TTB’den Dünya Bağışıklama Haftası açıklaması

TTB’den Dünya Bağışıklama Haftası Açıklaması

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, Sağlık Bakanlığı’nı aşı reddinin önlenmesi konusundaki sorumluluklarını yerine getirmeye çağırdı.

TTB Merkez Konseyi’nden 24-30 Nisan Dünya Bağışıklama Haftası dolayısıyla yapılan açıklamada, Türkiye’nin aşılama konusunda büyüyen sorunlarla karşı karşıya olduğu vurgulanarak, aşı reddinin artık toplum sağlığını tehdit eden boyuta ulaştığına dikkat çekildi.

Hekimler olarak ailelere sesleniyoruz” denilen açıklamada, aşıların bulaşıcı hastalık denetiminde önemli bir yere sahip, bilimsel yollarla üretilen son derece güvenilir tıbbi ürünler olduğu yeniden anımsatıldı. Aşı takvimindeki aşıların, bilim insanlarından oluşan bir Aşı Danışma Kurulu tarafından belirlendiğine yer verilen açıklamada, anababaların çocuklarına uygulanacak aşılar ile ilgili kaygı duymamaları gerektiği kaydedildi. Açıklama şöyle:

24-30 NİSAN DÜNYA BAĞIŞIKLAMA HAFTASI BASIN AÇIKLAMASI
(24 Nisan 2019)

Dünya Sağlık Örgütü’nün her yıl Nisan ayında gündeme getirdiği Bağışıklama Haftasında bu yıl Türkiye aşılama konusunda büyüyen sorunlarla uğraşmaktadır. Bağışıklama Haftası vesilesiyle Türkiye’deki bağışıklama sorunlarına değinmek istiyoruz.

Aşılar çok önemlidir

Aşılar aşıyla korunabilen hastalıklarla mücadelede çok önemli bir araçtır. DSÖ, kızamık aşısı yapılmadığında yılda 2,7 milyon çocuğun kızamık komplikasyonları nedeniyle öleceğini öngörmektedir. ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi verilerine göre çocuk felci (polio) aşısı yapılmaması durumunda her yıl çocuk felcinin neden olacağı akut paralizi (AS: felç) ve ardından gelişecek kalıcı bedensel engellilik sonucu ölüme dek giden bir sürecin gözleneceği yaklaşık 20.000 hasta çocuk ortaya çıkacaktır. Sonuç olarak birçok hastalığın ortadan kalkmasında ve yaşanan salgınların yinelenmemesinde aşıların katkısı yadsınamaz ve bağışıklama en güçlü ve düşük maliyetli halk sağlığı girişimi olmaya devam etmektedir.

Başarılı bir bağışıklama hizmetleri geçmişimiz var

Geçmişe baktığımızda, çiçek ve çocuk felci hastalığının kökünün kazınması, yenidoğan tetanozu hastalığının elimine edilmesi, difteri hastalığının son 15 yılda yalnızca 1 olgu olacak biçimde azalması gibi övülesi başarıları gerçekleştirmiş bir sağlık örgütümüz olduğunu  görmekteyiz. Özellikle 1. Basamak sağlık hizmetlerinde görev yapan hekim, hemşire ve ebelerin özverili çalışmalarıyla bu başarıların elde edildiğini vurgulamak gerekir.

Aşısız çocuk sayısı gün geçtikçe artıyor, salgın tehlikesi büyüyor!

Türkiye’de bağışıklama hizmetleri toplum bağışıklığını sağlamak ve salgınları önlemek hedefi üzerinden yürütülmemekte ve giderek toplum bağışıklığı sağlama hedefinden uzaklaşılmaktadır. Türkiye’de halen aşılanmayan çocuklar azımsanmayacak sayıdadır. Türkiye’de ilçe düzeyinde bakıldığında difteri, boğmaca, tetanoz aşılarını da içeren beşli karma aşının 3. dozunu alanların %80 ve üzerinde olduğu ilçe sayısının 957; bölge içinde yalnızca 79 (%8) olduğu görülmektedir. Kızamık salgınlarını önlemek için gerekli %95 ve üzerinde aşılamanın sağlandığı ilçe sayısı yalnızca 53 (%6)’tür. Kızamık aşısının 2. dozu için kapsayıcılık ise yalnızca %3’tür.

Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 2013 verilerine göre hiçbir aşı yaptırmamış olma durumu 13-26 aylık çocuklarda 2008’de 20 bin dolayında (%1.6) iken 2013’te 37 binlere (%2.9) çıkmıştır. Hiç aşılanmamış olma, yoksul ve eğitimsiz kesimler gibi dezavantajlı kümelerde ise daha çok artış göstermektedir.

Sağlık hizmetlerinin erişemediği ve bu biçimde aşısız kalan çocukların yanında aşı reddi giderek büyüyen bir toplum sağlığı sorunudur. Sağlık Bakanlığı’nın rakamlarına göre 2011 yılında ailenin aşıyı red etmesi nedeniyle aşı olamayan çocuk sayısı 183 iken, 2017’de bu rakam 23 bine ulaştı. Bugün bu sayının çok daha fazla olduğu kolaylıkla kestirilebilir.

Anababaların aşıyı red etmesi nedeniyle aşı olamayan çocukların sayısının artışı karşısında bizi bekleyen tehlike, aşıyla önlenebilen ve artık unutulmaya yüz tutmuş enfeksiyon hastalıklarının salgınlar ile karşımıza çıkmasıdır.

Hekimler olarak ailelere sesleniyoruz

Aşılar, bulaşıcı hastalık denetiminde önemli bir yere sahip, bilimsel yollarla üretilen son derece güvenilir tıbbi ürünlerdir. Aşı uygulaması aşıyla önlenebilen hastalıklar için en etkili korunma stratejisidir. Unutulmamalıdır ki aşı takvimindeki aşılar, bilim insanlarından oluşan bir Aşı Danışma Kurulu tarafından belirlenmektedir. Aşıların her yönden nitelik denetimleri ise Sağlık Bakanlığınca yapılmaktadır.  Anababalar, çocuklarına uygulanacak aşılar ile ilgili kaygı duymamalıdır.

Ayrıca anımsanması gereken bir gerçek, bugün otuzlu yaşlarda olan anababaların, Türkiye’de aşılamanın yaygınlaştığı bir dönemde çocukluklarını geçirdikleri ve aşılama hizmetlerinden büyük oranda yararlandıklarıdır. Eğer öyle olmasaydı, büyükanne ve büyükbabalarının kuşağında olduğu gibi 1000 canlı doğumdan 250’si, bir yaşını göremeden ölmüş olacaktı. Aşılama sayesinde pek çok ölümün önlenmesi ve sonucunda bulaşıcı hastalıkların toplumda az görülmesi bizi yanıltmamalıdır.

  • Aşılanan kişi sayısı azalmaya başladıkça, aşıyla önlenebilen hastalıkların geri gelmesi son derece olasıdır.

Nitekim Dünya Sağlık Örgütü, 2017 yılında kızamık olgu sayısının dört kat arttığını bildirmiştir. ABD’nin kimi eyaletleri, kimi Avrupa ülkelerinde kızamık sayıları giderek artmaktadır. Türkiye’de de kızamık sayısında artış gözlenmektedir, 2009’da 8 olan kızamık olgu sayısı 2018’de laboratuvarda doğrulanmış 566 olguya ulaşmıştır. Bunların 512’si yerlidir.

TTB’nin önerdiği yasa değişikliği Sağlık Komisyonu’nda incelenmeyi bekliyor

Türkiye’de mevzuattan kaynaklanan eksikliğin giderilmesi için geçtiğimiz yıl bu günlerde yasa değişikliği önerimizi milletvekili meslektaşlarımız aracılığıyla TBMM’ye sunmuştuk. Umumi Hıfzısıhha Yasasında yapılacak değişiklik ile Sağlık Bakanlığınca belirlenmiş aşı takvimindeki aşıların zorunlu olmasını öngören bu yasa değişikliği önerisi hala TBMM Sağlık Komisyonunda görüşülmeyi beklemektedir. Her ne denli zorunluluk yerine aşılar konusunda bilgilendirme ve kabul oluşturmanın önemli olduğunu savunsak da, yasal boşluğun da bir an önce doldurulması gerektiğine inanıyoruz. Son yıllarda ortaya çıkan kızamık salgınları sonrasında İtalya, Fransa gibi kimi ülkeler, daha önceleri anababaların onayına bıraktıkları aşıları zorunlu durun-ma getirmişlerdir.

TBMM Komisyonunda bekleyen yasa değişikliği önerisinin ivedilikle gündeme alınmasını diliyoruz.

Aşılama hizmetleri kamusal bir sorumluluktur!

  • Aşı karşıtlığı, bağışıklama için bir tehdittir.

Toplum bağışıklığının sağlanamaması yeniden aşıyla korunabilen hastalık salgınlarına yol açacak ve toplumun en kırılgan kesimleri başta olmak üzere tüm toplum zarar görecektir. Bu nedenle aşı karşıtlığı, aşı reddi ve aşı konusunda tereddüt ciddiyetle ele alınmalıdır.

Aşılama hizmetleri kamusal bir sorumluluktur. Bu nedenle kamuoyunun bilimsel veriler ışığında aşıyla korunabilen hastalıklar konusunda aydınlatılması, aşı karşıtı tezlerin çürütüleceği eğitsel araçların geliştirilmesi ve risk altındaki kişilerin bağışıklama ile korunması konusunda yasal düzenlemelerin yapılması gereklidir. Devletin konu ile ilgili yasa çıkarmamasının pozitif ödev yükümlülüğüne aykırı davranış olarak suç kabul edilebileceği de unutulmamalıdır. Yetkililer bu konuda net ve tutarlı bir tutum izlemelidir.

Aşı karşıtlığı yaparak toplumdaki bağışıklık oranlarının düşmesine, salgınların ortaya çıkmasına neden olanlar konusunda tutarlı bir kamusal sorumlulukla yasal yoldan mücadele edilmesi; bilimsel verilere dayanmayan, gerçeği yansıtmayan bilgilerin yaygınlaşmasının önlenmesi de çok önemli ve gereklidir.

Aşı uygulamasını yürüten hekimlere de büyük sorumluluk düşmektedir. Aşı uygulaması yapan hekimlerin, aşıları kaygı ve kuşkuyla karşılayan kişilere ve onların dinsel inançlarına saygılı bir biçimde yaklaşmaları önemlidir. Hekimler aşı konusundaki tereddüdün, buna yol açan etmenlerin, bu alanda sık kullanılan tartışmaların farkında olmalıdır. Aşı reddi ve aşı karşıtlığı ile mücadelede bilimsel verilere dayanan ve karşıdaki kişiyi anlamaya ve ikna etmeye çalışan; ötekileştirici, yargılayıcı olmayan bir yaklaşım izlenmelidir.

Aşı reddi nedeniyle, en çok 1. Basamak sağlık kuruluşlarında çalışan hekim ve hemşire-ebe mağdur olmaktadır. Sağlık Bakanlığının etkin bir tutum almaması, sağlık çalışanları ile anababaları karşı karşıya getirmektedir.

Toplum sağlığını tehdit eden boyuta geldiğini her fırsatta dile getirdiğimiz aşı reddinin önlenmesi konusunda Sağlık Bakanlığını sorumluluklarını yerine getirmeye ve birlikte çalışmaya çağırıyoruz.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi
=========================================
Dostlar,

Bu sorunu ciddi bir dert edinerek Sağlık Hukuku yüksek lisans (master) eğitimimizde tez konusu olarak işlediğimiz sitemiz okurlarınca iyi bilinmektedir..

  • Halen sitemizin manşetinde aşağıdaki çağrılarımız – duyurumuz duruyor..
  • SAĞLIK HUKUKU yüksek lisans (master) Tez savunmamızın pp yansıları için tıklayın AHMET_SALTIK_Tez_sunumu_10.08.2018
    Teze dayalı 3 bildirimizin tam metni ve yansıları için  tıklayın
    AŞI REDDİ : ETİK BUNUN NERESİNDE?? tıklayınız..
  • Anayasa Mahkemesi çocuk aşıları hakkında nasıl yanlış bir karar verdi, kamuoyu görmeli
  • AŞI REDDİNİN SAĞLIK HUKUKU BOYUTU” (35 yansı pdf, tıklayınız..)

Dün de sitemizde ABD’de bini aşkın üniversite öğrencisinin KIZAMIK nedeniyle karantinaya alınması haberini işlerken haberin altında yorum ve katkılarımızı koyduk genellikle yaptığımız gibi :

2017’de 23 bin olarak saptanabilen (?!) aşı reddi olayı 2018’de ne düzeyde, Sağlık Bakanlığının açıklaması gerekir. Bakanlık verileriyle 2017’de 0-6 yaşta aşılanma oranı %96 olup önceki yıla göre 2 puan azalmıştır. Yıl içindeki toplam doğum sayısı dikkate alınırsa 2016’da 1 309 771 yenidoğanın %98’i aşılanmış iken 2017’de 1 291 055 canlı doğumda %96 olarak gerçekleşmiştir. %2 puanlık azalma 25 821 aşı reddi anlamına gelir ancak Bakanlık 23 bin olarak açıklamıştır. 0-6 yaş çocukların tümü için değerlendirilecek olursa, yaklaşık 7 milyon çocukta %2 puan azalma, 140 bin çocuğun aşılanmamış olması demektir ki çok daha tehlikeli bir tablodur.

Öyle ya da böyle, Türkiye artık daha çok gecikmeden 16 yaşına dek çocukluk aşılarını zorunlu kılan yasal düzenlemeyi yapmalıdır. Teknik hazırlık TTB tarafından yapılmış ve TBMM’ye yasa önerisi 1 yıl kadar önce sunulmuştur. TBMM Başkanı Sn. Şentop’u göreve çağırıyoruz. Yasa önerisi Sağlık ve Sosyal İşler Komisyonunda öncelikle görüşülmeli ve Genel Kurula sunularak yasalaştırılmalıdır. Bu konu partiler üstü ulusal bir sorun alanıdır..

Lütfen, bir salgın çıkmadan ve yüreklerimiz yanmadan, dünyaya mahçup olmadan..
İtalya, Fransa, Avustralya… pek çok ülke yasal düzenleme yaptı. ABD Başkanı D .Trump önceki gün “AŞI OLUN” çağrısı yaptı. Türkiye’nin zaten bir yığın ağır sorunu varken bir de bu yakıcı sorunla uğraşmayalım.. Ayrıca Türkiye’nin çok ciddi – ağır bir handikapı daha var : 4 milyonu aşkın Suriye ve Irak’lı sığınmacılar. Yıllık30 milyonu aşkın turist potansiyeli, ülkemizdeki 1 milyona varan kaçak nüfus transit ülkesi olmamız… gibi.. Çok yönlü ve ağır bedeller ödemeyelim..

Erdoğan’ı, AKP grubunu ve TBMM’deki öbür partileri ortak girişime çağırıyoruz..

Geç olmadan..

Sevgi ve saygı ile. 28 Nisan 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Hekimlik değerlerinden ve toplumun sağlık hakkından vazgeçilemez!

Hekimlik değerlerinden ve toplumun sağlık hakkından vazgeçilemez!

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, son günlerde bazı devlet ve üniversite hastanelerinin Başhekimlikleri tarafından, döviz kurundaki artış gerekçe gösterilerek ameliyatların sınırlandırılması istemiyle ilgili bölümlere gönderilen yazıların, ekonomi krizin sağlık ortamına etkilerinin çok vahim olacağını gösterdiğini açıkladı. TTB Merkez Konseyi, bu uygulama dolayısıyla sağlıkta şiddetin daha da artabileceği uyarısında bulundu.

TTB’den yapılan açıklamada, “Bu uygulama dolayısıyla  ekonomik krizin faturasının halkın sağlık hakkı ile, tıp öğrencilerinin eğitim hakkı ile ödenmesini kabul etmiyoruz” denildi. Ameliyatların durmasından, tedavilerin aksamasından sorumlu olanların ortaya çıkarak hizmetin sürmesi için hangi önlemleri alacaklarının kamuoyuna açıklamasının istendiği açıklamada, krizin hekimlere ve sağlık emekçilerine yeni  saldırılar üretmesinden duyulan endişeye yer verildi. Açıklamada yapılması gerekenler şöyle sıralandı:

  • Hükümetin ilaç ve tıbbi malzemeler için izlediği döviz kuru ve SUT fiyatlandırma politikasının temin güçlüğünü artırdığını dikkate alması ve TL’deki değer kaybına göre yeniden düzenlemesi gereklidir.
  • SUT fiyatları sağlık hizmet sunucularının nitelikli hizmet verebilmesine olanak sağlayacak düzeye çıkarılmalıdır.
  • Üniversitelerin gelir-gider dengesini bozduğu Sayıştay tarafından da saptanan diğer bütün koşullar düzeltilmelidir.

Açıklamanın tam metni aşağıdadır:

HEKİMLİK DEĞERLERİNDEN VE TOPLUMUN SAĞLIK HAKKINDAN VAZGEÇİLEMEZ!

Siyasal iktidarın yanlış ekonomi politikalarının ürettiği krizin sağlık ortamına etkilerinin çok vahim örnekleriyle karşılaşmaktayız.

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi (AS: Hastanesi) Başhekimliği’nin 05.10.2018 tarihli yazısı bunlardan yalnızca biridir  ve durumun ciddiyetini göstermesi bakımından son derece anlamlıdır. Cerrahi anabilim dalı başkanlıklarına hitap eden yazıda hastaneye ilaç ve tıbbi malzeme satan firmaların son zamanlarda döviz kurundaki artış nedeniyle Sağlık Uygulama Tebliği’nde (SUT) belirtilen fiyatların üzerinde fiyatlar teklif ettikleri belirtilmekte, ilaç ve malzemelerin SUT fiyatlarının üzerinde alınması halinde kamuyu zarara sokmak suçlaması ile karşılaşılabileceğine dikkat çekilmekte, bunun meydana gelmemesi için ilaç ve malzeme istemlerine yapılacak işlem/ameliyatın zorunluluğuna ve yaşamsal önemi olup olmadığına ilişkin gerekçeli raporun eklenmesi talep edilmektedir. Yazıda, yaşamsal önemi olan malzemelerin alınabileceği, elektif ameliyat ve işlemler için gereken malzemelerin alımlarının erteleneceği ifade edilmektedir. Yazı, yaşamsal önem taşıyan işlemlere devam edilmesi ve elektif işlemlerin ertelenmesi isteği ile sonuçlanmaktadır.

Bu yazı, ekonomik krizin sağlık hakkını ortadan kaldırabileceği öngörümüzü haklı çıkarmıştır. Birçok kurum benzer durumdadır ve artık yaşamsal önemi olmayan ameliyat ve işlemlerin zamanında, gecikmeden, hastalıklar ilerlemeden tedavi edilme olanağı azalmış, hatta bazı durumlarda ortadan kalkmıştır. Bu, halkın sağlık hakkının ihlal edildiğinin açık kanıtıdır.

Sorun salt Gazi Üniversitesi ile sınırlı olmayan, yalnızca ameliyatların ertelenmesinden ibaret olmayan yaygın ve kapsamlı bir sorundur. Aynı durumda olan, hizmetlerini yavaşlatan pek çok başka üniversite, kamu ve özel hastane olduğu bilinmektedir. Hem mamul ürünlerde hem de ham maddede dışa bağımlılık ve yerel üretimin yetersizliği nedeniyle başta kanser ilaçları olmak üzere bir çok ilaca erişilememekte, sargı bezinden enjektöre kadar pek çok malzemede sıkıntı başgöstermektedir.

Krizin etkisinin öncelikle üniversite hastanelerinde yaşanmasının nedeni geçtiğimiz hafta basına yansıyan Sayıştay raporlarında ortaya konmuştu. Sayıştay raporlarında çok sayıda üniversitenin iflas noktasına geldiğine dikkat çekilmiş ve mali işlemlerde usulsüzlük yapıldığı tespit edilmişti. Üniversitelerin borçlarının yalnızca son dört yıl içinde bile katlanarak arttığı, gelirlerin giderleri karşılamaktan çok uzak olduğu, borçların yıllarca geriden ödenebildiği saptanmıştı. Sayıştay bu sonucun başlıca nedenleri olarak; enflasyon ve döviz kurlarındaki yükselişle maliyetleri giderek artan üniversite hastanelerinin gelirlerinin SUT fiyatlarının yıllardır artırılmaması nedeniyle sabit kalması, üniversitenin bilimsel araştırma bütçesi ve birtakım cari giderlerinin döner sermayeden karşılanması olarak saymıştır. SGK’nin sağlık işlerinin “fazla” verirken bu durumun yaşanması sağlık bütçesinin doğru yönetilememesinin sonucudur.

Üniversitelerin borçlarını tedarikçilere zamanında ödeyememesi, tedarikçilerin ihalelere ya hiç girmemesine ya da girseler dahi (alacaklarını zamanında tahsil edemeyeceklerini tahmin ettiklerinden) ihalelerde çok yüksek fiyat teklif etmelerine neden olmuş, bu da hastanelerin kriz sürecine kısıtlı stoklarla girmelerine yol açmıştır. Üniversite hastanelerinin bu nedenle artık ameliyat dahi yapamayacak hale gelmesi,

  • hem toplumun sağlık hakkını, hem de tıp öğrencilerinin eğitim hakkını elinden alan ciddi bir hizmet kusurudur.

Hekimlerin ameliyatların yaşamsal olup olmadığına karar vermeye, yaşamsal değilse yapmamaya zorlanması ya da ameliyatlar/tıbbi işlemler yapılabilsin diye “yaşamsal” sınıfına sokmalarının tavsiye edilmesi kabul edilemez. Hangi ameliyatın yaşamsal, hangi ameliyatın elektif (isteğe bağlı) olduğu kararı hekimlerle hastalar arasında ciddi gerginliklere neden olma potansiyeli taşıyan “gri” bir alandır. Bugün elektif gibi görünen bir işlemin ertelenmesi yarın kalıcı zararlara yol açabilir ve pekala yaşamsal sonuçlar doğurabilir. Bu uygulama, nitelikli sağlığa erişim hakkını ortadan kaldırmaktadır.

Bu uygulama nedeniyle ortaya çıkabilecek olumsuzlukların sağlık çalışanlarının şiddete uğrama olasılığını artıracağı açıktır. Oysa bu kötü sonuçta hekimlerin kusuru, eksikliği, katkısı yoktur. Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın sahipleri gelinen noktayı sahiplenmek ve düzeltmek zorundadır. Hastaların ve yakınlarının olası olumsuzlukların faturasını karşısındaki hekime kesmemesi için, sağlık otoritesi ve Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın savunucuları ameliyatların niçin ertelenmek/yapılmamak durumunda kalındığını kamuoyuna açıklamalıdır.

Ekonomik krizin faturasının halkın sağlık hakkı ile, tıp öğrencilerinin eğitim hakkı ile ödenmesini kabul etmiyoruz.

Ameliyatların durmasından, tedavilerin aksamasından sorumlu olanların ortaya çıkarak hizmetin sürmesi için hangi önlemleri alacaklarını kamuoyuna açıklamasını talep ediyoruz.

Krizin hekimlere ve sağlık emekçilerine yeni saldırılar üretmesinden endişe ediyoruz!

Bu nedenlerle;

Hükümetin ilaç ve tıbbi malzemeler için izlediği döviz kuru ve SUT fiyatlandırma politikasının temin güçlüğünü arttırdığını dikkate alması ve TL’deki değer kaybına göre yeniden düzenlemesi gereklidir.

SUT fiyatları sağlık hizmet sunucularının nitelikli hizmet verebilmesine olanak sağlayacak düzeye çıkarılmalıdır.

Üniversitelerin gelir-gider dengesini bozduğu Sayıştay tarafından da saptanan diğer bütün koşullar düzeltilmelidir.

TÜRK TABİPLERI BİRLİĞİ
MERKEZ KONSEYİ

2018 Türkiyesi’nde Şarbon Karantinası

2018 Türkiyesi’nde Şarbon Karantinası

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, Et ve Süt Kurumu tarafından ithal edilen canlı hayvanlarda şarbon hastalığı tespit edilmesi ve hayvanların getirildiği bölgede karantina ilan edilmesinin ardından konuyla ilgili yazılı bir açıklama yaptı.(28.08.2018)

2018 Türkiyesi’nde Şarbon Karantinası

Son dönemde görsel ve yazılı basına yansıyan haberler ülkemizde Kurban Bayramı nedeniyle artan canlı hayvan ticareti, kesimi ile et tüketiminin şarbon hastalığını görünür hale getirdiğini yansıtmaktadır. Şarbon otçul hayvanların hastalığı olup; en çok koyun, keçi ve sığırlarda görülür. Hastalığın etkeni sporlaşarak çoğaldığı için son derece dayanıklı olan; gram pozitif, çomakcık şeklinde bir bakteri olup; hayvanlardan insanlara enfekte hayvan ürünleri ile temas, enfekte hayvan kılı gibi materyalin solunum yolu ile alınması veya enfekte hayvanların etlerinin tüketilmesi ile bulaşır. İnsanlarda bulaşma yoluna göre deri, akciğer ve barsak şarbonuna neden olabilir. Olguların büyük bir kısmı deri şarbonu olarak görülür ve tedavisi mümkündür. Ancak daha nadir görülmesine karşın solunum sistemi ve barsak şarbonunun ise tedavisi zor; hatta bulaşmadan sonra bir hafta içinde sıklıkla ölümle sonuçlanabilmektedir.

Görsel ve yazılı basına yansıyan haberlerde bir kamu iktisadi teşebbüsü olan Et ve Süt Kurumu tarafından ithal edilen canlı hayvanlarda şarbon hastalığı görüldüğü öğrenilmiştir. Yine basına yansıyan haberlerde bu hayvanların kesimi ve depolanması için kiralanan çiftliklere Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Yönetmeliği‘nin 109. maddesi gereğince karantina uygulamasına geçildiği ve hasta hayvanların imha edildiği görülmüştür. Oysa Tarım ve Orman Bakanlığı ve ilgili kurumu hasta hayvanları imha ettiğini ve her türlü yasal önlemin aldığını bildirmekle sorumluluktan kurtulamaz; şu soruların yanıtı kamuoyunu tatmin edecek biçimde en kısa zamanda verilmelidir:

  • Bu hayvanlar yasa ve yönetmelik hükümleri hiçe sayılarak şarbon basili taşımasına karşınn nasıl ithal edilmiştir; hangi gümrük kapısından geçmiştir; sorumluları kimlerdir ve haklarında yasal işlem yapılmış mıdır?
  • Kamuoyuna yansıyan Ankara’daki grup dışında başka hayvan gruplarında da şarbona rastlanmış mıdır? Rastlandıysa ne gibi işlemler yapılmıştır; kamuoyuna niçin bilgi verilmemiştir?
  • Kurban pazarlarında satılan tüm küçük ve büyükbaş hayvanlar Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Yönetmeliğinin ilgili yönetmeliğince gerekli muayeneden geçirilmiş midir?
  • Son bir ay içinde deri, akciğer veya barsak şarbonu kuşkusu ile sağlık kurumlarına başvuran vatandaşlarımız var mıdır? Eğer varsa sağlık durumları nedir?
  • Şarbonlu hayvanlar nedeni ile yapılan karantina uygulamasından dolayı uğranılacak ekonomik zararlar nasıl telafi edilecektir?

Aslında son dönemde yaşadığımız bu olay bile, tek başına, ülkemizde gıda güvenliği krizi yaşandığını; sorunun günden güne giderek büyüyen halk sağlığı sorunu haline geldiğini göstermektedir. İnsanlarımızın tükettiği etten sebzeye dek tüm gıda maddeleri biyolojik, kimyasal, fiziksel her türlü gıda riskine açıktır ve insanlarımızın sağlığı bu anlamda tehdit altındadır.

‘Ben yaptım; oldu’ mantığı ile 2004 yılında çıkarılan 5179 sayılı yasa ile ülkemizde gıda denetiminin bırakıldığı Tarım ve Orman Bakanlığının bu işi yapamadığı artık reddedilemez biçimde ortaya çıkmıştır; 2018’in Türkiye’sinde başkent Ankara’nın dibindeki Gölbaşı ilçesinde ‘şarbon karantinası’ uygulaması zorunluluğu ile karşılaşılmıştır. Artık daha çok zaman yitirmeden ve yeni gıda güvenliği skandalları yaşamadan ilgili meslek odaları, bakanlıklar, üniversiteler başta olmak üzere tüm taraflar bir araya gelmeli ve bu konuda gelişmiş ülke örnekleri de incelenerek; gıda güvenliğini tartışmasız sağlayan ve sağlık örgütünü de gıda güvenliği konusunda yetkilendiren yeni bir yasal düzenlenme hazırlanarak uygulamaya konulmalıdır.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi
==========================================
Dostlar,

Ne yazık ki AKP yönetiminde ülkemizin her yanı dökülüyor..
Halkın en temel gereksinimleri, hakları karşılanamıyor ya da tersinden söylersek kötü yönetilen Devlet, en başat görevlerini yerine getiremiyor. Gıda güvenliği ve güvencesi Devletin en temel görevleri arasında. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 25. maddesinde de tanımlanıyor.

Gıda ve ürünleri dışalımında (ithalinde) Dünya Sağlık Örgütü ve FAO‘nun birlikte hazırladığı Codex Alimentarius standartları ve kuralları geçerlidir. Buna göre, dışsatım (ihracat) yapacak ülke, DSÖ – FAO tarafından yetkilendirilmiş (akredite edilmiş) bir laboratuvardan, satacağı ürünün uygunluk belgesini sağlamak ve satın alan ülkenin gıda gümrüğünde sunmak zorundadır. Böylesi bir belge yoksa, satın alan ülke gümrüğünde kurulu yine DSÖ – FAO tarafından yetkilendirilmiş (akredite edilmiş) bir laboratuvarda uyun örnek alınarak değerlendirilir ve dışalıma buna göre izin verilir ya da geri gönderilir. Rusya’nın, gıda gümrüğünde meyve – sebze götüren Türk TIR’larını ”kırmızı alana” aldığı ve değindiğimiz incelemeleri yaparak kimi ürünlerimizi ülkesinin gıda güvenliği standartlarına uymadığı için geri yolladığı anımsanacaktır. 

Besinlerle bulaşan kimi hastalıklarda aracı, hayvanlar ve ürünleridir. Şarbon için kuluçka süresi 1-14 gündür.  Dolayısıyla canlı hayvan dış satımında hayvanların gemiye bindirilmeden önce ve gemide izole edilerek 14 gün tutulması, 14. gün şarbon incelemesi yapılması durumun belgelenmesi gerekir. Bu hayvanlar Brezilya’dan getirilmektedir ve Gölbaşı’nda 146 büyükbaş hayvan Şarbon’dan ölmüştür. Bakan, Türkiye’de yenen otlara bağlamaktadır hayvanların hastalığını.

Kaş yapayım derken göz çıkarmak için çok tipik. Hayvanlar kaynak ülkede sağlıklı idi, 1 ay boyunca yolda hastalık (şarbon) görülmedi ve Türkiye’de yerdikleri otlarla şarbon basilini alıp hasta oldular ve öldüler! Demek ki bu otlar dışalım (ithal) değil ise, Türkiye’deki otlar, meralarda bu hastalık etmeni vardır!  Yine Bakan Pakdemirli’ye göre bu hayvanlar piyasaya sunulmamışmış… Kaç hayvan getirildi, ölenler ve halen karantinada olanlar, bu hesap tutmaz Bakan bey!

Konunun uzman müfettişlerce hızla incelenmesi ve sorumluluğu olanların yaptırım görmesi gerekir. Önce Sayın Bakan görevi bırakmalıdır soruşturmanın esenliği için.. Bu hayvanları sağlayan ülke ve kurumlar – şirketler, varsa aracılar, Türkiye’deki kimi yandaşlarla bağlantıları, paravan şirketler olup olmadığı incelenmeli ve kamuoyuna gerçekler açıklanmalıdır.

Halkın sağlığı, gıda güvenliği – güvencesi bu denli ucuz değildir.
Üstlenilecek görevler için önce dürüst sonra da yaraşır (liyakatli) olmak vazgeçilmezdir. AKP yönetiminde hangisi kaldı ?? Sorunun mutlaka aydınlatılması gerekiyor..

  • Korunan kimilerine aracı kişi – kurumlarca rant aktarımı adına halkın sağlığı bile feda edilmiş midir??

Öte yandan, 1593 sayılı yasa kapsamında gıda güvenliği hizmetleri 1930’da Sağlık Bakanlığına verilmişti. 24.06.1995 tarihli ve 560 sayılı Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararnameyle bu yetki, o zamanki adıyla Tarım ve Köyişleri Bakanlığına devredildi. 1593 sayılı yasanın ilgili hükümleri (8. BAP, Yenilecek ve içilecek şeyler ile kullanılacak bazı maddeler, md. 181-199) yürürlükten kaldırıldı.

”Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun” 5179 sayı ile 05 Haziran 2004’te RG’de yayımlandı ve gene aynı Bakanlık yetkili kılındı. Ancak, besinlerle bulaşan hastalıkların kaynağının bulunması (filyasyon) konusunda 2 Bakanlık gerekli işbirliği ve eşgüdümü sağlayamadı. Ya bu işbirliği ve eşgüdüm mutlaka yeterli düzeyde sağlanmalı ya da görev yeniden Sağlık Bakanlığına verilmelidir.

ABD’de FDA adıyla özerk bir bilimsel kurum Gıda – İlaç işleri ile görevlendirilmiştir.
AB ise EFSA adlı özerk bilim kurumu ile Gıda Güvenliği işlerini yürütmektedir.
İnsan ilaçları konusu halen Sağlık Bakanlığı (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu), hayvan –  bitki ilaçları ise son adıyla Tarım ve Orman Bakanlığı yetkisindedir.

Öneriler                                   :

Akciğer şarbonunda kuluçka süresi 60 güne dek uzayabilmektedir. İlgili Bakanlık, bu hayvanların kimlere satıldığını, kimlerce tüketildiğini Sağlık Bakanlığı ve güvenlik güçleri ile birlikte saptamalı, şarbonu alması kuşkulu insanlar 2 ay boyunca özenle tıbbi izleme alınmalıdır.

Uygun bir doz ve biçimde şarbon hastalığı belirtileri hakkında halka eğitim verilmeli ve o hayvanların etlerini yiyenlerle kuşkulu belirtileri olanların sağlık kurumlarına başvurması istenmelidir.

Bu vesile ile ülkemizin GIDA GÜMRÜKLERİ gözden geçirilerek uluslararası standartlarla (HACCP) Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü normlarına uyumlu düzeye getirilmelidir.

Sevgi ve saygı ile. 30 Ağustos 2018, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com