Yargılama görevini etkileme

Dostlar,

Sayın Ali Rıza Aydın, çok başarılı bir Anayasa Mahkemesi Raportörü idi.
Bu Mahkemenin hukukçu olmayan muhasebeci başkanı Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesi yasasının kendisine verdiği yetkiyi -kötüye- kulanarak Ali Rıza Aydın’ın görevden çekilmesini istedi. Aydın emekliliğini istedi. Engin bir hukuk birikimi ve derinlemesine analiz yeteneği olan Sayın Aydın, yazmayı ve bizleri aydınlatmayı sürdürüyor.

Yargılama Görevini Etkileme” başlıklı yazısını bizimle de paylaştı.
Son derece önemli bir konuyu işlemekte ve hukuk metinlerine dayalı olarak
AKP ve yapılandırdığı kurumların, -ne yazık ki başta HSYK olmak üzere-
adaletin gerçekleşmesini nasıl saptırdıklarını hatta engellediklerini açık örnekleriyle sunuyor.

ADALET MÜLKÜN (ÜLKENİN!) TEMELİ olduğuna göre,
AKP’nin ülkemizin temelini dinamitlemeyi sürdürmesinin durdurulması gerekiyor.

Konu ve sorun ivedi ve kritiktir..

AKP kadroları ve seçmenleri içinde kuşku yok, çok sayıda vicdan sahibi insanımız vardır ve bu kadarına da seyirci kalmayacaklardır, kalmamalıdırlar.

Hepimizin aynı gemide olduğunu akıldan hiç çıkarmamak gerekir.

Sevgi ve saygı ile.
6.2.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

============================================

Ali Rıza Aydın

Eski Anayasa Mahkemesi Raportörü

Ali_Riza_Aydin_portresi

Yargılama görevini etkileme

“Yargı görevi yapanı etkilemeye teşebbüs” savıyla dava açılması yaygınlaşmaya başladı. Sözde 3. Yargı Paketinde Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddesinde bu konuda düzenleme yapıldı, belirsizlikler giderildi. Ancak, görülmekte olan bir davada veya yapılmakta olan bir soruşturmada, gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek veya bir haksızlık oluşturmak amacıyla yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs savıyla dava açılması, kolay dava yollarından biri oldu.

Bu davalardan bir bölümü yargı alanı dışındaki kişileri kapsarken, bir bölümü de yargı alanı içindekileri, yani yargıç, savcı ve avukatları kapsıyor. Yargı alanı dışında yazar ve gazeteciler, içinde ise avukatlar en mağdur grup… Her alanda olduğu gibi burada da dikkati çeken husus, çifte standart uygulama…

Dava sonuçlanıp kesin karar verilmeden kimse suçlu ilan edilemez. Sayfalar dolusu iddianame yazılıp dava açıldıktan sonra, kimi medyada sanıklar hakkında “suçlu” damgasının vurulması, sanıkların suçlu ilan edilmesi, yargı görevini yapanı etkileme olarak kabul edilmiyor. Gerçeğin ortaya çıkmasına çalışan yazar ya da gazeteci hakkında yargı görevini etkilemekten dava açılabiliyor. Başta Başbakan olmak üzere AKP’li siyasiler, devam eden davalarla ilgili çok rahat konuşabiliyorlar.

Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu ise bir alem… Kurul olarak, başkan ya da üye olarak öyle açıklamalar yapılıyor ki, ipleri Kurul’un elinde olan yargıç ve savcıların etkilenmemesi olanaksız. Deniz Feneri Davası soruşturmasından alınan üç savcıyla ilgili olarak, eylemlerinin “evrakta sahtecilik ve görevi kötüye kullanma suçlarının unsurlarını” içerdiği yönünde öyle bir basın açıklaması yaptılar ki, okuyanlar savcıların suçluluğuna inandı. Açıklamanın sonunda yer alan, “Nitekim bu konu Sincan Ağır Ceza Mahkemesince değerlendirilerek son soruşturmaya geçilmesine karar verilmiştir.
Bu karar uyarınca Yargıtay’ın ilgili dairesi yargılamayı yapacak ve maddi hakikat
ortaya çıkacaktır.” tümcesi, savcıların toplum katında düşürüldüğü durumu kurtarmaya yetmedi. Sonra, Yargıtay 11. Ceza Dairesi yaptığı yargılamada, “maddi hakikat” savcıların suçsuzluğudur dedi. HSYK ise basın açıklamasını arşivinde tutmaya
devam ettiği gibi “beraat kararını” da açıklamadı. YARSAV’ın bu konudaki talebine
yanıt bile vermedi. HSYK sitesine göre savcılar, suç unsurlarını üzerinde taşımaya devam ediyor. Hukuk devletinde, kesin yargı kararını bilmek çok önemli;
ancak HSYK böyle düşünmüyor.

Yargı alanı içindekiler hakkında açılan davalara en sık muhatap olanlar avukatlar… Serbest meslek olsa da olmasa da “kamu hizmeti” yapan, yargının kurucu unsurlarından olan avukat, “bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder”. Hukuksal bilgi ve deneyimini adalet hizmetine, kişilerin ve toplumun yararlanmasına tahsis eder. Avukat, tıpkı yargıç ve savcı gibi yargı görevini yapan kişidir. Avukatın, yalnızca davalıyı değil davacıyı da temsil etmek gibi tarafların bütününü kapsayan görevi vardır. Avukat, iddianamenin yanında da olur, karşısında da… Davayı etkilemek avukatın işidir. Davayı etkilemeyen, “etkili temsil” hakkını kullanamayan avukat görevini yerine getiremez.

Kaldı ki, yargılama görevini etkilemeye teşebbüs suçu işlendiğinin ileri sürülebilmesi için “etkilemeye teşebbüs” tek başına yeterli değildir. Bu teşebbüsün “hukuka aykırılık” unsuruyla birlikte gerçekleşmesi gerekir. Yani suçun oluşabilmesi için, yargı görevini yapanın, bilirkişinin ya da tanığın etkilenmesi girişiminin hukuka aykırı olması gerekir. Taşıdıkları sıfatın gereği olarak hukuken kendilerine tanınan yetkiyi kullanan avukatlar, davada vekaletname ya da yetki belgesi taşımasalar bile “hukuka uygunluk, gerçeğin araştırılması, adil bir yargıya ulaşılması, davaların ya da soruşturmaların doğruluk, dürüstlük ve gerçeğe ulaşma ilkelerine uygun olarak işletilmesi” ve bu suretle
adaletin gerçekleşmesi” için çaba harcadıklarında, “hukuka aykırı” davranmadıkça suç işlemiş sayılmazlar. Hukuka aykırılık ise, soyut iddia ve ithamlarla ileri sürülemez.

Avukatı, bir davada temsil belgesi olsun olmasın, soruşturma ya da davalarda gerçeğin ortaya çıkması için, adalet için çaba harcamaktan uzaklaştırmak, birey ve toplumun temel hak ve özgürlüklerinin korunmasından uzaklaştırmak anlamına gelir. Avukatlık işlevini korkusuz olarak yerine getiremeyen avukat, özgür olamaz, bağımsızlığı zedelenir; birey ve toplumun haklarını koruyamaz ve geliştiremez hale gelir. Avukatın görevinin yargılama ile sınırlı olmadığı Avukatlık Kanunu’nda da belirtilmiştir. Birleşmiş Milletler Avukatlık İlkelerinde de (1990),

  • “ekonomik, sosyal ve kültürel veya sivil ve siyasal haklar gibi insan hakları
    ve temel özgürlüklerin yeteri derecede korunması için, herkesin bağımsız avukatlar tarafından sağlanan etkili bir yasal hizmetten yararlanma hakkının olması gerekir.”

denilmek suretiyle, avukata, yalnızca yargılamadaki adalet için değil,
toplumsal adalet için işlev yüklenmiştir.

Avukatı ve onun kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu olan baroları,
davaların çemberine hapsetmek, Anayasa’nın 135. maddesindeki meslek kuruluşu ilkelerine de ters düşer.

Birleşmiş Milletler Avukatlık İlkelerinden daha yeni tarihli (2002) Uluslararası Avukatlar Birliği 21. Yüzyılda Avukatlık Meslek Kurallarına Dair İlkeler’de de,
“coğrafi ve ekonomik bağlamlar ne olursa olsun, avukatlar medeni, siyasi, ekonomik, sosyal veya kültürel nitelikteki insan haklarının savunulmasında temel bir rol oynamaya devam etmektedirler.” denildikten sonra, bu rolün “yalnızca mahkemelerde değil, danışman sıfatıyla” daha genel olarak üstlenileceği belirtilmiştir.

Avukatlık mesleğinin icra edilmesine ilişkin bütün standartlara ve normlara uyulmasını sağlama, avukatları yersiz müdahale veya kısıtlamalara karşı savunma, avukatlık hizmetlerinden herkesin serbestçe yararlanmasını sağlama ve adaletin tecellisine hizmet etme görevi için çaba harcamayan avukatlar ve meslek örgütleri, hem tarihsel hem de çağdaş işlevlerinden koparılmış olur ki, asıl hukuka aykırılık burada başlar.

Avukatlara yönelik polis baskını, gözaltı, tutuklama ve davaların ortak yanlarından biri, “savunma” ve “temel hak ve özgürlükleri” koruma mesleğinin ve bu mesleğin örgütlerinin hedef alınması, diğeri ise AKP karşıtlığının kırılmasıdır.
Ekonomi politikle ortaya çıkan adaletsizlik, AKP’nin yıkma politikası ve savaş hırsıyla birleştiğinde, avukatlara karşı açılan cephenin de anlamı ortaya çıkmaktadır.

  • AKP, kendi yolunun üzerinde pürüz gördüğü herkesi temizlemek istemekte,
    yıkma politikasının yanında olmayanları da karşıt olarak görmektedir.

2002 Avukatlık İlkeleri’nde de vurgulandığı gibi, “Avukatların rolünün hem toplum
hem de yasama, yürütme ve yargı organları tarafından kabul görmesi avukatlar için
bir haktır; çünkü adaletin tecelli ettirilmesinde ve toplum hayatının düzenlenmesinde
bir araç olarak avukatın rolü elzemdir”. Bu elzem rolü yüklenenleri yalnız bırakmamak, adaletsizliğe karşı savaşımın en önemli cephelerinden olmalıdır.

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

“Yargılama görevini etkileme” için bir yorum

  1. SİYASAL DAVALARDA İDDİANAME ESAS ALINARAK KARAR VERİLİR!..

    Nazım Hikmet, kendisinin yargılanmadığı İstiklal Mahmelerindeki Yargılanmayı şöyle anlatır:

    Üç küçük adam oturuyordu bir masada. Üç küçük adamın karşısına dağ gibi bir adam getirdiler. Ortadaki küçük adam masadan eline bir kağıt aldı. Bir bu kağıda, bir karşısındaki dağ gibi adama baktı. Her şeyi anlamış gibi kafasını önce sağa sola, sonra aşağı yukarı salladı. Sağındaki küçük adama döndü: fıs fıs … Solundaki küçük adama döndü fıs fıs… Karşısındaki dağ gibi adama döndü: “İydam!..” Ve Dağ gibi bir adam, küçük bir adamın iki kez fıs fıs etmesiyle darağacına gönderildi.

    Nazım Hikmet’in kendisi de, bir gecede; Ordu’yu İsyan’a Teşvik’ten 15 yıl, Donanmayı İsyana Teşvik’ten yirmi yıl ceza yemiştir…

    Ne demişti, Fevzi Çakmak; “Biz Nazım Hikmet’i Divanı Harpte cezalandıralım da avukatı, şahidi, ispatı görsün aklı başına gelsin!”

    Dersim 3. Büyük Alevi Soykırımı’ndan sonra, Büyük Alevi Dedesi Seyyid Rıza da sözde İsyan’ın elebaşısı sayılmış; “avukatı, şahidi, ispatı göreceği aklının başına geleceği bir Mahkeme’de Oğluyla birlikte yargılanmış ve her ikisi de idama mahkum edilmişlerdi… Ama Mahkeme seksen iki yaşında Seyyid Rıza’nın yaşını idam edilecek kadar küçültmüş, 14 yaşındaki oğlunun yaşını da idam edilecek kadar büyütmüştü. Nihayetinde fazladan iki kez fısfıs yapmak vardı.

    Ve bu tarz yargılamalar, aleviler, sosyalistler, komünistler, devrimciler için bütün Cumhuriyet Tarihi boyunca devam etmişti. 1961’de Başbakan Adnan Menderes’le, İki Bakanı da aleviler, sosyalistler, komünistler, devrimciler gibi İDDİANAMEDE Yazılana GÖRE ve “KENDİLERİNİ YASSIADAYA TIKAN KUVVETİN İSTEMİNE GÖRE CEZALANDIRILMIŞLAR”, yani asılmışlardı.

    Özel Yetkili Mahkemelerle İlgili Kanun’un çıktığında, hiçbir parti, hiçbir baro, hiçbir gazete ve hiçbir tv; bu Mahkemelerin Adaletsizlik getireceğini kamuoyuna anlatmamış ve hatta duyurmamıştı. Kimse itiraz ya da protesto etmemişti. CHP’nin de İstanbul Barosunun da, İP’in de, Aydınlık’ın da Ulusal Kanal’ın da zerre kadar sesi çıkmamıştı… Bugünkü tavırlarına baktığımız da; Özel Yetkili Mahkemlerin PKK’yı bitireceğini sanarak birde sevinç duydukları ve memnun oldukları da açıkça belli, ayan beyan ortada imiş…

    Bir süre önce bir kanalda, bir tartışmacı, “4 bin Kürt Köyü boşaltıldı,” deyince; Ümit Kocasakal, “Kürt Köyü mü, o da ne?” diye itiraz etti. Dört bin köy boşaltmakla yapılan Adaletsizlik aklına bile gelmedi. Ama, bu boşaltılan dört bin köye “Kürt Köyü!..” denilmesine Avukat olarak vargücüyle itiraz etti.

    Dört Bin Köyü boşaltmak, sekiz dokuz yüz bin insanı evsiz barksız, yersiz yurtsuz bırakmak mı Adaletsizliktir, bu dört bin köyden Kürt Köyü diye söz etmek mi?

    Eğer, dört bin köyü boşaltmak sekiz yüz dokuz bin insanı yersiz yurtsuz, evsiz barksız bırakmak adaletsizlik ise; Avukat ve İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal’ın ADALET DENİLEN ŞEYDEN HABERİ bile YOKTUR.

    Ümit Kocasakal gibi adaletten zerre kadar haberi olmayan insanlar, hem Avukat, hem İstanbul Barosu Başkanı olmayı başarmışsa; Türkiye’de adaletten söz edilemez… Savunma, kendini aldatmaktan ibarettir. Özel Yetkili Mahkemelerin, kendini aldatmayı ciddiye almaması da, eşyanın doğası gereğidir.

    Ümit Kocasakal gibi Avukatlar savunma yapsalar yapsalar, “LAF OLA BERİ GELE”den öte savunma da yapamazlar. Fidel Kastro gibi “TARİH BENİ BERAAT ETTİRECEKTİR!..” diyen ciddi bir savunma yapmaya, ne akılları yeter, ne yürekleri!..”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir