7. Uluslararası İŞ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ Konferansı ve Düşündürdükleri


7. Uluslararası İŞ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ Konferansı ve Düşündürdükleri

5-7 Mayıs 2014 günlerinde planlanan İstanbul
VII. Uluslararası İŞ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ Konferansı sürüyor..

Yoğun ders programımız bu bilimsel etkinliğe katılmamıza olanak vermedi.

Ancak sunumları yakından izleyecek ve daha sonra okuyacağız..

İşçi Sağlığı – İş Güvenliği ve Meslek Hastalıkları
HALK SAĞLIĞI uzmanlık alanımız içinde en çok emek verdiğimiz alt alandır.

İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olduğumuz yıl (15 Haziran 1977) Keban’da
Etibank Simli Kurşun İşletmesinden de sorumlu SSK hekimi olarak görev aldığımız günden bu yana 37 yıldır bu alana emek veriyoruz.

Yaşayarak deneyimlediğimiz ve öğrendiğimiz çok yalın gerçeklerin başında

SENDİKAL ÖRGÜTLENMENİN YAŞAMSALLLIĞI
 geliyor..

Hatta şöyle savsözleştirmek (sloganlaştırmak) pek yerinde olacak :

  • SENDİKA YOKSA İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ DE YOK!

Oysa 4 Mayıs 2014 günlü AYDINLIK’ta “Nerede o eski işçiler o eski sendikacılar?” başlıklı makalesini okuduğumuz, yaşamını bu konulara adayan Sn. Engin Ünsal’ın da (PhD) belirttiği üzere, 1980’de üç milyon SSK’lı işçinin yarısı sendikalı iken, günümüzde bu oran 16+ milyon işçide %10’un da altındadır!

Bir milyonu bulmayan sendikalı işçinin yarısından çoğu kamu işyerlerinde örgütlüdür.

  • Yabanıl kapitalizm ÖZELLEŞTİRME ile emek sendikacılığını avuç içinde kar gibi eritmektedir.

Bu 1 (bir!) milyon dolayındaki sendikalı işçinin ise ancak yarısı toplu sözleşme yapabilecek durumdadır. Kalanı küçük – bölük pörçük, dolayısıyla kurgu ile yetkisizleştirilmiş “sendikacık” ların üyesidirler. Emekçilerin %95’i, bırakın grevi, toplu sözleşme yapabilecek sendikal örgütten yoksundur!

12 Eylül 2010’da yapılan Anayasa referandumunda değiştirilen 26 maddeden biri de (“Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.” diyerek 51. madde ile), akıllara durgunluk verecek biçimde “ileri demokrasi – özgürlükleri genişletme” masalları ile pazarlanan 1’den çok sendikaya üyelik hakkıdır (!).. (Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Yasası md. 17).
Ülkemizde, hatırı sayılır oranda “aydıncık” da “yetmez ama evet” zeka fukaralığı bağlamında büyülenmiş (?!) ve eğitimsiz yığınları aldatmışlardır.

Sendikal örgütlenmeyi destekleyen çok sayıda AB metninin iç hukukumuza katılmasına karşın (örn. ESSENTIAL EC LAWS1989 AT Sosyal Şartı İşçilerin Temel Hakları,
12. md. ayrıca İHEB ve AİHS) gerçek durum ortadadır ve en temel insanlık haklarından olan örgütlenme konusunda Türkiye dibe vuran ülkelerdendir..

Memur sendikacılığı ise tam bir orta oyunudur.. Toplu sözleşme ve grev yapamayan bir örgüte “sendika” denilmesi ucubeliği, olsa olsa Dünyada “ileri demokrasi” sahibi tek ülke olan Türkiye’ye özgüdür.

Kayıtlı işçilerin yarıya yakını asgari ücretle çalış(tırıl)maktadır.

Taşeron işçisi
 (“Taşeron işçi” değil!) = postmodern köle sayısı, 2003’te çıkarılan
4857 sayılı İş Yasası‘ndan bu yana 2,5 milyona dayanmıştır.

Postmodern bir “moda” kasıp kavurmaktadır.
Özel sektörü geçelim, kamu kesimi ne yazık ki bu yakıcı süreçte başı çekiyor

25+ milyon kayıt içi istihdamın en az 1/3’ü kadar da kayıt dışı çalışan vardır.

Basın özgürlüğünde önceki gün açıklanan yüz kızartıcı veriler yetmezmiş gibi..

Ülkemiz Başbakan R.T. Erdoğan ve AKP yönetimiyle karanlıklara sürüklenmektedir.
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği verileri tam anlamıyla “stigmatik” tir (utanç verici!).

VII. Uluslararası İŞ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ Konferansı
tam da böylesi bir ortamda İstanbul’da düzenleniyor..
Dostlar alışverişte görün..

Ülkemizdeki yakıcı İş Sağlığı Güvenliği (İSG) sorunlarının temelinde yukarıda belirtilen engeller vardır.
Bunlar giderilmeden İSG alanında anlamlı iyileşme beklemek ham hayaldir.

Yine de tüm saflığımızla, VII. Uluslararası İŞ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ Konferansı‘na
başarı dileriz..

Sevgi ve saygıyla
6.5.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

Nerede o eski işçiler o eski sendikacılar?


Dostlar
,

5-7 Mayıs 2014 günlerinde İstanbul’da VII. Uluslararası İŞ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ Konferansı toplanıyor..

Yoğun ders programımız bu bilimsel etkinliğe katılmamıza olanak vermedi.
Ancak sunumları yakından izleyecek ve daha sonra okuyacağız..

İşçi Sağlığı – İş Güvenliği ve Meslek Hastalıkları,
HALK SAĞLIĞI uzmanlık alanımız içinde en çok emek verdiğimiz alt alandır.

İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olduğumuz yıl (15 Haziran 1977) Keban’da
Etibank Simli Kurşun İşletmesinden de sorumlu SSK hekimi olarak görev aldığımız günden bu yana 37 yıldır bu alana emek veriyoruz.

Yaşayarak deneyimlediğimiz ve öğrendiğimiz çok yalın gerçeklerin başında
SENDİKAL ÖRGÜTLENMENİN YAŞAMSALLLIĞI geliyor..

Hatta şöyle savsözleştirmek (sloganlaştırmak) pek yerinde olacak :

  • SENDİKA YOKSA İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ DE YOK!

Oysa makalesini aşağıya aktardığımız, yaşamını bu konulara adayan Sayın
Engin Ünsal’ın da (PhD) belirttiği üzere, 1980’de 3 (üç!) milyon SSK’lı işçinin yarısı
sendikalı iken günümüzde bu oran 16+ milyon işçide %10’un da altındadır!

Bir milyonu bulmayan sendikalı işçinin yarısından çoğu kamu işyerlerinde örgütlüdür.

  • Yabanıl kapitalizm, ÖZELLEŞTİRME üzerinden emek sendikacılığını
    avuç içinde kar gibi eritmektedir.

Bu 1 milyon dolayındaki sendikalı işçinin ise ancak yarısı toplu sözleşme yapabilecek durumdadır. Kalanı küçük – bölük pörçük, dolayısıyla kurgu ile yetkisizleştirilmiş sendikacıkların üyesidirler. Emekçilerin %95’i, bırakın grevi, toplu sözleşme yapabilecek sendikal örgütten yoksundur!

12 Eylül 2010’da yapılan Anayasa referandumunda değiştirilen 26 maddeden biri de
(“
Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.” diyerek 51. madde ile), akıllara durgunluk verecek biçimde “ileri demokrasi – özgürlükleri genişletme” masalları ile pazarlanan 1’den çok sendikaya üyelik hakkıdır (!).. (Sendikalar Ve Toplu İş Sözleşmesi Yasası md. 17). Ülkemizde, hatırı sayılır oranda “aydıncık” da “yetmez ama evet” zeka fukaralığı bağlamında büyülenmiş (?!) ve eğitimsiz yığınları büyülemişlerdir.

Sendikal örgütlenmeyi destekleyen çok sayıda AB metninin iç hukukumuza katılmasına karşın (örn. ESSENTIAL EC LAWS1989 AT Sosyal Şartı İşçilerin Temel Hakları, 12. md. ayrıca İHEB ve AİHS) gerçek durum ortadadır ve en temel insanlık haklarından olan örgütlenme konusunda Türkiye dibe vuran ülkelerdendir..

Memur sendikacılığı ise tam bir orta oyunudur.. Toplu sözleşme ve grev yapamayan
bir örgüte “sendika” denilmesi ucubeliği ise olsa olsa Dünyada “ileri demokrasi” sahibi tek ülke olan Türkiye’ye özgüdür.

Kayıtlı işçilerin yarıya yakını asgari ücretle çalışmaktadır.

Taşeron işçisi
 (“Taşeron işçi” değil!) sayısı, 2003’te çıkarılan 4857 sayılı
İş Yasası’ndan bu yana 2,5 milyona dayanmıştır.
25+ milyon kayıt içi istihdamın en az 1/3’ü kadar da kayıt dışı çalışan vardır.

Basın özgürlüğünde önceki gün açıklanan yüz kızartıcı veriler yetmezmiş gibi..

Ülkemiz R.T. Erdoğan ve AKP yönetimiyle karanlıklara sürüklenmektedir.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği verileri tam anlamıyla “stigmatik” tir (utanç verici!).

VII. Uluslararası İŞ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ Konferansı
tam da böylesi bir ortamda İstanbul’da düzenleniyor.. Dostlar alışverişte görün..

Ülkemizdeki yakıcı İş Sağlığı Güvenliği (İSG) sorunlarının temelinde belirtilen engeller vardır. Bunlar giderilmeden İSG alanında anlamlı iyileşme beklemek ham hayaldir.

Yine de tüm saflığımızla VII. Uluslararası İŞ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ Konferansı‘na 
başarı dileriz..

Bu bağlamda Sn. Ünsal’ın aşağıdaki makalesi gerçekte bam teline vurmaktadır..

Sevgi ve saygıyla
5.5.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

================================

Nerede o eski işçiler o eski sendikacılar?

portresi

ENGİN ÜNSAL, PhD
AYDINLIK, 4.5.14

 

 

Her hafta ders vermek için Kıbrıs’a gidip gelirken 3 saatlik yolculuk boyunca bir kitap okuyorum.

Geçen hafta değerli bir sendika emekçisinin, Celal İlhan’ın yazdığı “Grevden Dönenin” adlı anı kitabını okudum. Celal İlhan’la Aydınlık’ta çıkan “Kulağı Kesik Sendikacılar” yazım nedeni ile tanıştık. Bana gönderdiği elektronik postada, “Ben kulağı kesik sendikacı değilim” diyor ve yazdığı anı kitabını göndereceğini söylüyordu.

Celal İlhan, Akdeniz Gübre Fabrikası’nda 1970’li yıllarda sendika baştemsilcisi olarak yaşadığı olayları bir polisiye roman kıvamında anlatırken, o yıllarda yaşayan işçilerin, sendika yöneticilerinin de çok net bir fotoğrafını çekiyor. Bir gübre fabrikasında
işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda yaşanan çok önemli sorunların ısrarla izlemcisi olduğu için işinden atılıyor. Fabrikanın işçileri yeni evli ve çocuk sahibi olan bu değerli baştemsilcilerini yalnız bırakmıyor, inanılmaz bir dayanışma göstererek aralarında topladıkları parayı O’nun ayakta kalması için her ay evine getiriyorlar. Bahçelerinden topladıkları portakalları, yakaladıkları Akdeniz’in lezzetli balıklarını işten atılan arkadaşları ile paylaşıyorlar.Sendika genel merkezinin olaya sahip çıkıp stratejik nedenlerle işi yavaştan alışı onları yıldırmıyor ve işçilerin can sağlığını hiçe sayan yönetime karşı mücadeleleri inançla sürdürülüyor.

Altın yıllar

Celal İlhan’ın anıları beni 1965 yılından beri içinde yaşadığım sendikacılık yıllarına yeniden götürdü. 274-275 sayılı yasaların çıkması ile sendikacılığımız 1963-1980 yılları arasında altın yıllarını yaşadı. Sendikaların üye sayısı üç milyona yakındı.
Sendika üyeleri yürüyüştü, grevdi, eylemdi her işçi olayında yüreğini ortaya koyardı.
1 Mayıs günleri işçilerin topluma “Biz de varız” iletisini verdiği görkemli kalabalıklarla kutlanırdı. Sendika yöneticileri 1967 yılına dek tek konfederasyon olan Türk-İş yönetimine kafa tutacak ve gerektiğinde ayrılıp yeni bir konfederasyon kuracak ölçüde cesur yürekliydiler. Daha sonralar Türk-İş yönetimin açıkça siyasal tavır sergilemesini isteyen sosyal demokrat sendikacılar ayaklanması hep o yiğit, inançlı, eğilip bükülmeyen sendika önderlerinin varlığını işçi hareketine kanıtlıyordu. İşçiler gerektiğinde Çorum’dan İstanbul’a dek yürüyor, yapılan her greve tam kadro katılıyor
ve işverenlerden haklı isteklerini söke söke alıyorlardı.

Sonra ülkeye 1980 askeri müdahalesinin faşizan gölgesi düştü. Kurtuluş Savaşı’nı kazandığı için herkesin gözbebeği gibi sevdiği Silahlı Kuvvetler, bu ülkenin özverili, sömürülmek istenen işçisinin ve sendikalarının üzerine bir balyoz gibi indi. Silahlı Kuvvetlerin birçok yurttaşın gönlündeki o dev gibi imajı tuzla buz oldu ve işçilerin beline öyle bir dipçik darbesi indi ki, işçiler bugün bile bellerini doğrultamamaktadırlar.

Nerede o baş eğmeyen yürekli sendikacılar?

1980’e dek var olan işçi sınıfının ve onun sendika yöneticilerinin yerine bugün yeller esiyor. İşçiler öyle bir sindirildi ki; başını kaldırmaya, hakkını aramaya korkar duruma getirildi. Çıkarılan koruyucu yasalara karşın örgütlenemiyor. Her nasılsa sendika üyesi olmuş olanlar Çay-Kur ve THY grevlerinde olduğu gibi greve katılmaktan, haklarını bir sendika çatısı altında, grev hakkını kullanarak korumaktan korkar duruma getiriliyor. 1980 faşizmi, AB’nin baskıları ile kabul edilen koruyucu yasaların varlığına karşın, işçi sınıfının mertliğini yok ettiği gerçeği karşısında şaşkınlıkla duraksamak zorunda kalınıyor.

Ya sendika yöneticileri? 1980 öncesi yılların sendikacılarını utandıracak bir konumdalar. Çoğunluğu işçi haklarının korunmasını, işçilerin sendika üyesi olabilmesini ancak iktidar partisine yalakalık yapılarak olanaklı olabileceğine inanmış inançsız yöneticilerin varlığını gördükçe insan işçilerin ve sendikalarının, demokrasinin geleceğinden tüm umudunu kesiyor.

Nerede o eski günlerin yiğit işçileri, o baş eğmeyen yürekli sendikacıları?
Yoksa o günler hayal miydi? Hiç yaşanmadı mı? Ben yaşadığım tüm düş kırıklıklarına karşın o güzel günlerin bir gün geri geleceğine, işçilerin ve sendikaların özgür ve güçlü olarak bu ülkeyi, işçileri ve tüm ezilenleri insanın insana kul olmadığı bir düzene taşıyacağına inanıyorum. Bu nedenle işçilerin ve sendika yöneticilerin Celal İlhan’ın
Grevden Dönenin kitabını okumalarını öneriyorum. Belki o zaman grevlerin dönülmeyecek denli kutsal bir eylem olduğunu ayırdına varacak, işçi hareketine, sendikalarına ve de demokrasiye sahip çıkacaklardır.

Ve istenmeyen işçi yasası yürürlükte!


Dostlar
,

Yenilenen “Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Yasası” 
tam anlamıyla faşist bir yasa..

Cumurbaşkanlığı seçimleri adına yer yer topluma mavi boncuk sunan  A. Gül, sendikaların tüm ikna çabalarına karşın, AKP tabanının baskısını aşamadı ve
12 Eylül döneminin 2821 ve 2822 sayılı yasalarının bile 30 yıl sonra gerisine düşen
bir metni, RG’de yayımlanmak üzere Başbakanlığa yolladı.

Halkımızın bir kez daha, emek ve emekçi düşmanı siyasal kadroları görmesi gerek.
Yerel ve uluslararası sermaye koalisyonunun dayatmalarına “başüstüne” denild.

Çünkü; 
çok daha zor günler önümüzde ve işçi sınıfının mutlaka gemlenmesi,
zapt-ı rapt altına alınması gerek..

CHP’nin yasayı hızla Anayasa Mahkemesi’ne -gene de- götürmesi gerek.
O kadar çok uluslararası andlaşmaya, dolasyısıyla Anayasa’nın 90. maddesinin
son fıkrasına (Mayıs 2004 AB uyum değişiklikleri..) aykırı ki..
Ortalama bir hukukçu için işten bile değil bu metinleri sıralamak..

Başta İHEB, doğrudan ilgili 2 ILO Sözleşmesi, AİHS md. 11, AB metinleri
(1989 AT Sosyal Şartı İşçilerin Temel Hakları (12. md.; Serbest dolaşım,
Çalışma ve adil ücret isteme hakkı, Çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi, Sendika özgürlüğü ve toplu pazarlık hakkı, Sosyal koruma, Mesleksel eğitim..)

Bu arada; uluslararası işçi hareketi örgütlerini başta ICFTU ve ILO’yu (Uluslararası Çalışma Örgütü), ham hayalle AB’yi ve de etnisitelere özgürlük çığırtkanlarını (!) göreve çağırıyoruz.. Ya TÜSİAD?

Sevgi ve saygı ile.
9.11.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================================

Ve istenmeyen işçi yasası yürürlükte!

© İşçilerin yarısını sendikal tazminatın dışında tutan,
– var olan yapıda sendikalara üye işçilerin de yarısına yakının sözleşme yapamaz hale getiren,
dayanışma grevlerini yasadışı,
toplusözleşme dışında yapılan grevleri hukuksuz sayan..

sendika yasası; tüm karşı çıkışlara karşın onaylandı.

Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Yasası, binlerce emekçi ve gerek ulusal gerekse uluslararası sendikal hakete karşın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanarak Resmi Gazete’de yayımlandı.

Kocaeli Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Aziz Çelik yasanın neler getirdiğini anlattı. İçerdiği bazı unsurlar açısından 12 Eylül dönemi yasasını bile geride bırakan yeni Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmeşi Yasası özetle şu noktaları içeriyor:

* 12 Eylül döneminde bile kaldırılamayan sendikal tazminat güvencesi işçilerin yarısı için ortadan kaldırıldı.

30’dan az işçi çalıştırılan işyerlerinde çalışan işçiler sendikal nedenle atıldıklarında sendikal tazminat davası açamayacaklar.

* İşçilerin yaklaşık yarısı 30’dan az işçi çalıştırılan işyerlerinde çalışıyor.
Yani işçilerin yarısı tazminat dışında kaldığı gibi, bu uygulama, işyerinde sendika istemeyen kuruluşlarda, şirketleri 30’ar işçinin çalıştığı küçük şirketlere bölerek sendikayı iyice zayıflatmanın yolunu açtı.

Grev yasaklarına devam!
Bankacılık, petrokimya, şehir içi ulaşım işlerinde ve savunma bakanlığında çalışan
sivil işçilere grev yasak.

Hükümetin milli güvenlik ve genel sağlık gerekçesiyle grev erteleme yetkisi
devam ediyor.

Grev ertelemesine karşı Danıştay’a başvuru yolu çıkarıldı.
Eski yasadan geriye gidildi.

* Grev oylaması zorlaştırılarak sendikaların greve çıkmasının önüne
yeni bir engel konuldu.

* Toplusözleşme aşamasındaki grevler dışında
öbür bütün grevler yasadışı olmaya devam ediyor.

* Dayanışma grevi, iş yavaşlatma, barışçı iş bırakma eylemi, genel grev yasadışı grev olarak görülecek.

Sendikal barajlar fiilen korunuyor, yeni sendikaların barajı aşması imkânsız, var olanların bir bölümü de baraja takılabilir.

*Yasa, işçiler ve sendikalar arasında ayrımcılık yapıyor.
3 konfederasyona üye sendikalar için baraj % 1 öbürleri için % 3.

* İşyeri barajı % 50+1, işletme barajı % 40.
Bu barajlarla sendikal örgütlenme imkânsız gibi görünüyor.

* Yetki sistemi değişmedi.
İşverenin yetkiye itirazı toplusözleşme sürecini uzatacak, durduracak.