsavcı vekili ise, ‘kötüye kullanma’ değil, ‘görevi ihmal’ var diyerek “2 yıla kadar hapis istemli yargılanmalı” görüşünü savundu. İddianame soruşturma savcısına iade edildi.

SAVCI: GÖREV KÖTÜYE KULLANILDI

Savcı Atıcı, Çelebi’nin telefon döküm işlemlerini yapan görevli şüpheli bir polis memuru hakkında ‘görevi kötüye kullanma’ suçundan iddianame düzenlendi. İddianamede polis memurunun 1 yıldan 3 yıla kadar hapisle cezalandırılması istenildi. Savcı, diğer 5 polis memuru hakkında da dava açmaya gerek görmeyerek takipsizlik kararı verdi.
Hazırlanan iddianame, memur suçlarından sorumlu İstanbul Cumhuriyet Başsavcı vekiline gönderildi.

BAŞSAVCI VEKİLİ: GÖREVİ İHMAL

Ancak başsavcı vekili, iddianameyi savcıya iade etti. Başsavcılık, iade kararında polis memuru hakkında 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası öngören ‘görevi kötüye kullanma’ suçlamasından değil, 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezasını öngören ‘görevi ihmal suçlaması’ ile iddianame hazırlanması gerektiğini belirtti. Ayrıca başsavcı vekili, soruşturma dosyasında bazı eksikliklerin olduğunu ve bu eksikliklerin de giderilmesi gerektiğini belirtti. İddianamenin iade edildiği savcı Atıcı, yeniden dosyayı incelemeye aldı.

O POLİSLERE TAKİPSİZLİK

Savcılık soruşturması sonunda verilen kararda polis memurlarının görevi kötüye kullanmadığını belirten savcılık makamı, olayla ilgili takipsizlik kararı vererek polisleri akladı. Adı geçen şüphelilerin görevi kötüye kullandıklarına dair delil bulunmadığını belirten savcılık, şüpheliler hakkında,’kamu adına ek kovuşturmaya yer olmadığına’ kanaat getirdi. (Odatv.com, 25.6.2013)

E. AMIRAL TÜRKER ERTÜRK : ELİNE, BELİNE, DİLİNE


E. Amiral Türker Ertürk

portresi_gulumseyen

ELİNE, BELİNE, DİLİNE..

Geçtiğimiz Pazar Milli Anayasa Forumu’na konuşmacı olarak katılmak için Balıkesir’in Edremit ilçesinin Çamcı köyündeydik. 250 hanesi ve 700 nüfusu olan Çamcı, bir Alevi Tahtacı köyü.

Tahtacıların ataları, Moğol baskısı nedeniyle yurtları olan Horasan’dan 11. yüzyılda Anadolu’ya göç etmişler. Bunlar genellikle Akdeniz’de Toroslarda, Ege’de Kazdağları ve dolayına yerleşmiş olup ormancılık ve ağaç işleri ile uğraşan Oğuz Boyuna mensup Türkmenlerdir.

Tahtacı olarak adlandırılmaları 7. Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethi öncesinde gemilerin yapımı için Kaz Dağları’ndaki köylerden
bu Türkmenleri getirtmesi ve kullanması ile başlamıştır. Bu tarihten sonra Osmanlı Donanması’nın ağaç ve kereste ihtiyacını hep onlar sağlamıştır. Özellikle 7 Ekim 1571’de bizim İnebahtı Batılıların Lepanto dediği, 30 bin denizcimizi ve 300’e yakın gemimizi (Kadırga, Kalite ve Kırlangıç tipi tekneler) yitirdiğimiz savaştan sonra
Osmanlı Donanması’nın tekrar yapımı için çok aktif rol oynamışlardır.

Şeyh Edebali

Bölgede 9 Tahtacı köyü var. Çamcı, doğası, insanı ve onun konukseverliği ile çok güzel bir köyümüz. Tiyatrosu bile var! Üniversite mezunu ve aydın bir insan olan Çamcı Muhtarı İsmail Öztürmen, Oğuzların Üçok kolundan geldiklerini ve aynı koldan gelen Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman (Otman) Beyin kayınbabası Şeyh Edebali ile
kan bağlarının olduğunu anlattı.

Ne yazık ki Çamcı ve çevresinde yoksulluk egemen. Zeytincilikle geçinmeye çalışan bölge, AKP’nin gayri milli tarım politikaları nedeniyle bitirilmiş durumda. Artık zeytin
ve onun yağı para etmiyor. Siz İstanbul ve Ankara gibi yerlerde bilmiyorum zeytinyağını kaça alıyorsunuz? Burada tam tamına 5 TL. Kimi yerlerde zeytini toplamıyorlar çünkü giderini bile kurtarmıyor.

Böyle olmasına karşın, bölge insanı ülkemizin sorunlarına çok duyarlıydı!
Forumun açık havada planlanmasına ve 2 saat öncesinde yağmur başlamasına ve gittikçe şiddetlenmesine karşılık yaklaşık 1250 – 1500 arasında insan gelmişti
bizi dinlemeye.

Herkes Milli bakış açısına sahipti

Altınoluk, Küçükkuyu, Zeytinli, Akçay, Burhaniye, Ayvalık, Güre, Bandırma, Balıkesir ve Çanakkale’den CHP’li, İP’li, DSP’li, MHP’li insanlarımız bu kötü hava koşullarında akın etmişlerdi Çamcı’ya. Burası Alevi köyüydü ama toplananların çoğunluğu Sünni’ydi. Ama kimsenin mezhepsel derdi ve yaklaşımı yoktu, herkes
Milli bakış açısına sahipti ve emperyalist işgale ve onların işbirlikçilerine karşı direnmeye ve savaşmaya yeminliydi.

Emin olun bu namüsait koşullarda yani ıslanarak ve üşüyerek, hiç kimseye en popüler bir sanatçımızın konserini bile izletemezdiniz. Sanırım bunun bir nedeni var!
Ortam, devletin sınırsız olanakları ile düzenlenen yediğinizin önünüzde yemediğinizin arkanızda olduğu 7 bölgede yapılan işbirlikçi ikna salon toplantılarına
hiç benzemiyordu.

Biz de dilimizin döndüğünce ve birikimimizin yettiğince emperyalist projeyi,
işbirlikçi AKP iktidarını ve niçin “yeni anayasa” peşinde olduklarını anlatmaya çalıştık.

Dervişin zikri ne ise fikri de odur

Erdoğan, CHP Genel Başkanı’nı eleştiren bir konuşmasında Hacı Bektaş Veli’ye
gönderme (atıf) yaparak; 

  • “Ellerine hakim olamadılar çaldılar,
    bellerine hakim olamadılar kaset ortada,
    dillerine hakim olamadılar cüruf saçıyorlar..” diyor.

Erdoğan, Hacı Bektaş Veli’nin sözlerini ve felsefesini hiç anlamamış.

Ülkemizin ve bölgemizin insanlarına ve tüm Müslümanlara düşman olan emperyalist projeyi anlayamadığı ve onun eşbaşkanı olduğunu göğsünü gere gere anlattığı gibi.

1209’da Horasan Nişabur’da doğan Hacı Bektaş Veli’nin “Eline, beline ve diline hakim ol” özdeyişindeki “el, bel ve dil” Erdoğan’nın anladığı el, bel ve dil değildir.

Hele beli cinsellik olarak algılamak neyin nesidir?
Dervişin zikri ne ise fikri o mudur?

Felsefi içeriğinde insan sevgisi, hoşgörü, paylaşım ve eşitlik olan

Hacı Bektaş Veli’nin sözlerindeki “El” ülkedir, yurttur, vatandır.

Aynen Türkeli, Rumeli ve yabancı eller dediğimiz gibi.

Bel” soydur, soptur, millettir.

Dil” ise konuştuğumuz dil Türkçedir.

Gelecek ay 736. yılını kutlayacağız. 13 Mayıs 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey

  • “Bugünden sonra hiç kimse divanda, dergahta, bergahta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dilde söz söylemesin!” diyor.

Birleşmek gerek canlar!

Bu sözün söylenmesinin nedeni Anadolu’da Selçukluların hüküm sürdüğü o zaman sanat dili Farsça, devlet dili Arapça ama halkın dili Türkçedir.

Karamanoğlu Mehmet Bey, bu çelişkiyi ortadan kaldırabilmek bu özlü buyruğu vermiştir.

Gerçekte bu topraklarda halkın dilini devlet bürokrasisine ve sanata egemen kılan ve
bu üçlü çelişkiyi ortadan kaldıran Mustafa Kemal Atatürk ve önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’dir.

11 yıldır iktidarda bulunan Erdoğan liderliğindeki AKP iktidarları “Eline” (Ülkesine), “Beline” (Milletine) ve “Diline” (Türkçemize) sahip çıkmış mıdır?

Elimizi vicdanımıza koyarak verebileceğimiz tek yanıt,
değil korumak düşmanlık etmişler ve etmeye devam etmektedirler.

“Birleşmek gerek canlar!” bunların arkasındaki emperyalizm güçlüdür.

Gün kavga değil, birlik günüdür.

Zaman bizi zenginleştiren farklılıklarımızı değil ortak paydalarımızı konuşma ve
yüceltme zamanıdır.

Saygılar sunarım.
16.4.13