Tevfik Fikret; Tarih-i Kadim şiiri

Dostlar,

Sitemizin sıkı eleştirmenlerinden Sn. Rıza Güner kardeşimiz,

“Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadim şiiri” ni sitemize koyarsak beğeneceğini yazdı önceki gün.. Biz de hatırını saydık, hep yaptığımız gibi..

Eleştiri elbette çook değerlidir, bizi geliştirir.

Fakat eşzamanlı olarak, insanların olumlu eylemlerini de özellikle ayrımsayarak pozitif pekiştireç vermek ilişkilerde ve eğitimde bilim dünyasının özellikle vurguladığı olgulardan..

Kadim Tevfik Fikret’e hürmetle, kadim şiirini paylaşmak istiyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
Tekirdağ, 26.8.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==========================================

Tevfik Fikret; Tarih-i Kadim şiiri

Tarih-i Kadim

İste, der, insanoğlunun geçmiş hayati bu.
Ve baslar bize maval okumaya.
Ninniler uydurup uyutur bizi
dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,
zifiri karanlık hayatından.
Gösterir bize evvel zamanı,
tek doğru, en güzel örnek, der.
Bakarsın gelecek günlerin farkı yok gecen geceden.
Senin tarih dediğin iste budur,
alnında altı bin yıllık buruşuklar
ve bir o kadar da kuşku.
Bası geçmişe bir düşe değer,
sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
bir deri bir kemik,
ayakta zorla durur.

Ben hiç tiksinmem ondan,
karsıma alırım onu arada bir,
anlat bakalım, derim, şu eskilerden.
Bir parça feylesofa benzer o,
bir parça sırtlana benzer,
berbat suratıyla da bir hortlağa.
Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
baslar paslı, boğuk bir sesle
bir bana anlatmaya,
sirksiyle, ne olmuş ne bitmişse:
Hep yıkım üstüne yıkım,
acı üstüne acı!
Ne vakit geçse anlı sanlı bir ordu,
çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
kanlar yağar dört bir yana.
En basta bir kanlı bayrak.
Kanlı bir taç gelir arkasından.
Sonra araçlar sokun eder kan içinde:
Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak,
mancınık, top, tüfek, sapan.
Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
En son alay esirler geçer.
Yenen bir kişiye yenilen on kişi,
çiğneyen hakli, yignenen hapı yuttu.
Yıkımlara, acılara alkış tut,
yüksekten bakanlar önünde eğil,
insafla birdir aşşağlık ve namussuzluk,
dogruluk lafta, yürekte değil,
iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
Bir gerçek var, tek bir gerçek:
Eli kolu bağlayan zincir.
Bir tek şey var sözü gecen: yumruk.
Hak güçlünun, kotunun yani.
Uzun lafın kısası:
Ezmeyen ezilir!
Nerde bir şeref var, iğreti.
Nemde bir mutluluk var, yama.
Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
Din şehit ister, gökyüzü kurban.
Her yanda durmadan kan akacak,
durmadan her yanda kan!
İşte böyle inler, sayıklar o,
anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü
ne yolda, nasıl sürdüğünü.
Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
Duyarım sesinin titreyen kuyusunda
yankısını korkunç bir iniltinin,
ben de baslarım birdenbire titremeye,
toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
Savaşın gurultusu, patırtısı, indir artık
indir bu acıklı sahnenin perdesini!
Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!
Sen de, gelenekçi iskelet,
yazdığın kara yazılara bir son ver,
aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?
Bizden iyi geceler onlara,
bizden onlara iyi uykular!
Kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş,
koşuyorsun karanlıklara doğru?
Kanla oynamış gibisin,
kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
Sen buna kahramanlık mi dedin?
Onun koç’ku’ kan ve hayvanlık be?
Şehirler çiğne, ordular dağıt,
kes, kopar, kir, sürükle,
ez, vur, yak ve yık.
Yalvarmalara yakarmalara bos ver,
gözyaşlarına iniltilere aldırma.
Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,
ne ekin koç, ne ot koç, ne yosun.
Sonsun evler, surunsun insanlar orda bumda,
kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
mezar taşına donsun her ocak,
damlar çoksun yetimlerin başına.
Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!
Hey bana bak, başbuğ musun ne?
Yerin dibine bat, cakanla gösterisinle!
Her başarı bir yıkım bir mezarlık,
iste bir yavrucak yatıyor surda,
ey cihangir, onu gör de utan!
Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril,
nice acılar verdin butun insanlara,
inim inim inlettin butun insanları.
Parçalan, kararmış taç, tuz buz ol,
hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
Göz yaşından incilerin nemde hani?
Nasıl da yosun tutmuşlar, biç görsen!
Eski cağlar nasıl kanmış size?
Ey kan içen kargalar,
butun karanlıklar sizinle dolu!
Artık yeter fikri susturduğunuz,
yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada
zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın.
Hadi gidin tarih korusun sizi,
-haydutlara en iyi sığınaktır gece-,
gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.
İste müjdelerin en güzeli,
iste en gerçek özgürlük
düşümüzdeki gelecek cağlarda:
Ne savaş, ne savaşan, ne salgın,
ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,
ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
ne tapılan, ne tapan,
ben benim, sen de sen!

Ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek zaman,
kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini,
savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?
Belki duyulmadık bir öykü,
belki korkunç bir masal.
Çok sürmez köhne kitap,
fikri gömen sayfaların
buğun olmazsa yarin yırtılacak.
Ama kim yapacak dersin bu isi?
Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
hangi güç kalkar, ben yaparım der?
Yerlerin ve göklerin sahibi mi?
Tamam, iste oldu simdi!
Yeri göğü elinde tutan o kibirli,
o somurtkan ve dokunulmaz.
Butun bu kavgalar onun yüzünden değil mi?
Gökyüzü, sen söyle,
yüzyıllarca sel gibi akan şu,
– simdi esrik bir ağzın türküsü,
kuru sesi zindandaki bir adamın,
iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi,
bir geniş ‘oh!’, bir derin ‘eyvah!’,
bir yakarış, bir övgü,
Simdi tüy gibi bir rüzgar,
Simdi ağzın bir kasırga.
Dokunaklı bir yakınma şimdi,
sabredemeyen bir basa kakma,
bir titreme, bir can sesi,
bir savaş davulunun gümbürtüsü,
için için ağlaması çaresizliğin,
kahrın iyilik bilir kişnemesi,
bir söylev, apaçık, gürül gürül,
Simdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
Simdi korkunç bir haykırma –
butun bu karman çorman gürültü patırtıyla
inleyen bos kubbe, sen söyle!
Sen ki her sesi yankılayansın,
söyle, bu bir suru bos çabalama içinde,
daha yukaçlardaki şu tanrı katına
hangi sesin yankısı varabilmiş ki?
Hangi dua kabul olmuş bugüne dek?
Binlerim seni, göklerin tanrısı,
din ulularından dinlerim seni:
‘Ne benzer var, ne noksanı,
canlı ve olumsuz ve her şeye gücü yeten ve yüce.
Odur veren yiyeceği içeceği,
düşleri gerçek yapan o,
bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan,
acık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan,
el uzatan yoksullara ve çaresizlere,
her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören…’
Seni böyle ovup duruyorlar iste.
Oysa senin en ustun özelliğin ne,
‘Ortaksız’ olusun değil mi?
Kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak.
Topu Olumsuz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
Ve topu ortaksız ve tek.
Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var,
ve topunun yukaçlarda bir gökyüzü.
Butun oradan gelir yüreğe doğan.
Topunun güneşi, ayı, yıldızları var,
ve topunun görünmez bir tanrısı.
Topunun adanan bir cenneti var,
ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,
ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yasar.
Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
Tanrılar ne derse onu yapacak halk,
sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
Ama tanrılar ne derse onu yapacak.

nanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
‘Ne bileyim?’ diyor kime sorsam.
Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa?
Belki aldanmak yasamanın bir gereği.
Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
karıştırmaktayım ‘yok’ la ‘var’ I.
Kusurum ne? Kuşkuda olmak mi?
Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
İnsan aklidir eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
Kim bilir, obur dünya belki de var.
Madem bu beden o olumsuzun isi,
ne diye kıvranır durur bin turlu dert içinde?
Hadi diyelim aslimiz toprak bizim,
sen gel onu kederden bir çamur yap.
– her yeri kanla, göz yaşıyla dolu –
insaf be, bu kadarı da olur mu?
Sen gel hem yoktan var et,
sonra da ettiğini boz, kötüle.
Hiç bir yaramandan ummam bunu:
Yaradan yok eder, ama perişan etmez!

En zorlu düşmanın iste, tanrı,
boğmak ister seni ulu katında,
çok iyi tanırsın sen o yılanı,
onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
bir tadımlık vermiştin hani.
Kuşku! En zalim en güçlü düşman.
Bunu ya bildin ya koydun kafamıza,
ya da bilemedin isin nereye varacağını.
‘şeytanlık, düzen, sapıklık’ denen şey var ya,
buğun yerinden yurdundan edecek seni o.
Tapınağında ışıklarını söndürüyor,
elleriyle parçalıyor heykelini.
Sense, iler tutar yerin kalmamış,
göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
Burçlarında yıkılmalar falan hani?
Nemde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?
O kızgın soluğun hani nemde?
Ne cehennemlerinde bir kaynama var?
Ne büyük acını gören bir göz.
Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
Oysa bir ufak parçası kopsa insanin,
bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
Sen Yeryüzü ve Gökyüzü’nle göç gir de,
bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
Zaten yalana ağlasa ağlasa,
bir ikiyüzlüler ağlar,
bir de ahmaklar.

Tevfik Fikret

Tevfik_Fikret

CHP, 12 HAZİRAN GENEL SEÇİMİNDE NEDEN BAŞARISIZ OLDU, 2015’TE NEDEN BAŞARISIZ OLACAKTIR?

Dostlar,

Malatya’da yaşayan ve kendisini Alevi yazarı-düşünürü olarak tanımlayan Sayın
Rıza Güner, zaman zaman bize yazılarını yolluyor. Sağolsun, epey de yorum yapıyor sitemizde çıkan yazılar için. Bunların bir bölümünü sitemizde sizler de okuyorsunuz.

Sayın Güner’in fikirleri kendine özgü ve özgün.. Elbette kendisini bağlıyor öncelikle.
Görüşlerini bütünüyle paylaşmıyoruz elbette. Ancak kendisini ifade etmesini de arzuluyoruz. Hakaret, aşağılama vb. suç oluşturabilecek söylemler dışında değerlendirmelerine yer vermeye çabalıyoruz.

Aşağıda çoook uzun, 12 sayfalık bir irdelemesi var..

CHP, 12 HAZİRAN GENEL SEÇİMİNDE NEDEN BAŞARISIZ OLDU,
2015’te NEDEN BAŞARISIZ OLACAKTIR?

başlıklı.. Maddeler halinde çok kapsamlı bir irdeleme yapmakta..

  • Birinci Nokta
  • CHP, YETERİNCE; KAVGA ADAMI,DAVA ADAMI, FİKİR ADAMINA SAHİP OLMADIĞI İÇİN SEÇİMİ KAYBETMİŞTİR!… 
  • Genel Başkan olduğu sürece, partiyi penisinin keyfine göre yöneten ATINI SEVEN KOYBOY BAYKAL’I YENİDEN SEÇTİRMEKLE, EN AZ YÜZDE BEŞ CİVARINDA
    OY kaybı olmuştur.

Böyle başlıyor Rıza Güner çok kapsamlı irdelemesine.. ve

  • Partiniz; 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki Alman Partileri gibi, HALKLA DAYANIŞMA VAKIFLARI kurabilir; Halka sadaka vermekten, kömürden dağıtmaktan
    daha değerli bir iletişim yolu bulabilir.
  • Evet… Solda, bir yazarı aç-susuz bırakacak kültürsüzlük varken;
    sağda bir katili ortada bırakmayan bütçe ve fonlar kurmanın kültürü var.
    Bu dinci kesimde de, yüz kat daha çok…
  • Bu nedenle, onlar her zaman kazanacaktır!…
    Dilerim, siz de Baykal gibi her zaman kaybetmezsiniz….
  • Bilginize…

Saygılarımla…
2010-07-25

Rıza  GÜNER
Alevi Düşünür-Yazar
rguner.44@hotmail.com 

***************************

Şeklinde bağlıyor..

Yorum okuyucunun, yazının hukuksal sorumluluğu da bütünüyle yazarının ..

Çook uzun olması nedeniyle sitemizin yapısına uygun düşmüyor word metni olarak sunmak. Bu bakımdan pdf olarak ekliyoruz. Okumak için aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklamak gerekiyor.

CHP_12_Haziran_2011_seciminde_neden_basarisiz_oldu_2015’te_neden_basarisiz_olacak

Sevgi ve saygı ile.
26.11.12, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

BEKÇİ MURTAZA ATATÜRKÇÜLÜĞÜ ÜSTÜNE-1

BEKÇİ MURTAZA ATATÜRKÇÜLÜĞÜ ÜSTÜNE-1

Rıza GÜNER (ALEVİ YAZAR ve DÜŞÜNÜRÜ)
Eylül 2007, Malatya

“Her kim, Fatih Hilmioğlu’nu öldürürse; sorgusuz sualsiz Cennet’e gider!”
(Anonim Fetva)

Y A R A S I N L A İ K L İ K ! . .

Fatih Hilmioğlu, Malatya İnönü Üniversitesi’nin rektörüydü. Görevde olduğu süre içinde; Üniversite’yi, Halife-i Azam Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretlerinin, “ele geçir, ye!..” dediği ölçüde geliştirmiş, cümle Tarikat ve Hilafet erbabının iştahını kabartmıştı. Ama koltuğunu, bir Hilafetçi’ye bırakıp görevden ayrılmamıştı. Ayrılmaya da niyeti yoktu. Fethullahçıların dokundurmaları, herkesi aleyhine çevirmeleri, hakkında karalayıcı kampanya açmaları ve nihayetinde aleyhinde “sorgusuz sualsiz Cennetlik olunan ölüm fetvası çıkarmaları,” boşa gitmişti. Üniversite, Fatih Hilmioğlu’nun kişiliğinde Atatürkçülerin elinde kalmış ve Fatih Hilmioğlu’nun kuyusu kazılmaya başlanmıştı.

Bir Atatürkçü’nün kuyusu da herkesin kuyusu gibi kazılır. Önce, Yusuf Halaçoğlu’nun ortaya attığı cinsten bir yalan atılır. Sonra Müslümanların, “nasıl ve ne kadar büyük bir haksızlığa uğradıkları,” kanıtlanmaya çalışılır. Sonunda; ya kuyu kurbanı yutacak kadar büyür ya biri kuyu kazmaktan yorulur; gelir, işi kökünden bitirir.

Fatih Hilmioğlu’nun kuyusunu kazma yalanı; “Üniversite’de Müslüman bırakmadı!..” biçiminde düşünülmüştü.. Kız öğrencilerin, başörtüsü ile okula gidememesi ise “RAFIZİLİK” sayılarak; bu yalana kuyruk bağlanmıştı. Bu sıfat, başlangıcından bu yana her türlü Engizisyon Kararını, ve Halifeliğin Beş Şartı’nı reddeden Alevilere verilen sıfattı; affı da yoktu. Rafızilik’le damgalanan kişinin bertaraf edilmesi, en büyük ibadetti. Bir Rafızi’yi bertaraf eden kişinin bütün günahları bağışlanır ve sorgusuz sualsiz Cennet’e giderdi.

Fatih Hilmioğlu’nun kuyusunun kazılmasına her çevrenin katılması için; “başörtüsü ve Rafızi sıfatı” yeterliydi. Başörtüsü konusunda “dik durmak,” Rafızilik konusunda, “Yavuz Sultan Selim gibi acımasız olmak,” esastı. Herkes Fatih Hilmioğlu’na karşı, hem dik durdu; hem Üniversite Hastanesine bile kadro vermeyerek, “hastadan doktor ve ilacı esirgeyecek ölçüde acımasız,” davrandı.

Son yıllarda; devlet, belediye, özel sektör ve özellikle üniversite kadrolarının “YARISININ FETHULLAHÇILARLA, YARISININ TALİBANLARLA (İmam-Hatipliler ve Diyanet’ten gelenlerle) doldurulması YÜZDE YÜZ YEZİTLİK biçiminde kural haline gelmişti. Artık, Aleviler hiçbir işe alınmıyordu. Fatih Hilmioğlu, bu kurala uymamış, yüzde dört-beş oranında Alevi personel alarak, Yüzde Yüz Yezitlik İlkesi’ni kırmıştı. Yani, Rafızi denilmeyi de, Rafızilere yapılan ‘tarihi’ muameleyi de hak etmişti.

1915’te Aleviler, Fatih Hilmioğlu’nun bu durumundaydılar; hem 1514 tarihli İbni Kemal Soykırım Fetvası’nın tehdidi altında, hem 1895’te Alevileri ortadan kaldırmak üzere kurulan Hamidiye Alaylarının tehdidi altında…

Üstelik de; Aleviler aleyhinde Fetva, yani Engizisyon Kararı, değiştirilmesi, kaldırılması, uygulanmaması mümkün olmayan ve İLAHİ BİR KARAR da sayılan; Sünni Mezhebi’nin omurgası kabul edilen, İCMA-İ ÜMMET KARARI vardı. Alevilere; “hepsini öldürmekten başka, bir hak ve hukuk da tanınmıyordu;” Ermeniler, aleyhinde ise, geçici bir “Hükümet Kararı” vardı. Alevilerin aksine Ermeniler, hiçbir zaman gizlenmek, varlıklarını inkar etmek zorunda kalmamışlardı.

1839’daki Tanzimat Fermanı ile “başı önünde utanç içinde, Müslümanlara haraç vermekten kurtulmaları,” Sünni Engizisyon Alimlerinin ve Sünni Din Adamlarının içini kemirse de; aleyhlerinde 1514 tarihli İbni Kemal Fetvası gibi Engizisyon Kararları çıkarılamamıştı. Ama dünyada bir örneği daha olmayan “Anayurt’un Dışına Tehcir Kararı,” ile devlet güvencesi, devlet koruması ve her türlü hukuk ortadan kaldırılmış, insan canı cellatlara emanet edilmişti.

Gene de, 1514 tarihli İbni Kemal Fetvası’nda açıkça söylendiği gibi, “Alevilerin durumu, Kitaplı kafirlerden daha kötüydü”… Bu topluluğun öldürülmekten ve böylece bazı Müslümanları Cennetlik yapmaktan başka bir hakkı yoktu… Başka bir hak ve hukukları olamazdı…” Alevi kelimesini kullanarak, “ben Aleviyim,” demek de, “şu kişi Alevi!..” demek de günahtı… Bu durumda; bazı Ermenilerin, “ben Aleviyim,” diyerek “Anayurt’un Dışına Tehcir Kararı”ndan kurtulması, mümkün değildi. “Ben Aleviyim,” demek, “ben Ermeni’yim,” demekten daha kötüydü… .

Sünni Engizisyonu; dünyadaki bütün insanları dört grupta toplar: Müslümanlar, Kitaplı Kafirler, Kitapsız Kafirler, Dinsiz Kafirler… Kitaplı Kafirler, Hıristiyanlarla Yahudiler; Kitapsız Kafirler, dünyadaki diğer dinlerin mensupları; Dinsiz Kafirler, Alevilerle hiçbir dine inanmayan insanlardır. Yani Aleviler, hiçbir dine inanmayan insanlarla bir tutulmakta ve yaşama hakları dahi kabul edilmektedir. Eğer, birde; Rafızi diye suçlanma ihtiyacı duyuluyorsa, yaşamaları mümkün de değildir.

Ama Osmanlı’da Sünni Din Adamları, Engizisyon Kararlarını uygulayacak güce hiçbir zaman erişememişlerdi. Üstlerinde, çok güçlü bir devlet kontrolü vardı. Kitapta okudukları her şeyi gerçekleştirmeye çalışmalarına izin verilmezdi. Din adamı olmak, çok ağır şartlara ve kendini mutlak kanıtlamaya bağlanmıştı. Bazı okulları bitirmekle, birkaç kitap okumakla din adamı olunmuyordu. Padişah’ın Halifelik Makamını işgal etmesi ve kimsenin Halifelik yapmasına izin vermemesi nedeniyle; GERÇEKTE MÜÇTEHİT İMAMI, TARİKAT ŞEYHİ VE MÜFTÜ DE OLUNAMIYORDU.

Padişah, kimse Halifelik yapmasın diye Halifelik Makamını işgal edince; kimse Halifelik yapamıyordu. Halifelik, yapılamayınca Müçtehit İmamlığı; Müçtehit İmamlığı yapılamayınca, Tarikat Şeyhliği; Tarikat Şeyhliği yapılamayınca Müftülük yapılamıyordu. İmam bildiğini okumakla sınırlı kalıyor; devlet Engizisyon Kararlarını uygulamaya istek duymuyor ve bu bağlamda örgütlenmiyordu.

1514’te çıkarılan İbni Kemal Fetvası; Yavuz Selim tarafından titizlikle uygulanmış ve yüz binlerce Alevi; yaşlı, genç, çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirilmişti. İki aylık Alevi bebeğini, törenle boğup öldüren Köprülü Mehmet Paşa tarafından da, titizlikle uygulanmış ve gene yüz binlerce Alevi kuyulara doldurularak, evleri ateşe verilerek, kılıçtan geçirilerek, elden gelen diğer öldürme biçimleriyle katledilmiştir. 1895’te kurulan Hamidiye Alayları da; bu fitneyi Yavuz gibi, Köprülü gibi ezmek üzere kurulmuştur.

    * Köprülü Mehmet Paşa, iki aylık Alevi bebeğini, kamuoyu karşısında, törenle boğup öldürürken;

Yavuz Sultan Selim’in ezdiği fitneyi ortadan kaldırmanın ‘hayırlı’ bir başlangıcını yapıyordu. Haksızlık yapmıyordu, adaletsizlik yapmıyordu; hele hele soykırım hiç yapmıyordu!..

Yalnızca, bir fitneyi ezip; memlekete huzur getirmek istiyordu.
1895’te, kurulan Hamidiye Alayları, memlekete bu anlamdaki huzuru getirmek için kuruldu.

Bu alaylar; çok kan dökücü ve çok zalim olan Asur soyundan gelen Sünni Kürtlerden oluşturuldu ki, memlekete soykırım yoluyla huzur getirmekten başka bir şey düşünmesinler… Köprülü Mehmet Paşa gibi elleri titremeden, vicdanları rahatsız olmadan, canla başla bu Engizisyon görevini yerine getirsinler!..
Türkiye’de, Cumhuriyet de bu kafayla kuruldu!.. Eşit Yurttaşlık İlkesi, kabul edilmedi. Önce Türk olma mecburiyeti, sonra Sünni olma mecburiyeti getirildi. Bunlarla çelişen insan gruplarına, kuşkuyla, hoşgörüsüzlükle ve düşmanca yaklaşıldı; temizlenmeleri gereken ayrık otları gibi, hor ve hakir görülerek teşhir edildi.

Devletler Hukuku Profesörlerinin Nazım Hikmet’in deyimiyle cahil olması gibi, Tarih Profesörleri de aptal değilse; Yusuf Halaçoğlu’nun Alevi Kürtlerin, ANAYURT’UN DIŞINA TEHÇİRDEN, “Aleviyim…” diyerek kurtulan ERMENİLER olduğunu iddia etmesi, bir hedef göstermedir.

Alevilere, “Ermeni Dölü, Ermeni Tohumu!..” denilerek saldırılması ve Alevilerin hedef tahtasına konulması için verilmiş, bir alçaklık fetvasıdır. Mübadeleyle Rumlardan, ‘Tehcirle’ Ermenilerden kurtulan “Aptal Ulusalcılar,” BU ANLAYIŞLA DA Alevilerden kurtulmayı ümit etmektedirler.

Anayurt’un Dışına Tehcir, bir ülkenin dış bölgelerinden iç bölgelerine ya da bir ucundan diğer ucuna yapılan BİR ZORLA YER DEĞİŞTİRME değildir; bir temizlik harekatıdır. Ve İlhan Selçuk’un; “Mübadele’yle Rumlardan, Tehcir’le Ermenilerden kurtulduk,” demesinde olduğu gibi bir insan topluluğundan kurtulmadır. Bu nedenle; “ben Aleviyim,” demek şöyle kalsın, “ben Sünni’yim,” demekle bile kurtulmak mümkün değildir. Ayrıca; “ben Aleviyim,” demek; “beni sağ bırakmayın!..” demeye de eşittir.

Halaçoğlu’nun Alevilerden Kurtulma Fetvası, Laiklik iddiasına rağmen, Türkiye’nin Osmanlı’nın bile çok gerisinde kaldığını göstermiştir. Laiklik iddiasına rağmen Türkiye, Yezid’in Yedinci Yüzyıl’daki din anlayışında kalmış ve Yezid’e Biat Mecburiyeti’ni, 600 İmam-Hatip Okulunda, 30 İlahiyat Fakültesinde biçilen bilimsel kılıfa bağlamıştır. Sünni-Yezitçi Mezhepçiliği, hayatın biricik gerçeği olmuş; Alevi olmak da, Yezid’e Biat etmemek gibi, çok büyük bir suç kabul edilmiştir.

Laiklik; Sünni Yezitçi Din Adamlarına, “İlahiyatçılar ve İmam-Hatipliler,” diye iki büyük din adamı sınıfı eklemekten başka bir işe yaramamıştır. Diğer din adamları, üç yüz kat, etkili din adamları bin kat, Kurân Kursçuları on bin kat, Alevi ve bilim düşmanları ise, bir milyon kat artmıştır.

Laiklik iddiasına rağmen; Alevilere, Halifeliğin beş şartını yerine getirmedikleri için, gene “Rafızi” denilmiştir. Kimseye; “artık Laiklik var, … Halifeliğin beş şartını yerine getirmedikleri için Alevileri Rafızi diye suçlayamazsın… Devlet ve toplum içindeki çıkarlarına dokunamazsın… Devlet ve toplum içinde yükselmelerine engel olamazsın…” denilmemiştir.

Laiklik iddiasına rağmen; Hırıstiyan ve Yahudilere gene “Kitaplı Kafir…” denilmiştir. Kimseye; “artık Türkiye’de Laiklik var… Hıristiyan ve Yahudileri, kitaplı kafir diye, gavur diye, misyoner diye; ya da Sünni-Yezitçi Mezhepçiliğine özgü başka bir Engizisyon terimi ile suçlayamazsın…” denilmemiş; aksine, Sünni Yezitçi Din Adamlarının, bütün ideallerini gerçekleştirmeleri istenmiş; emirlerine devletin bütün imkanları verilmiştir.

Hepsi istisnasız aylığa bağlanan, devlet bütçesinden aslan payı alan Sünni Yezitçi Din Adamlarının etkili olması için; Laiklik de; “din işlerini dünya işlerinden ayırmak,” diye tanımlanmıştır. Sünni İslam’ın; “din işlerinden ayıracağı dünya işleri olmadığı,” ya görmezlikten gelinmiş, ya idrak edilmemiştir… “Artık, Laik bir ülkede yaşıyorsunuz, şu işler dünya işidir; bunları Kur’an’la, Sünnet’le, İcma ve Kıyas’la anlatamazsınız; kabul ya da reddedemezsiniz…” demek kimsenin aklına gelmemişti. Türkiye’nin Laikliği, bu kadar anlamsız, yöneticileri Laiklikte bu kadar isteksizdir. Sünni Yezitçi Din Adamlarının, önüne hiçbir engel konulmamış; aksine, Alevilik başta olmak üzere diğer din ve mezhepleri ortadan kaldırabilecek çapta güç ve olanak sahibi olmaları için gereken her şey titizlikle yapılmıştır.

Sünni Yezitçi Din Adamları, Diyanet İşleri Başkanlığı adıyla, dünyanın en büyük Halifelik Örgütü’nü kurmuşlar, dünyanın en büyük Halifelerini yetiştirmişlerdi. “Müslüman olmayanları öldürün,” diye Kur’an tefsiri yapabiliyorlar; “Aleviler, bizden olmayan küçük bir azınlıktır, Yasal ve Anayasal, hiçbir hakları, hukukları yoktur,” diyebiliyorlardı. Yalnızca şimdilik; İbni Kemal Fetvası’nın hükümlerini açıkça söyleyip, “bir tek ferdi canlı bırakılmaya,” diyemiyorlardı.

Sünni Yezitçi Din Adamları, Yezid’in Halifelik dönemindeki gibi Fetvalar veriyorlar. Şiilere ve Vehhabilere, “Bidat Ehli,” diyerek, “sert ve hoşgörüsüz,” davranılmasını istiyorlar; Fatih Hilmioğlu gibi kişilerin, Alevilerin müstehak olduğu muameleyi görmesi gerektiğini her fırsata dile getiriyorlar… İslam dininden çıkarak başka bir dine girenlere ya da yetkili olduğu bir makamda “başörtüsü ve tesettürü reddederek İslam dışına düşenlere,” mürted denileceğini, bu kişilerin her türlü hakkını yitireceğini, Dar-ül İslam’da yaşayamayacağını söylüyorlar ve konuda personel (cellat) yetiştiriyorlardı.

Malatya’da 17 Nisan’da, “bir kitaplı kafirle, iki mürted’in öldürülmesi,” de; bir ibadet olarak yapılmıştı. “İslam’da adam öldürmek yoktur, İslam Barış dinidir,” gibi sözlerin yöneticilere söyletilmesi başarıldıktan sonra, böyle cinayetlerin işlenmesi eşyanın doğası gereğidir. “Falanca Ayet de şöyle, filanca Hadis’te böyle denildiğinin,” iddia edilmesi de, Engizisyon terimleriyle gereken mesajın verilmesi içindir.

Bu nedenle; Laiklik, Sünni Yezitçi din adamlarına yaramıştır. Ne Bidat Ehli, ne Dalalet Ehli, ne Sapkınlık Ehli, ne Rafıziler, ne Mürtedler, ne Kitaplı Kafirler, ne Kitapsız Kafirler, ne Dinsiz Kafirler, Türkiye’nin Laikliğinden bir şey kazanmıştır. Sünni olmayan herkes, “batılda ve yanlış yolda,” kabul edilmiş, doğru yola girmeye davet edilmiş ya da Tevhid-i Tedrisat’la eğitilerek mecbur ve mahkum edilmiştir. Alevilere ise; önce Hıristiyan olmaları, sonra Hıristiyanlık’tan dönmeleri istenerek; ‘bu kurtuluş yolu’ da kapatılmıştır. Bu sözde, bu tamamen yalan Laiklik Alevilere, doğrudan Sünni olma hakkını bile vermemiştir.

Şimdi, bazı kişilerin; Laikliğin tehlikede olduğunu söylemeleri saflık ve zekice düşünmemektir..

Hiç kaygılanmasınlar… Sünni Din Adamları, bu Engizisyonu ve Hilafeti yasaklamayan, Aleviliği ve Dedeliği yasaklayan Laikliktn asla vazgeçmezler. Çünkü her Sünni Yezitçi Din Adamı, Engizisyon ve Halifelik çalışmalarının serbest, Alevilikle Dedeliğin yasak olmasını ister… Üstüne de devlet memuru olarak hazineden beslenmenin yolunu bulmuşlarsa!…

Sünni Engizisyonu, gelişme ve yükselmesinin temel kaynağını Türkiye’nin Laikliğinden almıştır.

Bu kaynağı kurutmayı hiçbir Sünni din adamı düşünmez…

Bu nedenle; Sünni Din Adamlarına helal olsun ve yarasın Laiklik!… (2010-05-10)

Konuk yazar Rıza Güner : BİZİM İVAN DENİSOVİÇLERİMİZ..

BİZİM İVAN DENİSOVİÇLERİMİZ

Rıza GÜNER

Ekim Devrimi dünyanın en büyük devrimlerinden biriydi.. Bu devrime önderlik eden ve Sovyetler Birliği’ni kuran Lenin de çok büyük bir liderdi. Lenin bir suikast sonucu öldürülünce; Sovyetler Birliği, kaba ve despot Stalin’in eline geçmiş ve ona mahkum olmuştu.

Bu mahkumiyet; devrimin büyüklük ideallerine inanmayan, her şeyi kendi kişisel çıkarlarına uyduran kişilere Sovyetler Birliği’ni teslim etmişti. Bu kişiler; parti görevlerini kendileri yapmıyorlar, halka zorla yaptırıyorlardı!.. Askeri görevleri, kendileri yapmıyorlar, halka zorla yaptırıyorlardı… Halka zorla iş yaptırmayı da sosyalizmin ve komünizmin davası haline getiriyorlardı.

Ve bu senelerce sürdü. Hitler, Sovyetler Biriliği’ne saldırdıktan, Doğu Avrupa’yı işgal edip Moskova kapılarına dayandıktan sonra; Sovyet Yöneticilerinin akılları başlarına geldi ve halka iyi davranmaya başladılar… Buna rağmen, evlerinden köylerinden devlet zoruyla aldıkları halkı, yeterli olmayan araç ve gereçle, muazzam Hitler ordularının karşısına diktiler ve yalnızca kahramanlık beklediler. Kuzu kuzu ölüme giden insanların arkasından büyük törenler düzenlediler. Yaralılara; madalyalar, ödüller verdiler, büyük törenler düzenlediler. Korkaklık gösterenlere ise, acımadılar; kurşuna dizdiler ya da büyük cezalar verip Sibirya’ya sürdüler.

İvan Denisoviç, Aleksandr Solzenitsin’e konu olan, böyle askerlerden biriydi.

“Yanlışlıkla düşman bölgesine geçmiş,” birkaç gün sonra; “kendi ayaklarıyla” bölüğüne geri dönmüştü. Ama askerlikte, yanlışlıkla da olsa; düşman bölgesine geçmek ciddi bir suçtu. Dahası askerlikte, “yanlışlıkla” da yoktu. Düşman bölgesine geçmek de, düşman bölgesine, bir kere geçtikten sonra, kendi ayaklarıyla gelip teslim olmak da suçtu. Cezası da; o zamanın Sovyetler Birliği’nde öce on yıl, sonra yirmi beş yıl ağır hapisti.

Evet… Düşman bölgesine geçmek de, düşman bölgesinden kendi ayaklarıyla dönmek de suçtu. Ama bunu er bölük komutanından, bölük komutanı tabur komutanından, tabur komutanı alay komutanından, alay komutanı tugay komutanından öğrenmek zorundadır. Her komutan emrettiği askerleri, ceza kanunun standartlarında eğitmekle, yetiştirmekle; ne düzeyde olduklarını denetlemekle mükelleftir.

Özellikle de, dünyanın en büyük savaşı olan İkinci Dünya Savaşında!.. Bu savaşın en şiddetli olduğu, milyonlarca insanın öldüğü, milyonlarca insanın esir düştüğü Sovyet Cephesi’nde… Komutanlar; erlerden önce, kendilerini sorgulamak zorundaydılar.

İvan Denisoviç gibi askerlerin, suçları ne olursa olsun, yargılanmaları ve cezalandırmaları yanlıştı.

Gene de; esir düşen askerleri, “siz niye ölmediniz?” diye yargılamak, bugüne kadar kimsenin aklına gelmedi. Dünyanın hiçbir yerinde, bu gerekçeyle hiçbir asker yargılanmadı. Hiçbir asker, “Siz niye ölmediniz?” diye suçlanmadı. Ve bu soruyu sorabilecek hiç kimseye devlet ve hükümet yetkisi verilmedi.

Verilmedi, çünkü; büyük savaşlarda; bir “KABUL EDİLEBİLİR SAVAŞ ZAYİATI SINIRI,” bir de; “KABUL EDİLEMEZ SAVAŞ ZAYİATI SINIRI” vardır. Esir düşmek, düşmana teslim olmak, bu sınırlar aşıldıktan sonra; kaçınılmaz da olabilir, normal de sayılabilir.

Dünyanın en büyük savaşlarında, “KABUL EDİLEBİLİR SAVAŞ ZAYİATI SINIRI,” % 30 askerin kaybı anlamına; “KABUL EDİLEMEZ SAVAŞ ZAYİATI SINIRI DA % 50’den FAZLA” askerin kaybı anlamına gelir.

Buna göre; kırk kişilik bir takımda, 14 asker kaybedilmişse (ölmüş ya da görev yapamayacak biçimde yaralanmışsa); KABUL EDİLEBİLİR SAVAŞ ZAYİATI SINIRI aşılmış sayılır. Bu durumda; takım komutanı, geri çekilme emri verebilir…

Kırk kişilik bir takımda, 21 asker kaybedilmişse; KABUL EDİLEMEZ SAVAŞ ZAYİATI SINIRI aşılmış sayılır. Bu durumda, askerlik ve ordudan söz edilemeyeceği için, Takım Komutanı; geri çekilme emri verebilir ya da herkesin başının çaresine bakmasını isteyebilir.

Eğer Komutan; Çanakkale Hattı gibi, Stalingrat Savunması gibi, Büyük Taarruz gibi tarihin bir dönüm noktasında değilse; askerlerinin son neferine kadar ölmesini isteyemez… Kendisi de, canını boş yere tehlikeye atamaz ve atmamalıdır.

Askerlik; “Mecburi Askerlik Kanunu ile askere alınan gençleri, araç-gereçle donatarak, insan ve araçtan oluşan bir savaş makinesi yaratma sanatıdır.” Makine gerektiği gibi çalışmıyorsa; bundan mecburen askere alınan gençler sorumlu tutulamaz, suçlanıp yargılanamaz!..

Kaldı ki; 2. Dünya Savaşı tecrübesini yaşayan Emperyalist Ülkeler, “KÖTÜ ASKER YOKTUR, KÖTÜ KOMUTAN VARDIR!” anlayışını benimsediler ve mecburen askere alınan gençleri suçlamaktan neredeyse bütünüyle vazgeçtiler. Ordunun kusuru, hatası, yanlışı, kabahati, etkisizliği, başarısızlığı ve yenilgisinden erleri-erbaşları değil, emir komuta zincirini sorumlu tuttular. Canlarını kurtarmaktan başka bir şey düşünmeyen askerlere fatura çıkarmadılar; herhangi bir fatura ödetmediler.

Ama Sovyet Generalleri, her suçu gariban askerlerin üstüne atmaya, kendileri dışındaki herkesi “ihanetle, sabotajla, iç düşman olmakla, düşman ajanı olmakla ve akıllarına gelen her şeyle” suçladılar. En ağır cezalara çarptırmakta tereddüt etmediler. Sovyetler Birliği yıkıldığında da; bunu yalnızca seyrettiler.

Kötü asker yoktur, kötü komutan vardır!..” diyen Batılı Emperyalist Ülkeler ise; zafer üstüne zafer kazandılar. Kazandıkları zaferlerle varlıklarını sürdürdüler. Terörist faaliyetleri, isyanları üç-beş günde bastırdılar… Ne bölünmekten korktular, ne ideolojilerden…

Çünkü; askerlikte nasıl, “kötü asker yoktur, kötü komutan yoktur!..” diyorlarsa; sivil hayatta da, “kötü vatandaş yoktur, kötü lider vardır…” diyorlardı. Kötü liderlerin eline, kötü komutanlar gibi hiçbir yetki verilmiyor; onlar da, kötü komutanlar gibi anında tasfiye ediliyorlardı. Yetkiyi kendi ellerine alan, sorumluluğu halka yükleyen kişilerin eline hiçbir şekilde yetki verilmiyordu. Böyle kişileri seçme anlayışı 1870 Paris Komünü, ABD’deki iç savaştan sonra Amerika’da tümüyle terk edilmişti. Devletin yüksek makamlarına, hep layık olanlar seçiliyor; başarısızlığın başladığı yerde görev ve yetki de sona eriyordu.

Türkiye’de ise; İyi’nin Kötü’ye üstünlük sağlaması adet bile olmamış; İyi, Kötü’yle, hatta en kötüyle yarışma mecburiyetinde bırakılmıştı. Bu nedenle, her kavgayı her mücadeleyi kuvvetli olanlar kazanıyor,”hak kuvvetlinin söz kötünün” oluyordu.

“Yeni Bir Millet Yaratma Anlayışı,” her hatanın, her yanlışın, her suçun üstünü örtüyordu. “Türkiye Cumhuriyeti toprakları üstünde doğan herkes; birbirine eşit yurttaştır. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur; kimse kimsenin üstünde ya da altında değildir;” denilmemişti. Cumhuriyet, Laiklik, Demokrasi; eşit yurttaşlık ilkesi, kesin önyargılarla reddedildikten sonra kabul edilmişti.

Sistemin her hatası, her yanlışı, her suçu, “yeni bir millet yaratıyoruz…” diye savunmakla da kalınmamış; her türlü hata, yanlış ve suç, bu yolla yüceltilmişti. Sivil sistem de askerlik sistemi gibi sorgulanmıyor ve eleştirilmiyordu. Ortaya çıkan sorunlar, bu nedenle çözülemiyor, kördüğüm haline getirilerek ortada kalıyordu.

PKK ve PKK Terörü, bütün sorunlarımız gibi bir kez ortaya çıktıktan sonra çözülemeyen, kördüğüm haline gelen sorunlarımızdandır. Kuşkusuz da en büyüğüdür. Ama bundan kim sorumludur.

Cumhurbaşkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Makamında bulunanlar…
Başbakanlar ve Hükümetler…
Parlamento ve Türkiye’nin resmi politikasına bağlı Siyasal Partiler…
Genelkurmay Başkanları ve Kuvvet Komutanları…
Bölgede görev almış albaydan daha yüksek rütbeli komutanlar…

Aradan geçen yirmi dört yıldan dolayı, Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşlarının hiçbir sorumluluğu kalmamıştır. Erden albaya askerlerin de sorumluluğu kalmamıştır. Sorumluluk, artık bütünüyle emredenlerde, bu meseleyi sözde kökten çözmeye kalkışanlarda, bu niyetle yola çıkanlardadır.

Ama İslam Ülkeleri’nin yöneticileri üstlerine sorumluluk almazlar. Emredenler, görev verenler; üstlerine hiçbir başarısızlığın, yetersizliğin ya da yenilginin sorumluluğunu almazlar; sorumluluğu yükleyecek günah keçileri ararlar. Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi, sorumluluk yüklenecek garibanlar aranır ve Dağlıca’da esir düşen askerlere yapıldığı gibi “canlarını kurtarmaktan başka suçu olmayan,” gariban askerlerin yakasına yapışılır..

Ve haklarında müebbete kadar ceza istenir..

Hayır…. Sorumluluk yetki derecesine göre, yukardan aşağıya doğru aranmalıdır. En altta, tabanda bulunanlarda, suç ve kabahat aranmamalı, en büyük yetkili ve emreden olmanın şerefi, her zaman, tabandakileri masum kabul etmek olmalıdır.

Kaldı ki; terörizmle yapılan ‘savaşlarda’ da bir tek asker ölürse; “siz zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin vatan toprakları üstündesiniz…. Ölseniz de, kalsanız da, bu topraklar vatan toprakları olarak kalacaktır… Boşuna, canınızı tehlikeye atmayın; nasıl kurtulmanız mümkünse öyle hareket edin,” denilmesi gerekmektedir. Yani terörizmle savaşta; “kabul edilebilir ya da kabul edilemez savaş zayiatı sınırı” yoktur. Askerlerin canı nasıl emniyete alınıyorsa öyle hareket edilir.

Dağlıca’da esir düşen askerlerin yargılanması, dünya hukuk tarihine adaletsizlik örneği olarak geçecek ve Türkiye için bir utanç olacaktır. Terör, her şeyden önce Türkiye Cumhuriyeti topraklarının vatan toprağı olduğunun idrak edilmesiyle çözülecektir. Enver Paşa gibi asker öldürterek çözülmeyecek, aksine böylece dökülen kandan beslenecektir. Vatan toprakları üstünde kardeşçe yaşamayı ve yaşatmayı öğreninceye kadar da sürecektir. İvan Denisoviçler’in yargılanması ve büyük cezalara çarptırılması Sovyetler Birliği’ni kurtaramadı. Romanlaştırılması ise sonu oldu. Sovyetler Birliği’nin, sözde hainlerle, bitmez tükenmez iç düşmanlarla yaptığı mücadele unutulmasın ve herkese örnek olsun… 2010-11-30

Rıza GÜNER, 17-01-2008-Malatya