E. Org. Ergin Saygun’un cezasının infazının ertelenmesi üzerine

Dostlar,

Em. Org., eski Genelkurmay 2. Başkanı Ergin Saygun bu gün ağır bir
açık kalp operasyonu geçirdi.

Dileriz şifa bulsun..

Önce, Ergin Saygun Paşa’nın 9 saat süren ameliyatının başarılı geçmiş olmasının hepimizi çok mutlu ettiğini belirtmeliyiz. Kendisine, ailesine
ve tüm yurtseverlere geçmiş olsun diyoruz!

Ancak bu ağır ve yaşamsal kalp ameliyatına girmeden önce aşağıda özetlenen istemde bulunması içler acısı bir durumdur. “Beni ve bizleri yalnız bırakarak
bu duruma sokan Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman paşaların hem bu dünyada hem de öbür dünyada iki elim yakalarındadır..” demektir bu istem…

Son anda iki eski komutana seslendi :

(SÖZDE) Balyoz davasında 18 yıl hapse mahkum edilen, 1. Ordu eski Komutanı E. Org. Ergin Saygun‘un Mehmet Akif Ersoy Hastanesi‘nde devam eden
AÇIK KALP AMELİYATI 9 saatin ardından 17.20‘de sona erdi.
Komutanın sağlık durumunun şu an için iyi olduğu öğrenildi.

Saygun, ameliyata girerken yanında bulunan avukatı Sedat Küçükyılmaz operasyon öncesi son konuşmalarını Ulusal Kanal‘da canlı yayında anlattı.

KüçükyılmazSaygun‘un son anda, Genelkurmay eski Başkanı emekli Orgeneral Hilmi Özkök ile Kara Kuvvetleri eski Komutanı emekli Orgeneral Aytaç Yalman’a kendisi aracılığıyla çağrıda bulunduğunu ve “Bildiklerinizi açıklayın. Bu sizin komutanlık sorunluluğunuzdur.” dediğini anlattı.

Küçükyılmaz’dan, emekli Orgeneral Aytaç Yalman‘a, (SÖZDE) Balyoz iddianamesinde yer alan “Yalman darbeyi önledi” ifadesinin ne anlama geldiğini sormasını isteyen Saygun, Yalman‘ın “Elimde birtakım bilgi ve belgeler var, kimse incinmemesi için daha sonra açıklayacağım.” dediğini hatırlattı.

Bir komutan için mesleğinde en acı şey, astlarının ve daha da kötüsü halkının ondan kuşku duyması ve ona güven duymamasıdır. Öbür yandan askeriyede silah arkadaşlarının namusu en az kendi namusunuz ölçüsünde yaşamsal
önem taşır. Harbiye’de bu konuda ‘’şerefim ve namusum’’ üzerine yemin edilir.

Biz de bir yurttaş olarak bu iki komutana Ergin Saygun Paşamız gibi ‘’ “Bildiklerinizi açıklayın. Bu sizin komutanlık sorunluluğunuzdur
çağrısında bulunuyoruz. Ayrıca;

  • Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı sorumluluğunuz bu çağrıya
    mutlaka yanıt vermenizi gerektirir… diyoruz.. 

Bu arada, çoook geç de olsa, Ergin Saygun Paşa’nın cezasının infazı,
CMK (Ceza Muhakemeleri Kanunu) uyarınca ertelendi.

Benzer durumda ağır sağlık sorunu olan öbür tutuklu ve hükümlüler için de,
başta Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu olmak üzere aynı uygulamanın ivedilikle yapılmasını diliyoruz..

İlgili yasa maddesini bir kez daha aşağıya aktarıyoruz :

Hapis cezası ve güvenlik önlemleri temel ilkelerini düzenleyen 13.12.2004 tarih 5275 sayılı CMK (Ceza Muhakemeleri Kanunu) md. 16/2’de,
sanığın hastalığı nedeniyle uygulanacak süreç şöyledir:

  • “… öbür hastalıklarda cezanın infazına resmi sağlık kuruluşlarının mahkûmlara ayrılan bölümlerinde devam olunur. Ancak bu durumda bile hapis cezasının infazı mahkûmun yaşamı için kesin bir tehlike oluşturuyorsa, cezasının infazı iyileşinceye dek geri bırakılır.”

Madde 16/3, “Yukarıdaki fıkralarda belirtilen geri bırakma kararı, Adli Tıp Kurumu’nca düzenlenen ya da Adalet Bakanlığı’nca belirlenen tam donanımlı hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenip Adli Tıp Kurumu’nca onaylanan rapor üzerine infazın yapıldığı yerin cumhuriyet başsavcılığınca verilir.”

Cumhuriyet’in “Cumhuriyet Savcılarını” göreve çağırıyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
8.2.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

“E. Org. Ergin Saygun’un cezasının infazının ertelenmesi üzerine” üzerine 3 yorum

  1. “Kurtla birlikte olur kuzuyu yer, koyunla birlikte olur kuzuya ağlar.”

    Gün geçmiyor ki Sn. Başbakan yaptığı manevralarla bizi şaşırtmasın, Türkiye’nin gidişatı hakkındaki görüşlerimizi alt üst etmesin. Alışılageldiği üzere yine bu tür bir hareketle Ergin Saygun Paşa’yı hastanede ziyaret etti. Bize de bu ziyaretin içinde barındırdığı gizleri anlamak düştü.

    Yazıda savunacağım fikirlerin nasıl eleştirileceğini tahmin ettiğimden, öncelikle Ergin Paşa halen cezaevindeyken kendisi hakkında, kızı Ece Saygun’un tuttuğu bloga bıraktığım iki notu paylaşmak istiyorum. Notlar sırasıyla geçtiğimiz yılın 10 Haziran ve 22 Eylül günlerine aittir:

    Sevgili Ece Hanım;

    Blogunuzu. Vardiya Bizde’nin facebook sayfasında gördüm ve karmaşık duygular içinde okudum. Tıp fakültesinde okumaya karar verişim, tercih döneminde annemin geçirdiği kısa bir taşikardi atağıydı, ben kalp krizi geçiriyor zannedip çıldırmanın eşiğine gelmiştim ve kendisi de doktor olan annem bile beni teskin edememişti.

    Babanızın -ki bir subay çocuğu olarak kendisini Ergin Amca olarak anmak isterim- sağlık durumunu, eski Sağlık Bakanlığı Müsteşarı, şimdinin CHP MV’si Aytun Giray’ın katıldığı bir televizyon programında dinledim. Mitral kapak değişikliğinden vertebrobaziler yetmezliğe, diabetes mellitus’a kadar son derece riskli bir medikal tablonun karşısında, Ergin Amca’yı bu koşullarda hayatta kalmaya mahkum kılan vicdanı tasavvur etmeye çabaladım ancak başaramadım. Bu hakikaten yalnızca derin bir “kin” ile açıklanabilir. 50 yıla yakın üniforma giymiş, devleti en üst düzeyde teslim etmiş, bunca sağlık problemi olan birini “kaçabilir, kaçırılabilir” şüphesiyle cezaevine nakletmek nasıl bir saygısızlık, nasıl bir vicdansızlıktır? Neyin intikamını almaya çalışıyorlar? Bir tümamiralimizin avukatına savcı “Siz Yassıada’yı bilir misiniz?” diye sormuş. Anlaşılan o ki yarım asır öncesinin intikamını almayı misyon edinmiş bir zihniyet iş başında.

    Babam emekli bir subay, Kuleli Askeri Lisesi’nde ilk kez giydiği üniformayı neredeyse 35 yıl üzerinde taşıdı. Talihliyiz ki, hürriyeti elinden alınmadı. Alınabilirdi de, çünkü tutuklama gerekçelerinin iler tutar tarafının olmadığını hepimiz biliyoruz. Bugün yaşananları gördükçe, acaba bir askerin ve ailesinin çektiği sıkıntılara değer miydi diye soruyorum kendime… Babam yurtdışı görevlerine, NATO tatbikatlarına katılmaya ben konuşmayı bile öğrenemediğim sıralarda başlamıştı. Annem hastanede nöbet tutarken, gecenin bir yarısı hastası telefon edince palas pandıras evden çıkarken, ben bakıcımla büyüdüm. Öyle ki Bulgar göçmeni olan bakıcım sayesinde az daha Elveda Rumeli karakterlerinin şivesiyle sökecektim Türkçe’yi…

    Güneydoğu’ya gitti sonra, en karışık zamanlarda, izne gelmek için konvoyla havalimanına giderler, annem evde hop oturup hop kalkar, haberlere bakmaya korkarız. Terör örgütünün saldırısında hayatını kaybeden subayın ismini söylemek üzereyken spiker, zaman yoğunlaşır, bakışlar donuklaşır, korku elle tutulabilir hale gelir. Bakıyorum da, ergenlik öncesindeki 12-13 yılımın birçoğunda babam hep meşgulmüş.

    Bir cenah var ki ülkede, TSK’ya saldırmayı görev edinmiş. Neymiş efendim, GATA keyfiymiş! O gazeteciyi tanıyoruz, dezenformatif ve misenformatif eserlerini, incir çekirdeğini doldurmayacak fikirlerle bezeli makalelerini, mensubu olduğu “oluşum”u, “hizmet” aşkıyla yanıp tutuşan yüreğini… Ve bunlardan çok var, ne yazık ki çok var.

    İnanın yüreğim sıkışıyor, onun için de daldan dala atlıyorum sürekli. Gece yastığa başımı koyunca aklıma Silivri geliyor, Hasdal geliyor. Bu ülke bu hale nasıl geldi?

    Ece Hanım, dillere pelesenk olmuş şiirlerden alıntı yaparak, bugünlerin sonunda yeniden aydınlığa çıkacağımız umudunu paylaşmak yerine, sağlam bir öngörümü paylaşmayı yeğliyorum: Bu bir umut değil, bir gereklilik, diyalektiğin bir sonucu, bu etki tepkisiz kalamaz ve kalmayacaktır. Bugün üzgünüz, hepimiz farklı ölçülerde acı çekiyoruz, öfkemizi içimizde biriktiriyoruz ve yumruklarımızı sıkıyoruz. Bu ülkenin en güzel insanlarının hayatlarından çalınan yılların telafisi nasıl yapılacak, bilmiyorum. Hesaplar sorulacak, ama kaybolan yıllar? Hatta hayatlar, Yarbay Ali Tatar gibi onur intiharları, onların geride bıraktıkları?

    Lütfen Ergin Amca’yı benim için öpün ve en içten selamlarımı iletin kendisine. Sıkıntısını paylaşan bir kişi daha var, huzura ermesini dört gözle bekleyen… Hepinize sabır ve güç diliyorum.

    (10 Haziran 2012)

    Sevgili Ece Hanım;

    Blogunuza ikinci kez yazıyorum. İlkinde, 10 numaralı girinizin altında duygularımı paylaşmıştım ve o satırları yazarken, hakkında konuştuğum şeyin tassavur edilemeyecek ölçüde zor bir tecrübe olduğuna ikna olmuş, bir taraftan elimden geldiğince sizi teskin etmeye çalışırken, diğer taraftan kendi kendime “Bundan kötü ne olabilir ki?” diye soruyordum. “Balyoz” gibi bir cevap aldım bu soruma, şimdi duygularım öncekinden daha da yoğun, umutlarım daha da zayıf, perşembe gününden beri çökmüş vaziyetteyim.

    Adalet marketlerde satılan bir ürün olsaydı, üretici firma hukuki olarak ürünlerinin üstüne “Çocukların kullanımına uygun değildir.” yazmak mecburiyetinde olurdu bence. Sekiz yaşında bir çocuk yanında ebeveyni olmadan bir paket adalet almak istese, kasiyer tarafından engellenmesi çocuğun ve ailesinin yararına olurdu, çünkü adaletle oynamak, kibritle yahut fare zehriyle oynamaktan bile daha tehlikelidir. İnsan kibritin de, fare zehrinin de tehlikeli şeyler olabileceğini büyüdükçe anlar; ama, adalet ile oynamanın tehlikesini anlamak için yaşlanmaktan fazlası gereklidir: onur ve şeref gibi şeyler mesela, bir de vicdan tabi. Öyle bir durumdayız ki, fare zehrini bir tür yiyecek sanıp tüketebilecek yahut evi kibritle tutuşturabilecek bir çocuk bile, uygun bir lisanla bu absürd davada dönenleri dinlese ve kendisinden karar verilmesi istense, en basitinden bir kişinin hem deniz altında hem deniz üstünde olamayacağına kanaat getirip düzgün bir karar verebilirdi. Çünkü bir çocuk, az önce saydığım erdemler bakımından, kalemi elinde tutanlara nazaran çok daha zengindir. En azından temiz ya da daha az kirlenmiş bir vicdanı, kin gütmeyen bir kalbi vardır.

    Şaşırarak fark ettim: blogunuzun adını -l5f6- üzerinde düşünmeksizin adres çubuğuna giriverdim; halbuki burayı ziyaret edişimin üzerinden hatırı sayılır bir zaman geçmişti ve bu süre zarfında hafızamda l5f6 kodunu kenara itebilecek bir yığın şey birikmişti. Meğerse l5f6 sandığımdan daha kuvvetli bir şekilde kazınmış hafızama, elbette harf veya numaraların arasındaki ilişkiden değil, bana çağrıştırdıklarından: onurlu bir meslek hayatı, devlete hizmet, emeklilik… bir iftiranın muhattabı olma, “kaçabilir” şüphesiyle görevlilerin nezaretinde ordan oraya sevk edilme, koca bir ömrün vakfedildiği millet tarafından aptal bir futbol maçı kadar dahi önemsenme… Zannediyorum listeyi uzatmayıp keyfinizi daha da kaçırmamam isabetli olacak.

    Sanmayın ki buraya bunları yazarak yalnızca üzüntülerimi paylaşıyorum. Bakmayın umutlarım daha zayıf falan dediğime de, eğer bizler umudumuzu kaybedersek her şey biter. Bugün münasip yerlerine yakacak kına yetiştirmekte güçlük çeken demokrasi havarilerinin suratlarındaki gülümsemeyi görmeye devam etmek, cehenneme kaçak kat çıkıp oturmak kadar azap verici bir durum benim için. İşleri rayına sokmak da boynumuzun borcu.

    Kararın açıklandığı sırada duruşma salonundan ağlayarak çıkan kadın annem olabilirdi, şu anda onu teselli etmeye çalışan kişi de ben olabilirdim. O uçsuz bucaksız subaylar listelerinde babamın adı da yazılı olabilirdi. Ortada bir suç olmadığı için suçlanan kişilerin torbaya atılmasının bir standardı da yok neticede. Bundan ötürü, duyarsızlık, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık mahallemize uğramayacak.

    Bugün yaşadıklarımızı anlatan belgeseller çekilecek, kitaplar yazılacak gelecekte. Yeni bir Attila İlhan çıkacak, tıpkı selefinin 1940’ları “40’ların karanlığı” diye andığı gibi, bugünleri anacak. Diziler çekilecek, o günün çocukları anne babalarına -yani bizim jenerasyonumuza- “Hakikaten oldu mu böyle şeyler?” diye soracak. Muhabirler her 21 Eylül’de, o zamana dek çoktan dönüştürülmüş Silivri Zulümhanesi’nde haberler yapacak, o gün TV karşısındakiler VTR’leri izlerken içlerinde bir sıkıntı hissedecekler. Kısacası, bugünler geçecek. Tolstoy, en kuvvetli savaşçılar sabır ve zamandır demiş. Güç onlarda olsa da hala biz haklıyız. Size sabır ve güç diliyorum. Kucak dolusu sevgiler…

    (22 Eylül 2012)

    Ergin Paşa’nın tahliyesine ne kadar sevindiğimi bu iki nottan anlayabiliriz.

    Malumunuz, son aylarda “Ne şiş yansın, ne kebap!” felsefesini düstur edinen Sn. Başbakan, hem ulusalcıların, hem de ayrılıkçı Kürtlerin gönlünü hoş tutabilmek adına büyük bir çaba gösteriyor. Eh, yolun sonunda tüm bu çabalara değecek bir havuç var neticede: Başkanlık!

    Yeni anayasayı meclisten geçirebilmek için BDP’ye, Başkan seçilebilmek için milliyetçilerin desteğine ihtiyaç duyuyor Sn. Başbakan. İşte bunun için televizyonlarda uzun tutukluluk sürelerini eleştiriyor, tahliye çağrıları yapıyor; hatta bununla kalmayıp, başında bulunduğu hükümeti cebir kullanarak devirmeye teşebbüsten yargılanmış ve 18 yıl hapisle cezalandırılmış emekli bir orgenerali hastanede ziyaret ediyor. Amma, bu noktada adama sorarlar:

    Siz değil miydiniz, sizi karşılamak için ayağa kalkmayan korgeneral için “bedelini ödedi, yerini buldu” diyen?

    Siz değil miydiniz, Silahlı Kuvvetler içindeki çetelerle savaşa savaşa bugünlere geldiğinizi iddia eden?

    Siz değil miydiniz bu davaların savcısı?

    Sizin bakanlarınız, “İyi ki bunlarla savaşa girmemişiz.” demediler mi esir subaylarımız için?

    Sizin partinizin mensupları değil miydi “Ordu bağırsaklarını temizliyor.” diyen?

    Bu liste uzatılabilir, zira AKP’de tepeden bir çıkış geldiğinde o çıkışın yankıları partinin her seviyesinden duyulur.

    Ha, bir de Sn. Cumhurbaşkanımız… Kendisi Türkiye’de, Anayasa’nın ve Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun ilgili maddeleri uyarınca, bir tutuklunun – hükümlünün cezasını affetme / infazını erteleme yetkisiyle donanmış tek kişi değil miydi? Ee, Ergin Paşa’ya geçmiş olsun dileklerini ileten Cumhurbaşkanımız, adam enfektif endokardit olmadan önce nerdeydi?
    Yoksa haberdar mı değildi sağlık durumundan? Benzer bir duyarlılığı Prof. Dr. Hilmioğlu ve E. Tuğg. Levent Ersöz için de gösterecek mi?

    Adalet ve Kalkınma Partisi, Türk halkını unutkan bellemiş olabilir. Eh, bu değerlendirmede kullandıkları insan profilini kendi seçmen portföylerinden seçtilerse onları suçlamak
    yersiz olur! Ama bizler, Atatürk Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği kuşağın torunları olarak; bu ülkenin, bütün Atatürkçü değerlerle bezenmiş, “Türk’üm!” demekten haz duyan insanları olarak
    bazı şeyleri kolay kolay unutmayız. Şehit Yarbay Ali Tatar’ı, Şehit Albay Abdülkerim Kırca’yı, yıllardır subaylarımıza, aydınlarımıza çektirilen ızdırapları u-nut-ma-yız!

    Benim asıl eleştirim Saygun Paşa ve ailesine: Kendileri tüm bunlardan haberdar değil miydiler ki, Sn. Başbakan’ı güler yüzle karşılayıp, aylardır süregelen
    PR çalışmasına alet oldular? Neden, “Şimdiye kadar nerdeydiniz?” diye sormadılar? Kendisini kibarca reddetmek, babalarının ziyaretçi kabul etmediğini bildirmek çok mu zordu?

    Dün Ankara’daki Sessiz Çığlık eyleminde edindiğim izlenim, esir subayların ailelerinin, deyimi yerinde ise, olası bir Büyük Takas’a sıcak bakmadıkları,
    iktidardan gelen açıklamaların içtenliğine inanmadıkları yönündeydi. Umarım yanılmıyorumdur.

    Sn. Mine Kırıkkanat’ın dediği gibi:

    “Merhamete gelen kasabın bıçağını yalamak bizim kitabımızda yazmaz.”

    Saygılar sunarım…

    1. Sevgili Arda,

      Yorumun müthiş..

      Öne çıkarmak isterim.. (Yorumlar arkadüzlemde kalıyor makalelere göre..)

      Gözden geçirip bana yollar mısın ?

      Metninde ufak tefek düzeltmelerim oldu hoşgörüne..

      Dün Sakarya Cd. idim seni göremedim..

      Lokma tatlısı dağıttılar, elimi attım 3 tane yapışık geldi..

      3 kurban tez elden kurtulsun niyetiyle, zorlukla yutarak yedim.

      Gözlerinden öperim.

      Sevgi ve saygı ile.
      10.2.13, Ankara

      Dr. Ahmet Saltık
      http://www.ahmetsaltik.net

  2. Elbette Hocam. Dün babamla birlikte çiçekçiler tarafındaydık, ben de sizi göremedim, fakat Sn. Süha Karaman ile tanışma fırsatım oldu. Suphi Karaman’ın oğlu olduğunu da dün öğrendim, ayaküstü 27 Mayıs üzerine birkaç söz ettik.

    Görüşmek dileğiyle..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir