Gülmen, “Kendime gelince serumu çıkartıp atacağım, yine açlık grevine gireceğim”

‘Zorla müdahale’ ile tehdit edilen Gülmen:

”Kendime gelince serumu çıkartıp atacağım!”

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)
Avukat Ayşegül Çağatay, 167 gündür açlık grevinde olan Nuriye Gülmen‘in ışığa karşı hassasiyetinin arttığını, derisinde dökülmeler olduğunu kaydetti. Zorla müdahale’ ile tehdit edilen Gülmen, “Kendime gelince serumu çıkartıp atacağım, yine açlık grevine gireceğim” dedi.

[Haber görseli]167 gündür açlık grevinde olan Nuriye Gülmen ile Semih Özakça, “zorla müdahale ile tehdit ediliyor. Derileri dökülmeye başlayan direnişçilerden Gülmen,

  • “Ben her şeyi, açlık grevini bile unutsam, bize yapılan bu zulmü unutmayacağım.
  • Kendime geldiğim an o serumu yine çıkartıp atacağım,
  • yine açlık grevine gireceğim taleplerim kabul edilene kadar..”

    diyerek duruma tepki gösteriyor.

Akademisyen Nuriye Gülmen ile öğretmen Semih Özakça ilgili avukatları Ayşegül Çağatay bilgi verdi. Sincan Cezaevi Kampus Hastanesi’ne yaptığı ziyaret sonrası Gülmen ile Özakça’nın “zorla müdahale” ile tehdit edildiklerini söyleyen Çağatay, Gülmen’in

  • “Ben her şeyi, açlık grevini bile unutsam, bize yapılan bu zulmü unutmayacağım. Kendime geldiğim an o serumu yine çıkartıp atacağım, yine açlık grevine gireceğim taleplerim kabul edilene kadar.” dediğini belirtti.

    Gülmen’in ışıktan rahatsız olduğunu aktaran Çağatay, “Derilerinde dökülmeler oluyor, çok inceldi derileri ve kuruyor. Her gün duş almaları gerekiyor, yatak yaraları oluşuyor. Deri döküntüleri için de yağ sürmeye çalışıyorlar. Kitaplarla ilgili sorunlar hâlâ mevcut ayrıca daha önce daha düzenli verilen gazeteler şu anda gardiyanların keyfi uygulamaları nedeniyle düzensiz veriliyor” diye konuştu.

Bir tek ”Cumhuriyet”

Direnişçilerin avukatlarından Ebru Timtik, Seyr-i Sabah’a Gülmen ile Özakça’nın hareketlerinin yavaşladığını, onun dışında günlük performanslarının iyi olduğunu söyledi. Timtik, “Daha çok yatakta ya da bir yerden bir yere giderken sandalye ile yapıyorlar bunu. Ancak şu anda bulundukları yer çok küçük bir hücre. İçinde tuvaleti bulunan hastanenin hücrelerinde kalıyorlar. Bu yüzden sandalye kullanamıyorlar” diyerek durumu aktardı.

Refakatçi onayının verilmesinin ardından Semih Özakça’nın annesi Sultan Özakça ve Nuriye Gülmen’in kardeşi Beyza Gülmen’in yanlarında refakatçi olarak bulunduğunu söyleyen Timtik, “Bunun savaşını çok verdik ve birkaç gündür bunu sağlayabildik ancak. Bu aradan geçen zaman içinde yalnız kaldılar. Günlük gazeteleri ve televizyonları var. İçeriye girebilen en muhalif gazete Cumhuriyet gazetesi, onun dışında politik yayınların hiçbirinin içeriye girmesi mümkün değil.” dedi.

İktidar kabul edecek

Timtik, AKP iktidarına karşı kazanım elde edilemeyeceği uyarısında bulunanlar için “Dünyada bütün kazanımlar nihayetinde bu tip eylemler sonucunda olmuştur. İktidarlar elbette sıkışırlar, elbette halkların geniş taleplerine cevap vermek durumunda kalırlar. Yoksa biz demokratik hak kazanımına inanmazdık. Bu zamanın sonunda iktidar onların taleplerini kabul edecek, umuyorum” yanıtını verdi.
********
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın avukatları gözaltına alındı

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevlerinin 169. gününde açıklama yapmak isteyen avukatları gözaltına alındı.

[Haber görseli]Tutuklu eğitimciler Gülmen ve Özakça için OHAL Komisyonu‘nun hizmet verdiği binanın önünde avukatlar ve doktorlar tarafından yapılmak istenen açıklamaya polis saldırdı. Doktor ve avukatlar, OHAL Komisyonuna yaptıkları başvuruların ‘derhal görüşülmesi’ talebiyle komisyonun çalıştığı binanın önündeydi. Halkın Hukuk Bürosu’nun gözaltılarla ilgili sosyal medyadan yaptığı açıklama şu şekilde:

– Büromuz avukatları Ayşegül Çağatay, Ebru Timtik, Didem Ünsal ve stajyer Avukat Naim Eminoğlu Ohal Komisyonu önünden gözaltına alındı. (Cumhuriyet web sitesi, 24.8.17)
=====================================
Dostlar,

Eyyy AKP! NURİYE ve SEMİH’in KUL HAKKINI ÇOK ÇİĞNEDİNİZ : 
Huzur-u Mahşerde Sizi Yüce Tanrı Bile Asla Bağışlamayacak!

Bu dram, öncesi (işten atılma!) bir yana, bir insan ve hekim olarak 169 gündür yüreğimizi yakıyor. Sitemizin manşetinden kaldıramıyoruz bu yakıcı sorunu. Her gün, açlık grevinin = HAK İÇİN ÖLÜME YATIŞIN bilmem kaçıncı günü olduğunu ellerimiz titreyerek ‘güncelliyoruz’ (!?). Her gün 1 sayı daha büyüyor açlık grevinin = HAK İÇİN ÖLÜME YATIŞIN süresi.. Nereye dek? He gün içimiz ürpererek Nuriye – Semih haberlerini arıyoruz basında.. Acaba, acaba??!!

İlgimizin elbette açlık grevinin = HAK İÇİN ÖLÜME YATIŞIN 169. gününde bu direniş eylemini inanılmaz bir azim, sebat, kararlılık, devrimci inanç ve dayanç ile sürdüren 2 genç masum insanın etnik kökenleri ile, açıkçası Kürt oluşları ile zerrece ilgisi yok. Böylesine bir ölçü / ayrımcılık / damgalama çok utandırıcı ve insanlık dışı olurdu hiç ama hiç kuşku yok!

Açlık grevindeki insanların istemleri dışında zorla beslenmeleri Uluslararası İnsan Hakları metinlerine göre suçtur.

Hep yazıyoruz, kamil – olgun insan inat etmez, kin tutmaz, hoşgörülü ve bağışlayıcıdır. Bu nitemler (sıfatlar) iktidarlar – ülkeyi yöneten devlet adamları için kezlerce geçerlidir ve keyfe keder olmayıp bağlayıcıdır. Örn. Anayasalar Devlet Başkanlarına kesin hükümlü de olsa kimi yurttaşları belli koşullarda bağışlama yetkisi tanır. Niyedir bu düzenlemeler?? Toplumsal huzur, barış, hoşgörü, dayanışma…. içindir.. Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullarda bu değerlere gereksinimi öylesine çok ki! İktidar bunları gör(e)miyor olamaz! Kör şeytan aklımıza ”kasıt” olasılığını getiriyor.. Bunun da sorumlusu iktidar!

AKP = RTE sık sık Şeyh Edebali’nin güzelim sözünü yineliyor :

  • İnsanı yaşat ki Devlet yaşasın!

Semih ve Nuriye insan değil mi?? Onlar suçsuz – günahsız ölür ya da sürekli
biçimde engelli kalırlarsa –ki bu olasılık tıbben halen çok yüksektir, her geçen gün de risk hızla büyümektedir– Şeyh Edebali’nin sözü çiğnenmiş olmaz mı?

Eyyyy AKP iktidarı; bu sözünüz de takiyye mi?
Yani halkı aldatmak, ”oy” için yapageldiğiniz gibi mi??

Kör inadı bırakın; evladınız yaşındaki 2 genç insanın yaşamı, sağ kalırlarsa gelecekleri, onurları ile oynamaya derhal son verin! Sonuçlardam siz sorumlu tutulacaksınız.. Bu 2 masum genç insanın katili olmayın!

Zulüm ile kimse abad olmamış, rezil -rüsva olmuştur.

Avukatlarını, doktorlarını bile yaka – paça gözaltına alıyorsunuz. OHAL de bahaneneniz.

Hiç ama hiç unutulmasın : Açlık grevleri üreten hukuk düzeni insan haklarına aykırıdır.

Dünya Hekimler Birliği’nin (WMA) Tokyo Bildirgesi’nin 5. maddesi açlık grevindeki mahkumların zorla beslenmemesini özel koşul olarak kabul etmiştir.

  • “Bir hükümlü beslenmeyi reddettiğinde, eğer hekim, beslenmeyi gönüllü olarak reddetmenin yol açacağı sonuçlar üzerinde kişinin tam ve doğru bir yargıya varacak yetenekte olduğu kanısında ise, bu kişiyi damardan beslemeyecektir. Hükümlünün böyle bir yargıya varma yeteneği ile ilgili karar, en azından bir başka bağımsız hekimce onaylanmalıdır. Beslenmeyi reddetmenin yol açacağı sonuçların hekim tarafından hükümlüye anlatılması gerekir.” (Açlık grevi yapan tutukluları zorla beslemek çözüm müdür?)

”Bağımsız hekimler” Ankara Tabip Odası ya da Türk Tabipleri Birlği’nin görevlendireceği doktorlardır; Sincan Cezaevi Hastanesi’nin devlet memuru hekimleri tek başına zorlanabilirler nesnel karar almada..

Dünya Hekimler Birliği’nin (WMA) Malta Bildirgesi,
”Oruç tutan mahkumun insanlık onuruna saygı duyma”
yı öngörür.

Ayrıntılar için sitemizin manşetinde 4 yazının erişkeleri (linkleri) var..

CEZA ve GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN İNFAZI HAKKINDA YASA (13.12.2004 tarih 5275 sayılı) md. 82/2’de yer alan dünenlemeyi zorlamayınız..

(2) Beslenmeyi reddederek açlık grevi veya ölüm orucunda bulunan hükümlülerden, ……. hayatî tehlikeye girdiği veya bilincinin bozulduğu hekim tarafından belirlenenler hakkında, isteklerine bakılmaksızın kurumda, olanak bulunmadığı takdirde derhâl hastaneye kaldırılmak suretiyle muayene ve teşhise yönelik tıbbî araştırma, tedavi ve beslenme gibi tedbirler, sağlık ve hayatları için tehlike oluşturmamak şartıyla uygulanır…

Bu içerik hem ”hükümlüler” içindir ki, Nuriye – Semih halen tutuklu yargılanmaktadırlar, haklarında hüküm kurulmuş değildir; hem de her 2 durumda yukarıda açıklanan Dünya Hekimler Birliği Bildirgelerine aykırı düşecektir..

Geliniz; hapis cezası ve güvenlik önlemleri temel ilkelerini düzenleyen CEZA ve GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN İNFAZI HAKKINDA YASA (13.12.2004 tarih 5275 sayılı) md. 16/2’de, sanığın hastalığı nedeniyle sağlanan olanağı ge-cik-me-den kullandırınız :

”…hapis cezasının infazı mahkûmun yaşamı için kesin bir tehlike
oluşturuyorsa, cezasının infazı iyileşinceye dek geri bırakılır.”

******
Suçlarınız öyle katmerlendi ki, öylesine ağır – ölçüsüz – vicdansızca kul hakkı yediniz ve yemektesiniz ki;

  • Huzur-u mahşerde sizi Yüce Tanrı bile asla kurtaramayacak!

Sevgi ve saygı ile. 24 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

AÇLIK GREVLERİ ÜSTÜNE

AÇLIK GREVLERİ ÜSTÜNE..

Açlık grevleri üreten hukuk düzeni, insan haklarına aykırıdır.
Demokratik hukuk devleti; açlık grevini yaratan ortamın her halini;
hukuki ve siyasal dayatmalarını gözden geçirip çözüm üretmelidir.

(http://bianet.org/bianet/insan-haklari/187324-acik-grevleri-uzerine)


Av. Fikret İlkiz 
ilkiz@mail.koc.net, İstanbul – BİA Haber Merkezi 12 Haziran 2017

Geçmiş yıllarda yaşadığımız günlere ve benzer süreçlerin acılarına dönmemek dileğiyle…
Açlık grevi yapan tutukluları zorla beslemek çözüm müdür? Bu yola başvurmak suretiyle yaşam hakkının zorla korumak acaba tutukluların özgür iradesine uygun mudur?
Açlık grevi; içinde bulunulan duruma başkaldırma amacıyla başvurulan son çare olarak görülebilir. Sorunun çözümü için dikkat çekmenin binbir türlü yolundan birisidir. Öğretim görevlisi Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça, KHK ile işten atılınca işsiz ve ekmeksiz kaldılar… Seslerini duyurmanın bir yolu olan ve son çare olarak gördükleri süresiz aç kalmaya kendi özgür iradeleriyle karar verdiler. Tutuklandılar ve cezaevindeler…
Aç kalmayı içeride sürdürüyorlar!

  • Açlık grevleri üreten hukuk düzeni insan haklarına aykırıdır.
  • Başka çare bırakmayan bir düzen adalet üretemez.
  • Böyle bir yola başvurulmasına neden olan bir hukuk düzenin kendisi hukuka aykırıdır.
  • Demokratik hukuk devleti; açlık grevini yaratan ortamın her halini;
    hukuki ve siyasal dayatmalarını gözden geçirip çözüm üretmelidir.
  • İnsan onuru ve her şeyden önce yaşam hakkını korumalıdır. 

Bilinmelidir ki, açlığa ve ölüme yatmaya karar veren kişinin kişisel kararı; sorunların çözümde bir insanın ölümü veya sakat (AS: engelli! Bir yasa ile tüm yasalardan bu sözcük ve çürük – özürlü sözcükleri çıkarıldı-2013) kalması pahasına kazanılacaksa eğer; üstün tutulması gereken asıl değer, insan yaşamının korunmasıdır. Bir kişi bile ölmemelidir, sakat (AS: engelli) kalmamalıdır. İster hukuki, ister siyasal ve isterse politik tercihlerden kaynaklanan ve kimseye zarar vermeyen ama kendi bedenini taleplerinin kabulü için kendi kararı ile açlığa ve ölüme yatıran her insanın yaşamı korunmaya değerdir.

  • Açlık grevi tasvip ve teşvik edilmemelidir, etmiyorum.

Zorla besleme yoluyla baskı ve işkence arasında nasıl bir ilinti vardır?

Tartışılıyor ama yaygın kabule göre zorla besleme bir tür işkence olarak kabul edilmektedir. Dünya Tıp Örgütü’nün (AS: Dünya Tıp Birliği – World Medical Association) 1975 Tokyo Bildirgesi, hekimleri aktif ya da pasif bir biçimde veya tıbbi bilgi tedarik ederek işkence eylemine katılmaktan men etmiştir. Tokyo Bildirgesi’nin 5. maddesi açlık grevindeki mahkumların zorla beslenmemesini özel koşul olarak kabul etmiştir.

Bildirge’nin açlık grevi ile ilgili beşince maddesi; “Bir hükümlü beslenmeyi reddettiğinde, eğer hekim, beslenmeyi gönüllü olarak reddetmenin yol açacağı sonuçlar üzerinde kişinin tam ve doğru bir yargıya varacak yetenekte olduğu kanısında ise, bu kişiyi damardan beslemeyecektir. Hükümlünün böyle bir yargıya varma yeteneği ile ilgili karar, en azından bir başka bağımsız hekimce onaylanmalıdır. Beslenmeyi reddetmenin yol açacağı sonuçların hekim tarafından hükümlüye anlatılması gerekir.”

İşkence gören bir mahkum kendisine yapılan baskıyı protesto etmek amacıyla açlık grevine başlarsa doktor, mahkumu rızası dışında gıda almaya zorlamamalıdır. Bir başka deyişle, böylelikle mahkumu, ileride daha fazla işkence görmek üzere sağlığına kavuşturmamalıdır. Madde 5’in Tokyo Bildirgesinin kapsamı içine alınmasının temel nedeni budur. Özellikle zorla beslemeyi yasaklayan 5. madde işkence mağduru mahkumlarla ilgilenen doktorlara destek sağlamayı amaçlar.

1989 yılında, Güney Afrika’da madde 5’in uygulanmasını gerçekleştiren hekimlerin tavrı geniş yankılar uyandırmıştır. Johannesburg’da Kalk ve Veriava adlı doktorlar (1991) mahkumiyet koşullarını protesto etmek amacıyla açlık grevine giden 33 mahkumu tedavi ettiler. Mahkumlar hastaneye kaldırıldığında, Tokyo Bildirgesi’nin 5. maddesi gereğince bilgilendirildiler. Zorla yemek yedirilemeyeceği kendilerine izah edildi. Dahası, Dr. Kalk mahkumların yargısız mahkumiyetlerinin bir tür işkence olduğunu öne sürerek, açlık grevinin etkilerinden kurtulan hastaların mahkumiyetlerine geri dönmelerini engellemek için hastaneden tahliye (AS: taburcu) edilmelerini de kabul etmedi.

“Kalk reddiyesi” olarak anılagelen bu karar tam da Tokyo Bildirgesi’nin açlık grevi hükmüyle gerçekleştirmek istediği amaca örnektir.

Dünya Hekimler Birliği 1991’den itibaren Malta Bildirgesini benimsemiştir.  Bu Bildirge, işkencenin olduğu durumlara atıfta bulunmaksızın, sadece gönüllü olarak sınırsız aç kalma/oruç tutma eylemini ve bu durum bağlamındaki mahkum-doktor ilişkisini içerir. Eğer açlık grevcisi zorla beslenmeyi net bir ifadeyle reddetmişse, o zaman hekim klinik ve ahlaki muhakemesini hastanın yararını gözeterek en iyi biçimde kullanmalıdır. Doktor hastanın ölümden döndürülmekten memnuniyet duyacağına ikna olmuşsa, hastanın isteklerine “karşı gelmek” ve onu hayata döndürmek gerekebilir. “Malta” bildirgesi doktorlara oruç tutan hastaya son bir şans verme imkanını tanır. (…)  Mahkumların zorla beslenmesine (….) doktorlar asla iştirak etmemelidir. Bu tür davranışlar bir tür işkencedir ve doktorlar “açlık grevcisinin hayatını kurtarma” kisvesi altında bu eylemde hiçbir şekilde yer almamalıdır. Oruç tutan mahkumun insanlık onuruna saygı duyma, karşılıklı güvene dayanan doktor-hasta ilişkisi çerçevesinde açlık grevcisinin bilinçli rızasını dikkate alma hastasının yararını gözeten doktorun mesleki sorumluluğunun bir parçasıdır  (Hernan Reyes. Tutukluluk Halindeki Açlık Grevlerinin Tıbbi ve Etik Yönleri ve İşkence Meselesi).

Malta Bildirgesi de her tür zorla besleme durumunu reddetse de, doktorların nihai olarak hastalarının yararı doğrultusunda hareket etmesini şart koşar.

“Açlık grevcilerinin sağlığından sorumlu hekimler için bir rehber niteliğindeki, Açlık Grevleri Üzerine Deklarasyon, Kasım 1991’de Malta’da toplanan, 43. Dünya Tıp Kongresi tarafından kabul edilmiştir. Malta Bildirgesi’ne göre: “Hastanın kendi kararına saygı göstermek hekimin görevidir. Hekim müdahale etmeden önce hastayı bilgilendirerek iznini alır, ancak acil durum ortaya çıktığında, hekim, hasta için en iyi olanı yapmak zorundadır(md.1/2). “Bu çelişki, özellikle müdahaleyi reddettiği konusunda açık bir beyana sahip olan açlık grevcisi komaya girdiğinde ve ölmek üzereyken ortaya çıkar. Ahlaki yükümlülükleri açısından hekim, hastanın iradesine aykırı da olsa hastayı yaşama döndürmek zorundadır; mesleki sorumluluğu açısından ise hastanın iradesine saygı göstermek durumundadır” (md.2). “Müdahale etmek ya da etmemek konusundaki son karar, temel çıkarları hastanın iyiliği olmayan üçüncü tarafların müdahalesi olmaksızın hekimine bırakılmalıdır. Gerektiğinde hekim, hastaya açıkça, onun (hastanın)  tedaviyi reddetme, koma durumuna ilişkin olarak, yapay beslenme ve ölüm riski gibi konulardaki kararını onaylayıp onaylamadığını belirtmelidir. Eğer hekim, hastanın reddetme kararını onaylamıyorsa, onun başka bir hekim tarafından takip edilmesini sağlamalıdır” (md. 4).

“Açlık grevi yapan kişi, baskı altında tutulabileceği ortamlardan korunmalıdır. Bu durum onun diğer grevcilerden ayrılmasını gerektirebilir” (md.5) (Sevinç, Murat. Bir İnsan Hakları Sorunu Olarak: Açlık Grevleri. A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi. www.Politics.Ankara.Edu.Tr).

  • Hukuk devleti, bireylerin hukuken kendilerini güvende hissettikleri ortamı yaratmak zorunda olduğunu ve kendisinin de hukuk kurallarıyla bağlı olduğunu bilir, bilmelidir.
  • Hukuk devletinin asıl varlık nedeni, kişi haklarını koruyacak ve güvence altına alacak bir hukuk düzeni yaratmaktır.
  • Demokratik hukuk devletinde, devletin sahip olduğu gücün hukuki sınırları, insan temel hak ve özgürlükleriyle sınırlıdır. Çünkü “özgürlüklerimizi koruyan, biçimsel anlamda yasalar değil, haklardır”.
  • Herkes, içeriği adil olan yasaların var olduğu adaletli bir toplumda yaşamaya hak sahibidir.

Yasalara aykırı görülse bile hukuksal olan, eylemleri siyasal olsa bile hukuka, adalete ve hakka uygun olan; iki eğitimci Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın başlattığı ve tutuklandıktan sonra sürdürdükleri açlık grevlerine duyarlı olunması ve onların yaşam hakkının korunması hepimizin görevidir. Sorunların çözümü için son çareyi kullanma yolundalar ve cezaevindeler…
O halde sokaktaki vatandaştan az biraz daha çok, onların yaşamları devletin koruması ve hukukun teminatı (AS: güvencesi) altındadır.

Sorunların çözümü için yaşamlarını açlık grevlerine yatıran insanların hiçbiri “düşman” değildir.

Türkiye’nin ceza hukuk sistemi “düşman ceza hukuku” hiç değildir, olmamalıdır.
================================
Dostlar,

Değerli Hukuk adamı, kıdemli Avukat Sn. Fikret İlkiz‘in bu derlemesi çok önemlidir. Güncel hengame içinde kayna(tıl)mamalıdır.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın ciddi ve kararlı AÇLIK GREVİ 3 ayı geçmiştir. Bu süre son derece ciddi zamandır. Her 2 masum, haklarında kesin yargı kararı olmaksızın işlerinden atıldıkları için, çaresizlik ve insan onuru adına yaşamlarını bile bile feda etmektedirler ve kesin kararlıdırlar!

Bu 2 insan sırasıyla 12+ ve 22+ kg tartı yitirmişlerdir. Hızla erimektedirler!
Wernicke-Korsakoff sendromu sınırındadırlar. Bu çok ciddi ve dönüşümsüz bir beyin hastalığıdır ve kişiyi tam engelli kılar (5510 sayılı yasa md. 25).
Vakit kalmamıştır. Alarm çalıyor..

İçişleri Bakanı Soylu, bu 2 insan için savcılık kayıtlarının tersine suçlama yapmıştır. Bu ayıptır, günahtır, Bakan suç işlemiştir. Kato dağına gitme yürekliliği gösteren Bakan Soylu, şimdi bir adım atsın ve hapishanede bu 2 genç insanı hemen ziyarete gitsin.. Hem kendini bağışlatsın bir ölçüde hem de bu insanlara geçici güvence versin.. Adalet Bakanı Bozdağ da yapabilir böylesi bir insani girişimi.. Haklarında kesinleşmiş yargı kararı olmadığı için hukukun evrensel ilkelerinden ‘‘masumiyet karinesi” gereği masum olan bu 2 genç insan işe iade edilsinler, idari izne ayrılsınlar (zaten hastanede epey süre sağaltımları zorunlu) ve tutuksuz yargılamaları sürsün. Bağımsız – tarafsız yargının kesin kararı ne çıkarsa onun gereği yerine getirilsin..

Türkiye ve AKP iktidarı bunca sağır – dilsiz – kör olup 3 maymunu oynayamaz. Vicdanlar henüz bunca nasır bağlamamış olsa gerektir. Bu dram sonlansın!

Bu arada ilgili mahkemenin de, sanıkların ÖLÜM – KALICI ENGELLİLİK NEDENLİ KRİTİK SAĞLIK DURUMUNU GÖZETEREK tutuksuz yargılama ve istiyorlarsa sağlık kurumunda sağaltım olanağı sağlaması yasal görevidir:

Hapis cezası ve güvenlik önlemleri temel ilkelerini düzenleyen 13.12.2004 tarih 5275 sayılı CEZA ve GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN İNFAZI HAKKINDA YASA md. 16/2’de, sanığın hastalığı nedeniyle uygulanacak süreç şöyledir:

”…hapis cezasının infazı mahkûmun yaşamı için kesin bir tehlike oluşturuyorsa, cezasının infazı iyileşinceye dek geri bırakılır.”

İlgili savcı ve sorumlu mahkeme neden kayıtsız kalarak siyasilerin suçuna ortak oluyor?

Katar sorununun ‘‘Bayramdan önce çözülmesini” (!) uluslararası topluma buyuran Türkiye Sultanı, Katar Emiri biraderini nedense herkeslerden çok kollarken, neden ülkesindeki bu yaman trajediyi görmezden geliyor?????

Sevgi, saygı ve yürek yangını ile. 12 Haziran 2017, Datça

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı, AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com