Biber Gazı: İnsan Hakları İhlali

Rıza TÜRMEN
CHP Milletvekili
Eski AİHM Yargıcı

portresi_riza_turmen

Biber Gazı: İnsan Hakları İhlaliBiber gazına maruz kalan vatandaşların önce derhal hastaneden bir rapor alarak savcılığa suç duyurusunda bulunmaları, ondan sonra da savcının takipsizlik kararından başlayarak bir ay içinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapmaları olanağı var. Anayasa Mahkemesi başvuruyu reddederse, 6 ay içinde AİHM’ye başvurabilirler ve manevi tazminat talep edebilirler.

Taksim olayları gösteriyor ki, insan haklarına önem veren devletimizde ve polisimizde, biber gazının güzel koku saçan bir sprey gibi serbestçe ve gelişigüzel bir biçimde kullanılabileceği, silahsız, barışçı gösteri yapan insanların yüzüne sıkılabileceği gibi yaygın bir kanı var.

AİHM’nin Ali Güneş (10.04.2012) kararı ve Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi raporları bunun böyle olmadığını söylüyor.

Ali Güneş davası

Ali Güneş bir öğretmen. 2004 yılında Mecidiyeköy’de bir grup arkadaşı ile birlikte oturarak barışçı bir protesto eylemi yapıyor. “Dağılın” uyarısına karşın eylemi sürdürünce, polis göstericilere biber gazı sıkıyor ve güç kullanıyor. Arkasından
Ali Güneş polis merkezine götürülüyor. 11 saat sonra serbest bırakılıyor.
Ali Güneş serbest bırakıldıktan sonra, Haseki Hastanesi’nden doktor raporu alıyor.

  • AİHM biber gazının, solunum yolu sorunlarına, kusma, göz rahatsızlıkları,
    göğüs ağrısı, alerji, deri hastalıklarına yol açabileceğini;
    yüksek dozda kullanılırsa solunum ve sindirim yollarında hücre hasarı ve akciğerde sıvı toplanmasına, iç kanamaya neden olabileceğini belirtiyor.

Biber gazının sağlık açısından doğurabileceği bu sakıncaları göz önünde tutarak başvurucunun yüzüne biber gazı sıkılmasının ve bundan kaynaklanan fiziksel ve zihinsel acının kötü muamele oluşturduğu ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 3 maddesini ihlal ettiği sonucuna varıyor.

AİHM ayrıca, başvurucunun, savcının soruşturma yapmadan 48 saat içinde
takipsizlik kararı vermesine ilişkin yakınmasını inceliyor. Takipsizlik kararının devletin etkili bir soruşturma yapma yükümlülüğüne aykırı olduğuna, dolayısıyla Sözleşme’nin 3. maddesinin bir de bu nedenle ihlal edildiğine karar veriyor.
Sonuçta devleti 10 bin Avro manevi tazminata mahkûm ediyor.

AİHM’nin de kararında gönderme yaptığı Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (İÖK) raporunda, biber gazının tehlikeli bir madde olduğuna ve özellikle kapalı yerlerde kullanılmaması gerektiğine önemle işaret ediyor. Oysa son olaylarda, polis CHP’nin Ankara İl Merkezi ve başka kapalı yerlerde bol miktarda biber gazı kullanmaktan çekinmedi.

Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin (İÖK) tavsiyeleri

İÖK raporunda, açık yerlerde de biber gazının çok istisnai durumlarda kullanılması gerektiğini, kullanıldığı zaman da sağlığa verilecek zararı giderecek önlemlerin alınmasını, örneğin biber gazına maruz kalanların derhal doktora ulaşmasının sağlanmasını ve etkilerini ortadan kaldıracak ilaç verilmesini tavsiye ediyor.

İÖK’nin tavsiyeleri arasında şu hususlar da yer alıyor:

1. Biber gazının hangi durumlarda kullanılacağı hakkında güvenlik güçlerine
açık talimat verilmeli ve bu talimat mutlaka kapalı yerlerde kullanılmasını yasaklamalı.

2. Biber gazının kullanılması konusunda güvenlik güçleri özel bir eğitime tabi tutulmalı.

Gezi Parkı olaylarından, Türk makamlarının ne AİHM’nin kararını, ne de
İÖK’nin tavsiyelerini okumadıkları, okuduysalar da kulak asmadıkları anlaşılmakta.
Nasıl ki Başbakan bile güvenlik güçlerinin biber gazını orantılı bir biçimde kullanmayı bilmediğini kabul etti.

Ancak bu kabul, güvenlik güçlerinin biber gazı kullanma yöntemlerini değiştirmedi.

Vatandaş ne yapabilir ??

Biber gazına maruz kalan vatandaşların önce derhal hastaneden bir rapor alarak savcılığa suç duyurusunda bulunmaları, ondan sonra da savcının takipsizlik kararından başlayarak bir ay içinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapmaları olanağı var. Anayasa Mahkemesi başvuruyu reddederse, 6 ay içinde AİHM’ye başvurabilirler ve manevi tazminat talep edebilirler.

Bu arada belki de ilgili makamlar AİHM kararına ve İÖK’nin tavsiyelerine uyarlar
ve demokratik toplumlarda barışçı gösterilerin karşılığının biber gazı değil
“halkın sesini” dinlemek olduğunu kabul ederler.

ADD 12. Genel Kurulu’nun Ardından.. / Remarks Following General Assembly of Association for Ataturk’s Ideology

ADD 12. Genel Kurulu’nun Ardından..

Prof. Dr. Ahmet Saltık
Ankara Üniv. Tıp Fak.
Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı
www.ahmetsaltik.net

Dostlar,

Çok coşkulu bir genel kurul geçirdik.
Dileğim ADD’nin bu süreçten güçlenerek çıkmış olmasıdır. Gözlemim de budur.
Bir Cumhuriyet kadınının, emekli Danıştay Başkan Vekili / Başsavcısı gibi yüksek sıfatı olan aydın
ve yürekli bir hanımefendinin, Tansel Çölaşan’ın ADD başkanlığı, Cumhuriyet devrimlerinin ürünüdür ve
çok kıvanç vericidir. Bana çok keyif veriyor.. Divan da bir “kadın”ın yönetimindeydi,
kadroda da epey “kadın” arkadaşlarımız var..

Kadınlarımız meş’um (lanetli) gidişe el koyuyorlar galiba.. Ne güzel!
Hiçbir göreve aday olmadığımız biliniyor. Ama verilecek her görevin neferi olduğumuz da..
Ünvan, rütbe vb. istemeden, aramadan..

Gazi Kurtuluş savaşımızı “Sine-i millette ferd-i mücahit” olarak hiçbir ünvanı, sanı olmadan,
üstelik boynunda idam fermanı ile yürütmedi mi?

Bütün Örgütü kutlamak gerekir. Başarı tüm özverili ADD emekçilerinindir.

Yönetim elbette yapıcı biçimde eleştirilecektir ama öneri de sunarak.
Asla yıkıcı olmadan.. Koşullar çoook ama çooook ağır, kritik.. Tek reçete ULUSAL BİRLİK!

Bir dahaki seçime dek koşulsuz şimdiki kadronun vargücümüzle arkasındayız!

Sayın Bayan Çölaşan ve çok değerli takım arkadaşlarına gönülden başarı diliyoruz ve
hep ama hep birlikte olacağımızı açıkça ve koşulsuz belirtiyoruz.

* * * *

Dostlar,

Sonuç bildirisinin yazılması için Genel Kurul bizleri onurlandırarak görevlendirdi. ADD (ve bizim)
web sitesinde yer alan bildiri metninin altında öbür çok değerli 4 arkadaşımın da imzası görülüyor.
Bizim metnimizde şöyle bir tümce de vardı :

 “Açıkça sormak isteriz ki; ülkesinin bölünmesini net biçimde içeren resmi haritaların yayınlandığı bir küresel oyunda Eşbaşkan olmak, sözcüğün en açık anlatımıyla VATAN HAİNLİĞİ değil midir?”

Genel Kurulumuz (Divana verdiği yetki ile) bu tümceyi uygun görmedi.. Elbette saygı ile karşılıyoruz..
Fakat ben kendi adıma bu soruyu sormak istiyorum, yanıtını da çook ama çoook merak ediyorum :

Tayyip Bey Anayasa Mahkemesi’nde partisinin kapatılma davasında BOP Eşbaşkanlığı görevini yadsıdı
(gerçek dışı bildirimde bulundu!). Suç değil idi ise, sorun yaratmayacak idi ise niçin yadsıdı?

Sorun olacak idi ise neden görev aldı? Açık açık neden savunmadı eylemini Yüce Mahkemede ?
Oysa Ulusal Kanal’da görüntülü-sesli kayıtlarını izliyoruz.. 34-36 kez Eşbaşkan olduğunu kendi ağzıyla söyledi. Bu kayıtlara Tayyip beyin bir itirazı olmadı.. Olamaz ki! Kanıtlı..

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ne yapar bilmiyoruz.. Ama bir şey yapmadığını görüyoruz..

*****

Sevgili AKP’liler,

Bu çok açık ve kritik bir kırılma noktasıdır.. Tarihte acı örnekleri vardır.

Ülke ve Ulus adına hazmedilmesi ve kabulü asla ve asla olanaklı değildir.

Bir ülkeyi yöneten insan, ülkesinin bölünmesini hedefleyen haritalar apaçık orta yerde iken,
bu haritalar BOP kapsamında ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde yayınlanırken, NATO toplantısında
İtalya’da Türk subaylarına gösterilirken.. orada eşbaşkan olamaz!

Bunun 2 açıklaması vardır :

1. Çok ağır gaflet-dalalet
2. Hıyanet..

Zırva tevil götürmez.. Mızrak da çuvala sığmaz.. Tersine örnek gösterilemez..

Türkiye bir akıl tutulması yaşıyor.

Basın ve yargı kuşatılmış.. Konu gündeme taşınmıyor, tersine unutturuluyor.
Ama bu tablo herhalde sonsuza dek sürmeyecek..

12 Eylül sürdü mü?? Hitler, Cromwell, Franco, Mübarek… rejimi sürdü mü? Hatta 28 Şubat !?
Tayyip beye uzun ömür dileriz, Kenan Evren gibi 90′lı yaşlarında da olsa bu ağır eyleminin hesabını yargıda mutlaka verecektir.. Olmadı gıyabında yargılanacaktır.

Yenilir yutulur tarafı olamaz bu BOP EŞBAŞKANLIĞININ..

Bir Toplum Hekimliği Uzmanı olarak Hekimce tanımızı (teşhisimizi) söyleyelim :

Bu, bir toplumun akıl tutulmasıdır;

* halkın kollektif illüzyonudur,
* kitlelerin realiteden koparılmasıdır,
* sosyal dissoyatif sendromdur..

Çıplak söyleyelim : SOSYAL ŞİZOFRENİDİR!

CIA operasyonudur..

Görevimiz halkımızı bu patolojik tablodan çekip çıkarmaktır.
Bunun yol ve yöntemlerini bulmaya, içinde bulunduğumuz tablo bizi mahkum kılıyor.
Dolayısıyla çözüm bu mahkumiyetten doğal olarak ve kaçınılmaz biçimde (diyalektik!) doğacaktır.

Bu arada yine de dileyelim :

Sn. Erdoğan bir an önce bu görevi (hangisini isterse??) bırakmalıdır.
Bu kez de, bu koşulla iktidar yapıldığı için ABD desteğini yitirecektir ve
iktidarda kalma olanağını yitirecektir..

Kırk satır mı kırk katır mı??

Sanırım dünyanın en zorda adamı Tayyip bey olmalı.

Yine de zararın neresinden dönülürse kârdır; ata sözüdür..

*****

Türkiye kadim bir ülkedir; bu zincirleri er geç kırar; AYDINLIK hep ama hep kazanır..
Ama sorumlularının, başta Tayyip bey ve Abdullah Gül, onlara gözü kapalı, koşulsuz destek veren
AKP siyasal kadrolarının faturası giderek ağırlaşır, altından kalkılamaz duruma gelir.
AKP’ye milyonlarca oy veren necip halkımız da elbet derin uykusundan uyanacaktır, uyandırılacaktır.

Sayın Başbakan, Sayın Gül, sevgili AKP’liler..

Lütfen biraz sağduyu, sağduyu, sağduyu..

Bunları size yaşı 60′a gelmiş, 36 yıllık bir hekim ve 17 yıllık bir tıp profesörü olarak içtenlikle
ama derin kaygı ile yazmaktayım.

 Mazlum bir ulusun, 80 milyon insanın yazgısı elinizde..

Çok ağır vebal altındasınız; ah almayınız, almamalısınız, altından kalkamazsınız.
Vicdanınıza tarihsel vebalin hesabını veremezsiniz, ruhsal apseleriniz sizi bitirir..

Duyuyor, görüyor musunuz, hissediyor musunuz ????

Yoksa ???

Sevgi ve saygı ile.
12 Haziran 2012, Ankara

Prof. Dr. Ahmet Saltık
Ankara Üniv. Tıp Fak.
Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı
www.ahmetsaltik.net

Atatürkçü Düşünce Derneği 12. Genel Kurulu Sonuç Bildirgesi / Final Declaration of Association for Ataturk’s Ideology General Assembly

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
12. OLAĞAN GENEL KURULU SONUÇ BİLDİRGESİ
9-10 Haziran 2012, DTCF Farabi Salonu / ANKARA

Devrim Şehidi Prof. Dr. Muammer AKSOY öncülüğünde 19 Mayıs 1989’da elli yurtseverin kurduğu
Atatürkçü Düşünce Derneği, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Dernekleri” işlevi ile tarihsel görevini sürdürmekte ve Yüce Atatürk’ün bizlere kutsal emaneti Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni,
ulusun bağrından çıkan öz halk örgütü olarak savunmaktadır.

Nice Aydınlanma ve Devrim şehitleri veren bu onurlu Örgüt, tarihsel savaşımının 24’üncü yılında
12’nci Genel Kurulunu yapmış ve bu metnin Türk ve Dünya Kamuoyuna sunulmasını benimsemiştir:
Küreselleşme (=yeni emperyalizm!) adıyla dayatılan sözde “yeni dünya düzeninde”
Ulus devletleri yok etme (Divida et impera!) politikası hızla yol almaktadır.

20. yy’ın başlarında mazlum ulusların umut kaynağı olan Ulusal Kurtuluş Savaşımız sonrası yaratılan uluslaşma bilinci ve yurttaşlık kültürü, son yıllarda hızlanan bir ivmeyle yok edilerek; küreselci,
tüketici, teslimiyetçi, bananeci, köşedönmeci, şaşkın, “postmodern tebaa”ya indirgenmektedir.
Özellikle son yıllarda, mirasyedi sorumsuzluğuyla, küresel sömürgen sermaye ile iğrenç işbirliği içinde Cumhuriyetimizin 80 yıllık alın teri birikimi haraç mezat pazarlanmış; ulusun manevi değerlerinin de
yok edilmesine çalışılmıştır.

Somut olarak söylemek gerekirse; 2002 yılında 221 milyar $ olan toplam borç, 2012 yılında
3 katına tırmanmıştır. Cari açık 0,6 milyar dolardan, 130 kat büyüyerek 80 milyar doları aşmıştır.
Bu kaynaklar, ülkemizi dünyanın önde gelen dolar milyarderi sahibi ülke yapmada rant olarak özellikle yandaş yeşil sermayeye aktarılmış; halkımız bilerek yoksullaştırılmış, sadaka kültürü ile bir yandan da
çok çocuk yapmaya adeta zorlanarak, bilinçsiz oy deposuna indirgenmek istenmiştir.

“Yasama ve yürütme” yi denetleme konumunda, hukuk devletinin 3 temel erkinden biri olan Yargı,
bırakın bu 2 erki denetlemeyi, bugün için tümüyle bağımsızlığını yitirmiş ve iktidarın neredeyse bir
alt organı konumuna düşürülmüştür. Savunma hakkının vazgeçilmez güvencesi olan bağımsız ve özgür
“Baro” lar temel işlevlerinden dışlanmakta ve hukuk devletinin en temel ilkeleri vahşi bir biçimde
ayaklar altına alınmaktadır.

Bu bağlamda cezaevlerinde yüzlerce yurtsever aydın, gazeteci, asker ve yurttaşımız, Bekirağa Bölüğü’nü aratacak biçimde adeta tutsak ve rehin alınmışlardır. Beş yıla varan asla kabul edilemez
uzun tutukluluk süreçlerinde hukuka aykırı kanıtlar üretilmiş, derhal kaldırılması gereken,
cemaat güdümlü olduğu savlanan özel yetkili mahkemeler bu hukuk katline alet edilmiştir.

Yurtseverlerimiz derhal serbest bırakılmalı, tutuksuz yargılanmalıdırlar.

Anayasa Mahkemesince, “laiklik karşıtı söylem ve eylemlerin odağı” olmakla mahkum edilen (30.7.2008).

İktidarın, anayasa yapmaya hatta değiştirmeye bile meşru olarak hakkı yoktur.

Yeni Anayasa adı altında yürütülen ve laik cumhuriyete kin duyanlarla, bu sürecin emperyalist bir saldırı olduğunu, sonunda ülkenin Irak ya da Libya gibi bölünerek küreselleşmeye “açık pazar” devletçiklere dönüşeceğini görmezden gelenlerin yararlanmak istediği bu sürece Atatürkçü Düşünce Derneği olarak
asla katkı koymayacağız. Şiddetle reddediyoruz.

Demokrasinin vazgeçilmez 4. Erki olan ve halkın doğru, yansız, zamanında haber alma ve eleştiri hakkını kullanma aracı olan basının baskı altına alınışı, yandaş basın-yayın organları ve yazarların türetilmesi,
siyasal iktidarın kullanmaktan çekinmediği bir başka tahrip edici yol olmuştur.

Türkiye, basın özgürlüğünde dünya sıralamasında son 1 yılda 179 ülke arasında 10 basamak birden geriletilerek 138. sıradan 148. sıraya, düşürülmüştür. Bugün yüz dolayında gazeteci tutukludur.

“4+4+4” dayatmasının amacı, eğitimin “Milli” Eğitim Bakanlığı’nın elinden alınması ve yerel yönetimlere devredilmesidir. Din dersleri seçmeli yapılacak, gerçekte malum cemaatlerin atadığı “mele” ler
(postmodern molla!) eliyle verilecek ve böylelikle etnik-dinsel-dilsel bölünmenin altyapısı pekiştirilecektir.

Bu politika, Anayasa’mızın başlıca 24. ve 174. maddesinde düzenlenen laik-akılcı-bilimsel eğitim sistemine kökten aykırıdır ve eğitimde fırsat eşitliğini daha da bozacaktır. Bu eğitim yapılanması; soru sormayan, eleştirmeyen, yargılama yapamayan, hatta düşünemeyen ve salt itaat eden ezberci kitleler yetiştirecek ve 21. yüzyılın yarışmacı dünyasının gerektirdiği temel modern donanımları edinmiş insangücü yetiştirilmesine engel olarak ülkemizi geri bırakacaktır.

Kısa adıyla “BOP”, ABD Emperyalizminin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Fas’tan Çin’e dek Türkiye dahil
24 ülkenin parçalanarak emperyalizmin rahatça sömürebileceği devletçiklere dönüştürülmesinin adıdır.

Türkiye bu oyunda ABD, AB ile ortak davranmaktadır. Literatürde hainlikle eş tutulan bu stratejide
T.C. Başbakanı ne yazık ki, -kendi bildirimiyle- “Eşbaşkan” dır! Bu kabul edilemez rolü üstlenen
ülke yöneticilerini, derhal bu görevden çekilmeye çağırıyoruz. Aksi halde Türk Ulusu,
kendisine yapılacak hukuksuzluğun hesabını er ya da geç mutlaka soracaktır.

Bu bağlamda, komşumuz Suriye, Irak ve İran’ın toprak ve ulus bütünlüğünü içtenlikle savunuyoruz.
İktidar, son on yıldır ülkemizi, sağlıktan eğitime, sanattan kültüre, ekonomiden altyapıya,
dış politikadan adalete, akla ve bilime dayalı yönetime.. dek son derece kötü ve başarısız yönetmiştir.
Ülkemiz, deyim yerinde ise bütünüyle, “ağır derecede talan ve tarumar” edilmiştir.

Örneğin sağlık hizmetleri tümüyle özelleştirilerek yabanıl (vahşi) piyasa koşullarına terk edilmiştir.

Bir başka somut örnek de, kadınların en temel insan haklarından olan kürtaj hakkına el atılmasıdır.
AİHM, bu yasaklamayla ‘özel hayatı koruma’yı güvence altına alan 8. md. ile ‘işkence ve kötü muamele’yi yasaklayan 3. md.nin çiğnendiğine hükmetmiştir. AİHM kararları ülkemizi bağlar.

Çağın gereklerine ve ulusumuzun gereksinimlerine ters tüm dayatmalardan geri dönülmelidir.

Sonuç olarak :

Her türlü “…ahval ve şerait içinde dahi 1. vazifemizin Türkiye Cumhuriyetimizi sonsuza dek
korumak ve kollamak..” olduğunun bilinci içindeyiz. Bu kararlılığımızı bir kez daha vurguluyoruz.

Devletimizi, en az bin yıllık yurdumuzda başı dik ve onurlu, tam bağımsız yaşatmaya söz veriyoruz.

Örgütümüzün hiçbir önemli iç sorunu yoktur. Her büyük örgütte olduğu gibi, kimi görüş ayrılıkları demokrasinin gereğidir, hizmet yarışı anlayışının türevidir ve örgütsel canlılığa da net kanıttır.

Atatürkçü Düşünce Derneği, Kurtuluş Savaşımızda olduğu gibi, Büyük Atatürk’ün hep vurguladığı üzere,
tüm ulusal güçlerin, emek örgütlerinin bir araya getirilmesi için var gücüyle çalışacaktır.

Hain ve alçak emperyalist kuşatmayı yerli işbirlikçileriyle birlikte darmadağın ederek
tarihin çöplüğüne gömmenin yol ve yöntemlerini artık çok iyi bilen, çok deneyimli bir halkız.

Hiç kuşku yok, ülkemiz ve ulusumuz, içine sürüklendiği bu darboğazı da aşacak ve sorumlularından
yargıda hesap sorarak insanlık tarihinde saygın yerini koruyacak, uygarlığa pek çok katkı verecektir.

Ne mutlu; insana yakışan bu onurlu, anti-emperyalist, tam bağımsızlıkçı savaşıma omuz verenlere!

Genel Kurulca görevlendirilen Kurul olarak, saygı ile takdire sunarız. 10 Haziran 2012, Ankara

Mahmut Demir (ADD Karaman Delegesi)
Mustafa Durna (ADD Antalya Delegesi)
Av. Ahmet Köksal (ADD Giresun Şubesi Başkanı)
Mehmet Pınar (ADD Antalya Delegesi)
Prof. Dr. Ahmet Saltık (ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı)