CUMHURİYET BİLGİ ŞÖLENİ..

Dostlar,

Çok değerli dostumuz, ADD Genel Yönetim Kurulu ve ayrıca Bilim – Danışma Kurulu’ndan çalışma arkadaşımız, eski Kültür Bakanlığı Müsteşar Yrd., birikimli sanatçı ve kültür insanı (hatta Kültürbilimci!) Sn. H. Hüseyin AKBULUT beyefendi, ADD’nin 25. kuruluş yıldönümü bağlamında bir etkinlik planı önerisini bizimle de paylaştı..

Dileriz ADD yönetimi, bu önemli ve “yapılabilir” önerileri büyük oranda yaşama geçirir.

Kendisine düşünsel emeği ve paylaşımı için teşekkür ederiz.
Biz bu yazıdan çok yararlandık. Çok okunmalı ve paylaşılmalı bu yazı..
Büyük Atatürk boşuna mı

“TÜRKİYE CUMHURİYETİ’nin TEMELİ KÜLTÜRDÜR” dedi?

Sevgi ve saygı ile.
3 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=================================================

Bilgi Şöleni: 

Cumhuriyet nedir, ne değildir? 

“Atatürkçü Düşünce’nin Temelleri”   

     Hüseyin Akbulut

1.BGerekçe:

29 Ekim 1923’te kurulan Çağdaş Cumhuriyetin, ortadan kaldırılarak, yerine dine ve etnik yapıya dayalı çağdışı bir devlet kurmaya yönelik çalışmaların sürdürüldüğü bilinen bir gerçektir. Cumhuriyetin getirdiği çağdaş değerler karalanarak, örselenerek, yok edilerek bu alanda büyük yol alındığını, hatta yolun sonuna gelindiğini de yaşayarak görmekteyiz.

Öte yandan karşı devrim niteliğindeki bu çalışmalar, bugünün sorunu da değildir. Cumhuriyetin kurulduğu günden başlayarak içeride ve dışarıda küresel güçlerin sürdürdüğü tarihe de mal olmuş bu yöndeki çalışmalar bilinmekte ve tüm yoğunluğuyla sürdürülmektedir.

Uzun yıllar gizlice yürütülen bu yöndeki çalışmalar, gözlendiği gibi günümüzde
artık buna da gerek duyulmadan açıkça ortaya konabilmektedir.

Türkiye’ye gericiliği ve yobazlığı dayatan bu güçler, “1919’daki Mustafa Kemal’e evet, 1923’teki Atatürk’e hayır!” şeklinde dillendirdikleri görüşleriyle, Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ü ancak savaşı kazanan bir asker olarak görmekte; Cumhuriyeti ve onun getirdiği değerleri ise tümüyle reddetmektedirler. Şeyh Kıbrısi’nin dillere pelesenk edilen yukarıdaki sözünü, yine Atatürk tartışmasının yapıldığı yakın zamanda, günümüz hükümetinin önemli ismi Bülent Arınç “Biz 1919’daki Mustafa Kemal’i severiz” diyerek, bu anlayışın AKP iktidarı tarafından sürdürüldüğünü, icraatı yanında,
sözle de ortaya koymaktadır.

Küresel güçlerin; akıl ve bilime dayalı aydınlanmacı, çağdaşlaşmacı, tam bağımsızlıkçı, özgürlükçü antiemperyalist düşünceyle ve evrensel ilkelerle kurulan Cumhuriyeti ortadan kaldırmaya çalışmalarını anlamak olasıdır.

Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu gibi sorunlu bölgede ve dünya enerji kaynaklarının %80’inin çıkartıldığı coğrafyada bu ilkelerle kurulan Cumhuriyet istenmez.
Sürekli bir biçimde denetim altında tutulabilecekleri bir devlet oluşturulmalı,
onlara göre “Yeni Bir Türkiye” yaratılmalıdır!

Türkiye’ye, Ortadoğu’ya ve Dünyaya “yeni düzen” (!) getirecek tasarım ancak
böylece başarılmış olacaktır.

Aslında, “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” tanımı, Graham Fuller’in 2008’de yazdığı
yeni kitabının adıdır. Kitabın, üst başlıktaki “İslam Dünyasında Eksen Konumundaki Türkiye” adı, dikkat çekmesin kaygısıyla, hoşumuza da gider anlayışıyla,
yayıncı kuruluş tarafından “Yükselen Bölgesel Aktör” olarak değiştirilmiştir.

Özetlersek; bir dönemin CIA Türkiye Masası Şefi Graham Fuller yazığı kitapta, Cumhuriyet’i başarısız bir “deneyim!” olarak tanımlıyor, bunu kendince Türkiye’nin Cumhuriyet dönemiyle İslâm’a, Ortadoğu’ya ve Arap dünyasına sırtını dönmesine bağlıyordu. Fuller, bununla da yetinmeyerek Arap harflerini reddeden Türkiye’nin, tarihten radikal olarak koptuğunu iddia ediyor, bizim kültür tarihimizi tersine çevirerek adeta yeniden yazıyor!

Graham Fuller kitabında, AKP ile “Yeni Türkiye”nin yaratıldığını,
bunda ise başarının;

  • – siyaset kurumu olarak Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, 
  • – sivil toplum olarak Fethullah Gülen Hareketi’nin olduğunu..

söylüyor, “Yeni Türkiye’nin”, tekrar bir İslam Devleti, bir Ortadoğu Devleti ve bir
Yeni Osmanlı Devleti olacağını iddia ediyordu.

  • Graham Fuller’in yazdığı “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adlı kitap,
    Adalet ve Kalkınma Partisinin yol haritasıdır.

Başka bir Türkiye yaratılmak için yola çıkılmıştır. Cumhuriyetimizin getirdiği değerler bir kenara itilecek, Ortaçağ karanlığına göz kırpmakla işe başlanacaktır. Bu açıdan
“3 Kasım 2002” seçimleri, siyasal tarihimizde bir dönüm noktasıdır ve
tam bir yol ayrımıdır.

Oysa, bizim tarihimiz Osmanlı ile, İslam ile, Arap dünyasıyla ve Arap harfleriyle başlayan bir tarih değildir. Örnek vermek gerekirse, biz Arap harflerinden önce Göktürk alfabesi, Uygur alfabesi, Kiril alfabesi ve şimdi Latin kökenli Türk alfabesi kullanmaktayız. Graham Fuller’in bizim için yeniden yazmaya çalıştığı kültürel kökler ise
kültürümüzün özü değil, uzun tarihsel yürüyüşümüzün aşamalarında etkilendiğimiz ve edindiğimiz katmanlı kültürel köklerimizin ancak birer boyutudur.

Bu uzun tarihsel yürüyüş aşamalarında bizler birçok dinler değiştirmişiz,
birçok alfabe değiştirmişiz, diller, lehçeler değiştirmişiz, hatta dilimizi unutmuşuz.
Kısacası kültürümüzün özü kaybolmuştur. Bu olguyla ve gerçeklerle yazılan
ve ortaya konanın gerçeklerle hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır.

Cumhuriyetin kuruluşuyla yoğun çalışmalar içinde ulusal kültür yaşantımız yeniden düzenlenip kurumlaştırılırken, bu tarihsel gerçekler nedeniyle çıkış noktası sürekli olarak kültürümüzün yitirilen özünü arayış, öze dönüş ve “öz korunarak çağdaşlaşma
ve kurumlaşma” arayışı olmuştur.

Cumhuriyet; Arap alfabesi yerine yeni Türk alfabesini alırken, Türk dilini Arap ve
Fars dillerinin etkisinden kurtararak arı Türk diline yönelirken ve Türk tarihi üzerindeki çalışmaları ile sürekli olarak yitirilen “öz”ü aramıştır.

İslam dini üzerindeki çalışmalarda da aynı anlayışı görüyoruz.
Atatürk; Kuran’ın Türkçe çevirisini, ünlü ilahiyatçı İzmirli İsmail Hakkı’ya yaptırdı.
Bununla da yetinmedi, Diyanet İşleri Başkanı Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi’nin
9 ciltlik “Kuranın Tercüme ve Tefsiri”ni 1936 yılında yayımlattı.
Türkçe hutbe geleneği başlatıldı.

Bu çalışmalarda da amaç yine aynıdır. özü arayış ve öz’e dönme arayışı.
Amaç, dini doğrudan, öz’den ve kaynağından öğrenmek. Atatürk; dini, dinci güçlerin elinden kurtarmak, hurafelerden, Arap – Acem kültüründen arındırmak istedi.
Böylece, Müslüman yurttaş ile Tanrı arasındaki “aracıyı “ kaldırmak istedi.

Yoğun çalışmalar içinde, sanattaki arayışta da yine aynı anlayışı görüyoruz.
Öz’ü arayış, Saray ve Osmanlılık yerine, Anadolu’ya, öz’e, halka yönelmek.

Yukarıda belirtildiği gibi, küresel güçlerin Cumhuriyeti ortadan kaldırmak yönünde
ortaya koydukları çalışmaları anlamak olasıdır. Ancak; kültür tarihimizi tersine çevirerek, kurulan Cumhuriyetin getirdiği çağdaş ve evrensel değerlerin, bizim kültürümüz dışında bir olguymuş gibi sunulması ve topluma bu biçimde benimsetmeye çalışması;
ileride büyük sorunlar doğuracak, halk ile Cumhuriyeti karşı karşıya getirecek bir siyaseti içermektedir ve asıl tehlike de burada yatmaktadır.

Yarım bırakılan ve giderek bir karşı harekete dönüştürülen Aydınlanma Devriminin sonuçlarıyla, geleneksel tutucu kültürün kuşatması altında aydınlatılmamış geniş halk kesimleri, uzun süredir sürdürülen bu siyasetle yanıltılmakta, onları Cumhuriyete karşıt hale getirmeye yol açmaktadır.

Kaldı ki, işbaşındaki iktidarın bu yoldaki icraatı ve her fırsatta Cumhuriyeti değersizleştirmek amacıyla ortaya koyduğu bilinçli yanıltıcı söylemler,
yaşanan süreci bugün daha da çıkmaza sürüklüyor.

Bu nedenle, Cumhuriyetimizin üzerinde yükseldiği kültür değerlerinin ve bu kapsamda Cumhuriyetin tarih anlayışının, dil anlayışının, yazı anlayışının, din-inanç anlayışının, bilim anlayışı ile sanat anlayışındaki düşünsel temellerin ve bu temellerin ortaya çıkardığı cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, devrimcilik ilkelerinin düzenlenecek “Uluslar arası bir bilgi şöleni”yle ortaya konarak geniş kitlelere yansıtılmasında yarar vardır.

2. Yaşanan süreç :

Bugün yaşanan süreç, Cumhuriyetin yarattığı ve üzerinde yükseldiği kültürün bilinçli bir biçimde yok edildiği bir süreçtir.

Cumhuriyet tarihimiz her gün yeni bir saldırıyla karalanmakta, “tarihimiz” bilinçli bir biçimde yok edilmeye çalışılmakta, unutturulmak istenmektedir.
Tarihimizle bağımız kopartılmaktadır.

Ruhban sınıfı da bulunmayan, inancın tanrı ile inanan arasında olduğu İslam dini
ve bu olguyla laikliğe en uygun din olan “inanç sistemimiz” yok edilmekte,
tarikat ve cemaatlerin egemenliğine terk edilen din anlayışıyla Türkiye,
teokratik bir din devletine dönüştürülmekte, Ortaçağa sürüklenmektedir.

Milli his ile dil arasında çok güçlü bir bağ vardır.” anlayışıyla
yabancı diller boyunduruğundan kurtarılan ve bu anlayışla arılaşmasına önem verilen, uluslaşmamızın olmazsa olmazı “ dil birliğimiz” yok edilmektedir.

Bizi çağa taşıyan bilim kurumlarımız büyük bir suskunluğa sürüklenmiş,
yaşamda en gerçek yol gösterici (mürşit) olan “bilim”in yerini,
yaşadığımız bilgi çağının tersine “doğmalar” almaktadır.

Duygu ve düşünce dünyamızı değiştiren geliştiren, Türkiye’yi uygar dünya ile bütünleştiren “sanat yaşantımızı” ve “çağdaş sanat kurumlarımız” tiyatro, opera, bale ve orkestralarımızı yok etmenin altyapısı hazırlanmaktadır.

Cumhuriyetimizin üzerinde yükseldiği ve Ulus olmamızı sağlayan kültür alanımız topluma yeniden anlatılmaz yeşertilmez ve bu geriye gidiş durdurulmazsa, ortada uygar yaşantımız da, yaşamımızın üzerinde yükseldiği Cumhuriyetimiz de kalmayacaktır.

3.Cumhuriyetin kültür anlayışındaki düşünsel temeller:

Öncelikle görülen; bu anlayışın “kültüre olağanüstü önem verdiği”, bunun da ötesinde, kurulan Cumhuriyeti kültür temeline dayandırdığı, dahası kültürü cumhuriyetin varlık nedeni olarak gördüğü gerçeğidir.

  • Atatürk; insanı “kültür taşıyan varlık”,
  • Ulusu da “bir kültürden oluşan insan topluluğu” olarak ifade ediyor

Vurgulanacak ikinci nokta ise, uzun tarihsel yürüyüşümüz aşamalarında kültürümüzün yitirilen ‘öz’ünü arayış ve “öz”e dönüş” anlayışıdır. Çünkü bizim kültürümüz farklıdır,
tek boyutlu değil çok boyutludur, katmanlıdır. Bizim tarih sahnesine çıktığımız coğrafya bugün yaşadığımız coğrafya değildir. Uzun bir tarihsel yürüyüşümüz vardır ve
bu yürüyüş aşamalarında giderek kültürümüzün özü yitirilmiştir. Bu nedenle de Cumhuriyetin üzerinde inşa edildiği kültür ve sanat temelinde başka bir çıkış noktası, yitirilen öz’ü arayış, öz’e dönüş arayışı olmuştur.

Bu nedenle, Cumhuriyetin üzerinde yükseldiği kültür zemininin, bize yabancı bir kültür anlayışı olduğu, “bizim kültürümüz olmadığı” söylemi yanlış bir anlayıştır ve
tam anlamıyla bir saptırmadır.

Bu kültür anlayışında öbür önemli hedef; “çağdaşlaşma, dahası, çağın üzerine çıkma” anlayışıdır. Bu anlayış; uygarlığın gelişimine kayıtsız kalmayı değil, ona katılmayı, ondan feyiz almayı ve onu geliştirerek, çağdaşlaşarak ilerlemeyi tarif etmektedir
(Ulusal kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmak).

Atatürk’ün 10. yıl Söylevinde söylediği

“Türklüğün unutulmuş medeni vasfı bir güneş gibi doğacaktır.”

deyişini bu anlamla değerlendirmek gerekir.

Yine bu anlayış, kültür sanat alanında “kurumsallaşmaya” olağanüstü önem veren bir anlayıştır.

Türk Dil Kurumu,
Türk Tarih Kurumu
,
Üniversiteler,
Konservatuvar,
Devlet Tiyatroları,
Devlet Operası,
Devlet Balesi,
Senfoni Orkestrası,
Köy Enstitüleri,
Halkevleri – Halkodaları…

gibi kültür sanat alanındaki hızlı ve yoğun kurumlaşma bu anlayışın
en belirgin örneğidir.

Yine Cumhuriyet rejimi, bu uygarlık projesini bir bütün olarak görmüş “önce ekonomiye bakalım” sığ anlayışına düşmemiştir. Sanattaki kurumlaşmayı üniversitenin kurulması, demiryolların inşası, demir-çelik sanayisinin kurulması, kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi vb. anlayışı ile birlikte gerçekleştirmeye çalışmıştır.
Cumhuriyeti kuranların gelişme ve kalkınma çabasına bu “bütüncül bakışları”
çok önemlidir.

Cumhuriyet, kuruluş tarihi 1923’ten başlayarak kültür-sanat alanında kısa zaman içinde yoğun bir kurumlaşmaya sahne olmuştur. Başka herhangi bir ülkede kuruluş aşamasında, kültür sanata bu boyutta önem verilmediğini, bu yoğunlukta kurumlaşmanın yaşanmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

4. Sonuç                                :

Bu neden ve amaçlarla, Cumhuriyetimizin üzerinde yükseldiği kültür değerleri bütününün ve buna kaynaklık eden “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin düzenlenecek
“Uluslararası Bilgi Şöleni” ile bilimsel bir anlayışla ortaya konmasının ve
geniş toplum kesimlerine yansıtılmasının yararlı olacağı düşünülmektedir.

Türkiye’den ve yurtdışından davet edilecek uzmanların, bilim insanlarının, gazeteci
ve siyaset insanlarının bu konuda ortaya koyacakları bu görüşler dünyaya, siyaset kurumuna ve geniş toplum kesimlerine yansıtılarak bu konuda sürdürülen yanlışlıklar
bir ölçüde de olsa ortadan kaldırılabilir.

Yine bu bilgi şöleniyle elde edilen akılcı (rasyonel) görüşler bir yayında toplanarak ortaya bir “kaynak kitap” çıkartılabilir, bu görüşlerin özetini içeren bir “başvuru kitapçığı” ile ADD Şubelerimizde bu konularda yaşanan çelişkili görüşler giderilebilir.

Yaşanan bugünkü süreç ve gelinen nokta da düşünülerek, böyle bir çalışmanın yapılmasının; dünyaya, siyaset kurumuna ve topluma sunmanın tam da zamanının yaşanan bu zaman olduğu düşünülmektedir.

Bilgi şöleninin düzenlenmesine karar verilirse, zaman yitirmeksizin bir “Düzenleme Kurulu”nun, görüşlerine başvurulacak uzmanları saptamak ve gelen görüşleri değerlendirmek ve yayına hazırlamak için bir “Bilim Kurulu”nun ve “Tanıtım-İletişim-Yayın Kurulu”nun oluşturulması gerekmektedir.

Düzenlenecek “bilgi şöleni” için en uygun tarihin 2014 yılının 29 Ekim – 10 Kasım tarihleri arasında 2 veya 3 günü kapsayacak bir süre olabileceği düşünülmektedir.

Bilgilerinize ve değerlendirmenize saygılarımla sunarım.

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir