Manisa’daki Askerler Neden Zehirleniyor?

Manisa’daki Askerler Neden Zehirleniyor?

* Zorunlu vatan hizmeti adı altında askere alınan insanların sağlıklarını koruyacak önlemlerin alınması bir zorunluluktur.

Bülent Şık, Gıda Mühendisliği Doktoru (PhD)
İstanbul – BİA Haber Merkezi 18 Haziran 2017, Pazar 10:41
(http://bianet.org/bianet/saglik/187555-manisa-daki-askerler-neden-zehirleniyor)

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Manisa’da askerler son bir ay içinde dördüncü kez gıda kaynaklı zehirlenmeye maruz kaldılar. Aynı yerde, bu kadar çok sayıda insanı etkileyen ve son bir ay içinde dördüncü kez meydana gelen toplu gıda zehirlenmesi olayı görmek gerçekten son derece ender gerçekleşecek bir olay. Öyle ki gıda zehirlenmeleri ile ilgili akademik literatürde bu bir ilk olabilir.

Kışla içinde gıda güvenliği ile ilgili çalışmaların nasıl yapıldığını, insanların sağlığının nasıl korunduğunu ve ne gibi önlemler alındığını bilemiyoruz. Askerlerin ne yaşadıklarını açıklama, ne demeç verme hakkı var ama gıda güvenliği sorunlarını bilen kişilerin onlar adına söz alma hakkı var. Zorunlu vatan hizmeti adı altında askere alınan insanların sağlıklarını koruyacak önlemlerin alınması da bir zorunluluktur.

Neler olmuştu?

27/05/2017 tarihinde Manisa 1’inci Piyade Eğitim Tugay Komutanlığında yenen yemeğin ardından gıda zehirlenmesi kuşkusuyla 1049 asker hastaneye kaldırılmış, Er Hüsnü Özel yaşamını yitirmişti. Bu olaydan kısa bir süre sonra Manisa 6’ncı Jandarma Komando Eğitim Alayında, bir başka toplu zehirlenme olayı oldu ve yenen akşam yemeğinin ardından 70 asker zehirlenerek hastaneye kaldırıldı.

İki gün önce 69 asker zehirlenerek hastaneye kaldırılmıştı. Bu olaydan hemen sonraki gün yine bir toplu zehirlenme olayı meydana geldi ve bu kez etkilenen kişi sayısı binlerle ifade ediliyor. CHP Manisa Milletvekili Dr. Yıldız Tur Biçer tarafından yapılan açıklamada: “Zehirlenen asker sayısının 3 bin gibi bir rakama ulaştığı ve olayın sorumlusunun askeriyeye yemek sağlayan Rota firması olduğu” belirtildi. Askeriyedeki karavana yemeğinin özel şirketler marifetiyle yapılıyor olması bile başlı başına bir gıda güvenliği sorunu aslında.

Zehirlenme olgularının sorumlusu olarak gösterilen Rota Yemek Şirketi hakkında CHP’nin birkaç gün önce Meclis’e verdiği araştırma önergesi de reddedilmiş. Olayla ilgili kurum askeriye olduğundan dışa yansıyan bilgiler oldukça az ama neler yaşanmış olabileceği üzerine akıl yürütmek mümkün.

Gıda zehirlenmesi nedir?

Gıda zehirlenmesi mikroplar, bakteriler, parazitler veya virüslerin (AS: mantarları da biz ekleyelim ayrıca bunların hepsine mikroplar deniyor) yiyeceklerle veya sularla birlikte vücuda alınması ya da bu mikroorganizmaların yiyeceklerde oluşturduğu zehirlerin vücuda alınması ile ortaya çıkan hastalıklardır. Gıda zehirlenmeleri yiyeceklerin satın alınması, hazırlanması, pişirilmesi ve servis edilmesi esnasında temizlik ve hijyen kurallarına uymak yoluyla bütünüyle önlenebilir hastalıklardır. Bu önlemleri almak da zor değildir.

Askeri kışlalar, yurtlar, otel ve restoranlar gibi toplu beslenme yapılan yerlerde her bir yemeğin hangi esaslara göre hazırlanacağı ve hangi koşullarda servis edileceği ile ilgili kurallar bilimsel olarak belirlenmiştir. Toplu zehirlenme olgularının ortaya çıkması bir kaza ya da rastlantı olarak açıklanamaz; açıklanmamalıdır. (AS: Umalım AKP “kader, fıtrat demesin!?)

İki nedenle zehirlenme olur: Ya kasıt vardır ya da maliyetleri düşürmek için yiyecek hazırlama süreçlerinde uyulması zorunlu kurallara uyulmamıştır. Kasıt çok ender gözlenen, kurallara uymama ise çok yaygın gözlenen nedendir.

Yalnızca ihmal yok

Gıda zehirlenmelerinin gözlendiği ilk olayda binden çok asker etkilenmişti ve o olay ciddi bir soruşturmaya tabi tutulsa daha sonra gerçekleşen zehirlenmeler kesinlikle ortaya çıkmazdı. Ardarda gerçekleşen zehirlenme olayları bu tip bir araştırma-soruşturma çalışmasının yapılmadığına işaret ediyor. Yapılsa ve önlemler alınsa ardarda zehirlenme olayarı görülmezdi çünkü. Gıda zehirlenmelerinin nedenini saptama, birkaç saatlik bir iştir. Zor değildir. Temel yaklaşım gıdanın tedarik edildiği noktadan başlayıp, sofraya kadar uzanan zincirdeki faaliyetleri gözden geçirmektir. Çoğu durumda 12-24 saat süren laboratuvar analizlerinin sonucu bile alınmadan sorunun hangi noktadan ve olasılıkla hangi zehirlenme etkeninden kaynaklandığı belirlenebilir. Manisa’daki olayda zehirlenmenin yenen etli yemekten kaynaklanması ve zehirlenme etkeninin de Salmonella bakterisi olması kuvvetle olasıdır. Salmonella hastalık yapma gücü çok yüksek ve toplu zehirlenme olaylarında genellikle karşımıza çıkan bir bakteridir. Ama elbette kesin sonuç laboratuvar testleri ile belli olacaktır.

Ortada çok ciddi bir ihmal var ama ihmalin yanı sıra bir sorumsuzluk ve insan hayatını umursamazlık olduğu da çok açık. Aşağıdaki sorulara yanıt alamadığımız sürece de gerçekte ne olup bittiğini öğrenme şansımız olmayacak.

Yanıt bekleyen sorular

Sosyal Haklar Derneği’nin daha önce gerçekleşen zehirlenme olaylarını açıklığa kavuşturmak amacıyla ilgili makamlara sorduğu soruların güncellenerek yeniden sorulmasını önemli buluyorum. Aşağıdaki sorulara mutlaka yanıt aranmalıdır:

1) Kışlalarda yenen yiyecekler taşeron firmalara mı ürettirilmektedir. Türkiye genelinde hangi kışlalarda kaç tane taşeron firma tarafından bu hizmet satın alınmaktadır?
2) Manisa’daki askeri kışlaya yemek tedariki yapan özel şirketin adı nedir?
3) Yiyecekler taşeron firmalar tarafından üretiliyorsa gıda güvenliği üzerinde tam bir denetim sağlamak için hangi önlemler alınmıştır?
4) Mikrobiyolojik testlerle hangi mikrobun zehirlenmeye neden olduğu 18-24 saat içinde öğrenilebilir. Yapılan testlerden elde edilen sonuçlar nelerdir? Zehirlenme olaylarına neden olan mikrobun tespiti yapılmış mıdır? Yapılmadıysa neden yapılmamıştır?
5) Zehirlenme etkeni gıda tedarik zincirinde görevli, yani kışlaya gıda temini ihalesini kazanmış ve kışla mutfağına yiyecek teslimi yapan firmaların ihmalinden kaynaklanmışsa bu firmalara yönelik olarak hangi yaptırımlar uygulanmıştır. Bu firmalar hala yiyecek tedariki görevini yerine getirmekte midir?
6) Kışlalara yiyecek tedariki hangi teknik şartnamelere göre yapılmaktadır? İhaleyi kazanan bir firmanın yiyecek temini yaptığı süre boyunca teknik şartnameye bağlı kalıp kalmadığına yönelik denetim yapılmakta mıdır? Yapılan denetimlerde hangi ölçütler dikkate alınmaktadır?
7) Kışlalarda zehirlenme olaylarının yinelenmemesi için ne gibi önlemler alınmıştır?
******
Bülent Şık
Gıda Mühendisi. Doktora konusu çevre dostu analiz yöntemleri geliştirilmesi üzerine. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren çeşitli laboratuvarlarda çalıştı. 2009’da öğretim üyesi olarak Akdeniz Üniversitesine geçti. Üniversitede Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi’nin kurulumu ve faaliyete geçmesi çalışmalarını yürüttü. 2010-15 arasında aynı merkezde Teknik Müdür Yardımcılığı yaptı. Gıdalarda ve sularda katkı maddelerinin ve çeşitli toksik kimyasal maddelerin kalıntılarının belirlenmesi üzerine çalışmalar yaptı. Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümünde öğretim üyeliği yaparken 22 Kasım 2016’da çıkarılan 677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamu görevinden çıkarıldı.
==============================================
Dostlar,

İşte böyle… Sorgusuz – sualsiz, suçunu açıkça kanıtlarıyla ortaya koyup savunma almadan ekmeklerinden – onurlarından geleceklerinden aileleriyle birlikte yoksun bırakılarak “SİVİL ÖLÜM” e terkedilen insanlar, ülkemizin AKP ile yangın yerine dönüştürülen ardı arkası kesilmeyen sorunlarına, bilimsel yetkinlikle ve yurtseverlikle yanıt üretiyorlar hala!..

Sayın Dr. Bülent ŞIK da bunlardan biri. Sayın ŞIK’ın önemli ve değerli yazısına metin içinde birkaç yerde tıbbi yetki ve sorumluluğumuzla katkı verdik. Bu sorunda özellikle vurgulanması gereken, TSK’nın kutsal karavana gereksiniminin piyasaya bırakılması ve kaçınılmaz taşeron zinciri kurulmasıdır. Artık çok iyi biliyoruz ki; AKP yandaşları kamu ihalelerini hep alıyor ve hiiiç zahmete girmeden, okkalı bir komisyonu hiç emeksiz cebe indirdikten sonra (elbette bu rantı kendisine sağlayan kişi ve kurumların payını = rüşvetini de vererek!), ikincil işverene (taşeron, sub-contractor) işi devrediyor. İkincil işveren (taşeron) ise, kendisine bırakılan rakama “sığmak” için (!?) işin her yerinden olmayacak kısıntılara gidiyor. Nitelik yitiği – yozlaşma burada başlıyor; okulun çatısı rüzgarda uçuyor, TOKİ evlerini sel basıyor, devlet lojmanları orta şiddette depremde yerle bir olarak masum insanları kurban alıyor, bölünmüş yol 2. günde çöküyor, işyerleri iş cinayetlerinden geçilmiyor… (2016’da kayda giren 1970 emekçi kurban!)

Bunların hemen hemen hepsi makul bedellerle önlenebilir sorunlardır.
Ne kazadır, ne kaderdir, ne fıtrattır ne talihtir.. Düpedüz ihmal ve / veya kasıttır!

  • “Müslüman” yandaş yurttaşa, kâr uğruna, üzerine titrediği dini bile çiğnetilmektedir.
  • Bu ne ağır bir zillettir ve dini yaşamın hemen her alanına alet eden iktidar utanmalıdır.

TS 13001 HACCP : Gıda Güvenliği Yönetim Sistemi
(Tehlike Analizi ve Kritik Kontrol Noktaları)

  • HACCP konusundaki temel çalışmalar, 1959’da NASA’nın uzay programları için sağladığı gıdalardaki uygulamalarla başlamıştır. NASA bu çalışma ile uzaya astronotlarla birlikte yolladığı gıdaların % 100 güvenliğini sağlamayı amaçlamıştır. Gıda endüstrisinde HACCP uygulamaları 1993’te AB yasalarına girmiş ve 1996’da zorunlu kılınmıştır. Türk gıda sanayisinde HACCP uygulamalarına, Türk Kıda Kodeksi (Yönetmeliği) ile zorunluk getirilmiştir (1997).
  • HACCP sistemi, gıda zincirini hammadde üreticisinden tüketime dek kapsayan, her türlü olası tehlikenin önceden değerlendirilerek gerekli önlemlerinin alınmasıyla risklerin en aza indirildiği öngelen (pro-aktif) bir “risk yönetimi” sistemidir. Başarılı bir HACCP uygulaması, üst yönetimden başlayarak her aşamada çalışan tüm personelin bu sistemi benimsemesi ve disiplinli bir ‘takım’ (ekip) çalışmasıyla sorumluluklarını sürekli olarak yerine getirmesini gerektirir.

Şimdi ivedilikle VETERİNER HİZMETLERİ, BİTKİ SAĞLIĞI, GIDA ve YEM YASASI‘nın aşağıdaki maddeleri uygulanmalıdır (13.06.2010 tarihli ve 5996 sayılı) :

  • MADDE 40- (1) Gıda ve yem ile ilgili yaptırımlar :
  • a) İnsan tüketimine uygun olmayan gıdalar, giderleri sorumlusuna ait olmak üzere
    piyasadan toplatılır ve mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu ürünleri üreten veya piyasaya sunanlar hakkında kamunun sağlığına karşı suçlar kapsamında Cumhuriyet savcılığına suç duyurusu yapılır.
  • MADDE 41/e : Yapılan resmi denetimler sırasında, işyerinin tümünün veya bir bölümünün insan sağlığı ve gıda güvenliği, hayvan sağlığı ve yem güvenliği açısından tehlike oluşturur ve ivedi önlem gerektirirse; Üretimin tümü veya tehlike oluşturan bölümünün çalışması durdurulur. Üretim yerlerine beş bin TL, perakende işyerlerine bin TL para cezası verilir. Eksiklikler giderilene dek çalışmaya izin verilmez. (idari para cezası rakamları güncellenecektir..)

Bu maddeleri uygulayacak olan, 13.06.2010 tarihli ve 5996 sayılı VETERİNER HİZMETLERİ, BİTKİ SAĞLIĞI, GIDA ve YEM YASASI uyarınca Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığıdır. Ne yazık ki, bu görev Sağlık Bakanlığından alınmıştır ancak bu tür toplu zehirlenmelerde, salgınlarda 2 Bakanlık gerekli işbirliği ve eşgüdümü kuramamaktadır. 1997’den bu yana süregelen bu soruna etkin bir çözüm getirilmesi gerekmektedir.

663 sayılı KHK ile Sağlık Bakanlığı’nın kuruluşu, görev ve yetkileri 2011’de değiştirilmiştir. Daha önce gıda işlerinde çalışanların 3 ayda bir hekimlerce dönemsel sağlık muayenesi yapılır ve sağlık karnelerine işlenir, denetlenirdi. Bu KHK ile ise gıda çalışanlarına hijyen eğitimi getirildi.. Ne ölçüde yapılır, kim yapar ve kim denetler.. birer bulmacadır. Oysa demokratik hukuk devleti SAYDAM olmak zorundadır.

G I D A  D E N E T İ M İ

Gıda sektöründe ürünlerin belli nitelik ölçütlerine göre üretilmesi ve bu niteliğin korunarak standartlaştırılması temel ilke olarak benimsenmelidir. Nitelik ögeleri yasal kurallar çerçevesinde piyasalarda izlenmelidir. Bu süreç gıda denetimidir. Türkiye’de gıda denetimi
TSE (Türk Standardları Enstitüsü) standartlarını da içeren gıda mevzuatı çerçevesinde yürütülmektedir. Temel kaynak Gıda Kodeksi (Yönetmeliği) dir. Denetimlerde yapılan nitelik denetimi (kalite kontrolü), son üründe yapıldığından; ortaya çıkan olumsuzlukların geriye dönüşü ve düzeltilmesi olası değildir. Ancak bu yolla güvensiz gıdaların tüketimi engellenebilmektedir ve ekonomik yitikler ortaya çıkmaktadır.

Piyasadaki gıda denetimlerinde böylesi yitiklere yol açılmaması için, nitelik denetimi
gıda endüstrisinin fiziksel olarak içine yerleştirilmeli ve üretim sürecinde yapılmalıdır.
Bu süreç özdenetim’dir (otokontrol). Buna göre nitelik denetimi;

  1. Üretim öncesinde
  2. Üretim sonrasında
  3. Son üründe yürütülmelidir.

Bunların kapsadığı “nokta analizleri” ise; Fiziksel, Kimyasal (Toksik), Mikrobiyolojik ve
Nutrisyonel (besin ögeleri) içeriklerin saptanmasıdır.

Özdenetim, belirli nitelik değerlerinin disiplinle sağlanması ve sürekliliğini içerdiğinden, piyasa denetimlerine gerek kalmayacak biçimde koşulların iyileştirilmesi ve ekonomik yitiklerin giderilmesini sağlar. Özdenetim’in temel koşulu, gıda sektöründe çağdaş teknolojilerin egemen duruma getirilmesi ve bu konudaki eğitimin yaygınlaştırılmasıdır. Bu aşamada tüketicilerin bilinçlendirilmesi, örgütlenmesi ve tüketici haklarının yasal düzlemlerde tanınması önemsenmelidir.

  • Kamusal sorumluluk vazgeçilmezdir!..

Adını nedense 6 kez değiştiren (geçmiş sabıkalardan sıyrılmaktan başka bir nedeni?!) ROTA firmasının denetim raporları var mıdır, kamuoyuna açıklanmalıdır. Yoksa neden yoktur??

Türk Ceza Yasası’nın 185-196 arası 12 maddesi Kamunun Sağlığına Karşı Suçlar başlığı taşıyor. Bu hükümler uyarınca sorumlular en ağır yaptırımları görmelidir. Tabii en tepeye dek uzanan siyasal zincir sorumluları da.. Balık baştan kokuyor..

  • Tepede ranta değil insana değer veren bir iktidar olsa, bu facilar yaşanır mıydı??

Bu arada, havaların ısınması GIDA ZEHİRLENMESİ riskini artırıyor..

– Süt kreması ile süt ve öbür süt ürünleri
– Yumurta
– Tavuk etleri ve ürünleri ille öbür etler
– Balık ürünleri ve midye.. en riskli besinlerdir, özel özen (soğuk zincir!) gerektirmektedir..

Beslenmenin 5 altın anahtarını paylaşarak bitirelim :

  1. Temiz tut! EL YIKAMA yaşamsal önemde..
  2. Pişmiş ve pişmemiş gıdaları ayrı kaplara koy! (Salatayı – eti ayrı kaplarda buzdolabın koy)
  3. İyi pişir! (ama yakma)
  4. Uygun sıcaklıkta tut! Buzdolabı sıcaklığı 4 derece, derin dondurucu -18-22 arasında olsun)
  5. Temiz ve güvenli su kullan!

Uzun yıllar Tıp Fakültesinde gıda güvenliği, hijyeni vb. dersleri veren bir öğretim üyesi olarak daha yazacak çoook şey var ama burada keselim..

Daha çok bilgi edinmek isteyenler lütfen tıklayabilir :
http://ahmetsaltik.net/2017/03/20/gida-guvenligi-ve-su-hijyeni-sanitasyonu/

En önemlisi, bir kez daha vurgulayalım:

  • TSK’nın kurumsal bütünlüğünü, emir – komuta zincirini düşmanca ve akılsızca ortadan kaldıran OHAL KHK’larından geri dönmektir. AKP’nin muazzam TSK fobisi yüzünden ödenen gereksiz bedeller büyüyor ve bu durum sürdürülemez, topluma daha fazla dayatılamaz!

Sevgi, saygı ve acı ile. 19 Haziran 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
AÜTF Halk Sağlığı AbD Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı –
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    
profsaltik@gmail.com

Okul sütü programı ve düşündürdüleri..


Okul sütü programı ve düşündürdüleri..

AA, Ağustos 28, 2015 |

Okul sütü programı kapsamında 2015-2016 eğitim öğretim yılının 2. döneminde,
bağımsız anaokulu, uygulama sınıfı, anasınıfı ve ilkokul öğrencilerine haftada 3 gün süreyle
200 mililitre ambalajlı, yağlı, sade UHT içme sütü dağıtılacak.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı‘nın “Okul Sütü Programı Uygulama Tebliği”
Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Buna göre, 2015-2016 eğitim öğretim yılının ikinci döneminde, bağımsız anaokulu, uygulama sınıfı, anasınıfı ve ilkokul öğrencilerine her hafta pazartesi, çarşamba ve cuma günleri 200 mililitre ambalajlı, yağlı, sade UHT içme sütü verilecek.

Bu kapsamındaki özel öğretim kurumları, programa eşdeğer süt veya süt ürünü tüketilmesini sağlamaları halinde, velinin görüşü esas alınarak kurum yönetiminin kararı doğrultusunda programın dışında tutulacak.

Programın uygulanacağı okullar, veli izinleri doğrultusunda Milli Eğitim Bakanlığı tarafından belirlenerek Bakanlığa (AS : Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı) bildirilecek.

Okul sütlerinin alımı, yurt içinden temin edilen çiğ sütlerden gerekli belgeye sahip ve
ülke içinde UHT içme sütü üretimi yapan gıda işletmelerinden yapılacak.

Dağıtılacak okul sütü ambalajlarının şekli ve üzerinde yer alması gereken hususlar
Bakanlığın eşgüdümünde Sağlık Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığınca belirlenecek.

İllerde İl Okul Sütü Komisyonlarının sekretaryasının yürütülmesi, okul sütünün okullara ulaştırılmasının denetimi ile uygun koşullarda korunması ve tüketimlerinin sağlanmasından,
İl Okul Sütü Komisyonu ve İl Milli Eğitim Müdürlükleri sorumlu kılındı.

Öğrencilere ait bilgilerin Okul Sütü Modülüne kaydedilmesi, modüle giriş yapılamadığı durumlarda verilerin toplanması ve zamanında ulaşılabilir olması Milli Eğitim Bakanlığınca sağlanacak.

Öğrenci velileri, öğretmenler, aile hekimleri veya sağlık kurumlarınca süte karşı duyarlılığı tespit edilen öğrenciler, okul yönetimleri tarafından program dışında tutulacak.

VELİLERE BİLGİLENDİRME YAPILACAK

Dağıtılacak okul sütlerinin üretiminden tüketimine kadarki aşamalarında, Türk Gıda Mevzuatı ile ihale teknik şartnamesine uygunluğunun denetimi, il gıda, tarım ve hayvancılık müdürlüklerince yapılacak.

Okul sütü üretimi yapılan illerde, il gıda, tarım ve hayvancılık müdürlüklerince sütlerin her bir partisinden numune alınacak, numunelere ait analiz sonuçları, Bakanlığa ve teslimi yapılacak illerdeki il gıda, tarım ve hayvancılık müdürlüğüne gönderilecek ve Okul Sütü Modülüne yüklenecek.

Okul sütü komisyonu, Veli İzin Formları’nın Milli Eğitim Bakanlığı tarafından belirtilen
takvim içinde Okul Sütü Modülü’ne girilmesini sağlayacak. İl ve İlçe Okul Sütü Komisyonları bilgilerin zamanında ve doğru girilmesinden “silsile” yolu (AS: sıralı) ile sorumlu kılındı.

Program başlamadan önce ailelere süt içimi sonrası oluşabilecek basit rahatsızlıklar ve bulguların anlatıldığı, bu bulguların büyük bir bölümünün geçici ve hafif olduğunun belirtildiği, sütün öneminin vurgulandığı eğitim programları Milli Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığınca düzenlenecek.

Program için gerekli eğitim ve tanıtım materyallerinin sağlanması, yayımı ve dağıtımı
Bakanlık eşgüdümünde, Ulusal Süt Konseyi tarafından yapılacak. (AA)

===============================

Dostlar,

Düzenleme yerindedir.
Ülkemizde yaygın ve önemli beslenme sorunları vardır ve bunların başında da
büyüme – gelişme çağındaki bebek ve çocuklarımızda yetersiz protein alımı gelir.

Okul sütü programı kapsamında 2015-2016 eğitim öğretim yılının 2. döneminde,
bağımsız anaokulu, uygulama sınıfı, anasınıfı ve ilkokul öğrencilerine sınırlandırma
uygun değildir. 2015-16 eğitim öğretim yılının 2. döneminde başlatılması bir başka kısıttır. Önerimiz, eğitim öğretim yılı boyunca 8 ay süt verilmesi ve üniversite öğrencilerini de kapsamasıdır. Gençlerin de çok değerli olan süt proteinine gereksinimi önemlidir.

“Sütü sindirememe” olarak halk arasında tanımlanan “laktoz intoleransı” nın ülkemizdeki yaygınlığını bilmiyoruz. Ancak birkaç yıl önce başlatılan okul sütü programında yandaşlara ve pahalıya ihale edilmesine karşın çocuklarda yaygın sorunlar çıkmıştı. Ulaşılan veriler,
Türk Gıda Kodeksi Çiğ Süt ve Isıl İşlem Görmüş İçme Sütleri Tebliği’ne uyulmadığını ortaya koymuştu. O sıralarda Sağlık Bakanlığı’nın Ankara’daki çok önemli çocuk hastanesinin profesör başhekimi, “durumdan görev çıkararak” sorunu örtbas etme telaşı ile “laktoz intoleransı” nın ülkemizde % 37’lere varan düzeyde olduğunu açıklamışlardı!?

Görevlendirilen Başhekim, -politik buyruk almış olmalı ki- hemen devreye girmiş ve demeci basında yaygın olarak servis edilmişti. 2 Mayıs 2012 günü pek çok basın organında yer bulan habere göre 13 ilde okul çocukları “bozuk” okul sütünden zehirlenmişti!

Ne hazindir ki; okul çocuklarının sağlığını bile tehlikeye sokan kör rant ve kazanç güdüsü
fiyasko ile sonlanmış, AKP iktidarı ve yandaş şirket suçüstü yakalanmışlardı. Ama Türk Ceza Yasası’nın Kamunun Sağlığına Karşı Suçlar bölümünde yer alan maddeleri (185-196) çalıştırılamamış, olay “ulema” dan (!) alınan fetva ile kapatılmıştı!

Çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı profesör başhekim, Laktoz intoleransını %37’lerde sunuyordu. Biz böylesi yüksek bir rakama dayanak yapılabilecek ciddi bir bilimsel çalışma bilmiyoruz ve bu bilim dışı saptırma açıklamasından hücrelerimize dek utanıyoruz..

AKP öncesine gidildiğinde ise (23.04.3002), bir başka benzer olayda Prof. Emel Sezin,
uzun yıllar anne sütünden başka süt içmeyen çocukların sütü sindirmekte zorlanabileceklerini açıklıyordu..

Edinilmis_Laktoz_intolerani

Ünlü İngiltere Başbakanı W. Churchill ise;

“Bir ülkenin çocuklarına süt vermekten daha büyük bir yatırımı olamaz!” düşüncesinde.

Biz, 1971’de henüz 18, yaşımızı bitirmeden ve 1976’da Tıbbiye öğrencisi iken bulunduğumuz
bu ülkede, sabahları çalan zille kapıya bırakılan 2 cam şişede yarımşar litre sütü içeri alırdık. “Perişan, yoksul, beslenmesi bozuk” (!) Londra halkına Belediye her sabah ev ev süt dağıtmaktaydı!..

Sevgi ve saygı ile.
28.08.2015, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

Mustafa BALBAY : ANKARA’nın SULARI… ve bizim katkılarımız..


ANKARA’nın SULARI… ve bizim katkılarımız..


Dostlar
,

Balbay dünkü yazısını Ankara’nın su sorununa ayırdı.
Doğallıkla teknik boyutların ayrıntılarına girmedi.
Bunları biz tamamlayalım..

Biz, doğrusu bu son kirlenme furyasına dek, kendimizi zorlayarak da olsa
musluk suyu içiyor ve soranlara da öneriyorduk.

“Halk Sağlığı” alanında uzman bir hekim olarak yıllarca
“Halk Sağlığı Bölge Laboratuvarı Müdürlüğü” yaptık..
Tüm su ve gıda örneklerinin laboratuvar çözümlemelerini (analiz) yasal resmi yetkili olarak yürüttük.

Suyun muayenesi “Organoleptik muayene” denen yöntemle başlar.
Adından da anlaşılacağı üzere, bu başlangıç muayenesinde başlıca duyu organları kullanılır.

Önce göz.. Bakılır, içme-kullanma suyu berrak – saydam olmalıdır.
Tortu ve yabancı cisim içermemelidir.
Ankara’nın suyu son zamanlarda beklenen ölçüde iç açıcı berrak değil..
Yer yer, zaman zaman boz bulanık, kahverengiye dek giden tonlar taşıyor..

Sıcaklık… Örnek alındığı cam kapta ya da ele değdiğinde bir sıcaklık sorunu yok.

Koku… Hoş olmayan metalik bir koku var..
İnsanı itiyor. İç huzuruyla kana kana içmeye engel bir koku. Çay da olmuyor..

Ve tad… Ağızda hiç de öyle huzurla içilebilecek tad bırakmıyor.
Ağır metal tadı var. Bu itici – rahatsız edici tadı apaçık ayrımsıyoruz.

Hele pet şişe sularıyla karşılaştırınca bu farklar iyice belirginleşiyor.

Ankara’nın 21. yıllık Belediye Başkanı Melih Gökçek ne denli savunursa savunsun, ortadaki veriler böyle. Kendisinin musluktan su içtiğine hiç ama hiç inanmıyoruz.

Ancak söylediklerinden ve yaptıklarının doğruluğuna inanıyorsa çağrımız şöyledir :

  • TTB Ankara Tabip Odası ve TMMOB Kimya Mühendisleri Odası yetkilileriyle
    Noter eşliğinde, basının izlediği biçimde yeterince su örneği bilimsel yönteme uygun olarak alınsın ve biri kamu biri özel 2 yetkili laboratuvarda incelensin..
    Bu işlem haftanın farklı günlerinde (Kızılırmak suyunun şebekeye verildiği ve verilmediği) yinelensin.. Sonuçları saydam olarak BİLME HAKKI bağlamında birlikte öğrenelim.

Gökçek dedikoduları aşmak istiyorsa yolu budur.
Başkaca bir inandırıcı ikna yöntemi yoktur.

Bizzat Sağlık Bakanı Dr. Mehmet Müezzinoğlu‘nun “Ben bu suyu içmem!” demesi Gökçek için “çok uyarıcı” olmalıdır. Ama Melih bey hep savunmacı iletişimde.

Gökçek son derece başarısız bir yerel yöneticidir. 3 dönemdir O’nu aday gösteren
AKP sorumluluğa ortaktır. Eryaman – Sincan Metro hattını yıllarca bitirememiş,
sonunda Ulaştırma Bakanlığı tamamlamıştır. Su sorununu da çözememiştir ama
Ankara Belediyesi merkezi yönetime en borçlu belediyelerin başındadır.

Sağlık Bakanı’nın “Ben bu suyu içmem!” demesi sorumluluğu bitirmez.
Yasalara göre son çözümlemede Halkın Sağlığından sorumlu olan Sağlık Bakanlığıdır :

5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Yasası,
13.6.10, RG : 27610; md. 27: 

“.. kaynak suları, içme suları, doğal mineralli sular ve tıbbi amaçlı suların üretimi, uygun şekilde ambalajlanması, satışı, ithalat ve ihracatına ilişkin ilke ve yöntemlerle içme – kullanma suların teknik ve hijyenik koşullara uygunluğu,
nitelik standartlarının sağlanması-izlenmesi ve denetimi ile ilgili ilke ve yöntemler Sağlık Bakanlığınca belirlenir.” demektedir.

Su-gıdaların son derece önemli bir bulaşma yolu oluşturduğu bilinmektedir.
Salgınların çıkmasını önlemek için, kişi ve topluma dönük koruyucu çevre sağlığı hizmetlerinin kamu eliyle sürekli ve etkin yürütülmesi gereği ortaya çıkmaktadır.

Beş milyonu aşkın büyük bir kitlenin sağlığı söz konusudur. Konunun şakaya gelir yanı yoktur. Sağlık Bakanı, sorunu Bakanlar Kurulu’na taşımalı ve İçişleri Bakanlığı mülkiye denetçisi (müfettişi) görevlendirerek Gökçek’in görev ihmali – kusuru araştırılmalı ve gerekirse Danıştay kararı ile görevden alınmalıdır.

1992’de Peru’da çıkan kolera salgını 5 yıl sürmüş ve DSÖ’nün (Dünya Sağlık Örgütü) yoğun desteğiyle ancak yıllar içinde sönümlendirilmişti. 1971 İstanbul Sağmalcılar kolera salgını unutulmalaıdır. Halk ürkü (panik) içinde %30 koruyuculuğu olan Kolera aşısı olma için kuyruklara giriyor, Eminönü’de, Bakırköy’de, Üsküdar’da
3 kez aşı olarak koruyucu etkilerin birbirine ekleneceğini sanıyordu! Ne hazin!?

Başkent Ankara’da bu bağlamda bir bulaşıcı hastalık salgınının ekonomik boyutu sanıldığından çok büyük olacaktır. AKP’nin “Yeni Türkiye” si bu mudur??

Orman ve Su İşleri, Çevre ve Şehircilik, Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere Hükümetce görevlendirilmeli ve TTB, TMMOB’den uzmanlar da katılarak soruna el konulmalıdır.

Son olarak, Türk Ceza Yasası‘nda yer alan 3. Bölüm “Kamunun Sağlığına Karşı Suçlar” başlığı altındaki maddeleri (185-196) Gökçek başta olmak üzere
ilgililere anımsatalım :

TCY Md. 185 : 
(1) Taksirle (kusurlu olarak, kasıt olmadan) bir insanın ölümüne neden olan kişi, 2 yıldan 6 yıla dek hapis ile cezalandırılır.

(2) Fiil, 1’den çok insanın ölümüne ya da 1 veya 1’den çok kişinin ölümü
ile birlikte 1 veya 2’den çok kişinin yaralanmasına neden olmuş ise,
kişi 3 yıldan
15 yıla dek hapis ile cezalandırılır.

Burada Ceza hukukunun “kusursuz sorumluluk” ilkesinin geçerli olacağını,
sorumluların kent suyunun sağlıksız olmasından kaynaklanan olumsuz sonuçlara karşı ileri sürecekleri gerekçelerin (def’i) dikkate alın(a)mayacağını vurgulamak isteriz.

Ayrıca, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı‘nın da yaşananları “ihbar” kabul ederek adli soruşturma başlatması yerinde olacaktır. Yukarıda da değinilen 5996 sayılı yasa md. 40 bunu gerektirmektedir..

Son söz                 :

  • Ankara’nın su sorunu çok ciddidir ve bu sorun Gökçek’i aşmıştır;
  • Hükümet ivedilikle duruma el koyarak hızlı ve güvenli – sağlıklı – kalıcı çözümler üretmelidir.

Sevgi ve saygı ile.
19.9.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Metnin pdf biçimi için : ANKARA’nin-SU_SORUNU

==============================================

Mustafa_Balbay_portresi_Ata_ile

 


 

 

Tam başkentte iç politikadan dışişlerine kadar her alanda işin suyu çıktı derken, Ankara’da ciddi bir su tartışması çıktı. 

Biz de kendimizi suyun içinde bulduk.

Sürekli konuk olarak katıldığım, Halk TV’de Şaban Sevinç’in hazırlayıp sunduğu
Basın Koridoru programında her Salı olduğu gibi bu hafta da öncelikle siyasal gelişmeleri konuşmak üzere hazırlanmıştım. Latif Şimşek’in de katıldığı program, Ankara’nın bir süredir tartışılan içme suyu ile başlayınca, Melih Gökçek yanıt hakkını kaçırmadı. Aramızda üslup farkı olsa da kentin içme suyunu konuşmamak olmazdı.

CHP Ankara milletvekilleri Aylin Nazlıaka ve Levent Gök bir süredir konuyu gündemde tutuyor. Nazlıaka ve Gök kentin değişik bölgelerinden gelen yakınmaları da dikkate alarak Ankaralıları uyardılar, Gökçek’i de kamuoyunu doğru bilgilendirmeye ve sorumluluğa çağırdılar.

Gökçek’in canlı yayında verdiği bilgilere bakılırsa Ankara suyunu elmas niyetine sat, dünyanın çok az ülkesinde bu kadar temiz, arındırılmış, damıtılmış su var.
Her gün 400 ayrı bölgeden alınan örneklerinin ölçümü de bunu kanıtlıyor.
Kaldı ki, Ankara’nın çeşmelerinden akan su Gökçek’in ağzından dökülen sözcükler kadar hızlı olsa başkent tropikal iklime dönerdi.

***

Gökçek’in rakamlarına karşın Ankara’daki hastanelerin acil servislerine özellikle son bir aydır normalin üzerinde sindirim yolu rahatsızlığına dayalı başvuru yapılıyor.
Doktorların genel anlatımla söylediği şu:

  • “Bu aralar Ankara’nın sularında bir şey var!”

İçme suyu bir kentin can damarıdır. En küçük bir kuşkunun bile dikkate alınması, toplumu doyurucu bilgi verilmesi gerekir. Gökçek bir yandan art arda sıraladığı rakamlarla bunu yaptığını söylerken bir yandan da Ankara’nın sularında sorun olduğunu söyleyen hekimler hakkında suç duyurusunda bulunacağını haykırıyor.
Bu yönde çok umudumuz yok ama, olması gereken, o hekimi can kulağıyla dinlemek.

Gökçek’in mantığıyla hareket edilirse, hastalıklara neden aramaya gerek yok;
başlıca suçlu, bunu saptayan doktor. Teşhis etmese, hastalık da ortaya çıkmış olmaz!

2000’li yılların başında Ankara’nın su gereksiniminin Bolu çevresinden mi yoksa Kızılırmak’tan mı sağlanması gerektiği ikilemi yaşanmıştı. Bolu pahalı ama temizdi, Kızılırmak ucuz ama ağır metallerle dolu idi. Gökçek ikincisini tercih etti.

Kızılırmak suyu çok değerlidir; madenciliğe ve kimya sektörüne birebirdir!
Gelinen noktanın özeti bu.

***

Konuşmalarda medya ile ilgili soru sorulduğunda şöyle başlardım:

Medya içme suyu gibidir.
Bir kentin içme suyu kirlendiğinde insan bedenine ne olursa,
medya kirlendiğinde de topluma o olur.


Ankara’nın içme suyunda yaşanan sorun bir bakıma her iki kirliliği de anımsatıyor.

Günlük tartışmaların içinde su sorunu basit bir konu gibi gelebilir. Ancak daha şimdiden 21. yüzyılın en ciddi konularından biri durumuna geldi.

Suda 3’lü kıskaç var                            : 

1. Dünya nüfusu artıyor,
2. Her bireyin kullandığı ortalama su miktarı artıyor,
3. Temiz su kaynakları azalıyor.

Örneğin 1900’lu yılların başında dünya nüfusu 1.5 milyar iken kişi başına yıllık su tüketimi 350 metreküp idi, nüfusun 7 milyarı aştığı günümüzde tüketim 750 metreküpü buluyor.

Türkiye sanıldığı gibi su zengini bir ülke de değil.

Bir ülkenin su zengini sayılabilmesi için kişi başına yılda 8 bin metreküp suyun düşmesi gerekiyor. Bizdeki rakam 1500 metreküpün altında.
Durum böyleyken barajlardan plansız kentleşmeye dek her yöntemle temiz su kaynaklarımızı kurutuyoruz, kirletiyoruz.

Başkentteki temiz su tartışmasının sorunun gerçek boyutlarını gündeme taşımasını dileyelim.