TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN DAYANDIĞI ESASLAR

Dostlar,

ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği) Bilim Danışma Kurulu’nda birlikte çalıştığımız, Ankara Üniversitesi’nden de akademik meslektaşımız, değerli Devrim Tarihi uzmanı Prof.Dr.Bige Sükan’ın 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN DAYANDIĞI ESASLAR

başlıklı özlü ve çok öğretici yazısını paylaşmak istiyoruz.

Özellikle gençlerimizle okumalı, tartışmalıyız..

Sevgi ve saygı ile.
18.12.12, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=========================================================

Prof.Dr.Bige Sükan
ADD Bilim ve Danışma Kurulu Üyesi
bige sukan

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN DAYANDIĞI ESASLAR

Ulusal Devlet

Çağımızın devleti ulusal devlettir ve bu devletin insan unsuru, “ulus” niteliğinde bir topluluktur. Osmanlı İmparatorluğu, son yüzyıllarda özellikle Osmanlılık, bazen de İslamlık bağından medet umarak varlığını sürdürmeye çalışmış, ne var ki bunda başarılı olamamıştır. Atatürk’ün kurduğu yeni Türk devleti Türkiye Cumhuriyeti ise Türklük bilinciyle, Türk ulusallığı (milliyeti) bağıyla varlığını sürdürmeyi ilke edinmiş bir ulusal devlettir. Atatürk’ün de işaret ettiği gibi, ulusu bir arada tutan unsur din ve mezhep bağı değil, Türk ulusallığı bağıdır. Dolayısıyla kimi çevrelerce dile getirilen “Türk ulusunu bir arada tutan unsur dindir” söylemi, Türk ulusunun varlığını, birlik ve bütünlüğünü tehlikeye sokabilecek son derece tehlikeli bir yaklaşımdır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda ulusal bir vatan yoktu; bünyesinde ırk, din, dil, tarih ve kültür bakımında farklı toplulukları barındırıyordu. İstanbul, Bağdat, Selanik, Şam, Kudüs, Tunus aynı devlet içinde ayrı ayrı milliyetlerin vatanlarıydı. İşte Cumhuriyet, bu duruma son vererek ulusal bir vatan, bir Türk vatanı yaratmıştır. Sınırları belli olan bu ulusal vatan üzerinde ulusal devletin yaratılması yine Cumhuriyet sayesinde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla vatan topraklarının her köşesi ortaklaşa yurttur, her parçası birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya atılan ve Türkiye’nin eski Osmanlı sınırları içindeki bölgelerde yeni politikalar üreterek etki alanı oluşturması gerektiği düşüncesine dayanan Neo-Osmancılık, günümüzde ulusal devleti zedeleyebilecek yaklaşımlara verilebilecek bir başka örnektir. Öte yandan yine 1990’lı yıllardan başlayarak gerek iç gerek dış güç odakları tarafından Türkiye’de Kemalizmin ve
ulus-devlet anlayışının terk edilmesi düşüncesinin aşılanmaya çalışılması acaba bir tesadüf müdür?

Tam Bağımsızlık

Türk ulusu temeline dayalı yeni ulusal devletin Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan bir diğer temel özelliği ise “tam bağımsızlık” tır. Yarı bağımlı Osmanlı İmparatorluğu’ndan tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişte, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupalı devletlerin yarı sömürgesi haline geldiği bir dönemde dünyaya gelen, tarihten ders alınması gerektiğini söyleyen Atatürk’ün ısrarla vurguladığı tam bağımsızlık anlayışının büyük rolü vardır. O’na göre “tam bağımsızlık”; siyaset, maliye, ekonomi, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık demektir. Dolayısıyla nasıl ki Atatürk döneminde imzalanan tüm uluslararası antlaşmalarda kapitülasyonlar konusunda ödün verilmemiştir, günümüzde de aynı uygulamaların sürdürülmesi gerekmektedir. Özellikle Türkiye’yi uygarlık ailesinin bir üyesi yapmak isteyen Atatürk’ün Türkiye için öngördüğü “çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak” hedefine uluslararası ilişkilerde tam bağımsızlıktan ödün vermeden ulaşmak temel ilke olmalıdır.

1990’lı yıllardan başlayyarak gerek iç gerekse dış güç odakları tarafından Türkiye’de federasyonlardan oluşan bir yapılanmaya gidilmesi önerilirken, öbür yandan 2000’li yıllardan başlayarak Lozan Barış Antlaşması’nın yerine Türkiye’nin parçalanmasını öngören, ancak Ulu Önder Atatürk sayesinde yürürlüğe konulamayan Sevr Antlaşması’ nın Türkiye’ye kabul ettirilmesi ve bu çerçevede bağımsız bir Kürt devletinin kurulması yolunda istemler uluslararası düzlemlerde dile getirilmektedir.
Öte yandan “etnik ve mezhep milliyetçiliği” teşvik edilerek Kürt milliyetçiliğinin
yanı sıra Lazlık, Çerkeslik vb. gibi ayrıştırıcı etnisite bilincinin aşılanmaya çalışıldığı, bunun da ötesinde Avrupa Birliği’nin Kürtleri, Lazları, Çerkesleri, Yezidileri ayrı azınlıklar olarak kabul ettiği, örneğin Avrupa Birliği 2001 İlerleme Raporu’nda Alevi yurttaşlarımızdan “Müslüman azınlık” olarak söz edildiği bilinmektedir.
“Küreselleşme (yeni emperyalizm)” ise, bir yandan devletler üstü yetkilerle donatılmış örgütlenmelerle klasik devlet yapısını sarsmaya başlarken, öbür yandan “ulus” kavramının da giderek yerini etnik, kültürel ya da çıkar birliğine dayalı kavramlara bırakması tehlikesini birlikte getirmektedir. Küreselleşme sürecinde karşılıklı bağımlılık ilkesi savunularak tam bağımsızlık ilkesi göz ardı edilmektedir.

Ulusal Egemenlik

Ulusal Egemenlik ilkesini ve onun zorunlu sonucu olan Cumhuriyetçilik ilkesini binlerce yıllık tarihi olan Türk ulusuna benimseten Ulu Önder Atatürk olmuştur. Fransız Devrimi ile birlikte dünyaya yayılan en önemli kavramlardan olan “ulusal egemenlik”, Osmanlı Devleti’nde hiçbir zaman uygulama alanı bulamamıştır. Osmanlı aydınları hiçbir zaman egemenlik hakkını Osmanlı ailesinden alıp tümüyle ulusa vermek düşüncesinde olmamışlar, yalnızca padişahın yetkilerinin sınırlandırılarak ulusa kimi hakların verilmesini istemişlerdi.

Özgürlük ve demokrasiyi özümsemiş ve benimsemiş olan Atatürk,
Milli Mücadele’nin ilk günlerinden başlayarak, yani Amasya Genelgesi’nden Sivas Kongresi’ne uzanan o zorlu süreçte Türk halkına kendi kendini yönetme bilincini vermeye çalışmıştır. 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılması, “ulusal egemenlik” ilkesinin yeni Türk Devleti’nin 1921 tarihli ilk anayasasında yerini alması ve halkın temsilcilerinden oluşan TBMM’nin saltanatı kaldırması (1/2 Kasım1922),
ulusal egemenlik ilkesinin gerçek anlamda benimsendiğinin göstergeleridir.

Bu sürecin sonucu olarak ise, 29 Ekim 1923’te ulusal egemenliğin en mükemmel şekilde gerçekleşebileceği devlet şekli olan, devletin bütün temel organlarının halk tarafından seçildiği Cumhuriyet kabul edildi.

Atatürk, Türk Devrimi’nin temel amacı konusunda şöyle diyordu:

  • “Yapılan ve yapılmakta olan devrimlerin amacı; Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş bütün anlam ve görünüşüyle uygar bir toplum haline getirmektir.”

İşte Ulu Önderimizin bu amaca uygun olarak kurduğu ve bizlere emanet ettiği yeni düzen laik, demokratik, çağdaş bir düzendir; bu düzenin yönetim biçimi ise Cumhuriyettir. Ancak günümüzde O’nun sayesinde sahip olduğumuz Cumhuriyet’i, laikliği, demokrasiyi, dolayısıyla çağdaş devlet ve toplum düzenini hedef alan yoğun bir saldırı kampanyası sürdürülmektedir. Bu sistematik saldırının odağını ise, Atatürk ve Atatürkçülüğe yönelik, asla iyi niyetli olmayan yıkıcı eleştiriler oluşturmaktadır. Öyle ki, kendi yıkıcılıklarını gizlemek için “numaracılık” da yapmaktadırlar. Gerek kendilerini II. Cumhuriyetçiler olarak adlandıran çevrelerin gerekse dine dayalı düzen yanlılarının en çok eleştirdikleri konular arasında, Atatürk’ün diktatörlüğü ve altı Atatürk ilkesi arasında demokrasi ilkesinin bulunmayışı gelmektedir.

ATATÜRK İLKELERİ – DEMOKRASİ İLİŞKİSİ

Demokrasi-Cumhuriyetçilik:

  • Cumhuriyet, yönetenlerin yönetme yetkisini halktan aldıkları bir rejimdir.
Dolayısıyla Atatürk’ün Cumhuriyetçilik anlayışı, yalnızca hükümdarlığın reddi anlamına gelen Cumhuriyetçilik değil, esas olarak demokratik Cumhuriyetçiliktir. Atatürk’e göre “demokrasi prensibinin en çağdaş ve mantıki uygulamasını sağlayan hükümet şekli, Cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz, millet tarafından seçilmiş meclistedir.”

Demokrasi-Milliyetçilik: Ulusal bir devlet olan yeni Türk devlet içinde en üstün iktidar olan egemenlik, yalnız Türk ulusuna aittir. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” tanımlamasıyla hiçbir şekilde etnik köken, dil, din, mezhep ayırımı yapmadan yurtiçi birlik ve ulusal beraberliği gerçekleştirerek demokrasi ortamının önemli bir koşulunu yerine getirmeyi amaçlıyordu.

Demokrasi-Halkçılık: Atatürk, kendi yazdığı “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında Halkçılıkla demokrasi prensibini aynı anlamda kullanmıştır:

  • “…Demokrasi esasına dayanan hükûmetlerde, hakimiyet halka,
    halkın çoğunluğuna aittir…”
Bunun yanı sıra O’nun halkçılıktan kastettiği geleneksel anlamda özgürlükçü siyasi demokrasidir, yani temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı rejimdir.

Kaldı ki; yasalar önünde eşitliği öngören, sınıf ayırımını ve mücadelesini reddeden, sosyal adalete, sosyal güvenliğe, adaletli gelir dağılımına dayanan Halkçılık ilkesinin demokrasiyle ilgisi yok demek, herhalde cehaletten başka bir şey değildir.

Demokrasi-Devletçilik: Atatürk’ün arzu ettiği eşitlikçi, adil bir sosyal düzenin kurulması devletin sosyal ve ekonomik yaşamdaki rolünü enaza indiren bir anlayışla tabii ki mümkün olamazdı. Dolayısıyla Devletçiliğin içeriğinde de demokrasi prensibini görüyoruz.

Demokrasi-Laiklik: Laiklik olmadan demokrasi olamaz.

Laik düzenlerde, yönetenler yönetme yetkilerini Tanrı’dan ya da dinden değil,
halktan alırlar. Dolayısıyla egemenliğin halkta bulunmadığı düzenlerde demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Laiklik, demokrasi içinde devlet tarafından korunacak bir düzen biçimidir. Bu nedenle demokrasinin nimetlerinden yararlanarak demokrasiyi ortadan kaldırma özgürlüğü, dolayısıyla demokrasi içinde
laik düzeni yok etme özgürlüğü olamaz.

Demokrasi-Devrimcilik: Atatürk Devrimi’nin temel hedefi çağdaşlaşmadır;
ancak devrim gerçekleşirken bir aydın kadronun toplumu ilerleme ve yenileşme yolunda aydınlatması zorunludur. Ne var ki, kendilerini II. Cumhuriyetçiler olarak adlandıran çevreler, devrimlerin bir avuç sivil-asker bürokrat tarafından hazırlandığını, yukarıdan aşağıya bir hareket olarak halka zorla kabul ettirildiğini ve bu nedenle halk tarafından benimsenmediğini iddia ederek Atatürk’ün kurduğu devlet modelini eleştirmekte ve Atatürk’ün Cumhuriyeti yerine II. Cumhuriyet’i gündeme getirmektedirler. Her halde
bu iddialarda bulunanlar, Atatürk’ün tüm devrimlerini gerçekleştirirken yaptığı yurt içi gezileriyle, halka hitaben konuşmalarıyla kamuoyunu hazırlamaya ve ulusunun
ayağına giderek ona devrimlerin gerekliliğini anlatmaya çalıştığını unutuyorlar.

  • Atatürk: devrimlerini gerçekleştirirken halkı ikna yöntemini kullanmıştı.
Halkın bunları benimsemesinde ise, Türk ulusunun Atatürk’e olan sevgi ve güveni
büyük rol oynamıştır. Öbür yandan Atatürk’ü diktatörlükle suçlayan çevreler herhalde
şu gerçeği de görmezden geliyorlar:
Atatürk nasıl bir diktatördür ki, tüm devrimlerini gerçekleştirirken TBMM’nin onayını almıştır, başka bir anlatımla Atatürk döneminde devlet ve toplum yaşamındaki
köklü değişiklikler yasalarla sağlanmıştır.

Sonuç olarak, Atatürk devrimlerinin halka zorla kabul ettirilmiş olduğu iddiaları
eğer doğru olsaydı, devrim karşıtlarının tüm yıkıcı çabalarına karşın Atatürk devrimleri bugün hâlâ dimdik ayakta duramazdı.

Bunun da ötesinde;
  • Atatürk devrimlerini sürekli kılan ilkelerinin akla ve bilime dayalı oluşudur.

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir