Vatan Partisi’nin emek manifestosu

Vatan Partisi’nin emek manifestosu

Engin Ünsal

Dr. Engin Ünsal
Aydınlık Gazetesi, 10.6.2018

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Geçen haftaki yazımızda siyasi partilerin seçim manifestolarından (bildirgelerinden) söz etmiş ve işçi sınıfının bir manifestosunun yokluğunu eleştirmiştik. Siyasi partilerin seçim bildirgelerinde işçi sınıfının sorunlarına ya hiç değinmediklerinin ya da eser miktarda ilgilendiklerinin altını çizmiştik. Hafta içinde Vatan Partisi’nin, iktidar olduğu takdirde işçiye, işsize ve emekliye neler getireceklerini, yasalarda neleri değiştireceklerini 100 başlık altında açıklayan çalışması elimize geçti. Güzel bir çalışma. Emeği geçenleri kutlamak gerek. Zengin içerikli bu çalışmanın üç eksiği vardı ve bu eksikliklere değinmenin yararlı olacağını düşündük.

ÜLKEMİZDE İŞ GÜVENCESİ VAR MI?

ILO 158 sayılı sözleşmesi ile iş sözleşmesinin korunmasına ilişkin bazı normlar getirmiştir. 4857 sayılı İş Yasası’nın 18-21. maddeleri ile bu normlar iç hukuka dahil edilmiş fakat çok önemli ve iş güvencesini yok eden bir hatalı düzenleme yapılmıştır. Yasanın 21. maddesine göre iş sözleşmesinin feshi üzerine, feshin geçerli bir nedene dayanmadığını iddia eden işçinin İş Mahkemesinde işe iade davası açmak hakkı vardır. Mahkeme feshin geçersiz bir nedene dayandığını kabul ederse işçinin işe iade veya tazminatını alma hakkına karar vermektedir. Ülkemizde işten çıkarmalar genelde işçinin sendikaya üye olması nedeni ile yapıldığından işverenler işçinin tazminatını ödeyerek onu işine iade etmemektedirler. Tazminat ödeme veya işe iade tercihinin işverene bırakılması büyük yanlıştır ve işçinin iş güvencesini yok eden, aynı zamanda işverenlerin sendika celladı olmasını sağlayan bir biçimde kullanılmaktadır. Oysa bu tercih hakkı işçiye tanınmalı ve işçi işine dönmek isterse işverene hiçbir itiraz hakkı tanınmamalıdır. Böylece hem işçinin iş güvencesinin hem de sendika özgürlüğünün ve güvencesinin önü açılmış olur.

İŞSİZLİK ÖDENEĞİ UYGULAMASI YANLIŞTIR

4447 sayılı İşsizlik Sigortası Yasası 50. maddesinde günlük işsizlik ödeneğinin, sigortalının son dört aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının % kırkı olacağını hükme bağlamıştır. İşsizlik sigortası primini ücretin tamamı üzerinden ödeyen işçiye işsizlik ödeneği ortalama günlük ücretinin tamamı üzerinden ödenmelidir. Maddenin devamında bu ödenekten yararlanma koşulları sıralanmış ve yararlanma zorlaştırılmıştır. İşçinin bu ödenekten yararlanması yumuşatılmalı ve işsiz kalan işçiye işsizlik süresi boyunca süre kısıtlaması olmadan işsizlik ödeneği verilmelidir.

GREV YASAKLARI ÇOK GENİŞTİR

6356 sayılı Sendikalar Yasası’nın 62. maddesi grev yasaklarını yaygınlaştırmıştır. Ülkemizde memurların zaten grev hakkı yoktur.

Buna bir de işçi sendikalarının grev hakkını kısıtlayarak destek verirseniz o zaman ülkemizde sendika özgürlüğünden söz etmek zorlaşır çünkü grev hakkı özgür sendikacılığın olmazsa olmazıdır. Grev yasakları ancak Milli İstihbarat gibi ülke güvenliği ile çok yakından ilgili işkolları için düşünülmelidir.

SİYASİ PARTİLER ÖRNEK ALMALI

Vatan Partisi’nin Emek Manifestosu öbür partilere örnek olmalıdır. Siyasal partiler yaklaşık 22 milyonu bulan işçi ve memurlar için nasıl bir çalışma düzeni, nasıl bir sendikal özgürlük düşündüklerini açıkça belirtmelidirler. Özellikle sosyal demokrat olduğunu iddia eden CHP; çünkü sosyal demokrasinin dayanağı işçi sınıfı ve sendikalarıdır. Bir Emek Manifestosu olmayan CHP’ye işçi sınıfının destek olması zordur.
======================================
Dostlar,

Sayın Dr. Engin Ünsal (PhD) ülkemizde emek hakları için çooook emek vermiş bir aydındır. Bu yazısı da derli toplu  emek sorunlarına ilişkin temel sorun ve istemleri özetlemektedir. Kuşkusuz işçi sağlığı – iş güvenliği alanı son derece geniş ve karmaşık etmenlidir.

En başta gelen engel ve risk etmeni, siyaset kurumunda egemen olan iş kazaları = iş cinayetlerini ‘fıtrata dayandırma’ ilkelliğidir. Öncelikle bu sorunun aşılması gereklidir, çünkü

  • Bilimsel olarak çok net bilinmektedir ki; iş kazaları = iş cinayetleri %100; meslek hastalıkları ise %98 önlenebilmektedir.

Hem de, vergiden de düşürülebilen son derece sınırlı giderlerle. Teknik deyimle, iş sağlığı – güvenliği giderleri maliyet-etkin dirler (cost – effective).

Buna ek olarak canımızı çok yakan bir sorun da, iş davalarında zorunlu arabuluculuk dayatmasının getirilmesidir.

İş mahkemelerinin kuruluş, görev, yetki ve yargılama usulünü düzenleyen 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu 25.10.2017 günlü ve 30221 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır.

01 Ocak 2018’de yürürlüğe giren İş Mahkemeleri Yasasının 3. maddesi ile yasaya veya bireysel ya da toplu iş sözleşmesine dayanan işçi, işveren alacağı, tazminatı ve işe iade istemiyle açılan davalarda, arabulucuya başvurulması dava koşulu olarak aranacaktır.

İş uyuşmazlıklarında dava şartı olarak arabuluculuk, Anayasa’nın 2., 36. ve 49. maddelerine aykırıdır.

TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu, büyük keyif içinde bu düzenlemeyi kendilerinin istediğini, hükümetin de yaptığını genel kurulda dile getirmiştir. Şu sözler O’nun :
(YEREL – KÜRESEL SERMAYENİN EMEK DÜŞMANLIĞI AYNI İLKELLİĞİYLE SÜRDÜRÜLEBİLİR Mİ??)

  • “Büyük sıkıntı yaşadığımız bir başka alan, yargı sistemiydi. Özellikle iş mahkemelerindeki  davalarda işveren %99 haksız çıkıyordu. Bunu değiştirmek üzere, zorunlu arabuluculuk sisteminin uygulamaya alınmasını sağladık. Aylar, hatta yıllar süren davalar, artık günler-haftalar içinde çözülüyor. Bu vesileyle, bizlere her zaman destek olan sayın cumhurbaşkanımıza, başbakanımıza, bakanlarımıza ve Meclis’imize, bizimle birlikte çalışan, emek veren bürokratlarımıza, camiamız adına teşekkür ediyorum.”
  • En çok şikâyet ettiğimiz konu olan, istihdam maliyetlerinin düşürülmesini sağladık..
    İş sağlığı ve güvenliği mevzuatı, KOBİ’lerimize büyük yükler getiriyordu, bunları kaldırttık.

İşte AKP / RTE‘nin emeğe – emekçiye bakış açısının suçüstü belgelerinden biridir bu konuşma!

Dolayısıyla yurdun emekçisinin, 24 Haziran – 8 Temmuz yaşamsal seçim sürecinde ‘OY‘ unu bilinçle kullanması, kendi varlık nedenidir..

Sevgi ve saygı ile. 10 Haziran 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

Nerede o eski işçiler o eski sendikacılar?


Dostlar
,

5-7 Mayıs 2014 günlerinde İstanbul’da VII. Uluslararası İŞ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ Konferansı toplanıyor..

Yoğun ders programımız bu bilimsel etkinliğe katılmamıza olanak vermedi.
Ancak sunumları yakından izleyecek ve daha sonra okuyacağız..

İşçi Sağlığı – İş Güvenliği ve Meslek Hastalıkları,
HALK SAĞLIĞI uzmanlık alanımız içinde en çok emek verdiğimiz alt alandır.

İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olduğumuz yıl (15 Haziran 1977) Keban’da
Etibank Simli Kurşun İşletmesinden de sorumlu SSK hekimi olarak görev aldığımız günden bu yana 37 yıldır bu alana emek veriyoruz.

Yaşayarak deneyimlediğimiz ve öğrendiğimiz çok yalın gerçeklerin başında
SENDİKAL ÖRGÜTLENMENİN YAŞAMSALLLIĞI geliyor..

Hatta şöyle savsözleştirmek (sloganlaştırmak) pek yerinde olacak :

  • SENDİKA YOKSA İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ DE YOK!

Oysa makalesini aşağıya aktardığımız, yaşamını bu konulara adayan Sayın
Engin Ünsal’ın da (PhD) belirttiği üzere, 1980’de 3 (üç!) milyon SSK’lı işçinin yarısı
sendikalı iken günümüzde bu oran 16+ milyon işçide %10’un da altındadır!

Bir milyonu bulmayan sendikalı işçinin yarısından çoğu kamu işyerlerinde örgütlüdür.

  • Yabanıl kapitalizm, ÖZELLEŞTİRME üzerinden emek sendikacılığını
    avuç içinde kar gibi eritmektedir.

Bu 1 milyon dolayındaki sendikalı işçinin ise ancak yarısı toplu sözleşme yapabilecek durumdadır. Kalanı küçük – bölük pörçük, dolayısıyla kurgu ile yetkisizleştirilmiş sendikacıkların üyesidirler. Emekçilerin %95’i, bırakın grevi, toplu sözleşme yapabilecek sendikal örgütten yoksundur!

12 Eylül 2010’da yapılan Anayasa referandumunda değiştirilen 26 maddeden biri de
(“
Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.” diyerek 51. madde ile), akıllara durgunluk verecek biçimde “ileri demokrasi – özgürlükleri genişletme” masalları ile pazarlanan 1’den çok sendikaya üyelik hakkıdır (!).. (Sendikalar Ve Toplu İş Sözleşmesi Yasası md. 17). Ülkemizde, hatırı sayılır oranda “aydıncık” da “yetmez ama evet” zeka fukaralığı bağlamında büyülenmiş (?!) ve eğitimsiz yığınları büyülemişlerdir.

Sendikal örgütlenmeyi destekleyen çok sayıda AB metninin iç hukukumuza katılmasına karşın (örn. ESSENTIAL EC LAWS1989 AT Sosyal Şartı İşçilerin Temel Hakları, 12. md. ayrıca İHEB ve AİHS) gerçek durum ortadadır ve en temel insanlık haklarından olan örgütlenme konusunda Türkiye dibe vuran ülkelerdendir..

Memur sendikacılığı ise tam bir orta oyunudur.. Toplu sözleşme ve grev yapamayan
bir örgüte “sendika” denilmesi ucubeliği ise olsa olsa Dünyada “ileri demokrasi” sahibi tek ülke olan Türkiye’ye özgüdür.

Kayıtlı işçilerin yarıya yakını asgari ücretle çalışmaktadır.

Taşeron işçisi
 (“Taşeron işçi” değil!) sayısı, 2003’te çıkarılan 4857 sayılı
İş Yasası’ndan bu yana 2,5 milyona dayanmıştır.
25+ milyon kayıt içi istihdamın en az 1/3’ü kadar da kayıt dışı çalışan vardır.

Basın özgürlüğünde önceki gün açıklanan yüz kızartıcı veriler yetmezmiş gibi..

Ülkemiz R.T. Erdoğan ve AKP yönetimiyle karanlıklara sürüklenmektedir.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği verileri tam anlamıyla “stigmatik” tir (utanç verici!).

VII. Uluslararası İŞ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ Konferansı
tam da böylesi bir ortamda İstanbul’da düzenleniyor.. Dostlar alışverişte görün..

Ülkemizdeki yakıcı İş Sağlığı Güvenliği (İSG) sorunlarının temelinde belirtilen engeller vardır. Bunlar giderilmeden İSG alanında anlamlı iyileşme beklemek ham hayaldir.

Yine de tüm saflığımızla VII. Uluslararası İŞ SAĞLIĞI ve GÜVENLİĞİ Konferansı‘na 
başarı dileriz..

Bu bağlamda Sn. Ünsal’ın aşağıdaki makalesi gerçekte bam teline vurmaktadır..

Sevgi ve saygıyla
5.5.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

================================

Nerede o eski işçiler o eski sendikacılar?

portresi

ENGİN ÜNSAL, PhD
AYDINLIK, 4.5.14

 

 

Her hafta ders vermek için Kıbrıs’a gidip gelirken 3 saatlik yolculuk boyunca bir kitap okuyorum.

Geçen hafta değerli bir sendika emekçisinin, Celal İlhan’ın yazdığı “Grevden Dönenin” adlı anı kitabını okudum. Celal İlhan’la Aydınlık’ta çıkan “Kulağı Kesik Sendikacılar” yazım nedeni ile tanıştık. Bana gönderdiği elektronik postada, “Ben kulağı kesik sendikacı değilim” diyor ve yazdığı anı kitabını göndereceğini söylüyordu.

Celal İlhan, Akdeniz Gübre Fabrikası’nda 1970’li yıllarda sendika baştemsilcisi olarak yaşadığı olayları bir polisiye roman kıvamında anlatırken, o yıllarda yaşayan işçilerin, sendika yöneticilerinin de çok net bir fotoğrafını çekiyor. Bir gübre fabrikasında
işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda yaşanan çok önemli sorunların ısrarla izlemcisi olduğu için işinden atılıyor. Fabrikanın işçileri yeni evli ve çocuk sahibi olan bu değerli baştemsilcilerini yalnız bırakmıyor, inanılmaz bir dayanışma göstererek aralarında topladıkları parayı O’nun ayakta kalması için her ay evine getiriyorlar. Bahçelerinden topladıkları portakalları, yakaladıkları Akdeniz’in lezzetli balıklarını işten atılan arkadaşları ile paylaşıyorlar.Sendika genel merkezinin olaya sahip çıkıp stratejik nedenlerle işi yavaştan alışı onları yıldırmıyor ve işçilerin can sağlığını hiçe sayan yönetime karşı mücadeleleri inançla sürdürülüyor.

Altın yıllar

Celal İlhan’ın anıları beni 1965 yılından beri içinde yaşadığım sendikacılık yıllarına yeniden götürdü. 274-275 sayılı yasaların çıkması ile sendikacılığımız 1963-1980 yılları arasında altın yıllarını yaşadı. Sendikaların üye sayısı üç milyona yakındı.
Sendika üyeleri yürüyüştü, grevdi, eylemdi her işçi olayında yüreğini ortaya koyardı.
1 Mayıs günleri işçilerin topluma “Biz de varız” iletisini verdiği görkemli kalabalıklarla kutlanırdı. Sendika yöneticileri 1967 yılına dek tek konfederasyon olan Türk-İş yönetimine kafa tutacak ve gerektiğinde ayrılıp yeni bir konfederasyon kuracak ölçüde cesur yürekliydiler. Daha sonralar Türk-İş yönetimin açıkça siyasal tavır sergilemesini isteyen sosyal demokrat sendikacılar ayaklanması hep o yiğit, inançlı, eğilip bükülmeyen sendika önderlerinin varlığını işçi hareketine kanıtlıyordu. İşçiler gerektiğinde Çorum’dan İstanbul’a dek yürüyor, yapılan her greve tam kadro katılıyor
ve işverenlerden haklı isteklerini söke söke alıyorlardı.

Sonra ülkeye 1980 askeri müdahalesinin faşizan gölgesi düştü. Kurtuluş Savaşı’nı kazandığı için herkesin gözbebeği gibi sevdiği Silahlı Kuvvetler, bu ülkenin özverili, sömürülmek istenen işçisinin ve sendikalarının üzerine bir balyoz gibi indi. Silahlı Kuvvetlerin birçok yurttaşın gönlündeki o dev gibi imajı tuzla buz oldu ve işçilerin beline öyle bir dipçik darbesi indi ki, işçiler bugün bile bellerini doğrultamamaktadırlar.

Nerede o baş eğmeyen yürekli sendikacılar?

1980’e dek var olan işçi sınıfının ve onun sendika yöneticilerinin yerine bugün yeller esiyor. İşçiler öyle bir sindirildi ki; başını kaldırmaya, hakkını aramaya korkar duruma getirildi. Çıkarılan koruyucu yasalara karşın örgütlenemiyor. Her nasılsa sendika üyesi olmuş olanlar Çay-Kur ve THY grevlerinde olduğu gibi greve katılmaktan, haklarını bir sendika çatısı altında, grev hakkını kullanarak korumaktan korkar duruma getiriliyor. 1980 faşizmi, AB’nin baskıları ile kabul edilen koruyucu yasaların varlığına karşın, işçi sınıfının mertliğini yok ettiği gerçeği karşısında şaşkınlıkla duraksamak zorunda kalınıyor.

Ya sendika yöneticileri? 1980 öncesi yılların sendikacılarını utandıracak bir konumdalar. Çoğunluğu işçi haklarının korunmasını, işçilerin sendika üyesi olabilmesini ancak iktidar partisine yalakalık yapılarak olanaklı olabileceğine inanmış inançsız yöneticilerin varlığını gördükçe insan işçilerin ve sendikalarının, demokrasinin geleceğinden tüm umudunu kesiyor.

Nerede o eski günlerin yiğit işçileri, o baş eğmeyen yürekli sendikacıları?
Yoksa o günler hayal miydi? Hiç yaşanmadı mı? Ben yaşadığım tüm düş kırıklıklarına karşın o güzel günlerin bir gün geri geleceğine, işçilerin ve sendikaların özgür ve güçlü olarak bu ülkeyi, işçileri ve tüm ezilenleri insanın insana kul olmadığı bir düzene taşıyacağına inanıyorum. Bu nedenle işçilerin ve sendika yöneticilerin Celal İlhan’ın
Grevden Dönenin kitabını okumalarını öneriyorum. Belki o zaman grevlerin dönülmeyecek denli kutsal bir eylem olduğunu ayırdına varacak, işçi hareketine, sendikalarına ve de demokrasiye sahip çıkacaklardır.