Hacıbektaş-ı Veli öğretisi ve toplumsal çözülme

Hacıbektaş-ı Veli öğretisi ve
toplumsal çözülme

portresi
Süleyman KILIÇ
YURT Gazetesi, 13.07.2016
17ekin@gmail.com 
(AS: Bizim yorumumuz yazınınn altındadır..)
 Toplumsal çözülme sürüyor…
Kendilerine yabancılaşanlarla, ithal fikirleri hazır elbise gibi sırtlarına geçirenler ve tarihin mezarlığında yaşayanlar hem ulusal kültürümüzü hem de ulusal kültürü besleyen damarları tahrip ediyorlar.
  Cumhuriyetin temelleriyle kazanımlarına saldıranlar var. 
  Modernleşmeyi içlerine sindiremeyenler 29 Ekim 1923’te uygulanmaya başlanan yaşam tarzından rahatsız olanlardır. Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in yaptığı araştırmayı okuyup da dehşete düşmemek için insanın ya deli ya da aptal olması gerekiyor. Araştırmaya göre, halkın %95’i birbirine güven duymamaktadır. Anlaşılan o ki, herkesin eli bir başka kişinin cebindedir ve birbirlerinin gözünü oymak için adeta tetiktedir.
  Oysa Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli yüzyıllar önce söyleminde hep şunu söylememiş miydi?
(AS : Doğumu 1209-10, ölümü 1270-71)
–  ‘Benim Kabem insanoğlu insan sevgi tapınağım gönüldür.’
  Peki, ne oldu da bu yüce duygulardan vazgeçildi? İnsan sevgisi ne oldu?
  Kimler öldürdü şefkatle, merhameti? Vefa duygusu sürgünde mi ki, ortalıkta görünmüyor?

 Vatan kültürdür bir anlamda… Yozlaşması durumunda vatanın tehlikeye girdiği görülmüştür. Ulusallığı faşizm diye algılayanlar ve de öyle algılatanlar, kendi kültürlerinin yerine yabancı kültürlerin hayranıdırlar. Kimisi Arap’ın kimisi Alman’ın kimisi de Amerika’nın peşindedirler. Kendinci olamazlar. Uydu fikirlerle, elin kötüsünü kendi iyisine tercih edince toplum rayından çıkar. Bunu önlemek için

Atatürk, ”Cumhuriyetin temeli kültürdür demiştir.

Batı uygarlığının doğrularını almayıp rezaletlerini ülkeye taşıyanların yanında Doğu’nun hurafeleriyle yanlışlarını empoze edenler her darbeden sonra başarılarını kutlamışlardır.
Bu nedenledir ki, sebep yalnızca ekonomi değildir. Ülkemizin yakın tarihine baktığımızda 1930’ların 1940’ların 1950’lerin Türkiye’sinde yoksulluk bugünlerden daha az değildi.

Senetten önce söz asıldı. Ne kimliğinden şikâyet edenler vardı ne inkar ne de kişilik çamurundaydı. Köyün ağasıyla köyün çobanı arasındaki zenginlik farkı pantolonundaki
yama kadardı.
 
Ürperten araştırma 
 Devleti soyanlar yoktu, halkı kamplara bölmeyi çalışanlar da yoktu güzel günlerdi,
onurlu günlerdi. 12 Eylül 1980’deki darbeyle çokça şeyler gibi beraberlik de bozuldu.
Mafya ayakları, çete tezgâhları ve işbirlikçi çıkar çevreleri tüm zeminlerde gemi azıya aldı.
O günlerde bu günlere ‘‘Anayasanın bir kez delmekle bir şey olmaz” dan (AS: Turgut Özal), “Anayasayı rafa kaldırmakla bir şey olmaz”a geldik.
  ”Benim memurum işini bilir” (AS: Turgut Özal) deyince soysuzlar zevkten dört köşe oldular.
  O gün bugündür, milletin ağzının tadı kalmamıştır. Dürüstler, doğrular, ahlaklılar ve hukuklular artan bir sıkıntının içindedirler. Allah sevgisi olmayanlarla vicdansızlar her şeyi satar duruma geldiler. Ne utanıyorlar ne de korkuyorlar. Uygar insan olma yerine ilkelliğe özenme durumunun sürmesi düşündürücüdür.
  Cumhuriyetin kuruluşundaki ahlak, din, ilim ve akıl adeta dışlanmış gibidir.
Tarihsel bir gerçektir ki, ulusal yapımızı güçlendirmeyi amaçlamış olanların ulus olma olgusunu bilinçli olarak toplumun her kesimine dengeli bir şekilde mal etmeliydiler.
Modern ve çağdaş Türkiye gerçekleşmiş olacaktı ve etnik, dinsel ayırımlara girmeden
hür ve özgür Türkiye her gönüle sevgiyle her akla da bilimle yazılmıştır. Bu çağdaş ve uygar Türkiye’nin fotoğrafıdır. Bu fotoğrafta kadın erkek eşittir. Toplumun tüm katmanları eşittir.

  Prof. Esmer’in araştırmasında ‘‘İşe alımda kadından önce erkeğin hakkı vardır” diyenlerin oranı %70, ”Kocasının sözünden çıkmamalıdır” diyenlerin oranı &65, ”Kadının plajda mayoyla dolaşması günahtır” diyenlerin oranı %60 ve ”Bazı kadınların kocalarından dayak yemesi doğrudur” diyenlerin %40’tır. İki yüz yıl önce başladığımız modernleşme mücadelemiz bugün araştırmadaki noktaya gelmiştir. Dehşete düşmemek mümkün değildir.

=========================================

Dostlar,

Anlı şanlı 15 Temmuz 2016 darbe girişimi gündeme lök gibi oturmuşken / oturtulmuşken,
biz bu olaydan 2 gün önce yazılan bir makaleyi sitemize aldık. Üstelik de çok medyatik olmayan ağırbaşlı bir yazarın makalesi. YURT Gazetesi’nin saygıdeğer yazarlarından
Sn. Süleyman KILIÇ’ın köşe yazısını..

Neden??

“15 Temmuz” öncesine, onu hazırlayan ortam ve koşullara dikkat çekmek için..
Sayın Kılıç’ın bu değerli yazısında yer alan saptamaları ve uyarıları değil midir ki;
ülkemizin bataklık ortamını hazırlamış, insanımızı deyimi yerinde ise tam anlamıyla “çürütümüş” ve yozlaştırmıştır..

1950’lerden beri tarikat ve cemaatlar, sağ iktidarların kucağında beslenip büyütülmüşlerdir.
Darbe girişiminden sorumlu tutulan dinci – gerici FETÖ cemmat yapılanması, özellikle
son 14 yılda AKP şemsiyesi altında olabildiğince korunup kollanmıştır. Dahası, iktidara
ortak edilmişlerdir. Erdoğan, 17/25 Aralık 2013’te Cemaatın kendisini ve AKP’yi tasfiye ederek iktidara tek başına el koymak istediğinde, oyun, sanırız dış güdümlü olarak bozulmuştur.
O günlerde Erdoğan,

– “Ne istediler de vermedik?”

diye kamuoyu önünde Cemaat’e serzenişte (!) bulunmuştur. Daha da açık ederek 18 üniversiteyi kendilerine verdiklerini açıklamıştır! Şu haberi arşivlerden çekip anımsayalım :
*****

Erdoğan’dan bir büyük çelişki daha!
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Belediye Başkanları ile yaptığı toplantıda yine büyük bir çelişkiye imza attı. Başbakan Erdoğan Daha önce “Beraber yürüdük biz bu yollarda” dediği Cemaat için, “İnsan yetiştirdiklerini söyleyenler nasıl bu kadar siyasetin içine girebilir?” dedi. Ancak Erdoğan Cemaate yakın olduğu bilinen kişileri kendi partisine sokmuş, 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonu sonrasında bu Vekiller istifa etmişti. Erdoğan Belediye Başkanlarına, Cemaate verilen binaların da geri alınmasını istedi. Erdoğan’ın ‘Ne istediler de vermedik?’ sözleri de bu konuşmayla gerçeklik kazanmış oldu.
 (http://www.cumhuriyet.com.tr/video/video/81635/Erdogan_dan_bir_buyuk_celiski_daha_.html11 Haziran 2014, Cumhuriyet haper kapısı – portalı)

*****

Dolayısıyla, 15 Temmuz darbe girişiminin faturasının son 60 yılın zaman bakımından oransal olarak en azından 1/4’ü AKP – RTE’nin sorumluluğundadır. Ancak geçmiş hiçbir iktidar döneminde bu cemaata destek düzey olarak AKP – RTE’nin desteğine ulaşmamıştır! Şimdi suret-i haktan geçinmeye çalışmak, mağduru oynamak yüz kızartıcı, mide bulandırıcıdır.

Saptanabildiği kadarıyla 240 masum insanımız telef olmuştur (darbecilerden ölenler dışında).
PKK ile savaşımın başlatıldığı 24 Temmuz 2015’ten bu yana 600’e varan şehidimiz vardır.
AKP’nin de beslediği IŞİD saldırıları ile yüzlerce insanımız yaşamdan koparılmıştır.
14 yıla varan AKP yönetiminde yüzlerce faili meçhul cinayet vardır..
Ülkemizde hiçbir iktidar döneminde bunca çok insanımız ölmemiştir.
Özellike Milli Eğitimde gençleri dincileştirici batak eğitim belirleyicidir.
O tarikat – cemaat senin, bu tarikat – cemaat benim.. sefil politikasının ürünüdür 15 Temmuz.
Oysa insanımızı insanlaştıran laik – bilimsel – sorgulayıcı – kamusal – karma – uygulamalı
çağdaş eğitim progrmları izlenseydi bu bataklık ortamı oluşabilir miydi?

Yineleyelim, Büyük ATATÜRK‘ün en önemli sözlerindendir :

– En gerçek tarikat (yol) UYGARLIK yoludur..

*****
Nedense bize her şey şu örnekleri anımsatıyor                    :

1933; Almanya’da Hitler’in Alman Parlamentosu Reichstag’ı yaktırması ve ertesi sabah büyük gözaltı ile ne denli karşıtı varsa derdest etmesi..
– 1955, 6-7 Eylül tezgahında Menderes ve DP’nin İstanbul’daki Rum azınlığa kanlı tezgahı..
– 12 Mart 1971 öncesinde Marmara araba vapurunun batırılması ve olayın solculara yıkılması..
– 12 Mart 1971 darbesini yapan dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Memduh Tağmaç’ın “Sosyal gelişmeler ekonomik gelişmenin önüne geçti.. Bu 1961 anayasası ülkeye bol geliyor..” deyişini ve dünyaya örnek 1961 Anayasası’nın 35 maddesinin sıkıyönetim altında değiştirilerek bu Anayasanın iğdişleştirilmesini..
– 12 Mart 1971 darbesinde yapılan, binlerce insanı içeren Balyoz Harekatı ve BÜYÜK GÖZALTI‘nı… Ki merhum Çetin Altan bu sorunu bir kitabına konu etmişti..

– 12 Mart’ın Anayasa hukuku profesörü Nihat Erim’in “Makable şamil kanun çıkaracağız..” sözü ile hukuk biliminin evrensel ilkelerini ve kendi hukukçu kişiliğini ayaklar altına atışını..
12 Mart döneminde yüzlerce Kemalist subayın tasfiye edilişini..
– 12 Eylül 1980’e koşar adım sürüklenişimizi ve darbe lideri Kenan Evren’in koşulların olgunlaşmasını beklediklerini itiraf eden tüyler ürpertici sözlerini..
– 12 Eylülcülerin 50’yi aşkın insanı idam edişini (17 yaşındaki Erdal Eren’in yaşını büyütüp, bekletip asmalarını!); Kenan Evren’in “Asmayıp da besleyelim mi?” kepazeliğini..
– 12 Eylül döneminde yüzlerce Kemalist subayın bir kez daha tasfiye edilişini..
……
Bu arada geçelim siyasal demokrasiyi, ekonomik demokrasinin de ülkeye uğratılmamasını, hızla artırılan nüfusun işsiz- yoksul – eğitimsiz -konutsuz – yurtsuz – burssuz… bırakılarak dinci siyasetin kölesi kılınmasını…

…..
Saymakla biter mi??

Artık herkesin aklını başına alması gerek..
Yaşı bizim gibi 60’ı geçenler kaaaç “darbe” geçirdiler..
Deyim yerinde ise artık “darbekeş” olduk, kolay kolay zoka yutacak halimiz kalmadı..

Özetle;

Türkiye’nin hızla dinci – gerici iktidarlardan kurtularak
Cumhuriyet’in kurucu ayarlarına dönmesi gerek..
Timsah gözyaşlarına asla ve asla kanmayarak..
21. yy’ın şafağında, hızlanarak akan zamanda daha fazla gecikmeden..
Sevgi ve saygı ile. 19 Temmuz 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com

Sayın Kılıç’ın sitemiz manşetinde yer verdiğimiz

“Aklımızı başımıza alalım” başlıklı yazısının da mutlaka okunmasını öneriyoruz..
(word : AKLIMIZI_BASIMIZA_ALALIM)

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir