Din savaşları her zaman kocaman bir yalandır

Din savaşları
her zaman kocaman bir yalandır

Mine Söğüt
(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Filistin’de olup bitenlere kimlikleri umursamadan üzülenler ve o hiç bitmeyen savaşın mahvettiği hayatlar için dertlenenler ister Müslüman olsunlar ister Yahudi… 
İyidirler. Ve o gerilimden beslenenler; İktidarlarını o gerilim dili üzerine inşa edenler… 
Kimlikler üzerinden kurdukları dünyalarda düşmanlığı bileyenler… 
Hangi dinden olurlarsa olsunlar dibine kadar kötüdürler. 
Paylaşılamayan topraklar ve kutsallıklar… 
İnsana insanın ne olduğunu çok net anlatırlar. 
Tüm dünya görüyor… O topraklarda tüm çocuklar gözlerini savaşa açıyor. 
O topraklarda tüm çocuklar doğar doğmaz bir diğerinin düşman olduğunu öğreniyor. 
Yaşadığı coğrafyada “öteki”ne huzur göstermemiş… Ve “öteki”nden huzur görmemiş iki halk… 
Nesillerdir aslında aynı acıdan farklı paylar alıyor. Eziyet edilenin acısını tarif etmek kolay… 
Ama eziyet eden de korkunç bir düşmanlık mirasıyla damgalı doğuyor. 
Birbirini sevmemeyi doğar doğmaz öğrenen çocuklar…. 
O topraklarda bitmeyen bir laneti nesillerden nesillere genetik bir miras gibi taşıyor. 
Tanrı kavramının ne anlam taşıdığını çoktan unutan… 
Ve kara bir inanç mirasına doğan halklar, tüm siyasilerin kendi çıkarları için ortaklaşa onayladığı bir şiddetin kozasında yaşıyorlar. Savaşın haklılığına çoktan ikna olmuş kalabalıklar… Dünyanın bu alçak ahlakı temelden değişmedikçe o toprakları asla paylaşamayacaklar. Bir arada huzur içinde yaşamanın hayalini zinhar kuramayacaklar. 
Kudüs hiçbir zaman hiçbir yerin başkenti olamayacak; içi devamlı düşmanlıkla dolan lanetli bir mezar olarak kalacak. 
Dini kimlikler üzerinden hak talep ederek kendinden olmayana kan kusturan iktidarlara imkân veren; Bu zalim gerçeklikten sonuna kadar yararlanan; 
Filistin’de bunca zamandır olanlardan hem Doğu’da hem de Batı’da nemalananlar… 
Aslen savaşın ne olduğunu, neye yaradığını tüm dünyaya anlatmaktalar. 
Ama kimse anlamanın peşinde değil
Orada yaşayanların kim olduğu aslında kimsenin umurunda değil. 
Burada siyasi fişekler atıldıkça gaza gelip sokaklara dökülenler… 
Küçük hesaplarla tehlikeli ve büyük çıkışlar yapmayı marifet sayanlar… 
O toprakların kanını emerek semiriyorlar. 
Bu ağır hayatları o çocukların, o halkların sırtına yükleyenler; 
Ve bu kutsal toprak savaşlarını onaylayarak düşmanlıkları besleyenler; 
Savaşlardan nemalanan çokuluslu iradeler; 
Müslümanların ve Yahudilerin paylaşamadıkları manevi bir değer üzerinden büyük maddi değerler yaratıyorlar. 
Güçler savaşının görkemine kapılıp gerektiğinde ateş püsküren; 
Ama gerekirse de her şeyi sineye çekmeyi beceren bir iktidarın hükmettiği bu ülkede de… 
Kimse gerçek bir haklılığın peşinde koşmuyor. 
Gerekirse İsrail’le el sıkışan, gerekirse “One minute” diye şahlanan dengesizlik… 
Oradaki savaşı durdurmaya, Filistin halkını korumaya, bölgede etkili bir politika oluşturmaya değil… Aksine savaşı ve o savaşın kan emicilerini beslemeye yarıyor. 
Din savaşları her zaman kocaman bir yalandır. 
Savaşı çıkaran ve savaştan nemalanan… Tarif ettiği Allah’a gerçekte hiç inanmayandır.
==================================================

Teşekkürler değerli Mine Söğüt…

Kapitalizmin ve onun emperyalistleşen aşamasının dünyayı sürüklediği Küreselleşme (Globalizasyon), bir ateş çemberine dönüştü(rüldü). Gerçekte kurgu da budu; saflık yersiz!
Küreselleşmenin barış, demokrasi, gönenç (refah), erinç (huzur)… getireceği savları kocaman birer balon çıktı ve dahası, tam da tersi oldu. Çeyrek yüzyıldır bu gerçekleri yazmakta ve konuşmaktayız. Yarım milenyum (binyıl) yıldır dünyayı sömüren kapitalizm, sağladığı muazzam sermaye dağları ile bu kez salt mali imparatorlukla yetinmeyerek yumruğunu masaya vurmakta ve “para bende – güç bende – dünyayı da ben yöneteceğim!” dayatması içindedir. Sömürü, daha da acımasız yöntemlerle post-modern bir nitelik kazanmıştır; insanlık bir sefalet içindedir. İronik olan ise teknolojik olarak bunca gelişmişliktir. Uzayda neredeyse cirit atan 21. yy. insanlığı, barış ve huzurdan uzaktır. Küresel gelir dağılımı giderek adaletsizleşmekte, küresel toplum başta din – inanç olmak üzere, ikinci olarak da etnik köken – milliyet temelinde acımasızca ayrıştırılmakta hatta birbirine düşman edilerek savaştırılmaktadır!

Siyonizmin ve maşalarının son Kudüs girişimi de tasarlanmış bir misyonu taşımaktadır.

Bu misyon, Ortadoğu’da “sürekli istikrarsızlık” tır (de-stabilizasyon). Oyun öylesine görünür oynanmaktadır ki; 2011 ilkyazında Suriye’nin bölünmesinde Türkiye neredeyse Batı emperyalizmi adına gönüllü taşeronluk üstlenmiş, gırtlağına dek batağa – kana saplandığını geç de olsa ayrımsayınca bu kez 180 derece dönüşle tersine politikalar izlemek zorunda kalmıştır. Bereket Devlet aklı, siyasal iktidarı doğal sağkalım (beka) refleksi ile yoluna sokmuştur.
(Musa Kart, Cumhurşyet, 08.12.2017)

Türkiye, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün dış politika ilkelerini derhal anımsamalı ve yaşama geçirmelidir. Yurtta Barış Dünyada Barış en başta gelenidir. Yaşamı kanlı savaşlarla cephelerde geçen bir asker olarak Mustafa Kemal Paşa, Ulusun yaşamı tehlikeye düşmedikçe savaşın bir cinayet olduğunu vurgulamaktadır. TAM BAĞIMSIZLIK bu binanın temelleridir. Laik  – demokratik – sosyal hukuk devleti 4 duvarıdır. Çağdaş uygarlık düzeyini aşmak hedefi ise çatısıdır. Bu model geçtiğimiz yy.  başında Türkiye Cumhuriyetini yoktan varetmiştir.

Türkiye doğuş kodlarına dönmeli ve özellikle son 15 yılı formatlayacak bir stratejiye yönelmelidir.

Ülke içinde tüm halkı bütünleştirecek HALKÇI politikalar zorunludur. Tersi durumda emperyalizmin türlü oyunlarına açık, pek çok yumuşak karnı olan genel bir zaafiyet oluşacak
ve sürekli darbeler alacaktır; halen olduğu gibi.. İşte PKK kaması, NATO kumpasları!

Erdoğan sınırlarına çekilmeli, parlamenter demokratik rejime dönülmelidir. Türkiye hızla normalleşmek zorundadır. Umarız ve dileriz ki, AKP’nin akilleri, gelinen kritik aşamayı görmektedirler. Bu gerçek, kendisini çelikten bir cendere gibi duyumsatmaktadır ve bu olgudan alınacak enerji ile Erdoğan’ı frenlemek olanaklı olabilecektir, olmalıdır, olmak zorundadır.

Sevgi ve saygı ile. 08 Aralık 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Bir Bahriye Üçok öldürüldü bu ülkede

Bir Bahriye Üçok öldürüldü bu ülkede

Mine Söğüt
Cumhuriyet, 06 Ekim 2017
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır)

Muammer Aksoy, Çetin Emeç ve Turan Dursun’dan sonra; 
Uğur Mumcu ve Hrant Dink’ten önce…
6 Ekim 1990 tarihinde… Bir Bahriye Üçok öldürüldü bu ülkede.
Cinayeti İslami Hareket Örgütü üstlendi. 
Cumhuriyet’i telefonla arayan kişi Üçok’un “Tesettür konusundaki düşünceleri yüzünden”
cezalandırıldığını söyledi. 
Ve ekledi:
“İslama sınır koyanları idam etmeyi borç biliriz.” 

Bugün orta yaşını ve yaşlılığını sürenler… 
Ne Bahriye Üçok öldürüldüğünde ne de öncesindeki ve sonrasındaki siyasi cinayetlerde öğrenmeleri gerekeni öğrenmediler; korkmaları gerekenden korkmadılar; görmeleri gerekenleri görmediler. Sanki her şey olağanmış gibi yaşamaya, tercihlerini ona göre yapmaya devam ettiler. Şu anda eğitimden hukuka, Meclis’ten sokağa dini politikaya alet edenlerin elinde ve dilinde oyuncak olan bu ülkede.. 
Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Ortacağ Türk-İslam Tarihi Bölümü’nü bitiren… 
Aynı zamanda Devlet Konservatuvarı Opera bölümüne de devam eden… 
On bir yıl lise öğretmenliği yaptıktan sonra 1953 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne ilk kadın öğretim üyesi olarak giren… 
Politikayla uğraşan, milletvekilliği yapan, köşe yazıları, araştırma kitapları yazan… 
Ve yaşamı boyunca yobazlığa savaş açıp kadın haklarını savunan
Dini çağdaş, gerçekçi ve hoşgörülü bir felsefeyle yorumlayan bir kadın ilahiyatçının… 
1989’da televizyonda yapılan bir açık oturumda, 

“İslamda örtünmenin zorunlu olmadığını” 

açıklamasından sonra yoğun tehditler almasının; ve sonunda evine gönderilen bir bombalı paketle öldürülmesinin korkunç gölgesinin… Bir gün kendi çocuklarının üzerine bir kâbus gibi çökeceğini hesaplayamadılar. 
Başörtüsü sorununun inançla değil doğrudan siyasetle ilgili olduğunu ta en baştan söyleyen  bir bilim insanının ne yaşamından ne de ölümünden ders aldılar. Üçok’un kitaplarını, köşe yazılarını bulun okuyun. Kadınların kapanmasının İslam tarihindeki yerinden,
Atatürk heykellerinin put denilerek kırılmasına… 

O yıllarda din derslerinde çocuklara öğretilenlerden, iktidar heveslilerinin şeriat özentiliğine kadar… Bugün bu ülkeyi tehdit eden ne varsa hepsi üzerine daha en baştan, tehlike henüz uzaktayken yazan, konuşan ve düşünen bir insan… 
Bundan çeyrek asır önce bu ülkede evine gönderilen bombalı bir paketle neden öldürüldü…
çok net göreceksiniz. 

O öldürüldüğünde doğan çocuklar bugün 27 yaşındalar. 
O çocuklar ve onlardan sonra doğanlar belki de Üçok’un adını hiç duymadıkları…
Bu cinayetin diğerler cinayetler gibi rejimi yıkmaya yönelik ilk adımların zeminini hazırladığını sezemedikleri… 
Kendi geleceklerini derinden etkileyen bu miladın anlamını düşünmeye hiç yönlendirilmedikleri için… Bugün bu kadar korunaksız ve savunmasızlar. 
Onlar…  Eğer bu bilginin ışığında aydınlanan doğru bir refleksle büyüyebilselerdi… 
Geleceklerinin hangi tehditlerin hedefinde olduğunu net bir şekilde öğrenebilselerdi… 
Bu yaşadığımız ülke, hatta dünya… emin olun, şu an bambaşka bir yerdi. 
Hadi bari şimdi gidin anlatın çocuklarınıza. 

  • Bundan 27 yıl önce… Çok kıymetli bir Bahriye Üçok neden öldürüldü bu ülkede?
    ========================================

Dostlar,

Mine Söğüt hanımefendiye teşekkür ederiz bu etkili ve uyarıcı yazısı için.
Biz de bu yazıda sorulan soruya, dostumuz Suay Karaman‘ın bir konuşması ile kapsamlı bir yanıt vermek istiyoruz.. Lütfen tıklar mısınız??

BAHRIYE_UCOK_NICIN_OLDURULDU_Suay_Karaman

Sevgi ve saygı ile. 26 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com