DİNSİZ KAFİR FAMİLYASINDAN AHMET ve MEHMET ALTAN

Dostlar,

Sayın Rıza Güner, Ahmet ve Mehmet Altan kardeşlere yaklaşık 3 yıl önce yazdığı mektubu ulaştırdı. Güncelliğini koruduğunu düşünüyor yazdıklarının.

Görünürde muhataplar, kadim Çetin Altan‘ın “ünlü mü ünlü” 2 oğlu Altan kardeşler de olsa, ben kendi adıma, “kızım sana söylüyorum, gelinim anla..” çıkarımı yapıyorum.

Mektupları paylaşmak istedik.

Sevgi ve saygı ile.
27.10.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=================================================

 

Rıza GÜNER
ALEVİ YAZAR ve DÜŞÜNÜRÜ
4-07-2009,   0536 625 78 06

 

DİNSİZ KAFİR FAMİLYASINDAN AHMET ve MEHMET ALTAN

Ahmet Altan 3-Temmuz-2009 tarihindeki yazısını, en azgın holiganların kafasıyla yazmıştı, insanlık ve uygarlık adına utanç verici fikirler ileri sürmüştü. Aleviliği ağzına alması da, çok iğrenç bir sahtekarlıktı.

Ahmet Altan, demokrasiyi Sünni din adamlarının Türkiye Cumhuriyeti üstünde kuracakları Engizisyon Baskısında arıyordu. Din adamlarının kendi idealleri ve programları olduğuna akıl erdiremeyen “din adamlarının arkasına takılan” 1970’lerdeki İran’ın aydınları gibi düşünüyordu. Onlar; “Şah giderse demokrasinin geleceğini,” sanacak kadar ahmakça, budalaca ve aptalca düşünmüşlerdi..

Şah gidince demokrasi yerine din adamları gelmiş, kendi ideallerini gerçekleştirmeye ve kendi programlarını uygulamaya başlamışlardı. Bu nedenle; ayaklarına köstek olabilecek Ahmet Altan gibi adamları herkesten önce astılar, kurşuna dizdiler ya da kör bıçakla kestiler. Demokrasi rüyası korkunç bir kabusla bitti.

Ahmet Altan gibi demokrat kişiler, köprüyü geçtikten sonra; hiçbir davanın adamı olmayan üçkağıtçılar olarak muamele görürler. Sünni din adamları, böyle adamlara,
bir düşünme zamanı tanımazlar. Ya bir duvarın önüne çekerek, ya bir ağacın altına götürerek, ya boğazına çöküp yere yatırarak olduğu yerde işlerini bitirirler…

Bugün ne diyor Ahmet Altan?..

“Dindarlar yobaz,
Aleviler mum söndü yapan ahlaksız,
Kürtler bölücü,
Solcular hain gösteriliyormuş…”

Bunu da “Oligarşik Cumhuriyet” yapmışmış…

Cumhuriyet, Ahmet Altan’ın deyimiyle Oligarşik Cumhuriyet, dindarlara yobaz demek şöyle kalsın, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile herkesi dindar yapmaya çalışmış, istisnasız bütün Sünni din adamlarına itibar, mevki, unvan dağıtarak hazineden beslemiş ve hatta devlet memuru yapmıştır.

  • İmam Hatipliler ve İlahiyatçılar adıyla YENİ İKİ DİN ADAMI SINIFI YARATMIŞ, Diyanet İşleri Başkanlığı adıyla dünyanın en büyük Halifelik Örgütünü kurmuştur.

Bundan sonra Sünni din adamlarının kendi ideallerini gerçekleştirmeye, kendi programlarını uygulamaya çalışmaları, eşyanın doğası gereğidir.

Sünni din adamlarının, “önce; Kıyamete kadar sürecek bir din ve mezhep davaları var!.. Sonra; bu dava için zorunlu idealleri ve siyasi programları var… Sistemin zayıflıklarından yararlanıp güç kazanmaları, en büyük siyasal güç olmak için çalışmaları hakları.. En büyük siyasal güç olduktan sonra ideallerini gerçekleştirip siyasal programlarını uygulamaları doğal. Kimseye; “sen  elindeki gücü kullanma, benim zayıflığımı değer haline getiren bir demokrasi kur ya da benim zayıflığım 1920’lerdeki Cumhuriyeti savunmamı gerektiriyor, ona göre hareket et!… Kendi ideallerini gerçekleştirme, kendi programını uygulama..” diyemezsiniz.

Ahmet Altan, Sünni din adamlarından şunları yapmalarını bekliyor:

Oligarşik Cumhuriyet’i tasfiye etmelerini…

Oligarşik Cumhuriyet, tasfiye edildikten sonra da;

– “Ben Kürdüm diyen bir Cumhurbaşkanı,
– ben Aleviyim diyen bir Başbakanımız,
– Cuma namazlarını kaçırmayın diyen bir Genelkurmay Başkanımız…”
olmakla kalmayacak,
– “ben Marksistim” diyen bir meclis başkanımız olacakmış…

Azınlığın sultası sona erecekmiş…

Ahmet Altan’ın kafası, Sünni Yezitçi din adamlarının demokrasiye aykırı bir şey yapacaklarına ermiyor… Alevilere, “Rafızi ve dinsiz kafir,” denildiğini, Marksistlerle, Ahmet ve Mehmet Altan gibilerin; “Ateist dinsiz kafir” diye damgalı olduğunu bilmiyor. Sünni Yezitçi Siyasal Sistemin yalnızca Müslüman dediği Sünnilere yaşama hakkı tanıdığını, İran Şiileri ile Vehhabi’lere bile “bidat ehli diye” sert ve hoşgörüsüz davranmayı emrettiğini hayal bile etmiyor. Hırıstiyan ve Yahudilere “Kitaplı Kafir,” denildiğini, diğer dinlerin mensuplarının “Kitapsız Kafir!” diye damgalı olduğunu aklına getirmiyor. Hitler’le Musollini’nin zulüm ve zorbalıkta; Yezitçiliği örnek aldığını hiç düşünmüyor… Sünni yezitçi din adamlarının, demokratlığından hiç kuşku duymuyor; böylece, kendisi de demokrat oluyor!

Ahmet Altan’ın Sünni Yezitçi din adamlarının demokrasi kuracaklarına inanan kafası benim aklıma, Kazak Abdal’ın bir şiirini getirdi :

  • Eşeği saldım çayıra 
  • Otlaya karnın doyura 
  • GÖRDÜĞÜ DÜŞÜ HAYIRA 
  • YORANIN DA  …

Batıda, Cumhuriyet Sisteminin iki büyük temel hatası olduğu, biri İyi’nin Kötü’ye üstünlük kuramadığı, diğeri devletin gerçek bir sahibinin olmadığı, Fransa ve Amerika’daki iç savaştan sonra kabul edildi. Sistemin hata ve yanlışları, 1870’den itibaren, Balzac’ın eleştirileri doğrultusunda düzeltildi. Demokratikleşme de bu düzeltmenin eseri oldu.. Türkiye ise; Cumhuriyet’in 1789’daki hatalarına İslam Ülkeleri’nin hatalarını ekleyerek, başörtüsü seviyesinde Engizisyon baskısı altında kaldı.

Batıda Rönesans ve Reform Hareketleriyle, Hırıstiyan Engizisyonu yenilgiye uğratılmış, ruhban sınıfının gücü kırılmış, Engizisyon faaliyetinde bulunmanın koşulları ortadan kalkmıştı.

Kemalizm; Engizisyonu, eğitimle, aydın din adamı yetiştirmekle, düzeltilecek bir cehalet hali sanmış, diğer yanlışlarıyla birlikte kuvvetli olanı haklı çıkaran bir sistem öngörmüştür. Bu nedenle, iyi kötüye, üstünlük kuramamış… Eline bir güç geçiren her kişi, kendini başkalarından üstün tutmuş, eşit ve özgür insan olmanın düşmanı olmuştu..

Ahmet ve Mehmet Altan’ı medyaya salanlar, “Kemalizm’in kuvvetliyi haklı çıkaran özelliğinden yararlanarak,” dünyanın en büyük Halifelik örgütlerini kurmuşlar, dünyanın en büyük Halifelerini yetiştirmişler; yalnızca oligarşik Cumhuriyeti (!) değil, Afganistan’daki Talibanlar gibi bütün uygarlığı yok edecek korkunç bir güç kazanmışlardı.

Halifeliğin resmen ilanı için Holiganlara ihtiyaç duyulması; demokrasiden, hukuktan, insan haklarından holiganlar gibi söz etmeyi gerektirmişti  Lafta herkes demokrattı.

  • Ama gazetelerde, hem günah olduğu, hem efendileri  izin vermediği için,
    Alevi bir köşe yazarı yoktu.

Bu nedenle; “Bir Alevi başbakan olacak,” demek, ya düpedüz aptallıktı, ya da buna inanacak kadar aptal Alevi aramaktı… Sünni Yezitçi din adamları, Türkiye’ye demokrasiyi getirirlerse; bir Alevi’yi Başbakan yapacaklardı; ama, demokrasiyi savunmak üzere kurdukları gazetelerde bile Alevi bir köşe yazarına izin vermiyorlardı.

  • Sünni Engizisyonu’nun Ak Partisi, çok titiz bir Sünnileştirme programı izliyordu.

Devlet ve devlet örgütleri içindeki Alevi oranı gittikçe düşüyordu.

  • Aleviler, artık çöpçülük gibi işlere bile alınmayarak %100 Sünnileştirme hedefleniyordu..

Çoğu Ak Partili belediyede, %100 Sünnileştirme gerçekleştirilmiş durumdaydı!..

Medya ise Taraf’tan Cumhuriyet’e kadar, oto sansür yoluyla %100 Sünnileştirmeyi gerçekleştirmiş, Engizisyon Cellatlığına kendiliğinden soyunmuştu.

Ak Parti’nin sözde ve sözüm ona demokrasi programı, devlet ve belediye personelini, önce Sünnileştirmekle, Sünnileşmiş personele Yezid’in dört mezhebine göre ibadet ettirmekle, Cennet’te mekan sahibi yapmakla, sonra da Halifeliği ilan etmekle sınırlıdır.

Halifelik ilan edildikten sonra; Ahmet ve Mehmet Altan gibi demokratlara artık ihtiyaç kalmayacak, bunlara Cehennem’in dibinde yer bakılacaktır… Başka bir hak ve hukuk tanınması Halifeliğin ideallerine ve siyasal programına aykırıdır.

Halifeliğin ilanından sonra; “Cuma namazını kaçırmayın!..” diyen bir Genelkurmay başkanı olacağına kuşku yok. Bunu söylemekte Ahmet Altan çok haklı.. .Bunu söyleyen bir genelkurmay başkanı olduğu an; bu işin holiganlarına duyulan ihtiyaç ortadan kalkacaktır… Ve Sünni Yezitçi (ya da Engizisyoncu) din adamlarının arkasında demokrasi arayanlara, “halkın iradesine tabi demokratik Cumhuriyeti” daha rahat kurabilmeleri için Cehennemin dibinde yer gösterilecektir.

Hangi demokratik ülkede; askerlik sanatının en yüksek aşamasında örgütlenmiş, kurumlaşmış, eğitilmiş, disipline edilmiş güçlü bir ordu yoktur ?

Hangi demokratik ülkede; vatan toprakları üstünde var olan canlı ve cansız her şeye sahip çıkan bir ordu yoktur ?

Hangi demokratik ülkede; “doğruya doğru, eğriye eğri!..” demeyi ilke edinmiş, “İyi’nin Kötü’ye üstünlük kurmasına yardımcı olan,” bir ordu yoktur?..

Hangi ülkede; orduyu basit, pasif ve etkisiz bir seyirci durumuna düşürmekle demokrasi kurulmuştur?

Ordunun dünyanın en güçlüsü olduğu ABD’de, ikinci en büyüğü olduğu Birleşik Krallık’ta, üçüncü en büyüğü olduğu Fransa’da demokrasinin olmasının hiç önemi yok mudur ?

Halifeliğin yeniden kurulmasının, Ahmet ve Mehmet Efendiler gibi holiganlara ihtiyaç göstermesi, bu işin ustalarının büyüklüğü, yiğitliği ve kahramanlığıdır!.. Buna alet olanların zerre kadar katkısı yoktur. Bu nedenle, demokrasiyi, insan haklarını, Aleviliği öne sürerek Holiganlık yapanlara ödenecek bir diyet borcu asla olmayacaktır.

Holiganların, Alevilikten, Demokrasiden, İnsan Haklarından söz etmesi, yalnızca; bu kavramların içini boşaltmak ve kirletmek içindir. Söz ettiğimiz yazıda, Ahmet Altan, Aleviliğin, Demokrasinin, İnsan Haklarının içini boşaltmış ve bu kavramları kirletmişti.

Sünni Engizisyonuna göre; her şeyi kirleten, elini sürdüğü her şeye pislik bulaştıran, ağzına aldığı her şey haram eden bir dinsiz kafirdi. Halifeliğin ihtiyacı gereği kullanılmasının kendisine zerre kadar yararı olmayacaktı.. Halifelik mücadelesi, Ahmet ve Mehmet Atlan gibi yüzlerce dinsiz kafir kandırmayı gerektirir. Kandırılmak, aldatılmak, aptal yerine konulmak isteyenlerin bu arzusunu yerine getirmek de suç olamaz.

===============================================

Sayın Mehmet Altan,

İslam ülkelerinde, demokrasinin kurulması ne kadar zor ise; Modern ordunun kurulması da o kadar zordur. Çünkü; modern ordu da inançlardan bağımsız bir laiklikle, hatta matematik gerçeklikle kuralların belirlenmesini gerektirir. Bu nedenle; çoğu İslam Ülkesi’nde Modern Ordu da kurulamamıştır.

Osmanlı, 1299’da, batı ülkelerinden bin yıl ilerde olan Aleviliğe göre kurulmuş,
bir “bu dünyanın devleti,” idi… Osmanlı’da, modern ordu bu nedenle kurulabildi.
Türkiye ise; bu dünyanın devleti olamadı… Cumhuriyet döneminin yanlış politikalarıyla her bakımdan gerileyerek, büyük bir cennete adam gönderme bürosuna dönüştü.

1950’li yıllarda; her zengin ‘Müslüman’ın ON DAVA ADAMI yetiştirmesine karar verildi.

1960’lı yıllarda, yetişen dava adamları, Alevilere karşı, “AHLAK MÜCADELESİ,” yapmaya başladılar: Örneğin bir öğretmene uyuşturucu verip bayıltarak penisini kestiler ve “bir erkek öğrencisine tecavüz etmek isterken…” diyerek bugünün belgesi gibi kamuoyuna duyurdular!

Kemal Abbas’ın penisi ile ahlak mücadelesi kazanılmış oldu,”
ve Manevi Kalkınma Seferberliği başladı; özellikle babanız Çetin Altan’a atılan dayaklarla ve “Moskova’ya…” diye koparılan bağırtılarla bu mücadele de kazanıldı; komünistler, sosyalistler, devrimciler de Alevilerle birlikte devlet ve toplum hayatından silindiler.

1980’li yıllara doğru, AĞIR SANAYİ HAMLEMİZ DÖNEMİ BAŞLADI. Yeşil sermaye grupları oluştu, büyük sermaye gruplarının gücü kırıldı, devletin temel çekirdeği değişti. Merkez sağ ve merkez sol partilerin altı oyuldu ve bu partiler, güvenirliklerini yitirdiler.

12 Eylülcü’lerin “gençler ilerci düşüncelerden uzak dursun diye,” dine yaklaşması, “SESSİZ VE DERİNDEN GİTME HAREKETİNİ” doğurdu ve iktidara yürüyüş başladı.

1990’lı yıllarda, sözde, “ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ MÜCADELESİ’yle” Sünni Yezitçi Halifelik Hareketi iktidar oldu… Ve Halifeliğin resmen ilanı için fırsat kollamaya başlandı.. Ve buna bağlı olarak; Sünni Yezitçi din adamlarının ve Sünni Yezitçi Halifelik Hareketi’nin arkasında demokrasi arayan sizler ortaya çıktınız.

  • Sünni Yezitçi Halifelik Hareketi’nin “demokrasicilik” oynayan sizlere,
    artık ihtiyacı kalmadı.

Demokrasi hayaliniz, Kemal Abbas’ın penisi gibi elinizde kalabilir ..
Ama, gerçekleşme şansı hiç yoktur.
Halifelik Harekatının size vereceği bir değer de…

Bilginize…

2009-07-04

Rıza GÜNER
ALEVİ YAZAR VE DÜŞÜNÜRÜ
536 625 78 06

 

BEKÇİ MURTAZA ATATÜRKÇÜLÜĞÜ ÜSTÜNE-1

BEKÇİ MURTAZA ATATÜRKÇÜLÜĞÜ ÜSTÜNE-1

Rıza GÜNER (ALEVİ YAZAR ve DÜŞÜNÜRÜ)
Eylül 2007, Malatya

“Her kim, Fatih Hilmioğlu’nu öldürürse; sorgusuz sualsiz Cennet’e gider!”
(Anonim Fetva)

Y A R A S I N L A İ K L İ K ! . .

Fatih Hilmioğlu, Malatya İnönü Üniversitesi’nin rektörüydü. Görevde olduğu süre içinde; Üniversite’yi, Halife-i Azam Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretlerinin, “ele geçir, ye!..” dediği ölçüde geliştirmiş, cümle Tarikat ve Hilafet erbabının iştahını kabartmıştı. Ama koltuğunu, bir Hilafetçi’ye bırakıp görevden ayrılmamıştı. Ayrılmaya da niyeti yoktu. Fethullahçıların dokundurmaları, herkesi aleyhine çevirmeleri, hakkında karalayıcı kampanya açmaları ve nihayetinde aleyhinde “sorgusuz sualsiz Cennetlik olunan ölüm fetvası çıkarmaları,” boşa gitmişti. Üniversite, Fatih Hilmioğlu’nun kişiliğinde Atatürkçülerin elinde kalmış ve Fatih Hilmioğlu’nun kuyusu kazılmaya başlanmıştı.

Bir Atatürkçü’nün kuyusu da herkesin kuyusu gibi kazılır. Önce, Yusuf Halaçoğlu’nun ortaya attığı cinsten bir yalan atılır. Sonra Müslümanların, “nasıl ve ne kadar büyük bir haksızlığa uğradıkları,” kanıtlanmaya çalışılır. Sonunda; ya kuyu kurbanı yutacak kadar büyür ya biri kuyu kazmaktan yorulur; gelir, işi kökünden bitirir.

Fatih Hilmioğlu’nun kuyusunu kazma yalanı; “Üniversite’de Müslüman bırakmadı!..” biçiminde düşünülmüştü.. Kız öğrencilerin, başörtüsü ile okula gidememesi ise “RAFIZİLİK” sayılarak; bu yalana kuyruk bağlanmıştı. Bu sıfat, başlangıcından bu yana her türlü Engizisyon Kararını, ve Halifeliğin Beş Şartı’nı reddeden Alevilere verilen sıfattı; affı da yoktu. Rafızilik’le damgalanan kişinin bertaraf edilmesi, en büyük ibadetti. Bir Rafızi’yi bertaraf eden kişinin bütün günahları bağışlanır ve sorgusuz sualsiz Cennet’e giderdi.

Fatih Hilmioğlu’nun kuyusunun kazılmasına her çevrenin katılması için; “başörtüsü ve Rafızi sıfatı” yeterliydi. Başörtüsü konusunda “dik durmak,” Rafızilik konusunda, “Yavuz Sultan Selim gibi acımasız olmak,” esastı. Herkes Fatih Hilmioğlu’na karşı, hem dik durdu; hem Üniversite Hastanesine bile kadro vermeyerek, “hastadan doktor ve ilacı esirgeyecek ölçüde acımasız,” davrandı.

Son yıllarda; devlet, belediye, özel sektör ve özellikle üniversite kadrolarının “YARISININ FETHULLAHÇILARLA, YARISININ TALİBANLARLA (İmam-Hatipliler ve Diyanet’ten gelenlerle) doldurulması YÜZDE YÜZ YEZİTLİK biçiminde kural haline gelmişti. Artık, Aleviler hiçbir işe alınmıyordu. Fatih Hilmioğlu, bu kurala uymamış, yüzde dört-beş oranında Alevi personel alarak, Yüzde Yüz Yezitlik İlkesi’ni kırmıştı. Yani, Rafızi denilmeyi de, Rafızilere yapılan ‘tarihi’ muameleyi de hak etmişti.

1915’te Aleviler, Fatih Hilmioğlu’nun bu durumundaydılar; hem 1514 tarihli İbni Kemal Soykırım Fetvası’nın tehdidi altında, hem 1895’te Alevileri ortadan kaldırmak üzere kurulan Hamidiye Alaylarının tehdidi altında…

Üstelik de; Aleviler aleyhinde Fetva, yani Engizisyon Kararı, değiştirilmesi, kaldırılması, uygulanmaması mümkün olmayan ve İLAHİ BİR KARAR da sayılan; Sünni Mezhebi’nin omurgası kabul edilen, İCMA-İ ÜMMET KARARI vardı. Alevilere; “hepsini öldürmekten başka, bir hak ve hukuk da tanınmıyordu;” Ermeniler, aleyhinde ise, geçici bir “Hükümet Kararı” vardı. Alevilerin aksine Ermeniler, hiçbir zaman gizlenmek, varlıklarını inkar etmek zorunda kalmamışlardı.

1839’daki Tanzimat Fermanı ile “başı önünde utanç içinde, Müslümanlara haraç vermekten kurtulmaları,” Sünni Engizisyon Alimlerinin ve Sünni Din Adamlarının içini kemirse de; aleyhlerinde 1514 tarihli İbni Kemal Fetvası gibi Engizisyon Kararları çıkarılamamıştı. Ama dünyada bir örneği daha olmayan “Anayurt’un Dışına Tehcir Kararı,” ile devlet güvencesi, devlet koruması ve her türlü hukuk ortadan kaldırılmış, insan canı cellatlara emanet edilmişti.

Gene de, 1514 tarihli İbni Kemal Fetvası’nda açıkça söylendiği gibi, “Alevilerin durumu, Kitaplı kafirlerden daha kötüydü”… Bu topluluğun öldürülmekten ve böylece bazı Müslümanları Cennetlik yapmaktan başka bir hakkı yoktu… Başka bir hak ve hukukları olamazdı…” Alevi kelimesini kullanarak, “ben Aleviyim,” demek de, “şu kişi Alevi!..” demek de günahtı… Bu durumda; bazı Ermenilerin, “ben Aleviyim,” diyerek “Anayurt’un Dışına Tehcir Kararı”ndan kurtulması, mümkün değildi. “Ben Aleviyim,” demek, “ben Ermeni’yim,” demekten daha kötüydü… .

Sünni Engizisyonu; dünyadaki bütün insanları dört grupta toplar: Müslümanlar, Kitaplı Kafirler, Kitapsız Kafirler, Dinsiz Kafirler… Kitaplı Kafirler, Hıristiyanlarla Yahudiler; Kitapsız Kafirler, dünyadaki diğer dinlerin mensupları; Dinsiz Kafirler, Alevilerle hiçbir dine inanmayan insanlardır. Yani Aleviler, hiçbir dine inanmayan insanlarla bir tutulmakta ve yaşama hakları dahi kabul edilmektedir. Eğer, birde; Rafızi diye suçlanma ihtiyacı duyuluyorsa, yaşamaları mümkün de değildir.

Ama Osmanlı’da Sünni Din Adamları, Engizisyon Kararlarını uygulayacak güce hiçbir zaman erişememişlerdi. Üstlerinde, çok güçlü bir devlet kontrolü vardı. Kitapta okudukları her şeyi gerçekleştirmeye çalışmalarına izin verilmezdi. Din adamı olmak, çok ağır şartlara ve kendini mutlak kanıtlamaya bağlanmıştı. Bazı okulları bitirmekle, birkaç kitap okumakla din adamı olunmuyordu. Padişah’ın Halifelik Makamını işgal etmesi ve kimsenin Halifelik yapmasına izin vermemesi nedeniyle; GERÇEKTE MÜÇTEHİT İMAMI, TARİKAT ŞEYHİ VE MÜFTÜ DE OLUNAMIYORDU.

Padişah, kimse Halifelik yapmasın diye Halifelik Makamını işgal edince; kimse Halifelik yapamıyordu. Halifelik, yapılamayınca Müçtehit İmamlığı; Müçtehit İmamlığı yapılamayınca, Tarikat Şeyhliği; Tarikat Şeyhliği yapılamayınca Müftülük yapılamıyordu. İmam bildiğini okumakla sınırlı kalıyor; devlet Engizisyon Kararlarını uygulamaya istek duymuyor ve bu bağlamda örgütlenmiyordu.

1514’te çıkarılan İbni Kemal Fetvası; Yavuz Selim tarafından titizlikle uygulanmış ve yüz binlerce Alevi; yaşlı, genç, çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirilmişti. İki aylık Alevi bebeğini, törenle boğup öldüren Köprülü Mehmet Paşa tarafından da, titizlikle uygulanmış ve gene yüz binlerce Alevi kuyulara doldurularak, evleri ateşe verilerek, kılıçtan geçirilerek, elden gelen diğer öldürme biçimleriyle katledilmiştir. 1895’te kurulan Hamidiye Alayları da; bu fitneyi Yavuz gibi, Köprülü gibi ezmek üzere kurulmuştur.

    * Köprülü Mehmet Paşa, iki aylık Alevi bebeğini, kamuoyu karşısında, törenle boğup öldürürken;

Yavuz Sultan Selim’in ezdiği fitneyi ortadan kaldırmanın ‘hayırlı’ bir başlangıcını yapıyordu. Haksızlık yapmıyordu, adaletsizlik yapmıyordu; hele hele soykırım hiç yapmıyordu!..

Yalnızca, bir fitneyi ezip; memlekete huzur getirmek istiyordu.
1895’te, kurulan Hamidiye Alayları, memlekete bu anlamdaki huzuru getirmek için kuruldu.

Bu alaylar; çok kan dökücü ve çok zalim olan Asur soyundan gelen Sünni Kürtlerden oluşturuldu ki, memlekete soykırım yoluyla huzur getirmekten başka bir şey düşünmesinler… Köprülü Mehmet Paşa gibi elleri titremeden, vicdanları rahatsız olmadan, canla başla bu Engizisyon görevini yerine getirsinler!..
Türkiye’de, Cumhuriyet de bu kafayla kuruldu!.. Eşit Yurttaşlık İlkesi, kabul edilmedi. Önce Türk olma mecburiyeti, sonra Sünni olma mecburiyeti getirildi. Bunlarla çelişen insan gruplarına, kuşkuyla, hoşgörüsüzlükle ve düşmanca yaklaşıldı; temizlenmeleri gereken ayrık otları gibi, hor ve hakir görülerek teşhir edildi.

Devletler Hukuku Profesörlerinin Nazım Hikmet’in deyimiyle cahil olması gibi, Tarih Profesörleri de aptal değilse; Yusuf Halaçoğlu’nun Alevi Kürtlerin, ANAYURT’UN DIŞINA TEHÇİRDEN, “Aleviyim…” diyerek kurtulan ERMENİLER olduğunu iddia etmesi, bir hedef göstermedir.

Alevilere, “Ermeni Dölü, Ermeni Tohumu!..” denilerek saldırılması ve Alevilerin hedef tahtasına konulması için verilmiş, bir alçaklık fetvasıdır. Mübadeleyle Rumlardan, ‘Tehcirle’ Ermenilerden kurtulan “Aptal Ulusalcılar,” BU ANLAYIŞLA DA Alevilerden kurtulmayı ümit etmektedirler.

Anayurt’un Dışına Tehcir, bir ülkenin dış bölgelerinden iç bölgelerine ya da bir ucundan diğer ucuna yapılan BİR ZORLA YER DEĞİŞTİRME değildir; bir temizlik harekatıdır. Ve İlhan Selçuk’un; “Mübadele’yle Rumlardan, Tehcir’le Ermenilerden kurtulduk,” demesinde olduğu gibi bir insan topluluğundan kurtulmadır. Bu nedenle; “ben Aleviyim,” demek şöyle kalsın, “ben Sünni’yim,” demekle bile kurtulmak mümkün değildir. Ayrıca; “ben Aleviyim,” demek; “beni sağ bırakmayın!..” demeye de eşittir.

Halaçoğlu’nun Alevilerden Kurtulma Fetvası, Laiklik iddiasına rağmen, Türkiye’nin Osmanlı’nın bile çok gerisinde kaldığını göstermiştir. Laiklik iddiasına rağmen Türkiye, Yezid’in Yedinci Yüzyıl’daki din anlayışında kalmış ve Yezid’e Biat Mecburiyeti’ni, 600 İmam-Hatip Okulunda, 30 İlahiyat Fakültesinde biçilen bilimsel kılıfa bağlamıştır. Sünni-Yezitçi Mezhepçiliği, hayatın biricik gerçeği olmuş; Alevi olmak da, Yezid’e Biat etmemek gibi, çok büyük bir suç kabul edilmiştir.

Laiklik; Sünni Yezitçi Din Adamlarına, “İlahiyatçılar ve İmam-Hatipliler,” diye iki büyük din adamı sınıfı eklemekten başka bir işe yaramamıştır. Diğer din adamları, üç yüz kat, etkili din adamları bin kat, Kurân Kursçuları on bin kat, Alevi ve bilim düşmanları ise, bir milyon kat artmıştır.

Laiklik iddiasına rağmen; Alevilere, Halifeliğin beş şartını yerine getirmedikleri için, gene “Rafızi” denilmiştir. Kimseye; “artık Laiklik var, … Halifeliğin beş şartını yerine getirmedikleri için Alevileri Rafızi diye suçlayamazsın… Devlet ve toplum içindeki çıkarlarına dokunamazsın… Devlet ve toplum içinde yükselmelerine engel olamazsın…” denilmemiştir.

Laiklik iddiasına rağmen; Hırıstiyan ve Yahudilere gene “Kitaplı Kafir…” denilmiştir. Kimseye; “artık Türkiye’de Laiklik var… Hıristiyan ve Yahudileri, kitaplı kafir diye, gavur diye, misyoner diye; ya da Sünni-Yezitçi Mezhepçiliğine özgü başka bir Engizisyon terimi ile suçlayamazsın…” denilmemiş; aksine, Sünni Yezitçi Din Adamlarının, bütün ideallerini gerçekleştirmeleri istenmiş; emirlerine devletin bütün imkanları verilmiştir.

Hepsi istisnasız aylığa bağlanan, devlet bütçesinden aslan payı alan Sünni Yezitçi Din Adamlarının etkili olması için; Laiklik de; “din işlerini dünya işlerinden ayırmak,” diye tanımlanmıştır. Sünni İslam’ın; “din işlerinden ayıracağı dünya işleri olmadığı,” ya görmezlikten gelinmiş, ya idrak edilmemiştir… “Artık, Laik bir ülkede yaşıyorsunuz, şu işler dünya işidir; bunları Kur’an’la, Sünnet’le, İcma ve Kıyas’la anlatamazsınız; kabul ya da reddedemezsiniz…” demek kimsenin aklına gelmemişti. Türkiye’nin Laikliği, bu kadar anlamsız, yöneticileri Laiklikte bu kadar isteksizdir. Sünni Yezitçi Din Adamlarının, önüne hiçbir engel konulmamış; aksine, Alevilik başta olmak üzere diğer din ve mezhepleri ortadan kaldırabilecek çapta güç ve olanak sahibi olmaları için gereken her şey titizlikle yapılmıştır.

Sünni Yezitçi Din Adamları, Diyanet İşleri Başkanlığı adıyla, dünyanın en büyük Halifelik Örgütü’nü kurmuşlar, dünyanın en büyük Halifelerini yetiştirmişlerdi. “Müslüman olmayanları öldürün,” diye Kur’an tefsiri yapabiliyorlar; “Aleviler, bizden olmayan küçük bir azınlıktır, Yasal ve Anayasal, hiçbir hakları, hukukları yoktur,” diyebiliyorlardı. Yalnızca şimdilik; İbni Kemal Fetvası’nın hükümlerini açıkça söyleyip, “bir tek ferdi canlı bırakılmaya,” diyemiyorlardı.

Sünni Yezitçi Din Adamları, Yezid’in Halifelik dönemindeki gibi Fetvalar veriyorlar. Şiilere ve Vehhabilere, “Bidat Ehli,” diyerek, “sert ve hoşgörüsüz,” davranılmasını istiyorlar; Fatih Hilmioğlu gibi kişilerin, Alevilerin müstehak olduğu muameleyi görmesi gerektiğini her fırsata dile getiriyorlar… İslam dininden çıkarak başka bir dine girenlere ya da yetkili olduğu bir makamda “başörtüsü ve tesettürü reddederek İslam dışına düşenlere,” mürted denileceğini, bu kişilerin her türlü hakkını yitireceğini, Dar-ül İslam’da yaşayamayacağını söylüyorlar ve konuda personel (cellat) yetiştiriyorlardı.

Malatya’da 17 Nisan’da, “bir kitaplı kafirle, iki mürted’in öldürülmesi,” de; bir ibadet olarak yapılmıştı. “İslam’da adam öldürmek yoktur, İslam Barış dinidir,” gibi sözlerin yöneticilere söyletilmesi başarıldıktan sonra, böyle cinayetlerin işlenmesi eşyanın doğası gereğidir. “Falanca Ayet de şöyle, filanca Hadis’te böyle denildiğinin,” iddia edilmesi de, Engizisyon terimleriyle gereken mesajın verilmesi içindir.

Bu nedenle; Laiklik, Sünni Yezitçi din adamlarına yaramıştır. Ne Bidat Ehli, ne Dalalet Ehli, ne Sapkınlık Ehli, ne Rafıziler, ne Mürtedler, ne Kitaplı Kafirler, ne Kitapsız Kafirler, ne Dinsiz Kafirler, Türkiye’nin Laikliğinden bir şey kazanmıştır. Sünni olmayan herkes, “batılda ve yanlış yolda,” kabul edilmiş, doğru yola girmeye davet edilmiş ya da Tevhid-i Tedrisat’la eğitilerek mecbur ve mahkum edilmiştir. Alevilere ise; önce Hıristiyan olmaları, sonra Hıristiyanlık’tan dönmeleri istenerek; ‘bu kurtuluş yolu’ da kapatılmıştır. Bu sözde, bu tamamen yalan Laiklik Alevilere, doğrudan Sünni olma hakkını bile vermemiştir.

Şimdi, bazı kişilerin; Laikliğin tehlikede olduğunu söylemeleri saflık ve zekice düşünmemektir..

Hiç kaygılanmasınlar… Sünni Din Adamları, bu Engizisyonu ve Hilafeti yasaklamayan, Aleviliği ve Dedeliği yasaklayan Laikliktn asla vazgeçmezler. Çünkü her Sünni Yezitçi Din Adamı, Engizisyon ve Halifelik çalışmalarının serbest, Alevilikle Dedeliğin yasak olmasını ister… Üstüne de devlet memuru olarak hazineden beslenmenin yolunu bulmuşlarsa!…

Sünni Engizisyonu, gelişme ve yükselmesinin temel kaynağını Türkiye’nin Laikliğinden almıştır.

Bu kaynağı kurutmayı hiçbir Sünni din adamı düşünmez…

Bu nedenle; Sünni Din Adamlarına helal olsun ve yarasın Laiklik!… (2010-05-10)

Rıza Güner’den mektup..

Riza_Guner’den_Ahmet_Saltik’a_mektup_12.9.2010