KADIN CİNAYETLERİ TOPLUMSAL SORUNDUR

KADIN CİNAYETLERİ TOPLUMSAL SORUNDUR

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Ülkemizde kadın cinayetleri, bir toplumsal sorun boyutuna ulaşmıştır. Son işlenen kadın cinayetine yorum yapmak veya henüz olay sıcaklığını koruduğu için yalnızca onun üzerinde durmak, artık ağır bir toplumsal sorun durumuna gelen olayda yaraya merhem olmaz.

Biz konuya genel bir bakışla, toplumsal yaramıza çare arayacağız. Geçmiş yılları bir yana bırakalım, salt bu yılın (2019) ilk yedi ayında kadın cinayeti sayısı 245’e ulaşmış. Bu tablo, tekil cinayet(ler) olmaktan öte açık vahşete dönüşmüştür. Bir de soruna şu yönüyle bakalım : Her dönemde kadın cinayetleri ülkemizde ne yazık ki olmuştur. Ama hiçbir zaman bu dönemdeki ölçüde yoğun olmadı. Neden(leri)  nelerdir?

Öncelikle kadın cinayetleri toplumsal ve kültürel bir olaydır. Bir erkeğin öfkelenerek ya da cinnet geçirerek kadını öldürdüğünü söylersek, soruna kökten çözüm bulamayız. Asıl sorun, oralara nasıl gelindiğidir. O altyapıyı neler oluşturmuştur? Trajedinin toplumsal ve psikolojik, ekonomik… boyutları üzerinde duralım; yarayı iyi tanılayalım ki neşter atacağımız yerde çözüm üretebilelim.

Sorunu salt daha da ağır cezalar hatta idam cezasını geri getirerek de başlıbaşına çözme olanağı yok. Öyle olsaydı, idam cezası uygulanan ülkelerde bu tür cinayetlerin olmaması gerekirdi. O toplumlarda kadın hor görülen, 2. sınıf insan konumundadır. Onun için, idam cezasının yürürlükte olduğu ülkelerde de bu cinayetlerde anlamlı bir eksilme yok. Demek ki salt ceza başlı başına çözüm değil. Olayın Sosyolojik, Ekonomik, Politik, Eğitimsel, Dinsel, Tarihsel… kökleri olduğunu yukarıda belirttik.. O halde çözümü de bu eksenlerde arayacağız.

Feodal kalıntıların yoğun olduğu, bizim ülkemiz gibi ülkeler, erkek egemen toplumlardır. Nazım bir şiirinde ülkemizdeki kadının durumunu Soframızdaki yeri, öküzümüzden sonra gelen..diye betimlemişti. Tam da feodaliteye özgü tipik bir tanımdır bu.

Erkek egemen toplumlarda erkek kışkırtılan – şımartılan, kadın susturulan – bastırılan konumdadır. Örneğin feodal kültürün yoğun olduğu yerlerde, yürürken kadınla erkeğin yolu kesişirse, kendinden yaşça küçük de olsa kadın durur, erkeğe yol verir. Sonra kadın geçer. Yine kadın, yolda eşinin önünde yürürse kınanır durumdadır. Eşinden en az iki adım geriden gitmelidir Sünni İslam gereklerine göre.

Feodal ve dinsel baskının yoğun olduğu toplumda erkek kuldur, kadın ise erkeğin kulu. Kısacası kulun kulu. Kadına böyle bakılınca, kadının geçinemediği eşine ayrılık (boşanma) davası açma hakkı da olamaz. Olursa bu hak, maço erkeğin onuruna, erkeklik gururuna dokunur! Erkeğin tüm olumsuzluklarına karşın kadının hiçbir hakkını savunma olanağı yok! Çoğu yerlerde kadın önemsenmediğinden,  anababa kalıtından (mirasından) bile yoksun bırakılır.

Kadının özgür – bağımsız olmasının ilk adımı, ekonomik özgürlüğünü kazanmasından geçiyor. Bu, öncelikli ve olmazsa olmaz koşuldur. Kadın ne yalnızca çocuk doğuran bir kuluçka makinesidir ne de salt mutfağa hapsedilmiş, bir mutfak robotu. O, erkeğin eşi ve eş olmaktan gelen eşitidir.

Feodal kültür artıklarından beslenen insanımız ve ona yön veren konumdaki üst düzey yönetici ve politikacıların yaklaşımına bakalım. Yöneten konumundaki politik anlayışa bakalım :

Açılım sürecinde Rize belediye başkanı ne demişti? Biz terörü bitirmek için Kürt kadınlarını 2. eş olarak alalım.” söylemi ile kadın bedeni üzerinden ilkel politika.

AKP Samsun il başkanı ise; “Başı açık kadın perdesiz eve benzer, ya kiralıktır ya satılık”  diye saçmalamıştı. İlginçtir, bir yargıç ise Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmemek gerekir” buyurdu! Şaşırmayın; evet evet, aynen böyle dedi!

Ayhan Sefer Üstün adlı AKP Milletvekili; “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran kadından daha masumdur.” diyebildi!

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu; “Bayanlara evdeki işler yetmiyor mu?” buyurmuştu.

Başbakan Yard. iken Bülent Arınç;“Kadın iffetli olacak, herkesin içinde kahkaha atmayacak.” fetvası verirken;

Tasavvuf düşünürü olduğu ileri sürülen Ömer Tuğrul İnançer; “Hamile kadının sokakta gezmesi uygun değildir.” emir buyurmuşlardır.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ; “Tecavüze uğrayan doğursun, gerekirse devlet bakar.” vecizesiyle tarihte hak ettiği seçkin yeri almıştır.

AKP İl Genel Meclis Üyesi Erkan Ekmekci; ”Kızlar okuyunca, erkekler evlenecek kız bulamıyor.” denkleminin sahibidir.

AKP’li Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan; “Ben kadın – erkek eşitliğine inanmıyorum, kadına şiddet abartılıyor.” diye yüksek tepelerden gürlemiştir.

İ. Melih Gökçek; “Annesi tecavüze uğruyorsa çocuğun suçu ne? Annesi ölsün.”  kesin hükmünü koymuştur.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek; “Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek..” önermesiyle İktisatta yeni bir çığır açmıştır.

Eski Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu; “Annelerin, annelik kariyeri dışında bir başka kariyeri merkeze almamları gerekir..” Sosyolojik yasasını koyuyor… 

****
Bu AKP feodalitesi – dinciliği ile ve kadını öteleyerek, örseleyerek erkeğin kulu görerek cinayetleri önleyemeyiz. Aileden başlayarak özellikle okulda ve toplumsal yaşamın tüm kesitlerinde kadın – erkek eşitliği eğitimi verilmeli, uygulamalı olarak yaşanmalı ve yetişecek kuşaklara olumlu rol modeli olunmalıdır.

Kadın anamızdır, ablamızdır, kardeşimizdir, babaanne, anneannemizdir, en önemlisi de eşimiz ve eşitimizdir. Aynen bir elmanın öbür yarısı gibi. Kadına toplumda hak etiği yeri sağlar ve insan olarak kadın – erkek eşitliğini içselleştirirsek, sorunlar da büyük oranda çözülecektir.
=========================
Dostlar,

Anayasaya açıkça aykırı olarak (md. 103/2; tarafsızlık yemini..) partili (AKP’li) Cumhurbaşkanı Erdoğan, fıtrat (yaradılış) ayrılığının eşitliğe engel olduğunu ileri sürmektedir. Oysa bu durum doğal – biyolojik ve zorunlu bir Evrimsel farklılaşmadır ki| üreme ve insanlığın sürmesi sağlanabilmektedir.

Kastedilen “toplumsal cinsiyet“ (gender) eşitliğidir. Bu yalın olgu bilinmiyorsa derin bir bilgisizlik (cehalet) kanıtıdır. Biliniyor ve anlaşılmak istenmiyor, görmezden geliniyorsa kasıtlı olarak; orada ilkel bir siyasal tercih – dinci dayatma, şeriat özlemi vardır ki; çağ, hukuk, demokrasi ve insanlık dışıdır!

17 yılı dolduran tek başına AKP iktidarında kadını hep önemsizleştiren, şiddeti açık – örtük teşvik eden, bu eşitliği çiğneyen erkek eylemcileri koruyup – kollayan bir politika açıktan açığa izlenmiştir. Milli Eğitim okullarında bu yönde açıkça laiklik çiğnenerek dinci eğitim yapılmaktadır.

Kadına yönelik şiddet ve erken yaşta evlilikler, çocuk annelik bu dönemde iyice artmış; 4+4+4 ucubesi ile kadınların okullaşma ve istihdam oranları iyice azalmıştır. Dünya Ekonomik Forumu Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Raporu’na göre Türkiye, toplumsal cinsiyet (gender) eşitliğinde 144 ülke arasında 131. sıradadır. Son 14 yılda kadına yönelik şiddet 4 kat, % 392 artmış, genç kadın işsizliği % 23’e yükselmiş, kadınların istihdama katılımı ise %29-31 ile sınırlı kalmıştır. Son 10 yılda 500 bin kız çocuğu evlendirilmiş, son 6 yılda 142 298 kız çocuğu erken yaşta doğum yapmıştır! (Bkz. http://ahmetsaltik.net/2019/08/25/ emine-bulutun-katli-ve-egitimde-kadin -dusmanligi/ ve Eğitim’de Tarikat ve Medrese Gerçeği : 1 Milyon Öğrenci Tarikatların Elinde
Prof. Dr. Esergül Balcı..
)

6 (Altı!) yaşında kız çocuğu ile evlenilebileceğini sefilce, utanmadan TV’lerde dile getiren, Türkiye’yi dünyaya rezil eden sözde ulemalar Rektör bile yapılmıştır!

Sorun; özünde, son çözümlemede bir siyasal iktidar, AKP’den kurtulma sorunu-dur.

Sevgi, saygı ve kaygı ile. 11 Eylül 2019, Datça

Dr. Ahmet SALTIK​ MD, MSc, BSc​
Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı​ -​ Ankara Üniv. Tıp Fak.
​Mülkiyeliler Birliği Üyesi​​ – Sağık Hukuku Bilim Uzmanı​
www.ahmetsaltik.net profsaltik@gmail.com

Tarihsel ömür ve toplumsal ömür

Tarihsel ömür ve toplumsal ömür

Semih Koray

Semih Koray
Aydınlık Gazetesi, 6.11.2018

Geçmiş, toplumsal ömrünü tüketmiş tortuların yanı sıra, geleceğin önünü açan tarihsel bir birikimi de içinde barındırır. Onun için her devrim, hem geçmişten köklü bir kopuşu, hem de geçmişin bütün insanlığa malomuş kazanımlarına yeniden can suyu verilmesini içerir. Kopuş, toplumu tortulardan arındırarak ilerlemenin yolunu döşerken, geçmiş, kazanımlarıyla ilerlemenin taşıyıcılığını üstlenecek toplumsal gücün oluşumuna katkıda bulunur.

GEÇMİŞİN KAZANIMLARI HANGİ SAFTA YER ALIR?

  • Atatürk Devrimi, hem ümmetin yerine milleti geçirerek, hem de saltanatı yıkıp Cumhuriyeti kurarak Osmanlı’dan köklü bir kopuşu gerçekleştirmiştir.

Ama aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu da dahil Türk tarihinin bütününü milletleşme sürecinin bir güç kaynağı haline getirmiştir. Aslında Türk milleti, Türk-İslâm Uygarlığı’nın insanlığa getirmiş olduğu aydınlığı Osmanlı idaresi altında değil, Atatürk Devrimi sayesinde öğrenmiştir. Çünkü bu feodal uygarlığın kazanımları da, artık tarihsel ömrünü doldurmuş olan feodalizmin Osmanlıcılık ya da İslâmcılığının değil, milletleşmeyi tek çıkış yolu olarak gören Atatürk Devrimi’nin safındadır.

AMERİKAN ‘İSLAMCILIĞI’

Emperyalizmin Ortaçağ’dan artakalmış yakın dostları, çöküşün ürünü olarak ortaya çıkmış en bağnaz ve en vahşi güçlerdir. Bunlar, “Soğuk Savaş Dönemi”nin Yeşil Kuşağı’ndan başlayarak, El Kaide ve DEAŞ’a, Çeçen ve Uygur teröristlerinden FETÖ’nün İslâmcılığına uzanan yelpazeyi kapsamaktadır. Bu, tasarımı, biçkisi ve imalatı ABD tarafından yapılmış bir “İslâmcılık”tır. Bu terör çeteleri, hem emperyalizm adına yıkıcı birer koçbaşı olarak kullanılmakta, ama aynı zamanda Amerikan emperyalizminin “Medeniyetler Çatışması” adı altında İslâm Dünyası’nı hedef tahtasına oturtmasınnın bahaneleri olarak kullanılmaktadır.

İSLAM DÜNYASINDA ABD KARŞITI CEREYANLAR

* Lâikliğin çiğnenmesinin, milletin birliğinin sağlanmasında zaaflara yol açtığına kuşku yoktur.
* Ama lâiklik, emperyalizmle bütünleşmenin değil, emperyalizme karşı milletin birliğini sağlamanın aracıdır.
* Lâiklik adına emperyalizme dayanmak ve ondan medet ummak, dünyada tarihi, ülkemizde de Atatürk Devrimi’ni tersine çevirmek demektir.

TARİHSEL ÖMÜR VE TOPLUMSAL ÖMÜR

Toplumsal sistemlerin “tarihsel ömür”leri ile “toplumsal ömür”leri arasında bir “zaman kayması” vardır. 20. yüzyılın başlarında emperyalist sistemin asalaklığı ve yıkıcılığının ulaştığı boyutlar, böyle bir sistemin tarihsel olarak sürdürülemezliği çıkarımını beraberinde getirmiştir. Lenin, emperyalizmi “can çekişen kapitalizm” olarak nitelerken, Mehmet Akif onu “tek dişi kalmış canavar” olarak betimlemiştir. Mao’nun dilinde ise, emperyalizm “kâğıttan kaplan”dır. Ama emperyalist sistemin yıkılışının tarihsel kaçınılmazlığı ile bu sistemin toplumsal ömrünü doldurarak ortadan kalkması arasındaki “zaman kayması”, halen yaşamakta olduğumuz bir olgudur.

Günümüzde benzer bir “zaman kayması”, Ezilen-Gelişen Dünya için de söz konusudur. Ezilen milletler, milletleşme sürecinin değişik aşamalarında bulunmaktadır. Bu süreç tamamlanmadığı sürece, feodal kalıntılar şu ya da bu ölçüde bu milletlerin içindeki varlıklarını sürdürmeye devam edecektir. Tarihsel ömürleri tükenmiş olsa bile, onların da toplumsal ömürleri henüz sona ermemiştir.

FEODAL KALINTILARI DÖNÜŞTÜRECEK OLAN EMPERYALİZMİN YENİLMESİDİR

Dünyanın bu iki kutbundaki “zaman kaymaları”, aynı sürecin ortak bir sonucu olarak son bulacaktır. Çünkü Ezilen-Gelişen Dünya’da feodalizmi tasfiye edecek olan milletleşme sürecinin ilerletilmesi, emperyalist sistemin geriletilmesine bağlıdır. Üstelik gelişmekte olan bir milletin emperyalizme karşı mücadelesinde kendi içinde sağlayacağı geniş birliktelik, aynı zamanda milleti feodal öğelerden arındırmaya katkıda bulunan bir toplumsal dönüşümü de beraberinde getirecektir.

Günümüzde devrimi vatan savunmasına bağlı hale getiren emperyalizm çağının gerçeği, budur.
===================================
Dostlar,

Olağanüstü akıllıca bir makale bu..
Zaten Prof. Semih Hocanın Matematik zekası dillere destan..
Yazı birkaç kez dikkatle okunsa ve aklı başında dostlarla tartışılsa yeridir..
Çoook öğretici ve yol göstericidir..
Özellikle dinci – islamcılara ve etnik ayrımcı – Kürtçülere..

Sevgi  ve saygı ile. 08 Kasım 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com