Etiket arşivi: “dünya beşten büyüktür”

Dahili ve harici

Zafer Arapkirli
Zafer Arapkirli

Dahili ve harici

Rejimin, adeta bire bir “ruhunu” yansıtırcasına, “Milli iradenin tecelligâhı”nın duvarına dev bir portresini asmışlardı “Tek Adam”ın. Bir de “Riyaset”in armasını, yani Cumhurbaşkanlığı forsunu.

Sadece bu jest bile yeni rejimin muhtevasını, yani “Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” şiarının reddini tescil etmekteydi. Bir yandan, o çatı altında temsil edilen bir siyasi partinin liderini kürsüye çıkarıp konuştururken, diğer partilerin lider ve üyelerini konser veya konferans “dinleyicisi” konumuna düşürmenin garabeti, diğer yandan da o konuşmanın hemen her yerinde kendi kendini tekzip eden bir zihniyetin “Kayıtsız şartsız hâkimiyetini” simgeleyen bir temsildi dün Ankara’da oynanan.

Tek Adam, kürsüde “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, Meclisimizin de kendi alanına yönelmesine imkân sağlamıştır” derken, bu “kendi alanı” kavramından neyi kastettiğini pek açıklamasa da ima etmek istediği şey belliydi. Bir zamanlar gerçekten “Milli İrade’nin Tecelligâhı” (bu ifade bizzat Cumhurbaşkanı’na ait) iken, açık açık “Bu Meclis artık memleketi yönetme sevdasından vazgeçip bizim yolladığımız tasarıları oylamak sureti ile önümüzü açsınlar” demeye getiriyordu.

O kürsüde konuşurken bir grup milletvekili bahçede oturma eylemi yaparak o “Milli İrade Mabedi”nden nasıl dışlandıklarını, orada nasıl bir “aksesuvar” haline getirildiklerini, tepelerinde asılı duran birer fezleke ile her an “kapı dışarı” edilmeyi beklemelerini protesto ediyorlardı.

Tek Adam rejiminin başı, konuşmasında uluslararası sisteme ve güncel gelişmelere ilişkin görüşlerini ayrıntılı biçimde anlatır ve eleştirirken, iç siyasete neredeyse hiç girmedi. Aslında (anlaşılan o ki) girmek zorunda da hissetmiyordu kendini. Çünkü bir siyasi partinin lideri olduğu halde adeta kendisini ait hissetmediği ve “rejimin bir detayı” olarak gördüğü o Yüce Meclis’e ihtiyacı bile olmadan dahili meselelerin tayinini ve hallini kendi “Sarayı”nın konusu olarak görmekteydi.

Mesela, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan kurumların zaman içinde nasıl çatırdadığını ve dünyanın sorunlarına çare olamadığını” anlatırken kendi ülkesinde henüz 5 yılı bile doldurmamış sistemin, bırakın çatırdamayı, her anlamda felç olduğunu görmezden, bilmezden gelen bir üslup kullanıyordu. Bu “mefluç” durumun, ülkenin tüm kökleşmiş ve çözülemeyen sorunlarına çare olmak bir yana geleceğini de kararttığını gizlemeye çalışıyordu.

Yine “uluslararası düzen”den örnek vererek mahut “Dünya Beşten Büyüktür şiarını tekrarlarken “Saray, Seksen Üç Milyondan Büyüktür” şiarını dağa taşa yazdırmanın hayali içinde olduklarını da unutturmaya çalışan bir tavır içindeydi.

Adaletsizliğin kol gezdiği, ATATÜRK Cumhuriyeti’nin tüm köklü kurumlarının yerle bir edildiği, “kendinden olmayan, kendi gibi düşünmeyen tüm siyasi parti, dernek, kurum ve kuruluşları” tarihe gömmeye, yandaş olmayanları susturmaya, kapatmaya, ekranlarını ve dahi hayatlarını kapatmaya yemin etmiş bir hasmane programı uygulamanın teorisini yapmamış gibi davranmaktaydı.

Ermenistan’dan Libya’ya, Suriye’den Kafkasya’ya, Karabağ’a uzanan uzun analizlerden sonra ekonomiye getirdi sözü.

“Gezi”yi suçladı. “15 Temmuz”a bağladı. Sonunda Covid’e attı topu. Buna rağmen “Hızla toparlanıyoruz” dedi. Covid verilerini açıklayan Sağlık Bakanı kadar inandırıcıydı(!) tabii ki.

Bir grup taraftarının alkışları arasında “Tecelligâh”tan ayrılırken, o binanın sakinlerini adeta “ilgilendirmediğine” inandıkları yasa tasarıları, geleceğe yönelik plan ve programlar, idamdan siyasi parti yasalarına, seçim sisteminden Meclis İç Tüzüğü’ne kadar pek çok “tasarım” başka binada, kaçak olduğu mahkemelerce tescillenmiş bir Saray’da belki de çoktan hazırlanmış, kurye ile 1920 doğumlu bu “Yüce Çatı”ya gönderilmeyi bekliyordu bile.

Ve ülke hızla çöküşe sürüklenmekteydi.

Alevler, toz ve duman bulutu, iniltilerin duyulduğu hastane koridorları, çığlıkların yükseldiği zindan ve işkencehaneler, açlıktan guruldayan mide sesleri, işsizlikten intihar eden insanların arkasından dökülen gözyaşları ve yandaş cenahtan gelen artık “cılızlaşmış” alkışlar arasında.

İzzettin Önder : Bunları düşündükçe inanın utanıyorum

Bunları düşündükçe inanın utanıyorum

Prof. Dr. İzzettin ÖNDER
ODATV

Bugünkü Türkiye’nin haline bakarak sizce siyasilerimiz ve ülkemiz hakkında nasıl bir yargıya sahip olur? Bunları düşündükçe inanın utanıyorum. Türkiye’nin böyle bir yönetime layık olmadığını ve bunu bir şekilde kıracağına inanmaktayım…

Bilindiği gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde beş daimi üyenin veto hakkı bulunmaktadır. Veto hakkı olan bu üyeler Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Birleşik Krallık, Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya’dır. (AS: Permanent 5’s, P5)

Cumhurbaşkanı’nın söz konusu veto hakkı olan beş ülke bağlamında söylemiş olduğu ve sloganlaşan “dünya beşten büyüktür” sözü, eğer demokrasi özlemi ifadesi idi ise, keşke bu özlemi bizzat Türkiye için de duymuş olsa idi. Bir anlamda birlikte yönetim ve demokrasi anlayışının simgelendiği bu söyleme, Türkiye’deki yönetim biçimini ve siyaseti gören dünya âlem inanır mı sizce?

Böylesi demokrasi ifadesi kavram ile Güvenlik Konseyi’nin dikkatini çekmiş olan kişi tekrar aynı ortamda aynı ifadeyi kullanabilir mi? Böyle bir durumda üyelerin alkışları acaba ne anlama gelir?

Karşı tarafta ise, veto hakkını elinde tutan “despot” devletlerden her biri, kendi konumu ile şu anda Türkiye’ye giydirilmeye çalışılan yönetim arasında paralelliği görerek bu söyleme değer verir mi? Kaldı ki, bu paralellikte Güvenlik Konseyi’nin pozisyonu çok daha hafif ve anlaşılabilir durumdur.

İnsanların inandırıcı olabilmeleri, etiksel kurallarla siyaset yürütebilmeleri ve kendilerine bağlananları ikna edebilmeleri bildikleri ya da inanarak söyledikleri ile iman etmeleri koşuluna bağlıdır. Eğer sarf edilen sözlerle ya da sahibi olunan bilgilerle iman edilemiyorsa, o insan ya bilgi hamalıdır, ya da söylediğine kendisi de inanmamakta, siyasi manevra alanını genişletebilmek için öylesine konuşmaktadır.

BU SÖYLEMİ NEREYE KOYACAĞIZ

Şimdi gelelim Türkiye’ye, yönetim biçimimiz, yapılan icraat ve sürdürülen OHAL ortada. Halkın ikiye bölünmüş görüntüsü artık oylara da yansımaktadır. Bu denli bölünmüş bir toplumu bir kişi yönetmeye çalışmaktadır. Hal böyle olunca, sanırım OHAL’in gerekçesi de ortadadır. Zira zahiri parti görüntüsü ile tek adam yönetimi toplumun bir kesimini mutlu etse(!) dahi, kaçınılmaz olarak diğer kesimi rahatsız eder. Rahatsız olan kesimi olağan yönetim biçimi ile durdurmak ve işleri yoluna koymak olanaklı değildir. İşte bundan dolayıdır ki, ortaya atılmış bir gerekçeye dayandırılarak, fakat gerekçenin de dışına çıkılarak genel yönetim biçimine dönüştürülen OHAL zaruret halini almaktadır. Peki, sizce bugün ülkeyi bu şekilde yönetime mecbur kılan siyasinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki söylemini nereye koyacağız? Güvenlik Konseyi salonunda bu sözlere muhatap olan diğer ülke temsilcileri bugünkü Türkiye’nin haline bakarak sizce siyasilerimiz ve ülkemiz hakkında nasıl bir yargıya sahip olur? Bunları düşündükçe inanın utanıyorum. Türkiye’nin böyle bir yönetime layık olmadığını ve bunu bir şekilde kıracağına inanmaktayım.

BU SİSTEM KABUL EDİLİR BİR SİSTEM DEĞİLDİR

Adalet yürüyüşüne burun kıvırmamak gerekir, ancak bugünkü adaletsizliğimiz de gökten zembille inmedi. Bu aşamanın önünde, biraz da gerilere giderek, “yetmez, ama evet” aymazlarının ülkeye verdiği büyük armağan yatmaktadır! Yüksek düzeyde aydınların ve üstün nitelikte sanatçıların böylesi aklı zorlayan basireti yanında, son referandumun hukuksuz sonucu karşısında muhalefetin sadece birkaç itirazla durumu sistemleştirmesinin sonucunu yaşıyoruz ki, kök salan bu durumu sökmek ciddi bir mücadeleyi gerektirecektir. Yenikapı’da AKP manevralarına destek de buna katılınca buralara gelmek değil, gelmemek büyük bir başarı olurdu! Bundan dolayıdır ki, bence, son referandumu kesinlikle kabullenmeyen ve yaşadığımız sonuçları oluşturan ana arteri temelden kavrayan “Hayır Platformu” adalet yürüyüşüne önceliklidir. Zira bu sistem kabul edilir bir sistem değildir; bu sistem içinde adaletsizlik ne adalet dairelerinin ne de yargıçların ahlak ve dürüstlük anlayışı ile bağlantılıdır. Günümüzde hukukun ve adalet mekanizmasının siyasetin tercihi doğrultusunda aletsel kullanımı OHAL kadar doğal ve salt AKP iktidarının bekası meselesi olmanın ötesinde toplumun bir şekilde tutulabilmesi için adeta kaçınılmazdır. Zira

  • Yüksek makamdan sadır olan bir emrin itirazsız uygulanabilmesi ve ortaya çıkan sonuçlardan kimsenin hesap sorarak ortalığı karıştırmaması için adalet değil, adaletsizlik şarttır.

    Adaletsizliğin Parlamento düzeyinde uygulanabilmesi için de meş’um ve malum yasanın Meclisten geçmesi gerekiyordu. Bu kararı verenler ülkeyi meleklerin mi yoksa peygamberlerin mi yönettiğini düşünüyordu acaba? Üst üste yapılan hatalar hata olmaktan çıkar, politikanın parçasına dönüşür. Politikanın parçasına dönüşen uygulamanın sonuçlarına itiraz ise umalım yanıt bulur, ama doğrusu bu kadar saf olamıyorum. Bir sistem içinde sistemin temel işleyiş dinamiklerine dışarıdan yapılan itiraza sistemin egemeni tarafından karar verileceğine göre, tünelin ucu belirsiz bir görüntü vermektedir.

ÖNCE BU SONUCA İTİRAZ EDİLMELİ

Her mücadelede yapılmış hatalar bir yana bırakılarak uygun yumuşak halkadan işe girişilebilir. Adalet yürüyüşünde de böyle bir düşüncenin hâkim olabilmesi ancak halkın duruma aktif destek vermesi ile olanaklıdır. Bölünmüş bir toplumda böyle bir desteğin gelmesi beklenen yüzde elli umarım aralarındaki farklılığı izale eder ve adalet gibi ulvi amaca destek verir. Ne var ki, her türlü etik dışı siyasi oyunlarla, verdiğimiz vergiler de kullanılarak bir tarafın hâkimiyetini ihdas edici sistem türlü manevralarla kurulmuşken adaletin nasıl sağlanacağı kuşkulu gözükmektedir. Gücün yanında yer tutmak ile perişan olmak (taraf – bitaraf) arasındaki seçim adil olamaz. O nedenle, önce bu seçim koşuluna itiraz edilmeli ve sonuç mutlak olarak reddedilmeli idi.

Ciddi sınavlarda iki yanlış bir doğruyu götürür. (3.7.17)
===================================
Dostlar,

Son durum en önemli durumdur… Şimdi

  • ADALET YÜRÜYÜŞÜ – ADALET MİTİNGİNE vargücümüzle sahip çıkmalıyız!

    Sevgi ve saygı ile. 09 Temmuz 2017, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com