Müslüman Kardeşler ve Şeriata Gömülen Mısır…


Dostlar
,

Mısır’da Müslüman Kardeşleri iktidarda ve artık Mısır açık, resmi bir şeriat ülkesi.

Son seçimleri, Müslüman Kardeşlerin de desteğini alarak kazanan Mısır Devlet Başkanı Mursi, ülke anayasasını değiştirdi ve bu ülke dinini “islam” olarak ilan etti.
Bundan böyle ülke hukukunun kaynağının laik hukuk değil, İslam şeriatı olacağı da anayasal kural (hüküm) oldu.. Tarih 30 Kasım 2012..Hayırlı mı olsun diyelim,
“yola devam” mı diyelim?

Şunları sormayalım mı   ??

– Din insanlar için değil midir? Ülkenin-devletin dini olur mu?
82 milyonluk Mısır’da bu dini benimsemeyen milyonlarca insanın hukuku ne olacaktır?
– Birincil İslam kaynaklarında (Kuranda) zorlama var mıdır, tebliğ ile sınırlı mıdır?
– ……………………..

BOP ve türev araçlarından Arap Baharı, Ortadoğu’ya demokrasi getirecekti
değil mi??

Bir dinin (demek ki başka dinler de var!), dahası bu dinin yorumlarından biri olan bir mezhebin (demek ki başka mezhepler de var!) şeriatını (dinsel kurallarını,
şer’i hükümlerini) yaşamın tüm alanlarında egemen kılmak; tek sözcükle demokrasiyi “katletmek” demektir.

Bir kez daha, BOP yandaş ve işbirlikçilerinin, eşbaşkanlarının, şeriata hoşgörülü yaklaşan tatlı su demokratlarının suratlarında şaklayan tarihin tokatıdır Mısır’daki şeriatçı darbe.. Göz göre göre, Batı emperyalizmince taşları döşenmiştir. O Batı ki;
bir yanda İslamofobi ile kendi halklarına ve rejimine çok gereksindiği düşmanını yaratmakta, öbür yanda da Ortadoğu halklarını şeriatın dipsiz kuyusunda sonsuza dek karanlığa itmekte, dünyada bir iddiası olamayacak, halkları köleleştirilmiş – müritleştirilmiş kukla devletlere dönüştürmektedir.

O ikiyüzlü Batıdır ki, Avusturya’da geçtiğimiz yıllarda seçim kazanan Haider’in faşist partisine hükümet kurdurtmamıştır..

Evet.. “kravatlı şeriat” artık Mısır’da iktidardır.
84 yıllık kadim cihad irşad edilmiştir.

 

 

 

 

 

 

“Arap Baharı”, nehrin yatağını,
kabul ve itiraf edelim ki değiştirmiş, değiştirebilmiştir.
*****************
Müslüman Kardeşler’in tarihine kısaca göz atmak öğretici olacaktır.. (http://www.ikhwanweb.com/,
The Muslim Brotherhood Official English Website, 2.12.12)

Müslüman Kardeşler örgütü 1928’de Hasan el Benna tarafından kuruldu. İsrail’in kurulmasının ardından (1948), Mısır rejimini, “Siyonizme karşı pasif” olmakla suçlayan ve Filistin safında mücadele veren örgüt, kuruluşunu izleyen 20 yıl içinde büyük gelişme gösterdi.

Gerçekleştirdiği eylemler nedeniyle Mısır yönetimi tarafından etkinlikleri yasaklanan örgüt, 1948’de Başbakan Mahmud Fehmi Nukraşi’yi öldürdü. Örgütün kurucusu Benna da 1949’da öldürüldü. Mısır hükümeti, örgütü
1948’de yalnızca dinsel bir örgüt olarak yasal düzlemde kabul etti ancak 1954’te, Mısır’da şeriat yasalarında ısrar ettiği gerekçesiyle yeniden yasaklandı.

Aynı yıl, dönemin Devlet Başkanı Cemal Abdül Nasır’a suikast girişiminde bulunan Abdül Munim Abdul Rauf ve 5 arkadaşı idam edildi.

  • Dört yüz bin” yandaşı tutuklandı.. Ama yetmedi..

Binlercesi de Suriye, Suudi Arabistan, Ürdün ve Lübnan’a kaçtı. Nasır’ın başbakanlığa atadığı Enver Sedat’ı, Mısır hukukuna şeriat maddeleri ekleyeceği sözü vermesine ve örgüt üyesi binlerce mahkûmu serbest bırakmasına karşın, 1979’da İsrail’le barış anlaşması imzaladığı için suikast sonucu öldüren bu örgütün, resmi olarak 1954’ten bu yana etkinlikleri yasak olmasına karşın, Mısır meclisinde 17 sandalyesi var. Müslüman Kardeşler’in 7 ülkede temsilciliği bulunuyor.
*************
Müslüman Kardeşler’in 1928’den bu yana 84 yıldır sürdürdükleri dar-ül harp kavgası başarıya ulaşmış gözükmektedir. Ağır silahlı 1,2 milyon polisi (Türkiye’de yaklaşık 250 bin), buna karşın 550 bin kişilik ordusu olan Mısır’da, dakikalar içinde, Mursi öncülüğündeki şeriatçı rejime Ordu’nun selam çakması gelmiştir. Mısır laboratuvarından öğrenilecek dünya dolusu dersler vardır.

1979’un Şubat’ında da İran’da Şah Rıza Pehlevi’ye dinci Humeyni darbesi vurulmuştu. Orada da Ordu, “müslüman kardeşleri” ne silah doğrultamamıştı. Humeyni yıllarca Paris’te sürgün “çile” sini doldurmuş ve artık ikbal zamanı gelmişti. Şah rejimini tasfiye etmek için şeriatçılarla ittifak, vinçlerde binlerce idam demekti..

Şah’ın ordusundan kaçan bir general Çubuk’ta sığınmacı iken, Genelkurmay Başkanı Hikmet Karadayı, o dönemde -kendisi Tuğgeneral iken- bu kişi ile söyleşisini aktarmıştı basına. Karadayı sormuştu, nasıl farketmediniz bu şeriatçı kalkışmayı.. diye.
İranlı generalin yanıtı çok çarpıcı idi :

Bir çiçek her gün gözünüzün önünde büyürse bunu farkedemiyorsunuz!
*********
Türkiye bölgesinde giderek yalnızlaştırılıyor.

İran ve Irak rejimleri demokratik değil. Suriye’deki iyi kötü laik rejimi yıkmak üzere Türkiye, eli kanlı Batı’nın yüz kızartıcı taşeronluğunu yapıyor.. Bir bakıma koçbaşılık ya da mezbaha koçluğu..
Ortadoğu mezbahasına sürülecek başka sürü kalmadığında, kesim sırası koçbaşı ya da mezbaha koçuna gelecek..

Ernst Hemingway’in ünlü romanının adını çağrıştırarak soralım :

* Çanlar Kimin İçin Çalıyor??
* Türkiye, Devr-i AKP’de “Türk Baharı” doğum sancılarında mıdır??
– Atlantik ötesinde “çile dolduran” ve ilahi irşadı sabırla bekleyen Türk vatandaşı, ilkokul mezunu emekli vaizler var mıdır?

 

 

 

 

 

Ve ekleyelim :
Quo vadis Türkiye’m!?

Ne dersiniz Türk halkı ve aydınları??

Sevgi ve saygı ile.
2.12.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net 

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

“Müslüman Kardeşler ve Şeriata Gömülen Mısır…” üzerine 7 yorum

  1. Sayın SALTIK,
    Şah’ın generalinin dediğini bir Türk generali olarak ben daha açık söyleyeyim;
    Çiçeğin yavaş yavaş büyüdüğünü de büyüdükçe gerçek rengine dönüştüğünü de görüyoruz.
    Görme özürlüler için bir şey diyemem.
    Toplumun dinamik güçleri (yargı,medya, ordu, üniversiteler, gençlik, sendikalar) susturuldu, bastırıldı,tutuklandı.
    TAHRİR’e doğru adımlamaktayız..
    BEŞTEPE

    1. Değerli Genral Beştepe,

      Sitemize ilginiz için öncelikle teşekkür ederiz.

      Türkiye’nin dinamikleri kendine özgüdür.

      Ülkemizin ilerici kesimleri Tahrir’e değil; Anıtkabir’e, Ulus Meydanı’na, 1. TBMM’ye ve de gerekirse şimdiki TBMM’ye yürüyecektir.

      31 Mart gerici ayaklanmasını bastıran Harekat Ordusu gibi..

      27 Mayıs 1960’ın genç teğmenleri gibi..

      29 Ekim 2012’nin Türk halkı gibi..

      10 Kasım 2012’nin her yaştan Türk insanı gibi..

      Topluma olumlu iletiler vermek gerekir. Gönüllerde bu tür duygu ve düşünceleri tohumlamak gerekir..

      Sosyal psikoloji çoook özen istiyor.. Batılılar boşuna “to be inspired of..” demiyorlar..

      Atatürk Türkiye’sinin sırtı yere gelmeyecektir. Türk gençliği bu deli çemberini kuracaktır.
      Bu yaşananlar da halkımıza “yandım anaaam” diyeceği bir tarihsel deneyim kazandırmış olacaktır..

      Sevgi ve saygı ile.
      3.12.12, Ankara

      Dr. Ahmet Saltık
      http://www.ahmetsaltik.net

  2. Hz. Hüseyin’in Hayatı

    ——————————————————————————–

    ehli sünette ehli beyt
    İmam Hüseyin, milâdî takvime göre, 625 (626) Medine’de doğmuştur. 10 ekim 680’de Kerbelâ’da şehit edilmiştir. İmam Hüseyin, İslâm peygamberi Hz. Muhammed’in torunudur. Birinci imam Hz. Ali’nin oğlu ve aynı zamanda üçüncü imamdır.

  3. EHLİ SÜNNET KAYNAKLARINDA HAZRETİ HÜSEYİN[R.A]

    Cennet gençlerinin seyyidi:
    Hz. HÜSEYİN

    Ümm-i Hâris hazretleri anlatır:
    Birgün Resulullahın huzuruna varıp, bir rüya gördüğümü ve çok korktuğumu arzettiğim zaman, buyurdular ki:

    – Ne gördün?

    – Sizin vücudunuzdan bir parça kestiler, benim yanıma eklediler.

    – İyi görmüşsün, Fatıma’nın bir oğlu olacak ve senin yanında kalacaktır.

    Beraber mescidden çıktılar

    Bir müddet sonra, Hz. Hüseyin dünyaya geldi. Resulullah her sabah namazını kıldıktan sonra, mübarek yüzünü eshab-ı kirama çevirirlerdi. Üzüntülü kimseler yüzünü görseler, mesrur olurlardı. O gün sabah namazından sonra, yüzlerini döndürmeden, Hz. Ali’yi çağırdılar. Beraber mescidden çıktılar. Eshab-ı kiram nereye, niçin gittiklerini anlayamadılar. Tekrar dönerler diye oturdular. İkisi Hz. Fatıma’nın evine gittiler.

    Peygamberimiz Hz. Ali’ye, kapıda durup, kimseyi içeri sokmamasını emretmişlerdi. Hz. Hüseyin doğmuş, melekler tebrik etmek için gelmişlerdi. Hz. Ebu Bekir duramayıp, Hz. Ali’nin evine gitti. Sonra Hz. Ömer, sonra Hz. Osman ve bütün eshab-ı kiram Hz. Ali’nin evine gittiler.

    Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali’den, Resulullahın nerede olduğunu sordu. Hz. Ali, içerde olduklarını bildirince, Hz. Ebu Bekir buyurdu ki:

    – İzin verirsen, ben de gireyim.

    – Allahın Resulü meşguldür.

    – Benim içeri girmememi sana emretti mi?

    – Hayır, yalnız dörtyüzyirmidörtbin melek geldi.

    Hz. Ebu Bekir hayret edip, durdu.

    Bir müddet sonra, Resulullah dışarı çıkıp, herkesin içeri girmesini emrettiler. Eshab-ı kiram içeri girdiler. Hz. Ali’nin meleklerin sayısındaki sözü söylendi. Resulullah efendimiz Hz. Ali’ye sordular:

    – Meleklerin sayısını nasıl bildin?

    – Melekler grup grup geliyorlardı. Herbiri bir dil ile konuşurlardı ve sayılarını bildirirlerdi.

    Bunun üzerine Resulullah efendimiz buyurdu ki:

    – Allah aklını ziyade etsin ya Ali!

    Cennet gençlerinin efendisi

    Resulullah efendimiz Hz. Hüseyin doğduğu zaman, kulağına, (O, cennet gençlerinin efendisi, seyyididir) diye seslenmişlerdi.

    Hz. Üsame bin Zeyd, bir gece Peygamber aleyhisselamı gördüğünü ve Onun, (Bunlar benim oğullarımdır, kızımın oğullarıdır. Allahım ben onları seviyorum, sen de onları sev ve onları sevenleri de sev) buyurduğunu rivayet etmektedir.

    Bir defasında da, (Hüseyin benden, ben Hüseyin’denim, Allahü teâlâ Hüseyin’i seveni sever) buyurmuştu.

    Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde, ehl-i beyte, mealen buyuruyor ki:

    (Allahü teâlâ, sizlerden ricsi, yani her kusur ve kirleri gidermek istiyor ve sizi tam bir taharet ile temizlemek irade ediyor.)

    Bu ayet-i kerime gelince, eshab-ı kiram sordular.

    – Ya Resulallah! Ehl-i beyt kimlerdir?

    Benim ehl-i beytim

    O esnada, Hz. Ali geldi. Mübarek hırkasının altına aldılar. Fatıma-tüz-Zehra da geldi. Onu da yanına aldılar. İmam-ı Hasan geldi. Onu da bir yanına, sonra gelen İmam-ı Hüseyin’i de öbür tarafına alarak buyurdular ki:

    – İşte bunlar, benim ehl-i beytimdir.

    Bu ayet-i kerime ve ilgili hadis-i şerifler, Resulullahın iki mübarek torununu sevmenin şart olduğunu belirtmektedir.

    Hz. Hüseyin buyurdu ki:

    Birgün yüksek dedemin huzuruna varmıştım. Übey bin Kâb da orada idi. Bana, “Merhaba, ey Ebu Abdullah, ey göklerin ve yerin süsü” diye hitap ettiler. Übey bin Kâb hazretleri dedi ki:

    – Ya Resulallah! Gökler ve yer için, senden başka süs var mıdır?

    Resulullah bunun üzerine buyurdular ki:

    – Beni insanlara Peygamber olarak gönderen Allahü teâlânın hakkı için, Hüseyin bin Ali, yeryüzünün merkezinin süsüdür. Ondan ziyade süs, göklerin tabakalarıdır.

    Birgün Hz. Hüseyin, Resulullah efendimizin yanında idi. Annesine gitmek istiyordu. Hava yağmurlu idi. Resulullah efendimiz duâ buyurdu. Hz. Hüseyin eve gidinceye kadar, yağmur ara verdi.

    Birgün Resulullah efendimiz, Hz. Hüseyin’i sağ dizine, oğlu İbrahim’i sol dizine aldı. Cebrail aleyhisselam gelip dedi ki:

    – Hak teâlâ, bu ikisinden birini alacaktır. Sen birini seç!

    Resulullah efendimiz buyurdu ki:

    – Eğer Hüseyin vefat ederse, benim canım yandığı gibi, Ali’nin ve Fatıma’nın da canları yanar. Eğer İbrahim giderse, en çok ben üzülürüm. Benim üzüntümü, onların üzüntüsüne tercih ediyorum.

    Üç gün sonra oğulları İbrahim vefat etti.

    Resulullah efendimiz, Hz. Hüseyin yanına her gelişinde, onu öper ve buyururdu ki:

    – Selamet ve saadet o kimseye ki, oğlum İbrahim’i ona feda ettim.

    Hz. Hüseyin’in ilk çocukluğu Resulullah efendimizin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Ancak bu hâl, çok sürmedi. Zira Peygamber efendimiz vefat ettiler. Hz. Hüseyin, bundan sonra ilmini ve edebini babasının yanında tamamladı.

    Etrafını aydınlatırdı

    Hz. Hüseyin’in yüzü, karanlık gecede etrafını aydınlatırdı. Yaya olarak yirmibeş defa hacca gitti. Beraberindekiler bineklere binse de, kendisi binmezdi. Çok cömert idi. Buyurdular ki:

    – Cömert, efendi olur; cimri, hor olur. Bu âlemde bir mümin kardeşinin iyiliğini, kendinden önce düşünen, öbür âlemde daha iyisini bulur.

    Eshab-ı kiramdan Hz. Dıhye, devamlı ticaret için sefere gider gelirdi. Çok güzel yüzlü idi. Cebrail aleyhisselam çok defa Resulullahın huzuruna Dıhye şeklinde gelirdi. Birgün Cebrail aleyhisselam Fahr-i âlem hazretlerinin huzurunda bulunuyordu.

    Dıhye, dedemizin yanında

    O zaman henüz küçük olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den biri, Cebrail aleyhisselamı gördü. Hemen kardeşinin yanına koşarak dedi ki:

    – Dıhye, dedemizin yanında oturuyor, haydi gidelim.

    Koşup mescide girdiler.

    Cebrail aleyhisselamın dizlerine oturdular. Ellerini Cebrail aleyhisselamın koynuna soktular. Resulullah efendimiz, torunlarının bu hareketini görünce hicâb edip, mâni olmak istedi. Cebrail aleyhisselam, Resulullahın mahcup olduğunu görünce, dedi ki:

    – Ya Resulallah! Niçin sıkılıyorsunuz? Fatıma teheccüd namazını kılarken, Hak teâlâ beni gönderir, bunların beşiklerini sallardım. Böylece Hz. Fatıma rahatça namazını kılardı. Bazan da bunların anneleri namazdan sonra uyurken, bunlar ağlardı. Hak teâlâ yine beni gönderir, anneleri uyanmasın diye, beşiklerini sallardım, ağlamazlardı. Çocukların bu hareketini bana karşı edepsizlik saymayın. Bunların yanıma gelip, ellerini koynuma sokmalarında bir mahzur yoktur.

    Resulullah efendimiz buyurdu ki:

    – Ey kardeşim Cebrail! Şimdi bir şey yapmadılar. Daha ileri giderler endişesiyle mâni oldum. Çünkü, eshabımdan Dıhye isminde birisi vardır. Çok kere sefere çıkar. Her dönüşünde bunlara hediye getirir. Sizi Dıhye zannedip, ellerini koynunuza soktular.

    Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam, “Ya Rabbi! Beni Habibinin yanında utandırma” diye duâ etti.

    Oturduğu yerden ellerini cennete uzattı. Bir yeşil salkım üzüm, bir kırmızı nar eline geldi. Hz. Hasan üzümü, Hz. Hüseyin de narı aldı. Bunları yerlerken, bir dilenci gelip dedi ki:

    – Ey ehl-i beyt! O üzüm ve nardan bana da verir misiniz?

    Resulullahın yüksek yaratılışlı torunları, dilenciye vermek istediklerinde, Cebrail aleyhisselam mâni olarak dedi ki:

    – Ya Resulallah! O dilenci şeytandır. Cennet meyveleri ona haram iken, hile ile ondan yemek istedi.

    Kerbela’da şehit oldu

    Hz. Hüseyin hep babasının yanında idi. Babası şehit olunca, Medine’ye geldi. Yezîd’e biat etmedi. Kufeliler kendisini çağırıp halife yapmak istedi. Kardeşi Muhammed bin Hanefiyye, İbni Ömer, İbni Abbas ve daha nice eshab-ı kiram mâni oldular ise de, kabul etmeyip yetmişiki kişi ile Mekke’den Irak’a yola çıktı.

    Irak valisi Ubeydullah bin Ziyad, Ömer bin Sâd kumandasında bir ordu gönderdi. Ömer, geri dönmesini bildirdi ise de, İmam kabul etmeyip harp etti. 681 yılında Muharremin onuncu günü Kerbela’da şehit oldu. Yezîd bunu duyunca, çok üzüldü. “Allah İbni Mercane’ye (ibni Ziyad’a) lanet eylesin! Hüseyin’in isteklerini kabul etmeyip de onu şehit ettirdi. Böylece beni kötü tanıttı” dedi. Hz. Hüseyin’in mübarek oğlu Zeynelabidin küçük olduğu için öldürülmedi. Kadınlar ve İmamın mübarek başı ile Şam’a gönderildi. Mübarek başı, Mısır’da Karafe kabristanında medfundur.

    Cennet gençlerinin seyyidi:
    Hz. HÜSEYİN

    Ümm-i Hâris hazretleri anlatır:
    Birgün Resulullahın huzuruna varıp, bir rüya gördüğümü ve çok korktuğumu arzettiğim zaman, buyurdular ki:

    – Ne gördün?

    – Sizin vücudunuzdan bir parça kestiler, benim yanıma eklediler.

    – İyi görmüşsün, Fatıma’nın bir oğlu olacak ve senin yanında kalacaktır.

    Beraber mescidden çıktılar

    Bir müddet sonra, Hz. Hüseyin dünyaya geldi. Resulullah her sabah namazını kıldıktan sonra, mübarek yüzünü eshab-ı kirama çevirirlerdi. Üzüntülü kimseler yüzünü görseler, mesrur olurlardı. O gün sabah namazından sonra, yüzlerini döndürmeden, Hz. Ali’yi çağırdılar. Beraber mescidden çıktılar. Eshab-ı kiram nereye, niçin gittiklerini anlayamadılar. Tekrar dönerler diye oturdular. İkisi Hz. Fatıma’nın evine gittiler.

    Peygamberimiz Hz. Ali’ye, kapıda durup, kimseyi içeri sokmamasını emretmişlerdi. Hz. Hüseyin doğmuş, melekler tebrik etmek için gelmişlerdi. Hz. Ebu Bekir duramayıp, Hz. Ali’nin evine gitti. Sonra Hz. Ömer, sonra Hz. Osman ve bütün eshab-ı kiram Hz. Ali’nin evine gittiler.

    Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali’den, Resulullahın nerede olduğunu sordu. Hz. Ali, içerde olduklarını bildirince, Hz. Ebu Bekir buyurdu ki:

    – İzin verirsen, ben de gireyim.

    – Allahın Resulü meşguldür.

    – Benim içeri girmememi sana emretti mi?

    – Hayır, yalnız dörtyüzyirmidörtbin melek geldi.

    Hz. Ebu Bekir hayret edip, durdu.

    Bir müddet sonra, Resulullah dışarı çıkıp, herkesin içeri girmesini emrettiler. Eshab-ı kiram içeri girdiler. Hz. Ali’nin meleklerin sayısındaki sözü söylendi. Resulullah efendimiz Hz. Ali’ye sordular:

    – Meleklerin sayısını nasıl bildin?

    – Melekler grup grup geliyorlardı. Herbiri bir dil ile konuşurlardı ve sayılarını bildirirlerdi.

    Bunun üzerine Resulullah efendimiz buyurdu ki:

    – Allah aklını ziyade etsin ya Ali!

    Cennet gençlerinin efendisi

    Resulullah efendimiz Hz. Hüseyin doğduğu zaman, kulağına, (O, cennet gençlerinin efendisi, seyyididir) diye seslenmişlerdi.

    Hz. Üsame bin Zeyd, bir gece Peygamber aleyhisselamı gördüğünü ve Onun, (Bunlar benim oğullarımdır, kızımın oğullarıdır. Allahım ben onları seviyorum, sen de onları sev ve onları sevenleri de sev) buyurduğunu rivayet etmektedir.

    Bir defasında da, (Hüseyin benden, ben Hüseyin’denim, Allahü teâlâ Hüseyin’i seveni sever) buyurmuştu.

    Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde, ehl-i beyte, mealen buyuruyor ki:

    (Allahü teâlâ, sizlerden ricsi, yani her kusur ve kirleri gidermek istiyor ve sizi tam bir taharet ile temizlemek irade ediyor.)

    Bu ayet-i kerime gelince, eshab-ı kiram sordular.

    – Ya Resulallah! Ehl-i beyt kimlerdir?

    Benim ehl-i beytim

    O esnada, Hz. Ali geldi. Mübarek hırkasının altına aldılar. Fatıma-tüz-Zehra da geldi. Onu da yanına aldılar. İmam-ı Hasan geldi. Onu da bir yanına, sonra gelen İmam-ı Hüseyin’i de öbür tarafına alarak buyurdular ki:

    – İşte bunlar, benim ehl-i beytimdir.

    Bu ayet-i kerime ve ilgili hadis-i şerifler, Resulullahın iki mübarek torununu sevmenin şart olduğunu belirtmektedir.

    Hz. Hüseyin buyurdu ki:

    Birgün yüksek dedemin huzuruna varmıştım. Übey bin Kâb da orada idi. Bana, “Merhaba, ey Ebu Abdullah, ey göklerin ve yerin süsü” diye hitap ettiler. Übey bin Kâb hazretleri dedi ki:

    – Ya Resulallah! Gökler ve yer için, senden başka süs var mıdır?

    Resulullah bunun üzerine buyurdular ki:

    – Beni insanlara Peygamber olarak gönderen Allahü teâlânın hakkı için, Hüseyin bin Ali, yeryüzünün merkezinin süsüdür. Ondan ziyade süs, göklerin tabakalarıdır.

    Birgün Hz. Hüseyin, Resulullah efendimizin yanında idi. Annesine gitmek istiyordu. Hava yağmurlu idi. Resulullah efendimiz duâ buyurdu. Hz. Hüseyin eve gidinceye kadar, yağmur ara verdi.

    Birgün Resulullah efendimiz, Hz. Hüseyin’i sağ dizine, oğlu İbrahim’i sol dizine aldı. Cebrail aleyhisselam gelip dedi ki:

    – Hak teâlâ, bu ikisinden birini alacaktır. Sen birini seç!

    Resulullah efendimiz buyurdu ki:

    – Eğer Hüseyin vefat ederse, benim canım yandığı gibi, Ali’nin ve Fatıma’nın da canları yanar. Eğer İbrahim giderse, en çok ben üzülürüm. Benim üzüntümü, onların üzüntüsüne tercih ediyorum.

    Üç gün sonra oğulları İbrahim vefat etti.

    Resulullah efendimiz, Hz. Hüseyin yanına her gelişinde, onu öper ve buyururdu ki:

    – Selamet ve saadet o kimseye ki, oğlum İbrahim’i ona feda ettim.

    Hz. Hüseyin’in ilk çocukluğu Resulullah efendimizin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Ancak bu hâl, çok sürmedi. Zira Peygamber efendimiz vefat ettiler. Hz. Hüseyin, bundan sonra ilmini ve edebini babasının yanında tamamladı.

    Etrafını aydınlatırdı

    Hz. Hüseyin’in yüzü, karanlık gecede etrafını aydınlatırdı. Yaya olarak yirmibeş defa hacca gitti. Beraberindekiler bineklere binse de, kendisi binmezdi. Çok cömert idi. Buyurdular ki:

    – Cömert, efendi olur; cimri, hor olur. Bu âlemde bir mümin kardeşinin iyiliğini, kendinden önce düşünen, öbür âlemde daha iyisini bulur.

    Eshab-ı kiramdan Hz. Dıhye, devamlı ticaret için sefere gider gelirdi. Çok güzel yüzlü idi. Cebrail aleyhisselam çok defa Resulullahın huzuruna Dıhye şeklinde gelirdi. Birgün Cebrail aleyhisselam Fahr-i âlem hazretlerinin huzurunda bulunuyordu.

    Dıhye, dedemizin yanında

    O zaman henüz küçük olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den biri, Cebrail aleyhisselamı gördü. Hemen kardeşinin yanına koşarak dedi ki:

    – Dıhye, dedemizin yanında oturuyor, haydi gidelim.

    Koşup mescide girdiler.

    Cebrail aleyhisselamın dizlerine oturdular. Ellerini Cebrail aleyhisselamın koynuna soktular. Resulullah efendimiz, torunlarının bu hareketini görünce hicâb edip, mâni olmak istedi. Cebrail aleyhisselam, Resulullahın mahcup olduğunu görünce, dedi ki:

    – Ya Resulallah! Niçin sıkılıyorsunuz? Fatıma teheccüd namazını kılarken, Hak teâlâ beni gönderir, bunların beşiklerini sallardım. Böylece Hz. Fatıma rahatça namazını kılardı. Bazan da bunların anneleri namazdan sonra uyurken, bunlar ağlardı. Hak teâlâ yine beni gönderir, anneleri uyanmasın diye, beşiklerini sallardım, ağlamazlardı. Çocukların bu hareketini bana karşı edepsizlik saymayın. Bunların yanıma gelip, ellerini koynuma sokmalarında bir mahzur yoktur.

    Resulullah efendimiz buyurdu ki:

    – Ey kardeşim Cebrail! Şimdi bir şey yapmadılar. Daha ileri giderler endişesiyle mâni oldum. Çünkü, eshabımdan Dıhye isminde birisi vardır. Çok kere sefere çıkar. Her dönüşünde bunlara hediye getirir. Sizi Dıhye zannedip, ellerini koynunuza soktular.

    Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam, “Ya Rabbi! Beni Habibinin yanında utandırma” diye duâ etti.

    Oturduğu yerden ellerini cennete uzattı. Bir yeşil salkım üzüm, bir kırmızı nar eline geldi. Hz. Hasan üzümü, Hz. Hüseyin de narı aldı. Bunları yerlerken, bir dilenci gelip dedi ki:

    – Ey ehl-i beyt! O üzüm ve nardan bana da verir misiniz?

    Resulullahın yüksek yaratılışlı torunları, dilenciye vermek istediklerinde, Cebrail aleyhisselam mâni olarak dedi ki:

    – Ya Resulallah! O dilenci şeytandır. Cennet meyveleri ona haram iken, hile ile ondan yemek istedi.

    Kerbela’da şehit oldu

    Hz. Hüseyin hep babasının yanında idi. Babası şehit olunca, Medine’ye geldi. Yezîd’e biat etmedi. Kufeliler kendisini çağırıp halife yapmak istedi. Kardeşi Muhammed bin Hanefiyye, İbni Ömer, İbni Abbas ve daha nice eshab-ı kiram mâni oldular ise de, kabul etmeyip yetmişiki kişi ile Mekke’den Irak’a yola çıktı.

    Irak valisi Ubeydullah bin Ziyad, Ömer bin Sâd kumandasında bir ordu gönderdi. Ömer, geri dönmesini bildirdi ise de, İmam kabul etmeyip harp etti. 681 yılında Muharremin onuncu günü Kerbela’da şehit oldu. Yezîd bunu duyunca, çok üzüldü. “Allah İbni Mercane’ye (ibni Ziyad’a) lanet eylesin! Hüseyin’in isteklerini kabul etmeyip de onu şehit ettirdi. Böylece beni kötü tanıttı” dedi. Hz. Hüseyin’in mübarek oğlu Zeynelabidin küçük olduğu için öldürülmedi. Kadınlar ve İmamın mübarek başı ile Şam’a gönderildi. Mübarek başı, Mısır’da Karafe kabristanında medfundur.

    Cennet gençlerinin seyyidi:
    Hz. HÜSEYİN

    Ümm-i Hâris hazretleri anlatır:
    Birgün Resulullahın huzuruna varıp, bir rüya gördüğümü ve çok korktuğumu arzettiğim zaman, buyurdular ki:

    – Ne gördün?

    – Sizin vücudunuzdan bir parça kestiler, benim yanıma eklediler.

    – İyi görmüşsün, Fatıma’nın bir oğlu olacak ve senin yanında kalacaktır.

    Beraber mescidden çıktılar

    Bir müddet sonra, Hz. Hüseyin dünyaya geldi. Resulullah her sabah namazını kıldıktan sonra, mübarek yüzünü eshab-ı kirama çevirirlerdi. Üzüntülü kimseler yüzünü görseler, mesrur olurlardı. O gün sabah namazından sonra, yüzlerini döndürmeden, Hz. Ali’yi çağırdılar. Beraber mescidden çıktılar. Eshab-ı kiram nereye, niçin gittiklerini anlayamadılar. Tekrar dönerler diye oturdular. İkisi Hz. Fatıma’nın evine gittiler.

    Peygamberimiz Hz. Ali’ye, kapıda durup, kimseyi içeri sokmamasını emretmişlerdi. Hz. Hüseyin doğmuş, melekler tebrik etmek için gelmişlerdi. Hz. Ebu Bekir duramayıp, Hz. Ali’nin evine gitti. Sonra Hz. Ömer, sonra Hz. Osman ve bütün eshab-ı kiram Hz. Ali’nin evine gittiler.

    Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali’den, Resulullahın nerede olduğunu sordu. Hz. Ali, içerde olduklarını bildirince, Hz. Ebu Bekir buyurdu ki:

    – İzin verirsen, ben de gireyim.

    – Allahın Resulü meşguldür.

    – Benim içeri girmememi sana emretti mi?

    – Hayır, yalnız dörtyüzyirmidörtbin melek geldi.

    Hz. Ebu Bekir hayret edip, durdu.

    Bir müddet sonra, Resulullah dışarı çıkıp, herkesin içeri girmesini emrettiler. Eshab-ı kiram içeri girdiler. Hz. Ali’nin meleklerin sayısındaki sözü söylendi. Resulullah efendimiz Hz. Ali’ye sordular:

    – Meleklerin sayısını nasıl bildin?

    – Melekler grup grup geliyorlardı. Herbiri bir dil ile konuşurlardı ve sayılarını bildirirlerdi.

    Bunun üzerine Resulullah efendimiz buyurdu ki:

    – Allah aklını ziyade etsin ya Ali!

    Cennet gençlerinin efendisi

    Resulullah efendimiz Hz. Hüseyin doğduğu zaman, kulağına, (O, cennet gençlerinin efendisi, seyyididir) diye seslenmişlerdi.

    Hz. Üsame bin Zeyd, bir gece Peygamber aleyhisselamı gördüğünü ve Onun, (Bunlar benim oğullarımdır, kızımın oğullarıdır. Allahım ben onları seviyorum, sen de onları sev ve onları sevenleri de sev) buyurduğunu rivayet etmektedir.

    Bir defasında da, (Hüseyin benden, ben Hüseyin’denim, Allahü teâlâ Hüseyin’i seveni sever) buyurmuştu.

    Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde, ehl-i beyte, mealen buyuruyor ki:

    (Allahü teâlâ, sizlerden ricsi, yani her kusur ve kirleri gidermek istiyor ve sizi tam bir taharet ile temizlemek irade ediyor.)

    Bu ayet-i kerime gelince, eshab-ı kiram sordular.

    – Ya Resulallah! Ehl-i beyt kimlerdir?

    Benim ehl-i beytim

    O esnada, Hz. Ali geldi. Mübarek hırkasının altına aldılar. Fatıma-tüz-Zehra da geldi. Onu da yanına aldılar. İmam-ı Hasan geldi. Onu da bir yanına, sonra gelen İmam-ı Hüseyin’i de öbür tarafına alarak buyurdular ki:

    – İşte bunlar, benim ehl-i beytimdir.

    Bu ayet-i kerime ve ilgili hadis-i şerifler, Resulullahın iki mübarek torununu sevmenin şart olduğunu belirtmektedir.

    Hz. Hüseyin buyurdu ki:

    Birgün yüksek dedemin huzuruna varmıştım. Übey bin Kâb da orada idi. Bana, “Merhaba, ey Ebu Abdullah, ey göklerin ve yerin süsü” diye hitap ettiler. Übey bin Kâb hazretleri dedi ki:

    – Ya Resulallah! Gökler ve yer için, senden başka süs var mıdır?

    Resulullah bunun üzerine buyurdular ki:

    – Beni insanlara Peygamber olarak gönderen Allahü teâlânın hakkı için, Hüseyin bin Ali, yeryüzünün merkezinin süsüdür. Ondan ziyade süs, göklerin tabakalarıdır.

    Birgün Hz. Hüseyin, Resulullah efendimizin yanında idi. Annesine gitmek istiyordu. Hava yağmurlu idi. Resulullah efendimiz duâ buyurdu. Hz. Hüseyin eve gidinceye kadar, yağmur ara verdi.

    Birgün Resulullah efendimiz, Hz. Hüseyin’i sağ dizine, oğlu İbrahim’i sol dizine aldı. Cebrail aleyhisselam gelip dedi ki:

    – Hak teâlâ, bu ikisinden birini alacaktır. Sen birini seç!

    Resulullah efendimiz buyurdu ki:

    – Eğer Hüseyin vefat ederse, benim canım yandığı gibi, Ali’nin ve Fatıma’nın da canları yanar. Eğer İbrahim giderse, en çok ben üzülürüm. Benim üzüntümü, onların üzüntüsüne tercih ediyorum.

    Üç gün sonra oğulları İbrahim vefat etti.

    Resulullah efendimiz, Hz. Hüseyin yanına her gelişinde, onu öper ve buyururdu ki:

    – Selamet ve saadet o kimseye ki, oğlum İbrahim’i ona feda ettim.

    Hz. Hüseyin’in ilk çocukluğu Resulullah efendimizin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Ancak bu hâl, çok sürmedi. Zira Peygamber efendimiz vefat ettiler. Hz. Hüseyin, bundan sonra ilmini ve edebini babasının yanında tamamladı.

    Etrafını aydınlatırdı

    Hz. Hüseyin’in yüzü, karanlık gecede etrafını aydınlatırdı. Yaya olarak yirmibeş defa hacca gitti. Beraberindekiler bineklere binse de, kendisi binmezdi. Çok cömert idi. Buyurdular ki:

    – Cömert, efendi olur; cimri, hor olur. Bu âlemde bir mümin kardeşinin iyiliğini, kendinden önce düşünen, öbür âlemde daha iyisini bulur.

    Eshab-ı kiramdan Hz. Dıhye, devamlı ticaret için sefere gider gelirdi. Çok güzel yüzlü idi. Cebrail aleyhisselam çok defa Resulullahın huzuruna Dıhye şeklinde gelirdi. Birgün Cebrail aleyhisselam Fahr-i âlem hazretlerinin huzurunda bulunuyordu.

    Dıhye, dedemizin yanında

    O zaman henüz küçük olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den biri, Cebrail aleyhisselamı gördü. Hemen kardeşinin yanına koşarak dedi ki:

    – Dıhye, dedemizin yanında oturuyor, haydi gidelim.

    Koşup mescide girdiler.

    Cebrail aleyhisselamın dizlerine oturdular. Ellerini Cebrail aleyhisselamın koynuna soktular. Resulullah efendimiz, torunlarının bu hareketini görünce hicâb edip, mâni olmak istedi. Cebrail aleyhisselam, Resulullahın mahcup olduğunu görünce, dedi ki:

    – Ya Resulallah! Niçin sıkılıyorsunuz? Fatıma teheccüd namazını kılarken, Hak teâlâ beni gönderir, bunların beşiklerini sallardım. Böylece Hz. Fatıma rahatça namazını kılardı. Bazan da bunların anneleri namazdan sonra uyurken, bunlar ağlardı. Hak teâlâ yine beni gönderir, anneleri uyanmasın diye, beşiklerini sallardım, ağlamazlardı. Çocukların bu hareketini bana karşı edepsizlik saymayın. Bunların yanıma gelip, ellerini koynuma sokmalarında bir mahzur yoktur.

    Resulullah efendimiz buyurdu ki:

    – Ey kardeşim Cebrail! Şimdi bir şey yapmadılar. Daha ileri giderler endişesiyle mâni oldum. Çünkü, eshabımdan Dıhye isminde birisi vardır. Çok kere sefere çıkar. Her dönüşünde bunlara hediye getirir. Sizi Dıhye zannedip, ellerini koynunuza soktular.

    Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam, “Ya Rabbi! Beni Habibinin yanında utandırma” diye duâ etti.

    Oturduğu yerden ellerini cennete uzattı. Bir yeşil salkım üzüm, bir kırmızı nar eline geldi. Hz. Hasan üzümü, Hz. Hüseyin de narı aldı. Bunları yerlerken, bir dilenci gelip dedi ki:

    – Ey ehl-i beyt! O üzüm ve nardan bana da verir misiniz?

    Resulullahın yüksek yaratılışlı torunları, dilenciye vermek istediklerinde, Cebrail aleyhisselam mâni olarak dedi ki:

    – Ya Resulallah! O dilenci şeytandır. Cennet meyveleri ona haram iken, hile ile ondan yemek istedi.

    Kerbela’da şehit oldu

    Hz. Hüseyin hep babasının yanında idi. Babası şehit olunca, Medine’ye geldi. Yezîd’e biat etmedi. Kufeliler kendisini çağırıp halife yapmak istedi. Kardeşi Muhammed bin Hanefiyye, İbni Ömer, İbni Abbas ve daha nice eshab-ı kiram mâni oldular ise de, kabul etmeyip yetmişiki kişi ile Mekke’den Irak’a yola çıktı.

    Irak valisi Ubeydullah bin Ziyad, Ömer bin Sâd kumandasında bir ordu gönderdi. Ömer, geri dönmesini bildirdi ise de, İmam kabul etmeyip harp etti. 681 yılında Muharremin onuncu günü Kerbela’da şehit oldu. Yezîd bunu duyunca, çok üzüldü. “Allah İbni Mercane’ye (ibni Ziyad’a) lanet eylesin! Hüseyin’in isteklerini kabul etmeyip de onu şehit ettirdi. Böylece beni kötü tanıttı” dedi. Hz. Hüseyin’in mübarek oğlu Zeynelabidin küçük olduğu için öldürülmedi. Kadınlar ve İmamın mübarek başı ile Şam’a gönderildi. Mübarek başı, Mısır’da Karafe kabristanında medfundur.

  4. ŞİMDİ AHMET SALTIK VİCDANINA BAK SÖYLE BU GÖRÜŞLERİ OLAN İNSANLAR NASIL ADİ YEZİDE TARAF OLUR.
    YEZİD ‘İ 5 MİLYAR ,İNSANDAN BİR KİŞİ BİLE SEVMEZ.SEN NASIL 1,5 MİLYAR MÜSLÜMANA YEZİDİ TUTUYOR DİYE İFTİRA EDERSİN.
    İFTİRA İNSANLIK SUÇU DEĞİLMİ.
    İFTİRA İNSANLIKLA BAĞDAŞIRMI.
    İFTİRA ETMEK VEBAL DEĞİLMİ..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir