Rifat Serdaroğlu : 15 TEMMUZUN FATİHİ

15 TEMMUZUN FATİHİ

Rifat Serdaroğlu

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır…)

Bir insanı hiç tanımasam da konuşmasam da o kişide beni rahatsız eden bir şey varsa onunla tanışmamaya, konuşmamaya gayret ederim. Bu huyumu bir türlü düzeltemedim. Fakat ne hikmetse bir kere hariç hiç yanılmadım! Benim için tarihi nitelikte olan o yanılgıyı aşağıda anlatacağım. Haz etmediğim, davranışlarından konuşmalarından rahatsız olduğum kişilerden biri de Fatih Terim’dir. Kabalığı, cehaleti, görgüsüzlüğü konuşma tarzı “Milli Takımlar Sportif Direktörü” olmaya uygun değildir. Bir Şenol Güneş’e bakın bir de Erdoğan’ın adamı AKP’li Fatih’e, ne demek istediğimi anlarsınız! Fatih Terim’in son karıştığı dükkân basma olayı maalesef beni doğrulamıştır. Bu terbiyesizliğin üstüne yaptığı basın toplantısında söyledikleri ise bu kanaatimi pekiştirmiştir.

Olayın olduğu an niçin konuşmamış ve kaçmış biliyor musunuz? Olay tarihi 15-16 Temmuz’a denk gelmiş! Konuşup 15 Temmuz kutlamalarını gölgede bırakmamak için susmuş Fatih Terim! Kendi terbiyesizliğini, saygısızlığını, yasaları çiğnemesini 15 Temmuz’un arkasına saklamayı tercih etmiş! Ne 15 Temmuzmuş be! Fatih Terim dükkân basar, adam dövmeye gider fakat dayak yer, “erkekliğin onda dokuzu kaçmak, biri ise hiç görünmemek” kuralına uyup vınnn!
3 gün sonra 15 Temmuz için sustum der!

İleride 15 Temmuz’un üstündeki örtü kaldırıldığında, Hulusivil-Fidan iş birliği ile sahnelenen tiyatronun gerçeğini, Tayyip-Gülen iş birliğinin esas yüzünü, kendi insanının üzerine kurşun sıkan istihbaratçıları, mafya tetikçilerinin nasıl adam öldürdüklerini, CIA uşaklarının gerçek yüzlerini göreceğiz.

Eyy Fatih Terim; Zerre kadar Türk Milletini düşünüyor isen durma, tüpçü ile konuş ve istifa et…

TANSU ÇİLLER;
Erbakan’ın Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller, 28 Şubat davası için hâkim önünde ifade verdi! 7,5 saat süren ifadesinden Türk Devletini ve Türk Milletini hala tanıyamadığını bir daha anlıyoruz. Çiller özetle şunları söyledi;
-28 Şubat, Postmodern bir darbedir.
-28 Şubat’ta Milletin iradesi, başka bir iradeye teslim edilmiştir.
-Genelkurmay Başkanı bize değil, Cumhurbaşkanı Demirel’e bilgi verirdi.
-DTP’yi kurup, DYP’yi parçaladılar.

Çiller’in dediklerinin hiçbir kıymeti olmadığını herkes bilir ama ben bir daha ve yeniden doğruları sizlerle paylaşmak isterim!
-28 Şubat, 2002’den bu yana Türkiye’yi ele geçirmeye çalışan “Karşı Devrim’i” engellemek, Lâik Cumhuriyeti ve hukuk devletini korumak, emperyalist devletlerin oyununu bozmak için yapılan bir direniştir.
– “Ben Atatürk’ün ürünüyüm” diye Türk Milletinden oy alan Çiller, milli iradeyi başka bir iradeye teslim eden kişidir. Malvarlığı için Refah Partililerin kendisi için neler söyledikleri hala arşivlerde mevcuttur. Kendisine “HIRSIZ” diyenlerle iktidar ortağı olan Çiller hem milli iradeyi hem Lâik Cumhuriyeti, “Müslüman Kardeşlerin” Başkan Vekiline teslim etmiştir.
-Genelkurmay Başkanı, Başbakana değil de Cumhurbaşkanına bilgi veriyorsa problem sizdedir. Kendisini saydırmasını bilmeyen kişinin devlet yönetiminde işi yoktur.
-DYP’den bizler bilerek ve isteyerek ayrıldık. Çünkü başka çaremiz kalmamıştı. Ayrılış gerekçelerimizi defalarca ve saatlerce hem Çiller’in yüzüne hem DYP TBMM Meclis Grubuna hem de DYP Genel İdare Kuruluna anlattık.
“Erbakan’ı Başbakan yaparsanız, o hükümeti yıkarız” diye haykırdık.
Dediğimizi de yaptık. Bize ne Demirel ne askeri kesimden herhangi biri bu konuda hiçbir şey söylemedi, söyleyemezdi. Demokratik rejimin doğal kuralları içinde Refahyol’u bizler yıktık. Bugün de Çiller’in yurtdışı yatırım danışmanlığını yaptığı Erdoğan Hükümetini, demokratik rejim içinde yıkacak çalışmanın içindeyiz. Bunun için her gün yazıyoruz, vatanımızı, demokrasimizi, lâik Cumhuriyetimizi ve hukuk devletini savunuyoruz! Fakat bu işleri Çiller’in kafası ve gönlü almaz…

Mahkeme Çiller’e şu soruları da sormalı;
Malvarlığınız TBMM Komisyonunda hangi anlaşma karşılığında aklandı?
-Amerika’daki malvarlığınızı “Şehit Ailelerine” bağışlayacaktınız. Bağışladınız mı?
-İstanbul Belediyesi sizin arazileriniz üzerinde nasıl bir imar uygulaması yaptı?
-DYP’nin nasıl parçalandığını, AKP’nin önünün size nasıl açtırıldığını
“Has Adamınız” Süleyman Soylu’ya, Susurluk olayının baş sorumlusu yine
“Has Adamınız” Mehmet Ağar’a, Erkan Mumcu’ya ve sık-sık başbaşa görüştüğünüz Fethullah Gülen’e sorun. Nasıl bir emperyalist oyuna alet olduğunuzu belki anlarsınız…

Tansu Çiller, siz benim için tarihi bir yanılgısınız. Sizden de ileride hesap sormak benim boynumun ve benim soyumun borcudur…

Sağlık ve başarı dileklerimle. 21 Temmuz 2017
====================================================
Dostlar,

MÜFREDAT DEĞİŞİKLİĞİ CİHAT İLANI İLE
“ŞAH MAT” HAMLESİ Mİ??!

Sayın eski Sağlık Bakanı Rifat Serdaroğlu‘ndan çok çok önemli bir yazı daha paylaşmalıyız…

Özellikle şu dizelere bakar mısınız???

  • İleride 15 Temmuz’un üstündeki örtü kaldırıldığında, Hulusivil-Fidan iş birliği ile sahnelenen tiyatronun gerçeğini, Tayyip-Gülen işbirliğinin esas yüzünü, kendi insanının üzerine kurşun sıkan istihbaratçıları, mafya tetikçilerinin nasıl adam öldürdüklerini, CIA uşaklarının gerçek yüzlerini göreceğiz.

Bu korkunç gerçeklerin hızla, gecikip – oyalanmadan ortaya çıkarılmasını istiyoruz.
Elinde bilgi – belge olan namuslu – vicdanlı herkesi hemen göreve çağırıyoruz.
Özellikle Anamuhalefet Partisi CHP’nin Sn. Serdaroğlu ile hemen ilişkiye geçmesini diliyoruz.
Sn. Serdaroğlu’nun yazdıkları kanıtlanırsa Türkiye’de her şey yeni baştan çatılacak!
Sn. Serdaroğlu’nu da hesaplaşmayı “ileride” yerine günümüze çekmesini istiyoruz..
*******
AKP = RTE iktidarının daha fazla sürmesi artık pek olanaklı gözükmüyor..
Bir kez iktidar süresi demokratik bir rejim için olağanın çok dışında uzadı.. 15 yıl tek başına iktidar çok uzun bir süre ve gelişmiş Batı ülkelerinde pek görülmüyor..

İkincisi iktidarın pek çok uygulaması saydam – açık değil ve her tür denetimin dışında.
Kamuoyu denetimi yok, yönetsel iç-dış denetim yok, yargı denetimi yok, medya denetimi yok. ulusal ve uluslararası bağımsız kuruluşların denetimi yok… Sayıştay’ın mali denetimi yok, TBMM’nin siyasal denetimi yok…

Oysa hukuk devletinin ilk koşullarından biri, İdarenin her türlü işlem ve eyleminin yargı denetiminde olmasıdır.

Sayılan denetim süreçleri üzerinden hesap sorulabilmesi ve hesap verebilirliktir.
Bunların olmadığı yerde her türlü yasa dışı, hukuk dışı karanlık işler olabilir, olmaktadır!
Ayrıca AKP iktidarı apaçık Cumhuriyet’e savaş ilan etmiştir son Eğitim Müfredatı değişikliği ile.. Evrimi = Bilimin özünü bütünüyle, Atatürk’ü ve Cumhuriyet tarihimizle devrimleri iyice silerek yerine CİHAT – UKUBAT – MUAMELAT – ŞERİAT – PEYGAMBER – DİN – DİN – DİN… koymuştur..

  • Bu açıktan Cumhuriyet’e meydan okuma ve “ŞAH MAT” hamlesidir.

Anayasaya (Başlangıç, md. 2, 24, 42, 174…), hukuka, uygarlığa, çağdaşlığa, uluslararası anlaşmalara, insan haklarına, akla ve bilime, sağduyuya, demokrasiye, laikliğe.. ve salim insan vicdanına aykırı olan söz konusu müfredat değişikliği çırılçıplak CİHAT İLANIDIR…

Nitekim bir AKP’li vekil, “Cihat dinin çadırıdır, cihat bilmeyen çocuğa matematik öğretmenin faydası yoktur..” diyebilecek ölçüde ileri gitmiş ya da kendinden geçmiştir :

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi için hazırlanan müfredat taslağında 9. sınıf öğrencileri için ‘cihat’ konusuna yer verilmesini değerlendiren TBMM Eğitim Komisyonu’nun AKP’li üyesi Ahmet Hamdi Çamlı,

  • Namaz dinin direğiyse, cihat çadırdır. Direksiz çadır bir işe yaramaz.
    Cihat bilmeyen çocuğa matematik öğretmenin faydası yok
    dedi.CHP Milletvekili Metin Lütfi Baydar ise “Milis yetiştirip bu milislerle dünyaya savaş açmak mı istiyorlar?” diye duruma tepki gösterdi. (http://www.mynet.com/haber/guncel/akpli-vekil-cihat-bilmeyen-cocuga-matematik-ogretmenin-faydasi-yok-3160616-1)

Bu Yönetmelik der-hal geri çekilmelidir!
Hemen Danıştay’a taşınmalı ve iptal edilmelidir.
AKP de artık orada durmalı, bir adım daha asla atmamalıdır.
Artık yeter, anlıyor musunuz, artık yeter!

Sevgi ve saygı ile. 23 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

CHP’NİN YERİNE TAKLİDİ Mİ KONDU??

CHP’NİN YERİNE TAKLİDİ Mİ KONDU??

portresi

 

Av. Hüseyin Özbek

 

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 32. Kurultayı bana Nazım Hikmet’in 1928’de kaleme aldığı
“Jokond ile Siyau” şiirini hatırlattı. Jokond’un girizgahına kulak verelim:

leonardo nam
nakkaşı dehrin
meşhur jokond’u
basmıştır kadem
rahı firare
ve firariden
boşalan yere
taklidi kondu.

Rönesans’ın dahi ressamı, heykeltraşı, mimarı Leonardo Da Vinci’nin  La Jakond (Mona Lisa) tablosu asırlardır birçok şaire, sanatçıya ilham vermiştir. Nazım’ın fantastik-politik eserinde, teşhir edildiği Louvre Müzesi’nden,  Siyau’nun peşine takılıp  dünyanın öte ucuna, Çini Maçine kadar giden Jokond’u orada bırakıp biz CHP’ye dönelim.

CHP’nin hangi umarsız sevdaların ardından hangi bilinmezlere, gidilip dönülmezlere savruluşuna bakalım. Kurtuluşun ve yeniden kuruluşun öncülerince temeli atılan, yazılımı yüklenen, ülke kurtarıp devlet kuran partinin küresel radyasyona, etnik virüse maruz kaldığında belleğini nasıl yitirdiğine bakalım.

CHP’nin parti felsefesi, politik koordinatlarıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodlarının örtüşmesi tarihsel bir olgudur. CHP’nin politik pusulası ve gelecek tasarımı kuruluş felsefesinden ayrı düşünülemez. Olması gereken de budur. Onun geleceğe yönelik iddiası aynı zamanda mazideki var oluş nedenidir.

Liberal süflorlerin, küresel akıl hocalarının, tekelci sermayenin dolma kalemlerinin yıllardır CHP’ye politik geçmişini, varlık nedenini inkara yönelik tavsiyelerinin gerçekte intihara teşvik olduğu bilinmelidir. CHP en kötü koşullarda  % 25’lerden aşağı düşmeyen politik tabanı tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin sigortası, rejimin politik kalkanı olarak görüldüğü için desteklenmektedir.

Modern Türkiye’nin siyasal yazılımının, devlet modelinin, gelecek tasarımının CHP ile özdeşleşiyor olması devlet açısından güçlü bir siyasal dayanak, halk açısından ise rejimin sigortası anlamına gelmektedir.

Ulus devletin ulusal partisi CHP’nin eko-politik dümenine Kemal Derviş’in  kadın modeli Selin Sayek Böke’nin geçirilmiş olması üzerinde düşünülmelidir.  Bu CHP açısından bellek kaybından da öte bir şeydir.

Kurultay tornasından çıkan Yeni CHP, Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesinin ön koşulunun Cumhuriyeti kuran partinin tasfiyesi olduğunu bilen üst iradenin başarısı olarak değerlendirilmelidir.

CHP, 32. Kurultayla 92 yıllık politik kimliğini hükümsüz hale getirmiştir.

Kurultay sonucu ortaya çıkan tablo geçmişten günümüze uzanan siyasal kimliğin, neredeyse 100 yıllık Cumhuriyetle özdeşleşen onurlu mirasın reddi anlamına gelmektedir.

Bu güne kadar muhalefette olmasına rağmen –rejimi tasfiyeye niyetlenenler üzerinde oy oranının çok üstündeki caydırıcılığı nedeniyle-  Türkiye’nin etnik ve mezhepsel temelde ayrışmasının, Ortadoğu bataklığına sürüklenmesinin önünde siyasal set olagelmiş CHP’nin içine düşürüldüğü durum geçekten hazindir. Partide etnik ve mezhep kotalarının, alt kimlik gettolarının, küresel dükalıkların oluşturulması Cumhuriyeti kuran partinin siyasal hüviyetini kaybetmesinin doğal sonuçları olarak görülmelidir.

Atatürk’ün siyasal emaneti olan CHP’yi ulus devletin, üniter yapının, çağdaş uygarlığın politik sigortası olan gören milyonlara yaşanılan süreçte büyük sorumluluk düşmektedir. CHP yalnız CHP’lilerin mülkiyetinde değildir. Onu öbür partilerden ayıran en büyük özelliği, devleti kuran kadroların kurduğu parti olması nedeniyle her yurttaşın hissedarı, paydaşı olduğu bir siyasal miras olarak görülmesindendir.

=======================================

Dostlar,

Dostumuz Sayın Av. Hüseyin Özbek‘in yazısını yaklaşık 1 ay beklettik.. (22 Ocak 2016).

Bu gün yayımlamak istedik…

Bu gün ilginç bir gün..
28 Şubat 1997 Bildirisi’nin 19. yılı..
AKP’liler hop oturup hop kalkıyorlar..
Eteklerinde ne taş kaldı ise boşaltma ve mağduru sonuna dek oynama (istismar etme!) için
bir fırsat daha…

Tayyip beyin hiiiiç olanlardan ders alacağı yok..

Hala, hiç çekinmeden ayrımcı bir dil kullanıyor, Artvin – Cerattepe direnişini sergileyen yurttaşlara “Bunlaaaar…” diye başlayarak “.. yavru Gezi’ci..” diye avazının çıktığı ölçüde bağırıyor..
Toplumdaki kutuplaşmayı hiç ürkmeden körüklüyor..
Bu gerilimden medet umuyor.. Gündemle tehlikeli biçimde oynuyor..
İnsanları aşağılayarak suç işliyor!..
Oysa Artvin – Cerattepe’de yargı kararlarına uyulmasını isteyen yiğit insanlarımız,
Anayasa md. 56’da yer alan haklarını kullanıyor ve görevlerini yapıyorlar..
Konuyu sitemizin manşetinde yer alan bir yazı ile irdelemiştik.. Bakılsın dileriz..
(ARTVIN_CERATTEPE_DIRENISININ_DUSUNDURDUKLERI)

ANAYASA madde 56 – Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidirDevlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak…. 

Bu zalim kuşatma ve saldırı yetmiyor, bir de Emineanım çullanıyor Cumhuriyete..
Ölçüsüz, hesapsız, özensiz, vicdansız, acımasız, vefasız ve tarihin gerçeğine kökten aykırı..

Cumhuriyet’e musallat olmuşların önümüze yığdığı muazzam enkaz büyürken;
Atatürk’ün en büyük yapıtlarından olan Cumhuriyet’in temel güvencelerinden CHP
hızla kendini toplamalı ve toplumsal muhalefeti ayağa kaldırmalıdır..

Mehmet Akif‘in buyurduğu üzere,

.. bu hayasız akın artık durdurulmalıdır..

Kanımıza dokunuyor… çoook ama çok gücümüze gidiyor.. dayanma gücümüzü aşıyor artık.

Demokrasi bu değil, demokrasinin nimetlerinden yararlanarak onu yıkma hakkı var mı?
Ayrıca yığınları tahrik etmenin anlamı ne? Neyin peşindesiniz siz??
Halkı sokağa dökmek, sonra da sınırsız şiddet mi uygulamak istiyorsunuz??

Nereye, nereye, nereye? Muradınız ne??
Bir an önce despotik rejime geçerek yargılanmaktan kurtulmak mı??
Korkarız bu muradınıza erişemeyeceksiniz..
Her – kes yaptığının hesabını verecek.. Er ya da geç..

Sevgi ve saygı ile.
28 Şubat 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

AYDINLIK Gazetesi’nin 7 Mart 2013 günlü sayısının ön sayfası ve yorumlarımız

Dostlar,

AYDINLIK Gazetesi‘nin 7 Mart 2013 günlü sayısının ön sayfasını ve öne çıkarılan haberleri paylaşalım..

Günün bitmek üzere olduğu geç saatlerde bunu yapıyoruz ki; masamızda duran,
hemen her gün satın aldığımız AYDINLIK gazetesinin satışı olumsuz etkilenmesin..

Ne yazık ki, ülkemizin stratejik askeri sırları deşifre olmuş durumda..
Kimi planları değiştirmek ya da planların kimi bölümlerini güncellemek belki olanaklı ama oluşan hasarı tümüyle gidermenin, onarmanın, önceki duruma döndürmenin olanağı yok.

Örn. adları, adresleri ortaya dökülen binlerce ulusal direnişçi için ne yapılacaktır?
Bu insanların bu günden sonraki yaşamları ne ölçüde olumsuz etkilenecektir?

Bu ağır ve telafisi olanaksız fiysaskonun sorumlusu kimdir??

Siyasal iktidarın başı RT Erdoğan, her konu hakkında konujuyor.
Maşallah ve de maazallah her konuda uzman! Bu tavrını da hükümet olmaya ve
siyasal sorumluluğa bağlıyor. Dolayısıyla ülke savunması bakımında yaşamsal önemde olan bu savunma planlarının üzerine titrenmesi gerekmez mi?

Genelkurmay Başkanı Başbakan’a karşı sorumlu değil mi?
Silahlı Kuvvetleri savaşa – ülke savunmasına hazır tutmak kimin görevi?

Başkomutan kim? Anayasaya göre Cumhurbaşkanı değil mi?

Sonuç olarak, bu çok ağır tablonun adını ne koymak gerekir?

En hafifinden görevi ihmal mi diyelim?

Bir adım daha ötesi görevi kötüye kullanma mı diyelim?

Daha da ileri gidersek bu kez suç mu olur?
Hakkımızda bunaltıcı maddi-manevi tazminat ve ceza davaları mı açılır?

Peki bu eylemin (askeri sırların deşifre olması) adını kim koyacak?

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı‘na düşen sorumluluklar nelerdir?

Parlamento, Yürütme üzerinde siyasal yasama denetimi yapmayacak mıdır?

80+ milyonluk koca bir ülkenin güvenliğini kritik düzeyde tehlikeye düşürmek
açık bir suç olduğuna göre, suçun işleyeni (faili) ve göreceği yaptırım ne olacaktır?

Bu sorular bugün yanıtsız kalsa da zaman içinde mutlaka sorulacaktır, sorulmalıdır.

Son not : 28 Şubat 1997‘nin üzerinden 16 yıl geçmeden “hesabı soruluyor” !?

Dip not : Güle güle Hugo Chavez..
Güle güle büyük ve özverili devrimci..
Hiç endişem yok, yiğit Venezulla halkı devrimleri sürdürecektir.
Başınız sağolsun Venezulla’lı kardeşlerimiz..
Acınızın yarısını bize verin..
Ama unutmayın; 2 elimiz yakanızda eğer devrimleri yaşamazsanız!?

Sevgi ve saygı ile.
7.3.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

89 Yıl Sonra 3 Mart Devrim Yasaları : Onlar da Türkiye de Tam Bir Emperyalist Kuşatmada !


Dostlar
,

Dün, 1.3.13 günü 3 Mart Devrim Yasaları’nın kabulünün 89. yılı anısına,
sitemize 11 sayfalık kapsamlı bir irdelememizi koymuştuk
(uzunluğu nedeniyle pdf olarak).

Bu dosyası 4,5 sayfaya indirmiş olarak daha rahat okunması için aşağıda sunuyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin yoluna devam edebilmesi için bu yasalar yaşamsal önemdedir.

Bu bilinçle mutlaka sahip çıkılması dileğiyle..

Bu bağlamda, çok sayıda örgütün ortak etkinliği olarak;

  • 3 Mart 2013 Pazar günü (yarın) saat 13:00’te Tandoğan’da miting

düzenlendiğini bilginize sunmak isteriz..

Bu duyuru web sitemizde yer alacak..

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 2.3.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===========================================================

89 Yıl Sonra 3 Mart Devrim Yasaları :
Onlar da Türkiye de Tam Bir Emperyalist Kuşatmada !

“ Devrimin hedefini kavramış olanlar, daima onu koruyabilecek güçtedir.”
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

“3 Mart 1924”, 1923 Türk Devrimi‘nin en önemli dönüşümlerinin gerçekleştirildiği kritik bir tarihtir. Osmanlı döneminde kadının ve eğitimin Ortaçağ karanlığına gömülü olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koyan sayısız belge arşivlerdedir. Kadınlar ve çocuklar.. Toplumun en temel 2 kesimi ve de en stratejik alanda; “Eğitim” sürecinde acımasızca gericiliğe mahkum edildikleri bir kıskaçta idiler..

M. Kemal Paşa niçin Ulusal Kurtuluş Savaşı ortasında, Eğitim Kongresi topladı?
(15-21 Temmuz 1921)

1 Mart 1922’de TBMM açış söylevinde;

Kadınlarımızın aynı öğretim devrelerinden geçerek yetiştirilmesine önem verilmesi” nden söz ederek, kız-erkek Türk çocuğunu birbirinden ayırmadığını gösterir.
Benzer düşüncesini Ağustos 1924’te de dile getirmiş ve 3 Mart 1924’te “Öğretimin Birleştirilmesi” yasası ile kız ve erkek çocukların bir arada (karma) ve çağdaş biçimde eğitimini sağlamıştır. 20 Nisan 1924’te, Anayasa’nın 87. maddesi değiştirilerek,
Türk kızlarına eğitim-öğretim eşitliği sağlayan ilköğretim zorunluluğu getirilmiştir.

T.C. Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, Devrimci kararlılıkla, 1 Kasım 1922‘de Saltanatın kaldırılmasında olduğu gibi, enerjik bir girişimle Halifelik yanlılarının yoğun engelleme girişimlerine karşın, 3 Mart 1924‘te Halifeliğin kaldırılmasını (Kurtuluş Savaşı’na ihanet eden, Sevr’e imza koyan Osmanlı Hanedanı’nın yurt dışına çıkarılmasını) TBMM’de büyük bir çoğunlukla gerçekleştirmiştir. Böylece Şeyhülislamlık, dinsel (şer’i) mahkemeler ve fetva usulü, dervişlik nişanı, medreseler de kaldırılmıştır.

Halifeliğin kaldırılmasıyla, dinsel devlet düzeninin son artığı yok ediliyor; devlet ve öğretim laik temeller üzerine oturtuluyordu. Atatürk, kendisine Halife olması önerildiğinde, Uygarlık Tarihine ışık tutacak değerlendirmeler yapmıştır :

  • “ Konusu, anlamı olmayan efsaneli bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı?”
  •  “…Tarihin herhangi bir döneminde, bir halife, zihninden bu ülkenin yazgısına karışmak arzusunu geçirirse, o kafayı derhal koparacağız….Yuvalanarak, hâlâ Türkiye’yi yok etmek için ‘Kutsal Ayaklanma’ adı altında haydut çeteleriyle, cana kıyma düzenleriyle bize karşı durmadan çılgınca çalışmaların amaçları
    gerçekten kutsal mıdır?”
  • “ Buna inanmak için gerçekten bilinçsiz ve aymaz olmak gerekir… Yüzyıllarca olduğu gibi, bugün de ulusların bilgisizliğinden ve bağnazlığından yararlanarak, bin türlü siyasal ve kişisel amaç ve çıkar sağlamak için dini araç olarak kullanmaya kalkışanların, ne yazık ki içerde ve dışarda var oluşu, bizi bu konuda söz söylemekten alıkoyamıyor. ”
  • “ İnsanlıkta din duygu ve bilgisi her türlü boş inanlardan (hurafelerden) sıyrılarak, gerçek bilim ve teknik ışığıyla arınıp olgunlaşıncaya değin, din oyunu oyuncularına her yerde rastlanacaktır… Yeni Türkiye’nin ve yeni Türkiye halkının artık kendi varlığından ve mutluluğundan başka düşünecek bir şeyi yoktur.”

“… Halife’nin Devlet Başkanı demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan halkın, bana ulaştırdığınız dilek ve önerilerini ben nasıl kabul edebilirim? Kabul ettim desem, o halkın başındaki kişiler bunu isterler mi? Halife’nin buyrukları ve yasakları yerine getirilir. Beni Halife yapmak isteyenler buyruklarımı yerine getirebilecekler midir? Bu duruma göre, yapacak işi ve anlamı olmayan bir kuruntu sanını takınmak gülünç olmaz mı?”

“Halife ve bütün dünya kesin olarak bilmelidir ki; bugün var olan ve korunmakta bulunan Halife’nin ve makamının, gerçekte ne din, ne de siyasa bakımından varlığının hiçbir anlamı ve gerekçesi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti varlığını, boş lâf yüzünden tehlikeye atamaz… Amaç, yaldızlı ve gösterişli yaşamak değil, insanca yaşamak ve geçim sağlamaktır…” (Başbakan İsmet İnönü’ye, 23 Şubat 1924)

Gazi, 1 Mart 1924 TBMM Konuşmasında ise :

1)    Ulus, Cumhuriyetin, bugün ve gelecekte, her türlü saldırılardan kesinlikle ve sonsuzluğa dek korunmasını sağlayacak ilkelere dayandırılmasını istemektedir.
2)    Kamuoyu, eğitim ve öğretimin birleştirilmesinden yanadır ve bunun hiç zaman geçirilmeden uygulanması gereklidir.
3)    İslam dinini, yüzyıllardan beri yapılageldiği üzere, bir siyaset aracı olarak kullanılmaktan kurtararak yüceltmenin zorunlu olduğunu da görüyoruz.” sözleri ile Halifeliğin kaldırılacağı işaretlerini veriyordu.

89 yıl önce TBMM (seçimle gelen 2. Meclis), arka arkaya 3 yasa önerisini benimsedi. Bu yasalar onaylanış sırasına göre (429, 430 ve 431 sayılı yasalar) :

  1. Şeriye ve Evkaf Bakanlığı ile Genelkurmay Bakanlığı’nın kaldırılması yasası,
  2. Öğretimin Birleştirilmesi (Tevhid-i Tedrisat) yasası,
  3. Halifeliğin Kaldırılması ve Osmanlı Hanedanı’nın Yurtdışına Çıkarılması..  ile ilgili yasalardır. (Ne yazık ki, Osmanlı Hanedanı’nın Türkiye’ye girişini yasaklayan maddeler, 50 yıl sonra kaldırıldı..)

1982 Anayasası, 174. maddesinde Devrim Yasalarını sıralamakta ve anayasal korumaya almaktadır :

  • “Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin lâiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz :

DEVRİM YASALAR NELER GETİRİYORDU                                     ?

Bu yasalardan ilk ikisi 3 Mart 1924 günü TBMM’nin ilk oturumunda, hemen hemen
hiç tartışılmadan 15-20 dakikada benimsenmişti. Oysa 1. yasanın ilk maddesi
Devrim’in doğrultusunu belirleyen bir pusula gibiydi. Bu madde, Türkiye Cumhuriyeti’nde halkın dünyasal yaşamını düzenleme yetkisinin Meclis’e ve onun hükümetine ait olduğunu saptıyordu. Böylelikle, şeriat yasalarının dinsel kurallarının bu alanda
artık bir işlerliği kalmıyordu.

Egemenliğin kaynağı, sözde gökyüzünden yeryüzüne indirilerek Aydınlanma’nın
en önemli adımı atılıyordu.

Türk Toplumu; Tanrısal (ilahi) değil, insanların yaptığı, çağın gereklerine yanıt veren
laik (seküler; akla ve bilime dayalı) yasalarla yönetilecekti.. Dinsel inanç ve yaptırımların toplumsal yaşamı düzenlemede bundan böyle bir işlevi olamayacaktı.

“ Gelecek kuşakların, Türkiye’de Cumhuriyet’in ilânı günü, ona en merhametsizce hücum edenlerin başında, cumhuriyetçiyim iddiasında bulunanların yer aldığını görerek şaşıracaklarını asla farz etmeyiniz! Bilâkis, Türkiye’nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların hakikî zihniyetlerini tahlil ve tespitte hiç de tereddüde düşmeyeceklerdir…”

“… Onlar, kolaylıkla anlayacaklardır ki; çürümüş bir hanedanın, Halife unvanıyla başının üstünden zerre kadar uzaklaşmasına olanak kalmayacak biçimde korunmasını zorunlu kılan bir devlet şeklinde, Cumhuriyet yönetimi ilân olunsa bile, onu yaşatmak mümkün değildir.” (Atatürk, SÖYLEV II, syf. 831)

Peygamber vekil bıraktı mı?

Hz. Muhammet Tanrı’nın elçisi idi (Resulullah). Ölümünden sonra herhangi bir kimseyi “vekil” bırakması söz konusu değildi. Tanrı ile Müslümanlar arasında aracı ruhban sınıfı yoktur. Dolayısıyla Peygamberden sonra başlatılan “Halifelik” uygulaması başlangıçta Peygamberi izleyen, O’nun ardılı “Yönetici” bağlamındadır.

4 Halife Devri kanlı geçmiş, Müslümanlar Peygamber yerine kendi seçtikleri bu
4 Halifeden 3’ünü, nasılsa, öldürebilmişlerdir! Zaman içinde “Halifelik” kavramı çarpıtılarak Osmanlı Padişahlarınca “Zıllullah”, “Tanrı’nın gölgesi” düzeyine yükseltilmiştir!? Özünden saptırılmış, haşa “Tanrı vekilliği”ne yükseltilmiştir.
Bunun nedeni Padişahların güçlerini mutlaklaştırmaktır;

  • Hilafet açıkça siyasete alet edilmiştir.

Böylelikle Osmanlı padişahları 4 yüz yıla yakın süre kadir-i mutlak olmuşlardır.

  • Atatürk’ün Halifeliği kaldırması, bu bağlamda İslam dinine de son derece büyük bir hizmettir.
  • “ Türkiye Cumhuriyeti’nde, her reşit dinini seçmekte hür olduğu gibi, muayyen bir dinin merasimi de serbesttir; yani âyin hürriyeti korunmuştur. Tabiatıyla, âyinler asayiş ve umumî adaba aykırı olamaz; siyasî nümayiş şeklinde de yapılamaz. Mazide çok görülmüş olan bu gibi hallere artık, Türkiye Cumhuriyeti asla tahammül edemez. Bir de, Türkiye Cumhuriyeti dahilinde bütün tekkeler ve zaviyeler ve türbeler kanunla kapatılmıştır. Tarikatlar kaldırılmıştır. Şeyhlik, dervişlik, çelebilik, Halifelik, falcılık, büyücülük, türbedarlık vb. yasaktır. Çünkü bunlar gericilik kaynakları ve cehalet damgalarıdır. Türk milleti, böyle müesseselere ve onların mensuplarına tahammül edemezdi ve etmedi.”
    (Afetinan, M.K. Atatürk’ün El Yazıları, syf. 471-72, 1930)

Laik Eğitimin Yaşamsal Önemi                                                     :

Şeriye (Dinişleri) ve Evkaf (Vakıflar) Bakanlığı kaldırıldı. Tevhidi Tedrisat (Ögretim Birliği) yasası kabul edildi. Sözde dinsel bilgiler, değerler ve alışkanlıklarla beyni sulanmış mollalar yetiştiren Medreseler, Mahalle mektepleri kapatıldı. Batı örneği okullar açıldı. Böylece, tüm öğretim kurumları Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlandı ve öğretimde birlik sağlandı.. Atatürk; aydını, köylüyü ve kentliyi birbirine yakınlaştırmada; toplumsal değişmenin ve ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesinde, ulusal ve çağdaş bir eğitimin tüm yurt düzeyine yayılmasının önemini çok iyi biliyordu. Bu konu üzerinde çok durmuş ve özel ilgi göstermiştir. Bundan böyle tek tip ve laik eğitim yapılacaktır. Böylelikle çocuklar ve ilerde onların oluşturacağı toplum, artık;

– “Tütün ve kahve haram mıdır, değil midir?
– “Sineğin tek kanadı tabağın içindeyse, öbürünü de sokmak günah mı değil mi?”
– “Dünya öküzün boynuzunda mı hâlâ ?”

vb. ipsiz sapsız tartışmalarla; bilime, eleştiriye, tartışmaya kapalı bir ortamdan,
Usun (aklın) özgürlüğünü kısıtlayan bağnazlıktan (taassuptan, fanatizmden)
kurtulmuş olduk..

ÖĞRETİMDE İKİLİK                :

“Öğretimin birleştirilmesi,” laik öğrenime geçilmesi son yıllarda önemli yaralar almıştır. AKP hükümetlerince delik deşik edilerek, Devrim Yasası niteliğinin yok edilmesine çalışılmaktadır. Kamusal eğitim giderleri aşağı çekilmekte, özellikle Atlantik ötesi destekli Yeşil Sermayenin bu alana yatırım yapması, % 100 vergi bağışıklığı ile
teşvik edilmektedir. Neden acaba ?!?

  • “Bir ulus ancak bir terbiye (eğitim) görebilir. İki türlü terbiye bir memlekette
    iki türlü insan yetiştirir. Bu ise -fikirde, duyguda- her türlü birliği yok eder.”

Ne yazık ki Türkiye, eğitimde bu tehlikeli “ikiliğe” savrulmuştur :
Sonuç, kaçınılmaz iç çatışmadır!

Sivas’ta, Çorum’da, Kahramanmaraş’ta, Fatsa’da, Gaziosmanpaşa’da sergilenen
toplu öldürüler (katliam) gibi..

Ya da fotoğrafta görüldüğü üzere, yaşam biçimleri ve temel değerleri birbirine
tümüyle karşıt kuşaklar yetiştirerek.. Peki ulusal birlik nasıl sağlanacak??
Ortak toplumsal değerler nasıl üretilecek?

2_basli_egitimin_aci_sonucu

Ardından, “Us ve Bilim” in şaşmaz öncülüğünde -ki bu ikisi Büyük Atatürk’ün bizlere bıraktığı “biricik tinsel kalıt ”tır- ulusumuzun yüce ideali olan çağcıl uygarlık düzeyinin de ötesine erişim gerçekleştirilecektir. Bu yolda temel anahtarın EĞİTİM olduğu anlaşılmaktadır. Oysa

Atatürkçü eğitim sistemi ile; 

– Özgürlük

– Bağımsızlık

– Ulusal Egemenlik .. 

ayakları üstünde yükselecek;

 

– “Altı Ok” u bütüncül rehber edinerek  Anadolu Aydınlanması =  Türk Rönesansı 

yaşama geçirilecektir.

Dolayısıyla, Başbakan RT Erdoğan’ın “Dindar nesil yetiştireceğiz” söylemi açıkça başta bu Devrim Yasalarına,

Anayasa md. 174 ve laiklikle ilgili 24. maddeye ve Cumhuriyetin temel niteliklerini belirleyen 2. maddeye ve 

42. maddeye açıkça aykırıdır. Anayasa Mahkemesince laikliğe karşı “eylemlerin” odağı olmuş bir siyasal parti, her nasılsa, kapatılmayarak “buyur, devam et..” denilmiştir. AKP iktidarı, Anayasa dahil hiçbir hukuksal düzenlemeyi dikkate almadan, ülkemizde laik rejimin ve dolayısıyla laik eğitim ve kamusal düzenin yıkımını sürdürmektedir. 4+4+4 ucube yasası, TBMM Komisyonlarında Anamuhalefet CHP vekilleri dövülerek geçirilmiş

ve “Yeni” Anayasa Mahkemesi’nce -düşündürücüdür ki- iptal edilmemiştir!

Gerici kalkışmalar              :

  • Başbakanı Adnan Menderes; “ Arkadaşlarım beni diktatörlükle suçladılar.
    Benim sizin karşınızda diktatör olmama olanak var mıdır? Siz öylesine güçlüsünüz ki, şu anda isterseniz Anayasayı bile değiştirebilir,
    Hilafeti bile geri getirebilirsiniz! ” der.. (22 Kasım 1955)

Ülkede Devrim karşıtlığı doruğa ulaşmıştır. 14 Mayıs 1950 seçimlerinden yalnızca
1 ay sonra, 1932’den sonra 18 yıldır Türkçe okunan Ezan,
yeniden Arapça okunmaya başlanır.. 

  • Halkevleri ve Halkodaları’na düşmanca tutum takınılır,
    dış kökenli 12 Eylül 1980 gerici darbesi sonrası kapatılır
  • Köy Enstitüleri 1954’te kapatılır; imam köyde kalır, öğretmen kasabaya / ilçeye çekilir..
  • 2002-2013 AKP iktidarları döneminde üniversiteler medreseleştirilir,
    yabancı üniversite açılması için yasal düzenlemeye girişilir..
  • Atatürk döneminde 1 tane açılan İlahiyat Fakültesi sayıları 30’ları aşar, ilçelere dek kurulur..

İmam Hatip Liselerinin açılmasına hız verilir.. O denli ki, bu rakam 28 Şubat 1997 öncesinde 610’a erişerek toplam liselerin ¼’ünü bulur. Tüm okullar İHL mi olacaktır!? Son verilerle (4+4+4 yasası ile) İHL’ler adeta mitoza girer.. Sayıları yüzlerce, öğrencileri yüzbinlercedir! Tüm yükseköğrenim kurumlarına girme hakkı verilir..

Kuran, Peygamberin yaşamı, Arapça dersleri yetişeke (müfredata) konur, öğrenciler
ve öğretmenler giderek yaygınlaşan biçimde türbanla derslere girmeye başlarlar. İlköğretimde verilecek güdük Arapça bilgisiyle Kuranı anlamaya çalışan çocuklarımız, giderek toplumumuz dinden de çıkacaklar, sorumlusu AKP!

Bu böyle sürer gider.. Köylerden Cumhuriyet’in öğretmenleri çekilirken,
tümüne imamlar yollanır.. 
2011 sonrasında ise AKP hükümeti diplomasız mollaları da (Mele!) memur kadrosuna aldı. Diyanet İşleri Başkanı “sahaya iniyor..”
kendi deyimleri ile. Başbakan
“Dindar nesil” (Mücahit, Cihat savaşçısı?) yetiştirmeyi dayatıyor topluma iktidarını iyice pekiştirdiği 10. yılda.

Başbakan bir yandan “dindar nesil” yetiştirme hevesinde (!?),
öbür yandan $ milyarderi yaratma rekoru kırıyoruz!

*  İşte laik, parasız, karma, uygulamalı, akla-bilime dayalı kamu sorumluluğunda eğitim, ülkenin geleceği de bu kırıma = yoksullaşTIRma politikasıyla feda ediliyor..
Bu tablo kurgu değil de rastlantı mı?

Sayıları beş bini aşan resmi Kuran Kursları yetmiyor, binlercesi kaçak açılıyor,
bunlara göz yumuluyor ve çok rahat parasal kaynak sağlanıyor? Laik rejime ve Anayasa’nın 174. maddesiyle korunan Devrim Yasalarından Öğretim Birliği Yasası’na meydan okunarak, Kuran kursları Milli Eğitim Bakanlığı’ndan alınarak Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlanıyor ki; laik bir düzende İslam’ın Sünni mezhebine dayalı bu ucube yapının varlığı ve işlevleri başlı başına çıban başı. Çoğu Kuran kursları, haremlik-selamlık uyguluyor.

Dahası, çocuklar yerlere oturtularak ortak tabaklardan ELLERİYLE yemek yemeye zorlanıyor! 

Oysa Ulusal Eğitimin Ana Hedefi, Atatürk tarafından çok kesin ve keskin olarak belirlenmişti: 

  • “ Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırı
    ne olursa olsun, her şeyden önce ve en evvel Türkiye’nin geleceğine,
    kendi benliğine, ulusal geleneklerine düşman olan tüm ögelerle mücadele etme gereği öğretilmelidir.”
  • “ Eğitimdir ki; bir ulusu özgür, bağımsız, şanlı yüksek bir toplum durumunda yaşatır veya bir ulusu kölelik ve yoksulluğa terk eder.”..

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’e göre devrimlerin amacı..

  • “ Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını bütünüyle çağcıl (modern), bütün anlam ve görüntüsüyle uygar bir toplum olarak kurumlaştırmaktır. Devrimimizin temel ilkesi budur. Bu gerçeği kabul etmeyen zihniyetleri yerle bir etmek zorunludur. Bugüne dek, ulusun düşünme yeteneğini paslandıran, uyuşturan, bu zihniyette bulunanlar olmuştur.” değil miydi?

Şunları da eklemiyor muydu tamamlamak için :

  • “ O tür zihniyetlerde yuvalanan kara düşünceler,  boş inanlar (hurafeler) kökten yok edilecektir. Ölülerden medet ummak, umut dilenmek, uygar bir toplum için aşağılanmaktır. Bugün bilim ve tekniğin, bütün kapsamıyla uygarlığın olanakları bizi beklerken; filan ya da falan şeyhin öncülüğünde özdeksel
    ve tinsel (maddi-manevi) mutluluk arayacak denli ilkel insanların varlığı, uygar Türkiye toplumu içinde asla kabul edilemez.”
    (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt 2, syf. 217)

S o n u ç                                                        :

  • Ülkemizin, bu 3 Mart 1924 Devrim Yasalarıyla kazanımları yaşamsaldır
    ve vazgeçilemezdir.
  • Türkiye Cumhuriyeti’nin 89 yıl öncesine,
    başa dönmesine asla izin verilemez.

Üstelik bu kez işbirlikçiler emperyalizmle birlikte çok daha örgütlü,
araçları çok daha güçlü ve kinle-kör intikam güdüleriyle, bilenmiş olarak saldırmaktalar. Dolayısıyla buna göre konumlanmak ve hepimizin ortak anavatanı olan Türkiye’de
bu kahir emperyalist saldırıya “topyekun” karşılık vermek zorunludur.

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 1.3.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

MAĞDURE..

RİFAT SERDAROĞLU



MAĞDURE

Başbakan Erbakan’ın yardımcısı Tansu Çiller, Salı günü ifade vermek üzere Savcılığa gitti. Ankara Başsavcı Vekili O’nu Adliyenin kapısında;

“Hoşgeldiniz Sayın Başbakanım” diye karşıladı. Tıpkı Genelkurmay Başkanını ve Orgenerallerini; “Hoşgeldiniz Sayın Komutanım” diyerek karşıladıkları gibi !…

Çiller; “Geldim, belgelerin tümünü gördüm. Açıklamamı TBMM Komisyonunda yapacağım.” diyerek, ifade vermeye değil, savcının ifadesini almaya geldiği havasını verdi…

Özel Yetkili Savcı Mustafa Bilgili’ye yardımcı olmak üzere düşüncelerimi sizlerle de paylaşmak isterim. Tansu Çiller açıklamasını 7 Kasım’da TBMM Darbeleri İnceleme Komisyonu’nda yapsın, ben de o zamanki DYP Genel İdare Kurulunda ve DYP Meclis Grubunda yapılan konuşmaları ve bildiklerimi sizlere anlatacağım.

Sayın Savcı;

*Devleti yöneten Başbakan-Başbakan Yardımcısı gibiler “Dürüst, namuslu ve Şeffaf” olmadırlar.
*Servetlerinin hesabını Yargıya ve Kamuoyuna açık-net-doğru olarak vermelidirler.
*Servetlerini, “Çıkına-Annesinin yastığının altına- Çocuklarının pipisine” bağlamamalıdırlar.
*Hizmetçilerinin üzerine çiftlik alıp, önce inkar edip sonra kabul etmemelidirler.
*Başka ülkenin vatandaşı olmamalıdırlar. Yabancı ülkeye vatandaş olurken,
öncelikle “o ülkenin menfaatlerini koruyacakları” yeminini etmemelidirler.
*Servetleriyle ülkelerine yatırım yapmalıdırlar. Başka ülkelere yatırım yapmaları, ülkelerine güvenmedikleri anlamına gelir.
*Birbirlerini “Hırsızlıkla-Mürteci olmakla” suçladıktan sonra,
“TBMM Komisyonlarında aklanmayı” hükümet kurmanın öncelikli şartı yapmamalıdırlar.
*Genel Seçim öncesi vatandaşa verdikleri sözlerin aksine, kendilerine oy verenlerin iradelerini yani “Milli İradeyi” satmamalıdırlar.
*Uluslararası Bankerlerin oyununa gelip, ülkeyi ekonomik krize sokarak, kendi servetleri kat-kat arttırırken, milletin servetini bir gecede yarı yarıya azaltmamalıdırlar.
*Cesur olmalıdırlar. Milli irade yara aldığında susup, koltuklarına yapışmadan konuşmalılar, tavır almalıdırlar. Aradan 15(ON BEŞ) yıl geçtikten sonra konuşmamalıdırlar. Kendi ayıplarını ve yüreksizliklerini bilip, susmalıdırlar.
*Bu kişiler kooperatif ve imar planlarında yapılan yasa dışı oynamalarla bir günde 500 Milyon Dolar rant sağlamamalı ve sağlatmamalıdırlar.
*Bu kişiler, “Milletvekilleri ikna odası”, “Milletvekilleri Borsası” konusunda ne biliyorlarsa isim-isim konuşmalıdırlar. Herkesin haysiyet ve namus anlayışının kendilerinki gibi olmadığını anlamalıdırlar.
*TBMM’de ettikleri yemine (Devletin varlığı ve bağımsızlığı + Atatürk İlke ve Devrimleri + Lâik Cumhuriyet ilkesine uymak) sadık olmalılar ve ettikleri yemini, siyasi çıkarları uğruna çiğnememelidirler…

Sayın Savcı;
Şevket Kazan’ı da dinleyecekmişsiniz. Ona, Çiller hakkındaki söylediklerini ve elindeki Çiller dosyalarını sorunuz. Bu belgeler gazetelerde ve televizyonların arşivlerinde de mevcuttur.
Ayrıca Anayasamızın 174. Maddesi ve bu madde ile ilgili kanunlar yürürlükte iken, Başbakanlık Konutundaki Tarikat-Cemaat önderlerinin davetini ve Erbakan-Çiller Hükümeti zamanındaki “Lâiklik İlkesi” aleyhine verilen beyanatların da sorulması, Anayasa Mahkemesi kararlarının incelenmesi
sizlerin yolunuzu açacak ve adaletin tecellisi sağlanmış olacaktır…

Sayın Savcı;

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temelini oluşturan Anayasamızın ilk üç maddesine gönülden bağlı(!) “Erbakan-Çiller” Refahyol Hükümetinin gerçek yüzü, Savcılığınızın yapacağı titiz araştırma sonucu mutlaka ortaya çıkacaktır. Aylardır tutuklu olarak yargılanmayı bekleyen Profesör Kemal Gürüz ve öbür Askerler de suçlarını öğrenmiş olacaklardır. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Sağlık ve başarı dileklerimle. 05 Ekim 2012

RİFAT SERDAROĞLU
rifatserdaroglu@gmail.com
twitter.com/rifatserdaroglu
0 532 211 00 11