‘Din Bu’ ve biz de buyuz işte!

Mine Söğüt
minesogut@gmail.com
04 Eylül 2020 Cumhuriyet

Allah’tan korkan insan da kötü biri olabilir.
İnançlı insanlar da ahlaksızlık yapabilir.
Bir tarikat lideri de yalan söyleyebilir.
Gerçek İslam budur, yani her şey gibidir.
Kutsallığı bir yakıştırmadır, insan aklının ürünüdür ve o yüzden insana ait olumlu olumsuz hangi değerler varsa hepsini içinde barındırır.
Dolayısıyla dindarlık ile iyi insan olmak arasında mutlak bir paralellik yoktur.

Her kesimden olduğu gibi dini kesimden de bir tarikat lideri, bir din âlimi, bir şeyh, bir imam, dini bütün herhangi bir insan da pedofil olabilir.
İnançlı biri de küçük bir çocuğu cinsel açıdan taciz edebilir.
Allah’ın adını dilinden düşürmeyen biri de kendini kurtarmak için sağa sola ahlaksız teklifler yapıp gerekirse örtülü tehditler savurabilir.
Sorun dindar birinin böyle şeyler yapması yüzünden bütün bir dinin karalanmasında değildir.
Sorun dindar insanların asla böyle bir şey yapmayacağına inanılmasındadır.
Böyle şeyleri “kötü” olan herkes yapabilir.

Dindarlar da yapabilir.

Tehlike zaten her yerde hep vardır. Ve bu durum zaten yeterince korkunçken…
Siz potansiyel bir suçu ve suçluyu asla yargılanamayacağı, sorgulanamayacağı bir dokunulmazlık zırhına sarıp sarmalarsanız, tehlike daha da korkunç hale gelir.
O yüzden bir tarikat liderinin kendi ağzından duyduğunuz o itiraflara…
O kendini kurtarma çabasına…
O çabanın sonunda karşısındakini tehdide varan sözlerine bakıp da sakın “Gerçek İslam bu değil” demeyin.

  • Gerçek İslam tam bu!

İslamın da tüm farklı felsefi oluşumlar gibi, zaaflı, hesapçı, ahlaksız, tehditkâr, tecavüzcü, tacizci vb. karakterdeki insanların yüksek mertebelere gelmelerine, etraftakilerine zararlar vermelerine, iyi niyetleri suiistimal etmelerine olanak tanıyan kurumsal bir yapılanması olabilir.
Sorun, bu yapının dokunulmazlık payesini kuşanarak içinin alacasını saklama potansiyelini görmezden gelen akılcı iradededir.
Altında dini terör örgütlerinin imzası olan onca siyasi cinayete rağmen…

Gerçek İslam bu değil” denile denile siyasal İslamın aklandığı ve önünün açıldığı bu ülkede…

  • Bundan tam 30 yıl önce bugün, Turan Dursun öldürüldü.

O öldürüldüğünde irtica henüz bir tehditti.
Bugün iktidarda.

Turan Dursun, İslamın ya da herhangi bir dini yapılanmanın sosyolojik analizini hileli bir yerden yapan ve İslamın politikleşmesinin sakıncasız olacağı sonucuna varan aydın kesimin desteğiyle iktidara gelen irticanın deşifresini bundan 30 yıl önce yapmıştı.
Hem de bir din âlimi kimliğiyle.
Ama bu ülkenin, onun yazdıklarını okumayan, okusa bile okuduklarına kulak asmayan birtakım aydınları, onun öldürülmesinden de bir sonuç çıkaramayacak kadar karanlıktaydılar.

Turan Dursun’un 30. ölüm yıldönümündeDin Bu” adlı kitabını bulun okuyun. Ama önsözünü de okuyun.

Turan Dursun, kitabının basılacağını göremeyeceğini henüz bilmeden yazdığı o önsözde, yazdıklarını geri çeviren, tehlikeli bulan, dindarların inançlarına saygısızlık olacağı için, dini duyguları incitmekten çekindikleri için yayımlamak istemeyen ya da değiştirerek yayımlamayı öneren solculara, aydınlara teessüf eder.

Ve birkaç ay sonra da evinin kapısında vurularak öldürülür.

O an bu koca ülke de evinin kapısında vurularak öldürülür.
Bugün burnunuza mütemadiyen kötü bir koku geliyorsa…
Kokan işte o ülkenin o günden bugüne evinin kapısı önünde çürüyen cesedidir.

Kötü bayramlar

Kötü bayramlar

Mine Söğüt
minesogut@gmail.com 31 Temmuz 2020 Cumhuriyet

Hani mitolojik hikâyede gökten inen bir koç, kurtuluşudur ya o an kurban edilmekte olan bir çocuğun…

O çocuk kurtulmadı. Sizi kandırdılar.

Siz çocuklarınızı kurtarmak adına ardı ardına kurbanlar keserken onlar çocuklarınızı yine hep çaldılar. Savaşlara kurban verdiniz çocuklarınızı.

İktidar hırslarına kurban verdiniz. Sömürü sistemine kurban verdiniz.

Paraya kurban verdiniz. O yüzden çocuklarınıza hiçbir çağda daha güzel ve güvenli bir hayat veremediniz. Aslında artık siz de biliyorsunuz.

Yoksullar da yılda en az bir kere et yiyebilsin diye kurban kesmeniz ve etini onlara dağıtmanız bu dünyanın daha iyi bir yer olmasını sağlamayacak.

Günah dediğiniz kötülükleriniz, o kestiğiniz kurbanlarla bağışlanmayacak.

Nüfusunun dörtte birinin açlık sınırının altında yaşadığı...

Yarısından fazlasının zar zor geçindiği…

Geri kalanının her an yoksul kalma tehdidiyle sisteme tutunma refleksleri geliştirdiği…

Ve sayılı zenginin dünya malını savaşlarla, borsalarla, kara para trafikleriyle ele geçirdiği bu sistemde…

Olan bitene sessiz kaldığınız ve hatta olan bitenin gönüllü bir destekçisi olduğunuz sürece… Sizin de çocuklarınızın da hayatı daima tehlikede.

Şu anda dünya nüfusunun yaklaşık %23’ünü oluşturan 1.3 milyar insanın açlık sınırının altında yaşadığı bir dünyada nefes alıyorsunuz.

Ve üzerinde büyük bir Müslüman nüfusun da yaşadığı Afrika kıtasında bebeklerin açlıktan ölüyor olmasını hâlâ yadırgamıyorsunuz. Onların objektiflere son nefeslerini verir gibi canhıraş dikilmiş koca gözlerine baka baka bayramlar kutluyor, kurbanlar kesiyor ve hâlâ kendi yarattığınız tanrının sizi sevmesini bekliyorsunuz. Aslında siz kendinizi sevmiyorsunuz.

Gerçeklerle yüzleşmemek için tüm suçlarınızı tanrılara ait hikâyelere yüklüyorsunuz. Hadi şimdi gidin… bir hayvan alın.

Onun gözlerini sıkıca bağlayın. Bir kuzu olsun o kurban, bir koyun, bir oğlak, bir keçi… Deve kesin isterseniz, kes kes bitmesin eti. Ritüellerle kesin kestiğinizi. Kesenin ağzını açın, hayvanın gözünü bağlayın ve kanını nasıl akıtacağınızı hatırlamak için defalarca kutsal kitaplara bakın.

Çocuklarınız seyretsin bu yaptığınızı. Alınlarında kurban kanı. Kötülüğünüzü ve şuursuzluğunuzu onlara devredin. Çağlardan çağlara neyi neden aktardığınızı ve neye neden inandığınızı hiç sorgulamadan…

Tanrılar sizden ne istiyor siz tanrılardan ne istiyorsunuz… umurunuzda olmadan. Aslen kendinizden memnun olmadığınızı ve günahlarınızdan arınmak için nafile kan akıttığınızı, o kanı akıtırken ve o eti dağıtırken daha büyük günahlara imza attığınızı yine fark etmeyin.

Bir hayvanın canını alarak ve etini yoksullara dağıtarak affettirmeye çalıştığınız günahlarınızı işlemeye iştahla devam edin. İnsan her çağda ve her coğrafyada aynı hataya düşer. Sözde, en çok değer verdiği şeyi tanrısına kurban eder. Ve ondan daha değerli karşılıklar bekler.

Tanrının ona verdiklerinden ya da tanrının ona vermesini istediklerinden vazgeçmeyen… ve tanrıdan devamlı bir şeyler isteyen… bu istekler denizinde hileli değerler belirleyen insan… Kurban fikriyle kan akıtma fikrini birbirine dolayarak onayladığı vahşetini kutsallık kılıfına sarıp sarmalayarak dokunulmazlık rafına yerleştirir.

Ve hiç sorgulamaz, en çok değer verdiği şey gerçekten değerli midir?
***
Şu anda bu ülkede ve bu dünyada yaşanan savaşlara, açlıklara, adaletsizliklere ses çıkarmayan ve çıkarı için kötülüğün çarkına göz göre göre su taşıyan herkese kötü bayramlar.

Bu tehlikenin farkında mısınız?

Bu tehlikenin farkında mısınız?

Mine Söğüt
minesogut@gmail.com 

Cumhuriyet, 13 Mayıs 2020

Yasaklar kalkar kalkmaz dışarı çıkın.
Hiçbir şey olmamış, olmuyormuş gibi.
İlk iş berbere gidin. Saçınız kesilsin, enseniz tıraşlansın.
Cüppeli biri “2000’e yakın selefi dernek silahlandı” desin, umursamayın.
Boya yaptırın. Manikür ve pedikür de. Belki biraz da röfle.

Bir yazar,

  • 50 kişiyi öldürecek silahımız var.
  • Ben bizim sitede 3-5 kişiyi listeledim diye konuşsun.

Gülüp geçin. Bir mağazaya girin. Bir gömlek alın. Bir etek. Yeni bir ayakkabı. Bir çift çorap. Ya da eşarp.

Bir gazeteci,

  • Biz sokağa çıkarsak karınızı, çocuğunuzu nasıl koruyacaksınız? Milyonlarca kişiyi öldürürüz gibi laflar etsin. Kulak asmayın.

Yürüyen merdivenle bir üst kata tırmanın. Bir kitap alın. Mutfağa ufak tefek kap kacak. Telefona yeni bir kılıf.

Darbeden bahsetsin birileri. Başka bir dil konuşurlarmış gibi, işitmeyin bile, işitseniz de anlam vermeyin.

Lokantalar ne zaman açılacak deyin. Meyhaneler? Kafeler? Barlar?
Bu yaz tatile çıkamayacak, hiç denize giremeyecek mi insanlar?

  • Ya 15 Temmuz günü dağıtılan silahlar?
  • Saklı silahlar?
  • Kayıp silahlar?
  • Ruhsatsız silahlar?

Bunlar hakkında yazılanlar bir kulağınızdan girsin, öbür kulağınızdan çıksın.

  • Köprüde askerlerin boğazını kesenler kimlerdi?

Yaşadığınız bu ülkede kim neyin hesabını ne zaman kime verdi? Bunları nasıl merak etmediyseniz, şu anda olan biteni de merak etmeyin. Siz başka şeyleri merak etmeyi sürdürün. Maçlar, deyin, ne olacak, ligler ne zaman başlayacak, bunca insan bir daha ne zaman at yarışı oynayacak?

  • Sağlık personelinin hangi şartlarda çalıştırıldığıyla nasıl ilgilenmiyorsanız, baroların işlevsiz kılınmaya çalışılmasıyla da öyle ilgilenmeyin.

Yapı marketler de açıldı nihayet, diye sevinin. Gidin yeni bir musluk, çamaşır sepeti, fayans, şezlong, saksı falan alın. AVM’deki dondurmacı hâlâ açılmamış diye hayıflanın.  Çocukları hamburgerciye götürmek için gün sayın. Uçak biletlerine bakın. Ne zaman hayat tam olarak normale dönecek, diye söylenin.

Hayat nedir ve normal nedir, yine hiç düşünmeyin.

Akıl almaz iddianamelerle tutuklu olarak yargıladığı gazetecileri salgın tehlikesine rağmen hapiste tutan…

15 Temmuz’un sorumlusu saydığı askeri öğrencileri müebbetle yargılayan…

Muhalif akademisyenleri asılsız suçlarla itham ederek üniversitelerden atan…

Devletin laiklikle olan bütün bağlantılarını gözünüzün içine baka baka tek tek kopartan…

İrili ufaklı mafyaların meydan savaşlarına kim bilir ne niyetle seyirci kalan…

Salgın sürecinde hastalıktan çok muhalefetle savaşmayı ve kendini, varlığını korumayı marifet sayan iktidarın size vaat ettiği hayattan ve normalden kuşkulanmadığınız sürece;

Bu ülkede, hayalinizdeki hayat da normal de koronadan öte, darbe söylentilerinin gölgesindeki siyasi tehditlerle büyük tehlikede.

Din savaşları her zaman kocaman bir yalandır

Din savaşları
her zaman kocaman bir yalandır

Mine Söğüt
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Filistin’de olup bitenlere kimlikleri umursamadan üzülenler ve o hiç bitmeyen savaşın mahvettiği hayatlar için dertlenenler ister Müslüman olsunlar ister Yahudi… 
İyidirler. Ve o gerilimden beslenenler; İktidarlarını o gerilim dili üzerine inşa edenler… 
Kimlikler üzerinden kurdukları dünyalarda düşmanlığı bileyenler… 
Hangi dinden olurlarsa olsunlar dibine kadar kötüdürler. 
Paylaşılamayan topraklar ve kutsallıklar… 
İnsana insanın ne olduğunu çok net anlatırlar. 
Tüm dünya görüyor… O topraklarda tüm çocuklar gözlerini savaşa açıyor. 
O topraklarda tüm çocuklar doğar doğmaz bir diğerinin düşman olduğunu öğreniyor. 
Yaşadığı coğrafyada “öteki”ne huzur göstermemiş… Ve “öteki”nden huzur görmemiş iki halk… 
Nesillerdir aslında aynı acıdan farklı paylar alıyor. Eziyet edilenin acısını tarif etmek kolay… 
Ama eziyet eden de korkunç bir düşmanlık mirasıyla damgalı doğuyor. 
Birbirini sevmemeyi doğar doğmaz öğrenen çocuklar…. 
O topraklarda bitmeyen bir laneti nesillerden nesillere genetik bir miras gibi taşıyor. 
Tanrı kavramının ne anlam taşıdığını çoktan unutan… 
Ve kara bir inanç mirasına doğan halklar, tüm siyasilerin kendi çıkarları için ortaklaşa onayladığı bir şiddetin kozasında yaşıyorlar. Savaşın haklılığına çoktan ikna olmuş kalabalıklar… Dünyanın bu alçak ahlakı temelden değişmedikçe o toprakları asla paylaşamayacaklar. Bir arada huzur içinde yaşamanın hayalini zinhar kuramayacaklar. 
Kudüs hiçbir zaman hiçbir yerin başkenti olamayacak; içi devamlı düşmanlıkla dolan lanetli bir mezar olarak kalacak. 
Dini kimlikler üzerinden hak talep ederek kendinden olmayana kan kusturan iktidarlara imkân veren; Bu zalim gerçeklikten sonuna kadar yararlanan; 
Filistin’de bunca zamandır olanlardan hem Doğu’da hem de Batı’da nemalananlar… 
Aslen savaşın ne olduğunu, neye yaradığını tüm dünyaya anlatmaktalar. 
Ama kimse anlamanın peşinde değil
Orada yaşayanların kim olduğu aslında kimsenin umurunda değil. 
Burada siyasi fişekler atıldıkça gaza gelip sokaklara dökülenler… 
Küçük hesaplarla tehlikeli ve büyük çıkışlar yapmayı marifet sayanlar… 
O toprakların kanını emerek semiriyorlar. 
Bu ağır hayatları o çocukların, o halkların sırtına yükleyenler; 
Ve bu kutsal toprak savaşlarını onaylayarak düşmanlıkları besleyenler; 
Savaşlardan nemalanan çokuluslu iradeler; 
Müslümanların ve Yahudilerin paylaşamadıkları manevi bir değer üzerinden büyük maddi değerler yaratıyorlar. 
Güçler savaşının görkemine kapılıp gerektiğinde ateş püsküren; 
Ama gerekirse de her şeyi sineye çekmeyi beceren bir iktidarın hükmettiği bu ülkede de… 
Kimse gerçek bir haklılığın peşinde koşmuyor. 
Gerekirse İsrail’le el sıkışan, gerekirse “One minute” diye şahlanan dengesizlik… 
Oradaki savaşı durdurmaya, Filistin halkını korumaya, bölgede etkili bir politika oluşturmaya değil… Aksine savaşı ve o savaşın kan emicilerini beslemeye yarıyor. 
Din savaşları her zaman kocaman bir yalandır. 
Savaşı çıkaran ve savaştan nemalanan… Tarif ettiği Allah’a gerçekte hiç inanmayandır.
==================================================

Teşekkürler değerli Mine Söğüt…

Kapitalizmin ve onun emperyalistleşen aşamasının dünyayı sürüklediği Küreselleşme (Globalizasyon), bir ateş çemberine dönüştü(rüldü). Gerçekte kurgu da budu; saflık yersiz!
Küreselleşmenin barış, demokrasi, gönenç (refah), erinç (huzur)… getireceği savları kocaman birer balon çıktı ve dahası, tam da tersi oldu. Çeyrek yüzyıldır bu gerçekleri yazmakta ve konuşmaktayız. Yarım milenyum (binyıl) yıldır dünyayı sömüren kapitalizm, sağladığı muazzam sermaye dağları ile bu kez salt mali imparatorlukla yetinmeyerek yumruğunu masaya vurmakta ve “para bende – güç bende – dünyayı da ben yöneteceğim!” dayatması içindedir. Sömürü, daha da acımasız yöntemlerle post-modern bir nitelik kazanmıştır; insanlık bir sefalet içindedir. İronik olan ise teknolojik olarak bunca gelişmişliktir. Uzayda neredeyse cirit atan 21. yy. insanlığı, barış ve huzurdan uzaktır. Küresel gelir dağılımı giderek adaletsizleşmekte, küresel toplum başta din – inanç olmak üzere, ikinci olarak da etnik köken – milliyet temelinde acımasızca ayrıştırılmakta hatta birbirine düşman edilerek savaştırılmaktadır!

Siyonizmin ve maşalarının son Kudüs girişimi de tasarlanmış bir misyonu taşımaktadır.

Bu misyon, Ortadoğu’da “sürekli istikrarsızlık” tır (de-stabilizasyon). Oyun öylesine görünür oynanmaktadır ki; 2011 ilkyazında Suriye’nin bölünmesinde Türkiye neredeyse Batı emperyalizmi adına gönüllü taşeronluk üstlenmiş, gırtlağına dek batağa – kana saplandığını geç de olsa ayrımsayınca bu kez 180 derece dönüşle tersine politikalar izlemek zorunda kalmıştır. Bereket Devlet aklı, siyasal iktidarı doğal sağkalım (beka) refleksi ile yoluna sokmuştur.
(Musa Kart, Cumhurşyet, 08.12.2017)

Türkiye, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün dış politika ilkelerini derhal anımsamalı ve yaşama geçirmelidir. Yurtta Barış Dünyada Barış en başta gelenidir. Yaşamı kanlı savaşlarla cephelerde geçen bir asker olarak Mustafa Kemal Paşa, Ulusun yaşamı tehlikeye düşmedikçe savaşın bir cinayet olduğunu vurgulamaktadır. TAM BAĞIMSIZLIK bu binanın temelleridir. Laik  – demokratik – sosyal hukuk devleti 4 duvarıdır. Çağdaş uygarlık düzeyini aşmak hedefi ise çatısıdır. Bu model geçtiğimiz yy.  başında Türkiye Cumhuriyetini yoktan varetmiştir.

Türkiye doğuş kodlarına dönmeli ve özellikle son 15 yılı formatlayacak bir stratejiye yönelmelidir.

Ülke içinde tüm halkı bütünleştirecek HALKÇI politikalar zorunludur. Tersi durumda emperyalizmin türlü oyunlarına açık, pek çok yumuşak karnı olan genel bir zaafiyet oluşacak
ve sürekli darbeler alacaktır; halen olduğu gibi.. İşte PKK kaması, NATO kumpasları!

Erdoğan sınırlarına çekilmeli, parlamenter demokratik rejime dönülmelidir. Türkiye hızla normalleşmek zorundadır. Umarız ve dileriz ki, AKP’nin akilleri, gelinen kritik aşamayı görmektedirler. Bu gerçek, kendisini çelikten bir cendere gibi duyumsatmaktadır ve bu olgudan alınacak enerji ile Erdoğan’ı frenlemek olanaklı olabilecektir, olmalıdır, olmak zorundadır.

Sevgi ve saygı ile. 08 Aralık 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Bir Bahriye Üçok öldürüldü bu ülkede

Bir Bahriye Üçok öldürüldü bu ülkede

Mine Söğüt
Cumhuriyet, 06 Ekim 2017
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır)

Muammer Aksoy, Çetin Emeç ve Turan Dursun’dan sonra; 
Uğur Mumcu ve Hrant Dink’ten önce…
6 Ekim 1990 tarihinde… Bir Bahriye Üçok öldürüldü bu ülkede.
Cinayeti İslami Hareket Örgütü üstlendi. 
Cumhuriyet’i telefonla arayan kişi Üçok’un “Tesettür konusundaki düşünceleri yüzünden”
cezalandırıldığını söyledi. 
Ve ekledi:
“İslama sınır koyanları idam etmeyi borç biliriz.” 

Bugün orta yaşını ve yaşlılığını sürenler… 
Ne Bahriye Üçok öldürüldüğünde ne de öncesindeki ve sonrasındaki siyasi cinayetlerde öğrenmeleri gerekeni öğrenmediler; korkmaları gerekenden korkmadılar; görmeleri gerekenleri görmediler. Sanki her şey olağanmış gibi yaşamaya, tercihlerini ona göre yapmaya devam ettiler. Şu anda eğitimden hukuka, Meclis’ten sokağa dini politikaya alet edenlerin elinde ve dilinde oyuncak olan bu ülkede.. 
Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Ortacağ Türk-İslam Tarihi Bölümü’nü bitiren… 
Aynı zamanda Devlet Konservatuvarı Opera bölümüne de devam eden… 
On bir yıl lise öğretmenliği yaptıktan sonra 1953 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne ilk kadın öğretim üyesi olarak giren… 
Politikayla uğraşan, milletvekilliği yapan, köşe yazıları, araştırma kitapları yazan… 
Ve yaşamı boyunca yobazlığa savaş açıp kadın haklarını savunan
Dini çağdaş, gerçekçi ve hoşgörülü bir felsefeyle yorumlayan bir kadın ilahiyatçının… 
1989’da televizyonda yapılan bir açık oturumda, 

“İslamda örtünmenin zorunlu olmadığını” 

açıklamasından sonra yoğun tehditler almasının; ve sonunda evine gönderilen bir bombalı paketle öldürülmesinin korkunç gölgesinin… Bir gün kendi çocuklarının üzerine bir kâbus gibi çökeceğini hesaplayamadılar. 
Başörtüsü sorununun inançla değil doğrudan siyasetle ilgili olduğunu ta en baştan söyleyen  bir bilim insanının ne yaşamından ne de ölümünden ders aldılar. Üçok’un kitaplarını, köşe yazılarını bulun okuyun. Kadınların kapanmasının İslam tarihindeki yerinden,
Atatürk heykellerinin put denilerek kırılmasına… 

O yıllarda din derslerinde çocuklara öğretilenlerden, iktidar heveslilerinin şeriat özentiliğine kadar… Bugün bu ülkeyi tehdit eden ne varsa hepsi üzerine daha en baştan, tehlike henüz uzaktayken yazan, konuşan ve düşünen bir insan… 
Bundan çeyrek asır önce bu ülkede evine gönderilen bombalı bir paketle neden öldürüldü…
çok net göreceksiniz. 

O öldürüldüğünde doğan çocuklar bugün 27 yaşındalar. 
O çocuklar ve onlardan sonra doğanlar belki de Üçok’un adını hiç duymadıkları…
Bu cinayetin diğerler cinayetler gibi rejimi yıkmaya yönelik ilk adımların zeminini hazırladığını sezemedikleri… 
Kendi geleceklerini derinden etkileyen bu miladın anlamını düşünmeye hiç yönlendirilmedikleri için… Bugün bu kadar korunaksız ve savunmasızlar. 
Onlar…  Eğer bu bilginin ışığında aydınlanan doğru bir refleksle büyüyebilselerdi… 
Geleceklerinin hangi tehditlerin hedefinde olduğunu net bir şekilde öğrenebilselerdi… 
Bu yaşadığımız ülke, hatta dünya… emin olun, şu an bambaşka bir yerdi. 
Hadi bari şimdi gidin anlatın çocuklarınıza. 

  • Bundan 27 yıl önce… Çok kıymetli bir Bahriye Üçok neden öldürüldü bu ülkede?
    ========================================

Dostlar,

Mine Söğüt hanımefendiye teşekkür ederiz bu etkili ve uyarıcı yazısı için.
Biz de bu yazıda sorulan soruya, dostumuz Suay Karaman‘ın bir konuşması ile kapsamlı bir yanıt vermek istiyoruz.. Lütfen tıklar mısınız??

BAHRIYE_UCOK_NICIN_OLDURULDU_Suay_Karaman

Sevgi ve saygı ile. 26 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com