EMPERYALİZMİN MAŞASI IŞİD’in VAHŞET ÖTESİ KATLİAM FOTOLARI ve AKP – RTE’nin Sorumluluğu


EMPERYALİZMİN MAŞASI IŞİD’in VAHŞET ÖTESİ KATLİAM FOTOLARI
ve AKP – RTE’nin Sorumluluğu : NE YAPMALI??


Dostlar
,

Yüreğiniz kaldırır – kaldırmaz, çok acı gerçekle yüzleşmek zorundayız..

IŞİD, emperyalizmin Ortadoğu’da iğrenç emellerine alet etmek üzere yarattığı bir canavar ve şimdilerde hizadan çıkmış durumda.. Elde ettiği denetimsiz güçle
Irak’ta petrol bölgelerine el koyunca, Irak ve Suriye’de hatırı sayılır büyüklükte toprakları
işgal edince, emperyalizm kendi yarattığı canavarı infaz etmek istiyor..
Fakat yine maşa kullanarak..

Türkiye’yi ve TSK’yı ateş ve kan deryasına iterek..

Kendileri havadan bombalama vb. tek 1 askerlerinin canı yanmamak üzere postmodern savaş yöntemleri izlerken; Türkiye’ye dönük mide bulandıran bir şantaj ve tehdit kampanyası ve baskısı yürütüyorlar..

Şimdi gerçekleri apaçık söyleyelim :

1. IŞİD, kökeni El Kaide olan Afganistan’ın derinliklerinde yeşertilen ve Rusya’ya karşı kullanılan, SSCB’yi güneyden İslami – yeşil kuşakla çevirmeyi amaçlayan
sözde ILIMLI İSLAM – YEŞİL KUŞAK projesi
nin silahlı gücüdür. Bu amaçla yıllarca başta ABD olmak üzere kullanılmıştır. Irak’ın 1. işgalinden sonra (1991) -emperyalistler buna “Koalisyon Güçlerinin 1. Körfez Savaşı” diyerek bilgi kirliliği (dezenformasyon) hedefli retorik propaganda yapıyorlar- El Kaide ve türevlerinin İslami – Dinci duyarlıklarının ağır basması, SSCB’nin dağılmış olması (21 Aralık 1991), anti-komünist motivasyon kaynağının ortadan kalkması gibi nedenlerle Afganistan’ın derinliklerinde hatta başkent Kabil’de bile dönüp “sahiplerini ısırmaya” (!) başlamışlardır.

“Stratejik müttefik” (!) Türkiye imdada yetiş(tiril)miş ve El Kaide,
Afganistan’a yollanan TSK Görev Gücü‘nün çok önemli katkılarıyla dizginlenmiştir. Etkisizleştirilmesi ise ancak 11 Eylül 2001 NewYork’ta Dünya Ticaret Merkezi’nin
İkiz Kuleleri ve 3200+ masum ABD’li feda edilerek oluşturulan tepkisel sosyal-psikolojik algı yönetimi ortamında olanaklı olabilmiştir.

2. Sonrasında, ElKaide lideri Usame Bin Ladin, Pakistan’da özel bir operasyonda, silahsız iken ABD operasyon timlerince infaz edilmiştir (2 Mayıs 2011). Oysa yakalanıp yargıya verilebilirdi; bu süreçte tehlikeli itiraflar gelecekti ve ABD bunu göze alamazdı. Operasyon canlı yayınla Başkan Obama ve ekibince izlenerek ayırca Dünyaya bir propaganda daha yapılmıştır ve en temel isanlık hakkı olan “yaşam hakkı”, doğrudan bu hakkın sözde sahiplerince göz göre göre çiğnenmiştir. Suça (cinayetlere!) karıştırılan çok sayıda ElKaide militanı da Guantanamo’da yargılanmadan, yıllardır savaş tutsağı işlemi görerek kamplarda ölüme mahkum tutulmaktadır.

3. Ortadoğu’nun sürekli biçimde denetimli istikrarsızlık (controlled instability) içinde tutulması Bat emperyalizmi için vazgeçilmez strateji olduğundan, ElKaide’nin türevleri alınarak El Nusra ve ardından IŞİD cihatcıları yaratılmıştır. IŞİD militanları en azından 10 yıldır uygun ortamda beslenip – büyütülmüşlerdir. En katı, ilkel, insanlık dışı vahhabi koşullandırmalarla insan kasabı olarak özellikle eğitilmişlerdir. İçlerine sızmış yabancı Batılı kışkırtıcı ajanlar hiç de yabana atılamaz

4. Türkiye’de AKP – RTE, boyuna posuna bakmadan bu bataklıkta bölgesel hegemonya düşü görerek ÖSO (Özgür Suriye Ordusu), Hamas, Müslüman Kardeşler (İhvan) ve giderek IŞİD ile organik bağ kurarak bu örgütleri kendilerince yönlendirmeye çabalamışlardır. Her türlü silahlı, lojistik, akçal (parasal), ulaşım, sağlık, psikolojik, politik, diplomatik… örtük destek verilmiştir. Bu politik – diplomatik kanlı kumarın kurucu aktörü Ahmet Davutoğlu‘dur.. Son 10 yıldır etkin olarak sahnededir.
Geriye doğru 5 yıl Dışişleri Bakanı, ondan geriye 5 yıl da Dışişleri danışmanıdır. RTE’nin Halifelik – NeoOsmanlıcılık hezeyanlarını beslemiş ve günümüz bataklığına saplanılmıştır.

5. Geçtiğimiz ay (Eylül 2014) BM toplantılarına dek RTE – AD ikilisi IŞİD için asla
“terör örgütü” nitemini (sıfatını) kullanmamış, ısrarla “IŞİD unsurları” diyerek
sınırsız IŞİD vahşetini perdelemiş, böylelikle de kaçınılmaz olarak kanlı katliamların suç ortağı, insanlığa karşı işlenen suç sanığı olmuşlardır. Ülkemizi de iç savaş ortamına sürükleyerek ve “Haydut devlet” ilan edilme riskiyle yüz yüze bırakarak!

6. Aşağıda insanın kanını donduran vahşetin fotoları (erişkesi – linki)  görülecektir.
(kesinlikle 18 + yaş ve yüreğine güvenmeyen bakmasın…)
Bu sahnelerden sorumlu 2 ana kaynak; ilki başta ABD olmak üzere İngiltere – İsrail ve öbür Batı ülkelerl (Fransa, Almanya..) ve 2. olarak da ne yazık ki son yıllarda AKP  – RTE iktidarıdır. İşlenen sınırsız insanlık suçu, gün olur uluslararası mahkemelerin (Uluslararası Ceza Mahkemesi – International Criminal Court ICC, Rome)
önüne getirilecektir.

Bu aşamada yargılanacak olanlar elbette Batı Emperyalizmi ve ağababaları değil; Sırbistan’da, Bosna’da, Romanya’da, Mısır’da … olduğu gibi BM tarafından
“haydut devlet” ilan edilen devletlerin dış güdümlü yöneticileri olacaktır.
Veya Libya, Irak’ta olduğu gibi Kaddafi ve Saddam örneği vahşice infaz edileceklerdir. Böylelikle emperyalizm, miadı dolan maşalarını da “hukuka uygun” (!) biçimde
tasfiye etmiş (Deliğe süpürerek sifonu çekmiş!), üstelik bu ülkelere insan hakları ve demokrasi bile götürmüş olacaktır!?

Sonuç olarak; bu sonu olmayan karanlık serüvenlere şu ya da bu nedenlerle bulaşan / bulaştırılan orta – küçük boy devlet yöneticilerini ve ülkelerini kanlı, hazin bir son beklemektedir. Bu ülkelerde ciddi karmaşalar, hatta iç savaş çıkarılmakta,
yüzbinlerce insan telef edilerek ülkeler, kağıt üstünde sınırları değişmese de
fiilen (de facto) bölünmektedir.

Tarihsel deneyimlerle sabit bu olgu (rutin) karşısında Türkiye’yi 12 yıldır yöneten
siyasal kadroların, başta RTE olmak üzere A. Gül, A. Davutoğlu… olmak üzere
akıllarını başlarına almaları için zaman gelmiştir, geçmek üzeredir..

Bundan böyle hiçbir hata yapılmamalıdır.

Bu nedenle de ilgili kamuoyunun, muhalefetin görüşleri mutlaka dikkate alınmalıdır.
Başta TSK olmak üzere uzman dernek, vakıf, kişi, enstitüü, Üniversite.. görüşleri alınmalıdır.

TBMM’de mutlaka konu irdelenmeli, gerekirse Komisyonlar eliyle seçenekler hazırlanmalıdır. Başkan Cemil Çiçek bu bağlamda etkin girişim (inisiyatif) yüklenmelidir.

İlkeler bellidir              :

1. Türkiye, Büyük ATATÜRK’ün YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ”
ilkesi
ne bağlıdır.
2. Türkiye, Büyük ATATÜRK’ün “Savaş; ulusun yaşamı tehlikeye düşmedikçe cinayettir.” görüşünü paylaşmaktadır.
3. Türkiye’nin kimsenin 1 karış toprağında gözü yoktur, 1 karış toprağını da hiç kimseye asla vermeyecektir. Türkiye, BM’nin SINIRLARIN DEĞİŞMEZLİĞİ ilkesini savunur.
4. Türkiye, başta komşuları olmak üzere hiçbir ülkenin içişlerine karışmaz,
kendisinin içişlerine karışılmasını da reddeder.
5. Türkiye Uluslararası hukuka bağlı bir hukuk devletidir, BM ve Güvenlik Konseyi’nin hakkaniyetli kararlar üretmesini diler ve bunlarla kendisini meşruiyet sınırları içinde
bağlı sayar.
6. Türkiye, uluslararası toplumun eşit ve egemen bir üyesidir ve kendisini
hiçbir devletten üstün ya da geri görmemektedir; “karşılıklılık ilkesi” temeldir.
7. Türkiye, kendi ulusal – ülkesel çıkarlarını hakkaniyet ve saygı bağlamında muhataplarıyla dengeli ve barışçıl bir iklimde uzlaşmacı olarak savunur.
8. Türkiye, Dünya barış ve erincine (huzuruna), kalkınmasına katkı verme sorumluluğunu taşır.
9. Türkiye, bölgesel sorunların çözümünde özellikle bölge ülkelerinin söz ve karar sahibi olmasını uygun bulur. Bölgesel işbirliklerini savunur ve yaşama geçirmek ister.
10. Türkiye, KüreselleşTİRme = Yeni Emperyalizmin “Tek Dünya Devleti” vb. tezlerini reddederek; BM üyesi ülkelerin halklarının kendi ülkelerinde bağımsız – onurlu – başı dik – gönençli – uluslararası işbirliği ve dayanışma içinde varlık ve yaşamlarını – egemenliklerini sürdürme haklarını en yüksek derecede meşru olarak görür ve tanır.

*****

Başta 12. CB – Yarı Başkan RTE’ye, Başbakan (?) Ahmet Davutoğlu‘na, TSK’ya, TBMM Başkanlığına, Hükümet Üyelerine, AKP vekil ve yöneticileri olmak üzere
AKP seçmenine, CHP ve MHP’ye, HDP’ye ve ülkemizin çileli – yurtsever halkı ile kurumlarına… sunuyoruz…

Aşağıdaki insanlık utancı fotoların sahnelerinin sürmemesi ve yaygınlaşmaması,
hatta Türkiye’ye sıçramaması için!


B
ir kez daha anımsatalım : Kesinlikle 18 + yaş ve fotoğraflar son derece örseleyici (travmatik), vahşi, kanlı, dayanması çooook güç..

Ama yüzleşeceğiz acı gerçeklerle..
Emperyalistler yarattıkları canavarla başetsinler bir an önce..
Dünya kamuoyundan tarih önünde özür dilesinler..

Mehmetçiğin temiz kanını – canını bu pisliklerine alet etmesinler..
Her ne denli AKP – RTE iktidarı bu örgüte çooook destek verdiyse de..
Fatura bu ikiliye çıkarılmalıdır, masum Türk halkınadeğil…
Ya da emperyalizm becerebiliyorsa kirlettiği maşalarını korumalı – kollamalı??!

Sevgi, saygı, kaygı ve çok derin acı ile.
12.10.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Türkiye İç ve Dış Politikasında Ne Yapmalı?

Türkiye İç ve Dış Politikasında Ne Yapmalı?

portresijpg

Prof. Dr. Kemal ARI

Çok açık; artık Ortadoğu’da sınırları değiştirmeyi, yeni güç odakları yaratmayı ve
var olan ülkelerin sınırlarında köklü değişimler yapmayı öngören ve adına
“Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) denilen yapı, demokratikleşme-özgürleşme gibi yaftalar altında ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafyayı yalım ateşi gibi sardı.
Ancak hemen belirtelim:

Ortaya çıkan yapı, BOP’u kurgulayanların bile öngörülerinin dışına taşacak denli güçlü kökten dinci, radikal ve demokrasi dışı güçlerin etkisi altında yeni bir şekillenmeyle sonuçlanacaktır. Bu yeni yapı, gelecekte kendileri için tam olarak enerji kaynaklarını
etki alanına alacak bir yapı oluşturmaya çalışan batılı güçlerin bile öngörülerinin dışına taşacaktır. Buna isterseniz, öngörülemeyen etkenlerin bölgeyi sonu öngörülemez bir sonuca ve kaosa sürüklemesi diyelim. Bu kaosun sonu kesinlikle belli değil. İstediğiniz kadar sonunu görmeye çalışın, göreceğiniz görüntü oldukça bulanık, dumanlı ve
son derece dağınıktır. Artık Batının egemen güçleri de bu gerçeği anlamalıdır.

Büyük Ortadoğu Projesi denilen şey, onlar için büyük iştahların kabarmasına
neden olmuştur, bu doğru. Ancak,  Ortadoğu onların istediklerinin de dışında bambaşka doğumlara gebedir. Çin ve Rusya gibi devleşen ekonomik güçler; bölge üzerine
yeni stratejiler oluşturmaktadır. Daha da ötesi, ne milliyeti, ne dini, ne ideolojisi
net olarak ortada bulunmayan ve ancak para ile örgütlenebilip, taşeron olarak kullanılabilen güçler, akıl almaz oyunları sahneye koyabilmektedirler.
Bugün, bu güçlerin ellerinde olduğunu ve kendi istedikleri yönde faaliyet gösterdiklerini düşünenler, yarın bu durumun bütünüyle tersine dönüşebileceğini hiç akıllarına getiriyorlar mı?

Suriye’de olup biteni görmüyor muyuz?
Neymiş?

“ÖSO”; yani “Özgür Suriye Ordusu”, katil Eset’e (!) karşı özgürlük savaşına girişmiş. Aman ne özgürlük savaşı? Özgürleşemeyen beyinler, ne denli özgürlük savaşına yönelebilirler, bunu olan bitenden anlıyoruz.

  • Tekbir getirerek kameralar karşısında insanları boğazlayan,
    iç organlarını döken, sonra da avuçlayıp sırıta sırıta yiyormuş gibi yapan canavarların eliyle gerçekleşecek bir özgürlük ha?

Ele geçirdikleri tutsakları acımadan kurşuna dizişlerini bir övgü gibi dünya kamuoyuna servis eden bir gücün, bırakın özgürleşmiş beyinler olarak özgürlük ve demokrasi getireceğini düşünmeyi; bir sürü ruhuyla hareket eden bir “güruh” olarak görmemizin önündeki engel ne? Böyle bir “güruh”, nasıl olacak da savaştıkları topraklara özgürlük, barış ve demokrasiyi getirecek?

Konuya daha geniş çerçeveden bakalım:

Irak’a demokrasi getirilecekti; geldi mi?

Afganistan’da Taliban yıkılacak, demokrasi ve özgürlük hâkim olacaktı; oldu mu?

Hatta Mısır’da, Libya’da, Tunus’ta demokrasi rüzgârları esiyordu güya;
umut edilenler gerçekleşti mi?

Olmaz! Olamaz!

Kabile kültüründen, mezhep ve etnik temelde örgütlenmiş ve zoraki bir araya getirilmiş yapılardan demokrasi çıkmaz. Demokrasi çıkabilmesi için öncelikli olarak bir kültür devrimi yapmak gerekir. Bunu gerçekleştirecek olan güç de bu kültürlerin ve coğrafyaların dışarıdan gelen zorlamacı, sömürgeci dayatmalar değildir. Bu olacaksa, bu toplumların ancak kendi iç dinamikleriyle gerçekleşebilir. Ancak ne yazık ki günümüz koşullarında bunun gerçekleşmesini beklemek, bir düşten başka bir şey değildir.
Geri kalmış ya da bırakılmış sosyo-ekonomik, kültürel ve ulus kimliğinden bütünüyle
geri yapılarda; bunun gerçekleşmesi asla olanaklı olamaz…

Gelelim Türkiye’ye…

Ünlü halk sözü: “Herkes gider Mersin’e, biz gideriz tersine…”

Görüyoruz, sözde demokrasi ve özgürlük masallarıyla, Ortadoğu; Kuzey Afrika ve hatta başka coğrafyalarda ulus olma kimliğini tamamlayamamış, ulusal egemenlik kavramını gerçekleştirememiş toplumlarda, ne türlü facialara tanık oluyoruz!

Kabile kültüründen demokrasi çıkacakmış; böyle bir yapıdan çıksa çıksa,
ancak Barzani Demokrasisi çıkar.

Daha ötesi beklenebilir mi?

O halde, ulus devletten vazgeçmek ne?
Çok açık:

  • Ulus devletten vazgeçmek demek, ulusal egemenlikten de vaz geçmek demektir. 

Ulus yoksa ulusun egemenliği nasıl oluşacak?
Bu gücü kim, kimler ya da hangi gruplar dolduracak?
Ulus değilse, kim?

Etnik, dinsel ve mezhepsel kimlikler mi?

İyi ama bu kimlikler zaten Ortadoğu’da var.
Biz, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde, onca zorluklarla ulus devletimizi kurduk. Eksikleri vardı, ancak yine de çok önemli yol almıştık. Derken, bu yolda ilerleyişimizde kimi darbeler yedik. Demokrasiye geçtik sözde; ancak bu kez, ulus kimliği altında baskılanmış etnik, dinsel ve mezhepsel yapılanmalar yeniden meydana döküldü ve
bu oluşumlar, kimi aklı evveller tarafından demokratik ortamın gereği olan sivil toplum örgütlenmeleri olarak yutturulmaya çalışıldı. Ancak; hayır! Doğru değildi bu…

Bu, ulus devletin çözülüşünün ayak sesleriydi. Ve böylelikle öyle bir noktaya geldik ki; sonunda ulus devlete savaş açmayı, bunun yerine adına “adem-i merkeziyetçilik” denilen yerelleşmeyi ilericilik sanan bir anlayışla karşılaştık. Bu yaftalı sözler altında kimi zaman aşiretlerin, kimi zaman etnik kimliklerin, kimi zaman dinsel yapılanmaların
ya da coğrafik eğilimlerin belirlediği yapılar içinde; ülkede ulus kimliğinin daha altında ayrışmaları öngören yapılar çağdaş ileri demokrasi olarak topluma pompalandı…

Bu ne demek?

Adım adım, Ortadoğu’da zaten var olan; bizim ulusal değer ve örgütlenmelerden
dolu dizgin geriye doğru gidişimiz demektir. Yani yükselmiyor, var olduğumuz düzeyden de aşağılarda bir toplumsal yapılanmaya doğru gidiyoruz. Ulus devletimizi daha da demokratikleştirmemiz hedefimiz olmalıydı. Bu ulus devleti yıkarak değil, onu daha da demokratik bir yapıya dönüştürerek yapılabilir. Bunun için bireysel özgürlükler geliştirilmeli;

  • etnik, mezhepsel, dinsel ya da başka türlü kimlikler ancak
    kültür zenginlikleri olarak algılanmalı; ama asla ulus kimliğinin üzerine çıkmamalıydı.

Pekala; biz ne yaptık?

Önce bireysel kimliği, bireyin özgürlüğünü geliştirerek; ondan gerçek anlamda
sivil demokratik bir toplum yaratmak için çaba harcayacağımıza;
yeniden cemaat ve feodal kimlikleri hortlattık.

Olması gereken şeylerin tam tersi bir yönde gelişmeleri topluma demokratikleşmek olarak yutturduk. Ulus devlet şemsiyesini kaldırdık; altından çıkan her türlü etnik, dinsel, mezhepsel ve feodal kimlikleri kazıdık. Bunun bir şizofreni olduğunun farkında bile değildik: Kim Kürt’tür ve ne kadar Kürt’tür ve ne kadar başka bir şeydir? Yine kim Çerkez’dir ve ne kadar Çerkez’dir ve onun Çerkezliğinin dışında ne kadar başka kültür ve etnik kimliklere mensubiyet vardır? Kim nereye, hangi kimliğe dâhildir; bunu aklımıza bile getirmeden, bir rüzgâra kendimizi kaptırdık ve sonu karanlık yollarda ilerlemeye başladık. Böylece topluma gerçekten bir deli gömleği giydirdik.

  • Bu yalnız ulus devletten geriye düşmek değil; bireyin özgürlüklerinden,
    çağdaş değerlerden; laik düşünceden, ulus kimliğinden geriye gitmek ve
    küçük küçük etnisite kimliklerine kaymak demektir.

Üstelik 75 milyon Türk Yurttaşı’nın hiçbiri, kendisinin hangi kimliğe ne kadar dâhil olduğunu kestiremeyecek bir durumdayken, bu ölçüyü sonu gelmez bir denklem gibi önüne koyduk. Öyle ya; herkes bir düşünsün; kendi aile yapılarında, şöyle beş altı kuşak gerilere gitse; hangi kimlikler, hangi kültür ve aidiyet duygularının oluşturduğu kanallardan geçilmiş; bunu kestirmek zor bir iş mi?

Bu deli gömleğinde ısrar etmek neyi getirir?

Daha da keskin ayrışmaları ve kopuşu… Bunun için de önce kimlik bunalımları
ortaya çıkacak, daha sonra da ayrıştırılmış kimlikler ister istemez birbirleriyle dalaşmaya yöneleceklerdir.

Pekâlâ; Türkiye ne yapmalı?

Derhal, ulus kimliğini; ulus kimliğini oluşturan birey kavramını geliştirecek eğitim ve yönetim anlayışına yönelmelidir.

Bireyselleşemeyen kimlikler ancak feodal kültürlerin, kabile anlayışlarının içinde varlığını bir “hiç” sayan teb’a ve “kul” olarak nitelendirilebilir.

Kul’dan ulus ortaya çıkmaz.

Önce özgür düşünen bireyi yaratacağız; ardından ulus devletimizi güçlendireceğiz; sonra da ulusun egemenliğini, bütün yasa, kurum, kuruluş ve kavramlarına yansıtacağız…

Ulus, kendi iradesini özgürce kullanacak ve egemenliğini oluşturacak.
Hiçbir alt kimlik; ulus değerlerinin üzerine çıkmayacak. Yasalar ve kurumlar önünde insan önce “birey” olarak değerli olacak. Etnik kökeni, dinsel kimliği ya da başka bir grup eğilimiyle kesin olarak ayrımcılık olmayacak. Bu tür ayırımcılık yaratan yasa ve uygulamalar varsa bunlar tek tek ayıklanacak.

Şunu düşüneceğiz:

Hangi etnik kökenden, kültürden, dinden ya da mezhepten gelirse gelsin; bütün Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, bir üst kimlik ve büyük bir ulusun adı olan Türk Ulusu’nun onurlu ve eşit yurttaşlarıdır.

Atatürk ne demişti?

“Dış Politika kesin olarak iç politika ile uyumlu olmalı..” demişti; değil mi?
O halde dış politika da bu yapıya göre oluşturulmalıdır. İç yapı karmaşıksa, deli gömleği giymiş toplum bireyleri, bir savruluş yaşıyor ve kimlik bunalımı içinde kıvranıyorsa; toplumsal birlik ve bütünlük zaten büyük bir darbe yemiş ve dış politika da bu yapının etkisiyle hedefsiz, renksiz, her bir yana sürüklenen bir yapıya zaten yönelmiş demektir.

Unutulmaması gereken şudur                     :

Türkiye öncelikli olarak ulus kimlik yapısını kemiren politikalardan
derhal uzaklaşmalı
, ulus kimliğini güçlendirecek ve onu daha da demokratikleştirecek açılımlar yapmalıdır.

Dış Politikamız da bu yapıya dayalı ve ona koşut olarak kurgulanmalıdır.
Milli / Ulusal değeri olmayan bir dış politika anlayışı; ulusa yarar getirmeyeceğine göre, Türkiye, kendi ulusal çıkarları, insanlarının güvenlik refah ve mutluluğu; buradan da bütün insanlığın ortak gönenci içinde; uluslar ailesiyle ortak hareket edecektir.

Bu anlayış da kendini büyük Atatürk’ün; “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesinde bulur.
Yurdunu sevmeyenin ve onda barışı sağlamayanın, çıkıp dünyada barışı sağlamak adına düş peşinde koşmasının anlamı ne?

“Aç tavuk, kendini darı ambarında görürmüş!” diyeceğim; hayır; içimden gelmiyor; onun yerine şunu demeyi tercih ediyorum:

Bir an önce ulusu ve ulus devleti önemseyip; hem iç hem de dış politikalarımızı bütünüyle ona ve onun ortak gücüne göre kurgulayalım…

Bulunduğumuz coğrafyaya da katkımız; öteki halkların egemenlik haklarını önde tutarak, onlarla iyi komşuluk ilişkilerini geliştirmekle oluşacaktır.

Bundan ötesi yok.

Artık bunu görmekten başka çaremiz de yok…

Kemal Arı, 13.05.2013.