Bu Paralar Nereye Gitti?

Bu Paralar Nereye Gitti?


Recep YILMAZ
Mühendis – Yazar
Cumhuriyet, 29 Ocak 2021

2020 yılı Bütçe Kanunu’nda 139 milyar lira olan bütçe açığının yılsonunda 173 milyar lira olarak gerçekleştiği açıklandı. Bir önceki yılın açığına göre tam %40 arttı. Ama bu bile bir başarı hikâyesi gibi sunuldu. Aslında propagandanın böylesine yakın tarihten aşinayız.

Yine 2020 yılında bütçeden yapılan faiz ödemesi ise 134 milyar lira oldu.

  • 18 yılda toplam 1 trilyon liranın faize ödendiğini artık sağır sultan bile duydu.

Öte yandan 833 milyar lira da vergi toplandı. Peki, bu paralar nereye gitti?

İşinden, gelirinden olan işçiyi yalnızca öldürmeden yaşatacak düzeyde verilen ücretler İşsizlik Sigortası Fonu’ndan karşılanıyor. Faize kasasından 134 milyar lira çıkan maliyenin işçiye verdiği yok üstelik aldığı bütün ücretlerden vergi tahsil ediyor.

BORÇLANMA HAKKI YOK

2020 yılının büyük kesimi maalesef pandemiyle geçti ve geniş tanımlı işsiz sayısı 10 milyonu buldu. Büyük bir bölümü de ücretsiz izne gönderildi.

  • İki milyondan çok işsiz veya ücretsiz izinli işçi pandemide “Nakdi Ücret Desteği” adıyla oluşturulan günlük 39 lira ile geçinmeye layık görüldü.

    İŞKUR verilerine göre Nisan-Aralık 2020 döneminde 2 milyon 291 kişiye toplam 7.2 milyar lira ödendi. Daha da önemlisi 2020 yılsonunda fonda 103 milyar liralık varlık bulunduğu halde işçiler 39 liraya talim ettirildi. 2020’de günlük 39 lira olan bu Nakdi Ücret Desteği 2021 artışı(!) ile 47 lira oldu. Bu ücretten Damga Vergisi alan bir anlayış ise hâlâ devam ettiriliyor. (AS: Asgari ücretten damga vergisi alan AKP iktidarı, Şehir Hastanelerinin milyarlık sözleşmelerinde damga vergisi yok!)

Kısa çalışma ödeneğini alabilenlerin sayısı ise nisan ayında 3 milyon 243 bin iken aralık ayında bu sayı 1 milyon 238 bin kişiye düştü. İşverenin bildirimiyle ödenebilen bu ücretin alınabilmesi için son üç yılda toplam 450 gün primi ödenmiş ve son 60 gündür de çalışıyor olması gerekiyordu. 2020 yılında bu şekilde toplam 25.3 milyar lira ödendi.

İşsizlik ödeneğini alabilenlerin sayısı ise nisan ayında 592 bin iken aralık ayında bu sayı 207 bin kişiye düştü. 2020 yılında bu şekilde toplam 6.2 milyar lira ödendi. Sigortalı olduğu gün sayısına göre altı, sekiz veya on ay gibi bir süre için verilen işsizlik ödeneğini hak edebilmek Türkiye’de engelli koşu ile eşdeğer.

İşçinin hukuken geçerli olmayacak bir tutanak ile “ahlak kurallarına aykırı davranış” (Kod29) suçlanması işsizlik ödeneğini almasına engel! Bunun iftira olduğunu mahkemede kanıtlayan işçiye ise ödenen bir tazminat yok. Pandemide işten çıkarma yasağından muaf (AS: muaf) tutulan bu yöntem suiistimal edilerek (AS: kötüye kullanılarak) binlerce işçi yine işten atıldı. Üstelik içlerinde önemli bir bölümü sendikaya üye oldukları gerekçesiyle bu şekilde suçlandı.

Yukarıda özetlenen üç başlıkta yapılabilen ödemelerin tümü İşsizlik Sigortası Fonu’ndan yani işçinin kendi emeğiyle oluşturulan fondan karşılanıyor. Yine fondan devletin kasasına Genel Sağlık Sigortası (GSS) primi ve Damga Vergisi ödeniyor ve böylece Devlet, verdiği desteği fazlasıyla geri alıyor. İşini yitirmiş veya ücretsiz izinde milyonlarca işçinin bu dönemde yalnızca sağlıktan yararlanması amacıyla GSS primi yatırılıyor.

Yani yaşlılık primi yatırılmıyor ve bu dönem emeklilik hesabında ölü dönem olarak kabul edilecek. Üstelik borçlanma hakkı da yok!

İKİ AYRI TUTUM

İşverene yapılan teşvik ödemeleri de bu fondan karşılanıyor. 2020 yılında “teşvik” adı altında 18 milyar lira ve İşbaşı Eğitim Programı adı altında 2.7 milyar lira olmak üzere toplam 20.7 milyar lira işverenin kasasına girdi. Peki, bu dönemde fona yapılan işveren desteği ne kadar? 10.8 milyar lira. Yani işverenler bir koyup iki aldılar! Ticaretin böylesi herkese nasip olmaz.

Pandemide asgari ücret düzeyinde bir gelir desteği verilmeyen bu insanların dışında bir de GSS borçlarından dolayı sağlık hizmetine “ücretsiz” erişemeyenler var!

Bu insanlar ancak kararnamelerle izin verilirse ücretsiz erişebiliyor.

Primini ödeyemeyip borcu birikenler ücretsiz sağlık hizmetine bir kararnameyle 31 Aralık’a dek erişebilmişti. 23 Ocak 2021 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Kararnameyle 31 Aralık 2021’e değin yine uzatıldı. Yani en temel sosyal hak olan ücretsiz sağlık hakkı bir kez daha Kararnameyle bahşedildi ancak prim borçları birikmeye devam ediyor.

Oysa GSS prim borcunu affetmek geçilmeyen köprünün garantisini ödemek kadar maliyetli değil.

TEKLİYOR ÇARK…

  • Vergiyi tavana yayıp geliri artırarak işçiye, işsize destek vermesi gereken iktidar, doğası gereği tavandan alamadığı vergiyi tersine tabana yayıyor. 

Asgari ücretten bile Gelir Vergisi tahsil ediyor. İşsizin GSS primine yani aylık 107 lirasına göz dikiyor. İşsizleri her ay borçlandırıyor. Tüm bunlar astronomik yolcu garantilerini, ballı ihaleleri cebe indiren müteahhitler (AS: yükleniciler) ülkesinde oluyor. Bu paraların nereye gittiği aleni (AS: açıkça) ortada.

Nihayetinde (AS: sonunda) yaşanan işsizliği, eşitsizliği, yoksullaşmayı unutturabilmek için toplumu daha çok gererek, sağa sola bağırarak, önüne gelene terörist-zillet diyerek toplumun algısını yönetmeye çalışıyor.

Ama Can Yücel’in dediği gibi 

Tekliyor çağın çarkına okuyan çark,
durdu muydu bir gün bu kör, avara kasnak,
bir zincir yitirenler, bir dünya kazanacak!

Pandemide geçim derdi ne olacak?

Yeni kısıtlamalar eski zihniyet:
Pandemide geçim derdi ne olacak?

AZİZ ÇELİK
azizcelik@gmail.com

Salgının sağlık boyutu ile ilgili bilim kurulu sık sık toplanıyor. Peki bu salgının sosyo-ekonomik boyutu neden hiç gündemde değil? İşsizlik Sigortası Fonu dışında, hükümetin salgının yarattığı ekonomik yıkıma ilişkin ayırdığı yeni bir kaynak yok.

Salgının yeniden tırmanışa geçmeye başlamasıyla birlikte yeni kısıtlamalar uygulanmaya başladı. Bu kısıtlamaların geç ve yetersiz olduğu, birkaç haftalık tam kapanma olmadan salgının kontrol altına alınamayacağı sağlık meslek örgütleri ve bilim insanları tarafından vurgulanıyor. Yeni kısıtlamalarla birlikte yine eve kapanma güzellemeleri yapılmaya başlandı. Ancak eve kapanamayan, toplu ulaşımla, servislerle işe gitmek ve çalışma zorunda olan milyonlarca emekçi var. Tuzu kuru “evde kal” çağrıları iyice riyakâr olmaya başladı. İki ayrı salgın dünyası var: Birinde virüs işyerlerine, fabrikalara, toplu ulaşıma uğramıyor, işçilere bulaşmıyor sanki!

Oysa fabrikalarda, işyerlerinde ciddi bir Covid-19 vaka patlaması var. DİSK-AR tarafından salgının ilk aylarında yapılan araştırmalar pozitif vaka oranının işçiler arasında daha yaygın olduğunu ortaya koymuştu. DİSK Birleşik Metal-İş tarafından yapılan ve sonuçları yeni açıklanan bir çalışmaya göre sendikanın örgütlü olduğu işyerlerinin dörtte üçünde aktif vaka olduğunu, kimi işyerlerinde ise Covid-19 tanısı konmuş işçi oranının %30’a ulaştığını gösteriyor. İmalat sanayinde aktif vaka sayısı en az 112 bin olarak tahmin edildi.

İşsiz ve gelirsiz kalanlara nakit destek yok!

Yeni kısıtlamalar gündeme gelse de eski zihniyet devam ediyor. Kısıtlamalar nedeniyle, başta lokanta, restoran, kahvehaneler ve eğlence yerleri olmak üzere hizmet sektöründe ciddi bir iş ve gelir kaybı yaşanacak. Yüzbinlerce hatta milyonlarca işçi, küçük esnaf ve bağımsız çalışan bu kısıtlamalar nedeniyle gelir kaybına uğrayacak, zarar edecek, geçim sıkıntısına düşecek. Eve ekmek götürmekte zorlanacak ve yoksullaşacak. Salgının yalnızca sağlık boyutu -o da yetersiz biçimde- gündemde. Salgının yarattığı işsizlik, geçim sıkıntısı göz ardı ediliyor.

Salgının sağlık boyutu ile ilgili bilim kurulu sık sık toplanıyor. Peki bu salgının sosyo-ekonomik boyutu neden hiç gündemde değil? Salgınla ilgili kısıtlamalar tek tek sayılırken, salgının yarattığı sosyal ve ekonomik yıkıma karşı neden bu açıklıkta önlemler alınmıyor. Salgına karşı alınması gereken sosyal ve ekonomik tedbirlerin özü gelir ve iş kaybını tazmin etmeye yönelik olmalıdır. Gelirini kaybedenler, işini kaybedenlere nakit gelir desteği sağlanmalıdır.
Salgına ilişkin kısıtlamaların 1930 tarihli Umumi Hıfzısıhha Kanununa dayandırıldığı biliniyor. Türkiye 2020’de salgını yönetirken 1930 tarihli bir yasaya başvurmak zorunda kalıyor. Erken Cumhuriyet dönemi kadrolarına teşekkür borçluyuz. 90 yıldır uygulanabilen bir Halk Sağlığı yasası yapmışlar. Ancak Umumi Hıfzıssıhha Kanunu çalışma ve sokağa çıkma yasağı için kullanılırken yasanın diğer yaşamsal önlemleri uygulanmıyor.

“Hükümet geçimi sağlamakla yükümlü”

Henüz sosyal devletin, sosyal güvenliğin ve işsizlik sigortasının mevzuatta yer almadığı 1930’ların başında Umumi Hıfzıssıhha Kanunu salgın ve bulaşıcı hastalıklar nedeniyle alınan tedbirlerin yaratacağı geçim sıkıntısının nasıl çözüleceğini düzenlemiş. Kanunun 76 ve 83. maddeleri, salgın ve bulaşıcı hastalıklara yönelik kısıtlamalar nedeniyle geçim sıkıntısına düşenlerin kendilerinin ve ailelerinin geçiminin hükümetçe sağlanmasını emrediyor. Yasaya göre hükümet kısıtlama tedbiri almakla yetinemez, vatandaşın geçimini de sağlamakla mükelleftir.

Peki eski ve yeni kısıtlamalardan etkilenen milyonlarca işçi ve küçük esnafın geçimini sağlamak için ne yapıldı ne yapılmadı? Hükümet salgın için işçi ve esnafa, yoksullara ne kadar nakit aktarımı yaptı? Gelir kaybının ne kadarını kapsadı? Salgının sosyal tahribatına yönelik ne kadar ek nakit desteği yapıldı? Bunu anlamak için bakacağımız yer meşhur “Sosyal Koruma Kalkanı” infografikleri! 6 Kasım 2020’de Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından yayımlanan ve salgından sonraki 7’yi aşkın aylık durumu özetleyen tablo, salgın nedeniyle yapılan nakit gelir transferlerini ortaya koyuyor.

İnsan bu tabloya bakınca iyi ki İşsizlik Sigortası Fonu (İSF) kurulmuş diyor! Çünkü aslında ortada “Sosyal Koruma Kalkanı yok”, hükümetçe salgın nedeniyle aktarılan yeni kaynaklar yok. İşsizlik Sigortası Fonu var. Kasım 2020 itibariyle salgından etkilenenlere toplam 41,5 milyar ödeme yapılmış. Bunun yaklaşık 31 milyar TL’si İSF’den sigortalı işçilere ödenmiş; 1,6 milyar TL’si ile işverenlere prim desteği sağlamış, geri kalan 8,5 milyar TL ile yaklaşık 8,5 milyon yoksul aileye toplam 1000’er TL ödeme yapılmış.

Asgari ücretin yarısı civarında destekler

İSF ödemelerinden yaklaşık 6,5 milyon sigortalı işçi yararlanmış. İşsiz ve gelirsiz kalan işçilere yapılan aylık ödemeler ise şöyle: Ücretsiz izne tabi tutulan 2 milyon 45 bin işçi ayda 1.068 TL’ye (asgari ücretin % 50’si) mahkûm edilmiş. Kısa çalışma ödeneğinden yararlanan 3,5 milyon işçiye aylık ortalama 1.547 TL (asgari ücretin %66’sı) ödeme yapılmış. İşsizlik sigortası ödeneğinden yararlanan 881 bin işçiye ise ayda ortalama 1.212 TL (asgari ücretin %52’si) ödeme yapılmış. Başka bir anlatımla salgın döneminde sigortalı işçilere asgari ücret düzeyinde bir destek bile sağlanamadı.

  • Salgın döneminde işverenler de unutulmamış onlara da işçinin parasından 13,6 milyar TL destek sağlanmış! İSF salgın döneminde bile işçiye cimri, işverene cömert davranmış. İşçinin kendi parası işçiye ödenmemiş.

İSF dışında 8,5 milyon haneye yapılan toplam 8,5 milyar TL’lik ödemenin 2 milyar TL’si “Biz Bize Yeteriz Türkiyem” kampanyasından sağlanmış. Böylece hükümetin sosyal yardım olarak harcadığı miktar yalnızca 6,5 milyar TL olmuş. Bunun kaynağının da sosyal yardımlaşma ve dayanışma fonları olduğu tahmin ediliyor. Salgından bu yana 7 aydan çok zaman geçti. Bu dönemde mağdur olan milyonlarca yoksul, küçük esnaf ve kayıtsız işçiye yönelik toplam transfer yalnızca 8,5 milyar TL olmuş. Milyonlarca yoksulun, esnafın ve kayıt dışı çalışanın payına düşen toplam para ayda 1,2 milyar TL!

Kayıtsız işçilere ve küçük esnafa destek yok

Kayıtsız çalışan ve zaten sosyal güvenceden yoksun olan milyonlarca emekçi salgınla birlikte daha büyük sosyal risklerle yüz yüzedir. Salgından etkilenen yüzbinlerce küçük esnaf ve bağımsız çalışana dönük herhangi bir nakit transferi sağlanmadı. Hizmet sektöründeki yüzbinlerce küçük esnafa ve bağımsız çalışana, müzik ve sanat dünyasında çalışan binlerce emekçiye salgın döneminde nakit desteği sağlanmadı.

Sınırlı sokağa çıkma yasağı, küçük işyerlerini kapatma kısıtlaması yetmez. Bilimin önerdiği süre kadar tam kapanmaya ama gelir güvenceli ve sosyal güvenceli kapanmaya ihtiyaç var. Hükümet yurttaşın sağlığını ve geçimini güvenceye almakla yükümlüdür. Anayasa ve yasaların gereği budur. Mesele faiz artırmak değil. Hem salgının hem de o faiz artışının yoksullaştıracağı emekçiye nakit sosyal destek sağlamaktır.

  • Hep sermayeye destek, hep sermaye destek, yeter artık!

♦ Sigortalı işçilere İSF’den daha çok kaynak ayrılmalı, en düşük İSF ödeneği asgari ücret düzeyine yükseltilmelidir. Ücretsiz izin uygulamasına son verilmeli, gelir kaybına uğrayan işçilere asgari ücretten az olmamak üzere ve ücretinin %80-90’ı oranında destek verilmelidir.

♦ Kayıtsız çalışanlara dönük özel bir nakit desteği uygulaması yapılmalı ve salgın döneminde kayıtsız çalışanlara ücret düzeyinde destek sağlanmalıdır.

♦ Salgın nedeniyle gelir kaybına uğrayan küçük esnaf ve bağımsız çalışanlara uğradıkları gelir kaybının makul bir oranında nakit desteği sağlanmalıdır.

♦ Asgari ücret, salgın döneminde pek çok ödeneğin kıstası haline gelmiş durumdadır. Asgari ücret artışı, salgınla mücadelenin sosyal boyutu için de önem arz ediyor. Pandemi koşullarında asgari ücret bu yönüyle de ele alınmalı ve geçim ücreti olmalıdır.

Bunlar yapılabilir. Bunlara kaynak ayrılabilir. Bundan daha fazlasını salgın döneminde Avrupa ülkeleri yapıyor.

  • Salgınla mücadelede bilimin ve sosyal hukuk devletinin gereği ile mücadele edilmelidir.

ŞEKER FABRİKALARININ SATIŞI ÇÖZÜM DEĞİLDİR 

ŞEKER FABRİKALARININ SATIŞI ÇÖZÜM DEĞİLDİR
Konuk yazar (12.03.18) :
Mahmut ESEN / E. Mülkiye Başmüfettişi

Özet: Zarar ettikleri gerekçesiyle ÖİB tarafından satışa çıkarılan şeker fabrikalarının zarar etmemeleri için gereken önlemlerin alınmadığı; ekonomiyi canlandırmak ve üretimi/istihdamı artırmak amacıyla özel sektöre getirilmiş yoğun teşviklerden de KİT’ler yararlandırılmadıkları için şeker fabrikalarının zarar etmelerinin olağan olduğu;

 Buna karşın tüm şeker fabrikalarının 2016 kampanya dönemindeki zarar miktarının 76,4 milyon TL olduğu, bu zarar tutarının şeker fabrikalarının satışı ve kapatılması sonucu işsiz kalacak işçiler ve gelirleri düşecek olan pancar üreticilerinin %10’unu oluşturan 7.540 aileye,  önümüzdeki yıllarda yapılması gerekecek muhtemel sosyal yardım miktarlarını bile geçmediği (resmi rakamlara dayalı olarak) açıklanmakta, soruna farklı bir bakış açısı kazandırılması amaçlanmaktadır. 

Şeker fabrikalarının satışa çıkarılması

1-Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) tarafından; İdare’nin %100 hissesine sahip olduğu Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.’ye ait  tüm yurt düzeyine dağılmış toplam 24 şeker fabrikasından[1] 14’ünün, 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun çerçevesinde “satış” yöntemi ile ayrı ayrı özelleştirilmesine karar verilmiştir.

İhaleler pazarlık usulü ile gerçekleştirilecek ve pazarlık görüşmesine devam edilen teklif sahiplerinin katılımı ile yapılacak açık artırma suretiyle sonuçlandırılabilecektir. İhaleler 2886 sayılı Devlet İhale Kanununa tabi değildir. ÖİB, yapılan ihale işlemleri; her türlü resim, vergi, harç ve KDV’den muaftır.

ÖİB tarafından ihaleler 20.02.2018 tarihinde ilana çıkarılmış, ihale süreci başlatılmıştır. İsteklilerin son tekliflerini (satışı yapılacak fabrikalara) en geç 03-18 Nisan 2018 tarihleri arasında ÖİB’na vermeleri gerekmektedir.

  • Ayrıca alıcılara fabrika satış değerinin % 70’ini, dört yılda dört eşit taksit ile ödeme olanağı getirilmiştir.

 2-Şeker fabrikalarının satışa çıkarılmış olması, fabrika işçileri ve pancar üreticisi çiftçiler başta olmak üzere yurttaşlarımız tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Sanayi tesislerinin AVM olmalarıyla sonuçlanmış olan daha önceki özelleştirmeler dikkate alınarak; satış kararına karşı bazı siyasi partiler, STK’lar, fabrika işçileri ve şeker pancarı üreticileri başta olmak üzere ülke çapında yoğun protesto gösterileri yapılmaya başlanmıştır. İktidarı etkilemeye ve kamuoyu oluşturmaya yönelik bu çabaların (OHAL uygulamalarına karşın) devam ettirildiği görülmektedir.

Satışa çıkarılmış şeker fabrikalarının bir bölümü (Burdur, Alpullu ve Turhal)  Atatürk döneminde, o dönemin sınırlı olanaklarla kurulmuştur. Bulundukları yerlerde bölgenin iktisadi/sosyal/kültürel kalkınmasına yol açmış/öncülük etmiş kuruluşlardır. Cumhuriyet yönetiminin ilk kazanımları olması nedeniyle ekonomik boyutlarının dışında ayrı/özel bir konumları bulunmaktadır.

3-Görsel/yazılı medya organlarında şeker fabrikalarının zarar ettikleri, özellikle bu nedenle satışa çıkarıldıklarına ilişkin haberler yer almıştır. Bu yüzden yazımızda; şeker fabrikalarının son dönemde (2016’da) oluşmuş toplam (76,4 milyon TL) zararı, sosyal devlet olmanın gereği olarak muhtaç/güçsüz yurttaşlara yapılmakta olan sosyal yardım miktarları irdelenmektedir. Fabrikaların zarar ettiği gerekçesiyle satılmaması gerektiği, satışın çözüm olmadığı; çünkü satış sonrası işsiz kalacak/zarar görecek fabrika işçileri ve şeker pancar üreticilerine yapılması gerekecek sosyal yardım paralarıyla bile bu fabrikaların zararlarını karşılamanın olanaklı olduğu resmi rakamlara dayalı olarak açıklanmaya çalışılacaktır.

Zararların azaltılması için alınması gereken önlemler

4-Şeker fabrikalarının zarar etmemesi/zararlarının azaltması, üretim maliyetlerini düşürülebilmesi için alınabilecek belli başlı önlemler bilinmektedir.

Bu önlemlerin başında, -ileri sanayi/tarım ülkelerinde olduğu gibi- pancar üretimin özendirilmesi gelmektedir. Bu amaçla tarımsal girdi maliyetlerinin düşürülmesi, pancar üreticilerine tarımsal (doğrudan gelir/mazot/gübre/fark ödemesi/tohum vb.) destek verilmesi gerekmektedir. Oysa 2016 yılında şeker pancarı üretiminde üreticilere sağlanmış mazot ve gübre desteklerinin toplamının dekar başına salt 11 TL olduğu görülmektedir.[2]

2017 yılında merkezi yönetim bütçesinden yapılmış tarımsal destek ödemeleri toplamı yalnızca 12,7 milyar TL olup bütçe giderlerinin % 1,9’u gibi çok düşük bir oranda kalmaktadır.

Öte yandan yıllar önce kurulmuş şeker fabrikaların teknolojisinin yenilenmesi, daha az maliyetle üretim yapar, rekabet edebilir hale getirilmeleri gerektiği açıktır. Ancak ülkemizde bu vb. önlemlerin alınmadığı bilinmektedir.

5Türkşeker Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. kapsamındaki şeker fabrikaları, sermayesinin tamamı kamuya ait kamu iktisadi kuruluşlarıdır. Kamuya ait kuruluş oldukları için üretimi ve istihdamı artırmak amacıyla özel sektöre son yıllarda yoğun olarak sağlanmış olan bazı desteklerden yararlanma olanakları bulunmamaktadır.

Devletin özel sektöre verdiği desteklerden bazıları, anımsatmak için aşağıya çıkarılmıştır:

  • Sigortalı çalışan başına aylık 100 TL asgari ücret desteği. (5510/G.71 md.)
  • SGK işveren priminden 5 puanlık indirimden başlayan muhtelif teşvik destekleri. (5510/81 md.)
  • Yeni istihdam edilen işçilere yönelik olarak İşsizlik Sigortası Fonundan (SGK işveren primi/ İşsizlik/GSS/Gelir ve Damga vergileri/İlave istihdam konularında) sağlanan muhtelif teşvikler.
    (4447 s.k.)
  • Yatırımların ve istihdamın teşviki amacıyla çıkarılmış muhtelif kanunlarla getirilmiş olan çok yönlü (Gelir Vergisi/ KDV/Gümrük Vergisi/SGK primleri/Enerji/Yatırım yeri/Cazibe merkezleri) teşvikler.
  • İstihdam edilen engellilerin SGK işveren primin tümünü kapsayan teşvikler. (4857/30 md.)

Özel sektöre tanınmış bu destekler merkezi yönetim bütçesinde önemli bir pay oluşturmaktadır. Nitekim 2017 yılında SGK prim ödemeleri desteklerini de kapsayan kurum zararları nedeniyle SGK’ya yapılmış cari transferlerin tutarı 57,1 milyar TL  ulaşmıştır. (AS: 2018 için 133,5 milyar TL aktarım Bütçe yasasında yer almaktadır! Bu bütçe 697 milyar TL gelir + 66 milyar TL borçlanma ile 763 milyar TL olup, 2018 toplam bütçesinin %17,5’i SGK’ya aktarılmaktadır. Aktarım, geçen yılki 57,1 milyar TL’nin 2,6 katıdır! GSS finansal yoğun bakımdadır mali ve sürdürülebilirliği kalmamıştır. “GSS için ne dediler, ne oldu?başlıklı dosyamıza bakılması dileğiyle..)

Bu teşvik önlemlerinin; ekonominin krize girmesini önlemek, ekonomiyi canlandırmak/ durgunluktan çıkarmak için özel sektörün karşılaştığı ekonomik sıkıntıları hafifletmek, reel sektörü korumak/kollamak amacıyla getirildiği açıktır. Aynı ekonomik koşullarda faaliyette bulunan KİT/İDT ise uygulanan teşvik paketlerinin dışında bırakılmıştır. Oysa olumsuz ekonomik koşullardan KİT/İDT etkilenmeyecekleri/zarara uğramayacakları düşünülemez. Buna karşın özel sektöre verilen ve büyük tutarlara ulaşan kamu desteklerinden şeker fabrikaları yararlandırılmamıştır. Bu suretle ekonomik sıkıntılarını gidermek için özel sektöre olağanüstü  destekler sağlanırken kamu iktisadi kuruluşlarına üvey evlat işlemi yapılmıştır.

Bu nedenle ulusal ekonomide olumsuzlukların yaşandığı dönemlerde şeker fabrikalarının maliyetlerinin yükselmesi, hatta zarar etmelerini olağan karşılamak gerekmektedir. Bu bakımdan ülkenin karşılaştığı ekonomik sorunlar dikkate alınmadan zarar ettikleri gerekçesiyle

  • şeker fabrikalarının satışı yerinde bir karar değildir.

(Örneğin: Şeker fabrikalarında işçi statüsünde çalışan 6.741 işçiden dolayı, (yalnızca) 6 puan SGK primi ve ayda 100 TL asgari ücret desteği sağlanmış gibi hesaplama yapıldığında, şeker fabrikalarının 2016 yılı zararları yaklaşık % 20 oranında azalmaktadır.[3]) 

Sosyal Yardımlar

6- Kamu idareleri ve STK tarafından yapılan, her yıl nitelik ve nicelik olarak arttığı görülen ayni/parasal yardımlar; aile/kişilere, düzenli olarak (aylık ödenmesi şeklinde) veya süreli (geçici) yapılmaktadır.

ASPB hesaplamalarına göre kamu idarelerince  2016 yılında 32 milyar TL sosyal yardım harcaması yapılmıştır[4]Yıl içinde yapılmış olan sosyal yardımlardan faydalanan hane sayısı 3.154.069’a ulaşmıştır. (2014 yılında yardımlardan yararlanan kişi sayısı 10.335.673 olarak açıklanmıştır.[5]) Yıllar içinde sosyal yardımlardan yararlanan kişi sayısında ve yardım miktarlarında artış görülmektedir.[6]

ASPB aracılığıyla yapılan yardımların bazıları anımsanması için aşağıya çıkarılmıştır.

  • GSS prim ödemeleri. (Eski Yeşil Kartlılar, 2022 s.k. kapsamında aylık alan yaşlı/özürlü vb. toplam 6,7 milyon yurttaşımız için yapılmaktadır. 
  • 2022 s.k.a göre aylık ödemeleri. (65 yaşını doldurmuş muhtaçlardan ve engellilerden oluşan toplam 1,3 milyon yurttaşımıza yapılmaktadır.)
  • Muhtaç engellilere 2828 s.k.a göre yapılan ödemeler. (493 bin yurttaşımız yararlanmaktadır.)
  • Şartlı eğitim yardımları. (Okula devam koşuluyla 2,1 milyon öğrenciye yapılmaktadır.
  • Şartlı sağlık yardımları. (Çocuklarını sağlık kontrolüne götürmek vb. nedenlerle 1,1 milyon aileye yapılmaktadır.)
  • Aile destek yardımları. (Gıda, yakacak kömür,dul/yetim/asker ailesi vb. yardımlar 2 milyonun üzerinde aileye yapılmaktadır.)

 2016 yılında sosyal yardımlardan 3.154.069 hane halkı yararlanmış, hane başına ASPB aracılığıyla 10.145 TL sosyal yardım yapılmıştır.

Şeker fabrikalarının 2016 yılı dönem zararı ise 76.494.596 TL!dir. Bu zarar tutarı, şeker fabrikalarının satışı ve kapatılması sonucu işsiz kalacak işçiler ve gelirleri düşecek olan pancar üreticilerinden yalnızca 7.540 aileye önümüzdeki yıllarda yapılması gerekecek olası sosyal yardımlar tutarını geçmemektedir.

Bu yüzden söz konusu zarar miktarı, katlanılabilecek/tolere edilebilecek büyüklüktedir.

Üstelik yapılmakta olan sosyal yardımlar nedeniyle çalışma yaşamında kimi sorunlar yaşandığı görülmektedir. Yardım alanların bir işte çalışmaya başlamaları durumunda yardımların kesilecek olması nedeniyle edinecekleri iş konusunda seçici davrandıkları veya kayıt dışı istihdamı tercih ettikleri bilinmektedir. Bu yüzden 3294 sayılı SYDTK bazı değişikliklere gerek duyulmuştur. Bu bağlamda bir işte çalışmaya başlayanlara belli sürelerle sosyal yardımların sürdürüleceğine, bunun yanı sıra önerilen 2’den çok işi beğenmeyenlere de yapılmakta olan yardımların bir yıl süreyle durdurulması konularında düzenlemeler yapılmıştır.

Sonuç olarak; zarar ettikleri gerekçesiyle şeker fabrikalarının satışından vazgeçilmesinde,
bu yolla, şeker pancarı üreten çiftçilerin ve fabrika işçilerinin üretici olarak korunup kollanmalarında, başka bir anlatımla sosyal yardımlardan yararlanan 3,1 milyon hane sayısının artırılmamasında sosyal/ekonomik yönlerden sayısız yarar vardır.

[1] 24 şeker fabrikasında 2016/2017 kampanya döneminde toplam olarak 8.065 personel istihdam edilmiş, 1,2 milyon ton şeker satışı yapılmış, 67.650 çiftçi ailesince 190.568 hektar alanda 10,6 milyon ton şeker pancarı üretilmiş, pancarın işlenmesi sonucu 1,4 milyon ton şeker elde edilmiştir.
http://www.turkseker.gov.tr/PersonelSekersatisEkimUretim.aspx
[2] https://www.dunya.com/kose-yazisi/2017-tarim-desteklerinin-analizi/366615
[3] http://www.turkseker.gov.tr/FaaliyetRapor/FaaliyetRaporu2016.pdf
[4]ASPB 2016  Yılı Faaliyet Raporu” (http://www.aile.gov.tr/)
[5] ASPB S.Ramazanoğlu’nun 11.02.2016 gün ve 24626 sayılı, İzmir Milletvekili A. Yiğit’in 7/562 sayılı yazılı soru önergesine verilmiş yazılı yanıt.
[6] Esen Mahmut, http://www.alomaliye.com/2017/07/19/onerilen-isi-begenmeyenlere-yapilan-sosyal-yardimlar-kesilecek/
=======================================
Sayın Esen dostumuza teşekkür ediyoruz..

Bu konuyu biz de çok yazdık.. Yinelemeye gitmeyelim diye yazı içinde ilgili yerde aşağıdaki paragrafı ayraç içinde sunduk :

  • AS: 2018 için SGK’ya 133,5 milyar TL aktarım Bütçe yasasında yer almaktadır! Bu bütçe 697 milyar TL gelir + 66 milyar TL borçlanma ile 763 milyar TL olup, 2018 toplam bütçesinin %17,5’i SGK’ya aktarılmaktadır. Aktarım, geçen yılki 57,1 milyar TL’nin 2,6 katıdır!
  • GSS finansal yoğun bakımdadır mali ve sürdürülebilirliği kalmamıştır.
    GSS için ne dediler, ne oldu?başlıklı dosyamıza bakılması dileğiyle..

    Sevgi ve saygı ile. 14 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Konunun önemi nedeniyle bir kez daha yayınlıyoruz.. (18 Mart 2018)

Kadın ve Esnek İstihdam


Kadın ve Esnek İstihdam

portresi_CHP'li

Prof. Dr. OĞUZ OYAN
CHP İzmir Milletvekili

Totaliter bir rejimin bütün hukuksal altyapısının hazırlandığı, öbür  yandan da
sermayeye yeni dikensiz gül bahçelerinin oluşturulduğu bir dönemde sıradaki paketin adı:

“Ailenin ve dinamik nüfus yapısının korunması”


AKP, giderayak yasamayı hızlandırdı. Kendi meşrebine uygun düzenlemeleri peş peşe yağdırıyor: 

“İç Güvenlik” paketi, “Kişisel Verilerin Korunması” paketi derken şimdi de
“Ailenin ve dinamik nüfus yapısının korunması” paketi…
Muhtemelen yakında kıdem tazminatında bir geriye gidiş düzenlemesi de peydahlanacaktır.
Bir yandan totaliter bir rejimin bütün hukuki altyapısı hazırlanıyor,
öbür yandan da sermayeye yeni dikensiz gül bahçeleri oluşturuluyor.

Paketin gerekçesi

Son yasa tasarısının görünür gerekçeleri arasında;

– doğurganlığı ve genç nüfus artışını destekleyecek yeni politikalar oluşturmak,
– çalışan kadınların daha çok çocuk sahibi olmalarını teşvik etmek ve
– kadın istihdamını artırmak var.

Bu doğrultuda, kadın çalışanlara her doğumda çocuk başına bir kezlik maddi destek yapılması ve çocuğun ilköğretime başlamasına dek sürebilecek bir yarı zamanlı çalışma biçiminin kadınlara sunulması var. Yarı zamanlı çalışma biçiminin yaratacağı istihdam kayıplarının telafisi gerekçesiyle de özel istihdam bürolarına geçici iş ilişkisi kurma yetkisi veriliyor!

Nüfus dinamiklerini belirleyen ögeler 
Bir kez maddi teşviklerle nüfus artışının desteklenmesi ham hayaldir.
Nüfus dinamiklerini belirleyen kırsal göç / kentleşme, eğitim, çalışma koşulları ve
yaşam biçimi değişimidir.

Peki ya bekâr çalışan kadınlar?
Kaldı ki tasarı, sözde aileyi / kadını koruyacak ama bekâr çalışan kadını ve kayıtdışı çalışan kadını görmezden geliyor. Keza, kayıtiçi çalışan anneler açısından da sözde pozitif ayırımcılık yaparken kadın istihdamını caydırıcı etkilerin öne çıkabileceğini dikkate almıyor
(veya sanki gizlice arzuluyor).

Tasarının ILO’nun 183 sayılı “Anneliğin Korunması Sözleşmesi” imzalanmadan getirilmesi de, iktidarın içtenliğinin sorgulanmasını ve gerçek amacın başka yerde aranmasını zorluyor.

Asıl hedef: Esnek çalışma ve geçiçi iş ilişkisi

Aslında tasarının asıl gerekçesine “genel gerekçe”de geçerken şöyle değiniliyor:

“Onuncu Kalkınma Planı’nın
birçok bölümünde ise kısmi çalışmayı da kapsayan
esnek çalışmaya atıfta
bulunulmakta olup; esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması, kamu personel sisteminde uygun iş ve kuruluşlardan başlanarak esnek çalışma modelinin geliştirileceği hedefine değer verilmektedir.” sözleri geçerken değiniliyor ama tasarıdaki
en kapsamlı düzenlemeler de bu alana ayrılıyor!


Bunun tercümesi, 2009’da püskürtülen “kiralık veya ödünç işçilik” ilişkisinin yeniden
iş hukukuna sokulmak istenmesidir. Bilindiği gibi, AKP hükümetinin 26 Haziran 2009’da istihdam koşullarını esnekleştirmek gerekçesiyle getirdiği bu yöndeki düzenleme,
yoğun tepkiler üzerine, Cumhurbaşkanı Gül’ün

– “İşçilerin emeğinin istismarı, insan onuruna yakışmayan durumların doğması gibi yasanın amaçlamadığı olumsuz uygulamalara ve çalışma barışının bozulmasına
yol açılabilecektir.”
gerekçeleriyle 9 Temmuz’da geri gönderilmişti.

İktidar şimdi “kadınlara / annelere yeni haklar veriliyor” gerekçesinin arkasına sığınarak bunu yeniden getiriyor.

Tasarıyla, doğum / analık dışında askerlik ve mevsimlik tarım işleri de geçici iş ilişkisi kapsamına alınmıştır. Ancak bunun, esnek çalışmada hiçbir sınırlama istemeyen sermaye çevrelerini tatmin etmesi olanaklı değildir. Dolayısıyla doğum / analık gerekçesiyle aralanan “geçici iş ilişkisi” kapısının daha sonra ardına dek açılması zorlanacaktır.

Tasarıdaki “kısmi süreli çalışma istemi geçerli fesih nedeni sayılamaz” hükmüne karşın bunun, kamu işyerleri dışında koruyucu bir düzenleme olması kuşkuludur.
Nitekim sermaye çevreleri bu düzenlemeyi kendilerine yapılan bir zorlama olarak değerlendirmekte, bu kararın işverene ait olması gerektiğini, ayrıca 7 yıla varan bir kısmi çalışma hakkının aşırı olduğunu söylemektedirler. Bu itirazlar görmezden gelinemez;
çünkü düzenlemenin sahada uygulanabilirliği buna bağlıdır.

Sonuçta, seçime dönük politik bir malzeme olarak kullanılması yanında “doğum sonrası
yarım çalışma
ödeneği”nin yükünü İşsizlik Sigortası Fonu’na yani aslında işçiler üzerine yıktığı için de eleştirilen bu tasarı, kadın ve annelik hakları sömürüsü üzerinden
“geçici iş ilişkisi” denilen modern köleliği dayattığı için de kabul edilemez.
(Cumhuriyet
28 Şubat 2015)

======================================

Dostlar,

Bilindiği gibi Sayın Prof. Oyan Sorbonne’da Doktora yapmış bir iktisat / maliye hocası,
bir Mülkiyelidir, ilkeli – ağırbaşlı – bilimsel çizgisiyle saygın bir kişiliktir.
Doğrultu tutarlığını sürdüren bir politik kimliktir.

Yukarıdaki yazısı, AKP iktidarının “Ailenin ve dinamik nüfus yapısının korunması”
yasa tasarısı ile, onunla maskeleyerek, giderayak Türkiye gündemine taşımak istediği
“Kadın ve Esnek İstihdam” sorunsalını (problematiğini) irdelemekte.

Sayın Oyan’ın vurguladığı ve sorduğu sorulara ek sorulacaklar da var elbette :

İşsizleş(TİR) me ve yoksullaş(TIR)ma hızı nüfus artış hızının (2014’te %1,33) önünde giderken, nüfus artışını hızlandırmayı savunmanın bilimsel tek bir gerekçesini
neden yasa tasarısının gerekçesinde göremiyoruz?

– Yasa tasarısı “Ailenin ve dinamik nüfus yapısının korunması” amacına değil,
tam da bunun tersine hizmet edecektir. Türkiye halen “Demografik Fırsat Penceresi” içindedir ve bu dönemde olan ülkeler nüfusun artışını (nicel büyütmeyi) değil, tersine nüfusun niteliğinin iyileştirilmesine önem ve öncelik verirler. Bu da başlıca sağlık ve eğitim hizmetleri ve
işsizliği gerçek anlamda (reel olarak) azaltacak biçimde –nitelikli– istihdam yaratma ile olur.

5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası, olağan koşullarda,
yaş sınırına ek olarak en az 9000 gün prim ödenmesini öngörmektedir. (5510 sayılı yasa md. 28/a Kadın ise 58, erkek ise 60 yaşını doldurmuş olmaları ve en az 9000 gün malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi bildirilmiş olması şartıyla yaşlılık aylığı bağlanır.) Bu süre 25 yıla karşılıktır. “Esnek istihdam” kapsamında çalışan / çalıştırılan / çalışmaya zorlanan insanlar – başta kadınlar diyelim yılda 6 ay çalışıp prim ödeseler, 50 yılda emekli olabilecekler demektir. 25 yaşında çalışmaya başlansa 75 yaşa ulaşır ki, bu “mezarda emekliliğin” ta kendisidir. Yasada öngörülen 58 yaş sınırında emeklilik ise daha da düşük ücretle emeklilik,
sefalet ücreti demektir.

…..

Biz de listeyi uzatabiliriz..
AKP iktidarı bu sakıncaların ayrımında olmayabilir mi??
Buna -kargalar dahil- herkes güler sanırız…
O zaman AKP iktidarının neye hizmet ettiğini sormak gerekmez mi?
Küresel sermaye odaklarına bunca teslimiyet, bir yandan da “Cumhuru sözde yücelterek”, “millet isterse..” sömürüsü yapmak, bu çirkin demagojinin ardına sığınacak ölçüde zavallılaşmak ve fakat özünde “emekçi halkın anasını bellemek” niyedir ki??

AKP ne açık(lar) vermiş, hangi zayıf yerlerinden yakalanmıştır ki; kendisine halka bunca zulüm yaptırılabilmektedir? Bu durumda halktan oy alması da beklenemeyeceğine göre,
AKP ve üst aklı (!) seçim hilelerine mi bel bağlamaktadır; AKP’yi sümüklü mendil benzeri
çöpe atmanın samanının geldiğini düşünmekte ve bunun gereğini mi yapmaktadır??

Keşke bu soruları “necip” halkımız da sorsa..

Keşke bu soruları AKP “akilleri” de sorsa..

Ve keşke AKP yöneticleri – vekiller sorsalar..
Kendilerine ve bu dayatmaları yapan tepedeki bir – iki kişiye ??

Kendileri de, AKP de, ülkemiz – halkımız da bu cehennemi cendereden kurtulabilir..

Sevgi ve saygı ile, 
04.03.2015 

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com