Türkiye İç ve Dış Politikasında Ne Yapmalı?

Türkiye İç ve Dış Politikasında Ne Yapmalı?

portresijpg

Prof. Dr. Kemal ARI

Çok açık; artık Ortadoğu’da sınırları değiştirmeyi, yeni güç odakları yaratmayı ve
var olan ülkelerin sınırlarında köklü değişimler yapmayı öngören ve adına
“Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) denilen yapı, demokratikleşme-özgürleşme gibi yaftalar altında ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafyayı yalım ateşi gibi sardı.
Ancak hemen belirtelim:

Ortaya çıkan yapı, BOP’u kurgulayanların bile öngörülerinin dışına taşacak denli güçlü kökten dinci, radikal ve demokrasi dışı güçlerin etkisi altında yeni bir şekillenmeyle sonuçlanacaktır. Bu yeni yapı, gelecekte kendileri için tam olarak enerji kaynaklarını
etki alanına alacak bir yapı oluşturmaya çalışan batılı güçlerin bile öngörülerinin dışına taşacaktır. Buna isterseniz, öngörülemeyen etkenlerin bölgeyi sonu öngörülemez bir sonuca ve kaosa sürüklemesi diyelim. Bu kaosun sonu kesinlikle belli değil. İstediğiniz kadar sonunu görmeye çalışın, göreceğiniz görüntü oldukça bulanık, dumanlı ve
son derece dağınıktır. Artık Batının egemen güçleri de bu gerçeği anlamalıdır.

Büyük Ortadoğu Projesi denilen şey, onlar için büyük iştahların kabarmasına
neden olmuştur, bu doğru. Ancak,  Ortadoğu onların istediklerinin de dışında bambaşka doğumlara gebedir. Çin ve Rusya gibi devleşen ekonomik güçler; bölge üzerine
yeni stratejiler oluşturmaktadır. Daha da ötesi, ne milliyeti, ne dini, ne ideolojisi
net olarak ortada bulunmayan ve ancak para ile örgütlenebilip, taşeron olarak kullanılabilen güçler, akıl almaz oyunları sahneye koyabilmektedirler.
Bugün, bu güçlerin ellerinde olduğunu ve kendi istedikleri yönde faaliyet gösterdiklerini düşünenler, yarın bu durumun bütünüyle tersine dönüşebileceğini hiç akıllarına getiriyorlar mı?

Suriye’de olup biteni görmüyor muyuz?
Neymiş?

“ÖSO”; yani “Özgür Suriye Ordusu”, katil Eset’e (!) karşı özgürlük savaşına girişmiş. Aman ne özgürlük savaşı? Özgürleşemeyen beyinler, ne denli özgürlük savaşına yönelebilirler, bunu olan bitenden anlıyoruz.

  • Tekbir getirerek kameralar karşısında insanları boğazlayan,
    iç organlarını döken, sonra da avuçlayıp sırıta sırıta yiyormuş gibi yapan canavarların eliyle gerçekleşecek bir özgürlük ha?

Ele geçirdikleri tutsakları acımadan kurşuna dizişlerini bir övgü gibi dünya kamuoyuna servis eden bir gücün, bırakın özgürleşmiş beyinler olarak özgürlük ve demokrasi getireceğini düşünmeyi; bir sürü ruhuyla hareket eden bir “güruh” olarak görmemizin önündeki engel ne? Böyle bir “güruh”, nasıl olacak da savaştıkları topraklara özgürlük, barış ve demokrasiyi getirecek?

Konuya daha geniş çerçeveden bakalım:

Irak’a demokrasi getirilecekti; geldi mi?

Afganistan’da Taliban yıkılacak, demokrasi ve özgürlük hâkim olacaktı; oldu mu?

Hatta Mısır’da, Libya’da, Tunus’ta demokrasi rüzgârları esiyordu güya;
umut edilenler gerçekleşti mi?

Olmaz! Olamaz!

Kabile kültüründen, mezhep ve etnik temelde örgütlenmiş ve zoraki bir araya getirilmiş yapılardan demokrasi çıkmaz. Demokrasi çıkabilmesi için öncelikli olarak bir kültür devrimi yapmak gerekir. Bunu gerçekleştirecek olan güç de bu kültürlerin ve coğrafyaların dışarıdan gelen zorlamacı, sömürgeci dayatmalar değildir. Bu olacaksa, bu toplumların ancak kendi iç dinamikleriyle gerçekleşebilir. Ancak ne yazık ki günümüz koşullarında bunun gerçekleşmesini beklemek, bir düşten başka bir şey değildir.
Geri kalmış ya da bırakılmış sosyo-ekonomik, kültürel ve ulus kimliğinden bütünüyle
geri yapılarda; bunun gerçekleşmesi asla olanaklı olamaz…

Gelelim Türkiye’ye…

Ünlü halk sözü: “Herkes gider Mersin’e, biz gideriz tersine…”

Görüyoruz, sözde demokrasi ve özgürlük masallarıyla, Ortadoğu; Kuzey Afrika ve hatta başka coğrafyalarda ulus olma kimliğini tamamlayamamış, ulusal egemenlik kavramını gerçekleştirememiş toplumlarda, ne türlü facialara tanık oluyoruz!

Kabile kültüründen demokrasi çıkacakmış; böyle bir yapıdan çıksa çıksa,
ancak Barzani Demokrasisi çıkar.

Daha ötesi beklenebilir mi?

O halde, ulus devletten vazgeçmek ne?
Çok açık:

  • Ulus devletten vazgeçmek demek, ulusal egemenlikten de vaz geçmek demektir. 

Ulus yoksa ulusun egemenliği nasıl oluşacak?
Bu gücü kim, kimler ya da hangi gruplar dolduracak?
Ulus değilse, kim?

Etnik, dinsel ve mezhepsel kimlikler mi?

İyi ama bu kimlikler zaten Ortadoğu’da var.
Biz, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde, onca zorluklarla ulus devletimizi kurduk. Eksikleri vardı, ancak yine de çok önemli yol almıştık. Derken, bu yolda ilerleyişimizde kimi darbeler yedik. Demokrasiye geçtik sözde; ancak bu kez, ulus kimliği altında baskılanmış etnik, dinsel ve mezhepsel yapılanmalar yeniden meydana döküldü ve
bu oluşumlar, kimi aklı evveller tarafından demokratik ortamın gereği olan sivil toplum örgütlenmeleri olarak yutturulmaya çalışıldı. Ancak; hayır! Doğru değildi bu…

Bu, ulus devletin çözülüşünün ayak sesleriydi. Ve böylelikle öyle bir noktaya geldik ki; sonunda ulus devlete savaş açmayı, bunun yerine adına “adem-i merkeziyetçilik” denilen yerelleşmeyi ilericilik sanan bir anlayışla karşılaştık. Bu yaftalı sözler altında kimi zaman aşiretlerin, kimi zaman etnik kimliklerin, kimi zaman dinsel yapılanmaların
ya da coğrafik eğilimlerin belirlediği yapılar içinde; ülkede ulus kimliğinin daha altında ayrışmaları öngören yapılar çağdaş ileri demokrasi olarak topluma pompalandı…

Bu ne demek?

Adım adım, Ortadoğu’da zaten var olan; bizim ulusal değer ve örgütlenmelerden
dolu dizgin geriye doğru gidişimiz demektir. Yani yükselmiyor, var olduğumuz düzeyden de aşağılarda bir toplumsal yapılanmaya doğru gidiyoruz. Ulus devletimizi daha da demokratikleştirmemiz hedefimiz olmalıydı. Bu ulus devleti yıkarak değil, onu daha da demokratik bir yapıya dönüştürerek yapılabilir. Bunun için bireysel özgürlükler geliştirilmeli;

  • etnik, mezhepsel, dinsel ya da başka türlü kimlikler ancak
    kültür zenginlikleri olarak algılanmalı; ama asla ulus kimliğinin üzerine çıkmamalıydı.

Pekala; biz ne yaptık?

Önce bireysel kimliği, bireyin özgürlüğünü geliştirerek; ondan gerçek anlamda
sivil demokratik bir toplum yaratmak için çaba harcayacağımıza;
yeniden cemaat ve feodal kimlikleri hortlattık.

Olması gereken şeylerin tam tersi bir yönde gelişmeleri topluma demokratikleşmek olarak yutturduk. Ulus devlet şemsiyesini kaldırdık; altından çıkan her türlü etnik, dinsel, mezhepsel ve feodal kimlikleri kazıdık. Bunun bir şizofreni olduğunun farkında bile değildik: Kim Kürt’tür ve ne kadar Kürt’tür ve ne kadar başka bir şeydir? Yine kim Çerkez’dir ve ne kadar Çerkez’dir ve onun Çerkezliğinin dışında ne kadar başka kültür ve etnik kimliklere mensubiyet vardır? Kim nereye, hangi kimliğe dâhildir; bunu aklımıza bile getirmeden, bir rüzgâra kendimizi kaptırdık ve sonu karanlık yollarda ilerlemeye başladık. Böylece topluma gerçekten bir deli gömleği giydirdik.

  • Bu yalnız ulus devletten geriye düşmek değil; bireyin özgürlüklerinden,
    çağdaş değerlerden; laik düşünceden, ulus kimliğinden geriye gitmek ve
    küçük küçük etnisite kimliklerine kaymak demektir.

Üstelik 75 milyon Türk Yurttaşı’nın hiçbiri, kendisinin hangi kimliğe ne kadar dâhil olduğunu kestiremeyecek bir durumdayken, bu ölçüyü sonu gelmez bir denklem gibi önüne koyduk. Öyle ya; herkes bir düşünsün; kendi aile yapılarında, şöyle beş altı kuşak gerilere gitse; hangi kimlikler, hangi kültür ve aidiyet duygularının oluşturduğu kanallardan geçilmiş; bunu kestirmek zor bir iş mi?

Bu deli gömleğinde ısrar etmek neyi getirir?

Daha da keskin ayrışmaları ve kopuşu… Bunun için de önce kimlik bunalımları
ortaya çıkacak, daha sonra da ayrıştırılmış kimlikler ister istemez birbirleriyle dalaşmaya yöneleceklerdir.

Pekâlâ; Türkiye ne yapmalı?

Derhal, ulus kimliğini; ulus kimliğini oluşturan birey kavramını geliştirecek eğitim ve yönetim anlayışına yönelmelidir.

Bireyselleşemeyen kimlikler ancak feodal kültürlerin, kabile anlayışlarının içinde varlığını bir “hiç” sayan teb’a ve “kul” olarak nitelendirilebilir.

Kul’dan ulus ortaya çıkmaz.

Önce özgür düşünen bireyi yaratacağız; ardından ulus devletimizi güçlendireceğiz; sonra da ulusun egemenliğini, bütün yasa, kurum, kuruluş ve kavramlarına yansıtacağız…

Ulus, kendi iradesini özgürce kullanacak ve egemenliğini oluşturacak.
Hiçbir alt kimlik; ulus değerlerinin üzerine çıkmayacak. Yasalar ve kurumlar önünde insan önce “birey” olarak değerli olacak. Etnik kökeni, dinsel kimliği ya da başka bir grup eğilimiyle kesin olarak ayrımcılık olmayacak. Bu tür ayırımcılık yaratan yasa ve uygulamalar varsa bunlar tek tek ayıklanacak.

Şunu düşüneceğiz:

Hangi etnik kökenden, kültürden, dinden ya da mezhepten gelirse gelsin; bütün Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, bir üst kimlik ve büyük bir ulusun adı olan Türk Ulusu’nun onurlu ve eşit yurttaşlarıdır.

Atatürk ne demişti?

“Dış Politika kesin olarak iç politika ile uyumlu olmalı..” demişti; değil mi?
O halde dış politika da bu yapıya göre oluşturulmalıdır. İç yapı karmaşıksa, deli gömleği giymiş toplum bireyleri, bir savruluş yaşıyor ve kimlik bunalımı içinde kıvranıyorsa; toplumsal birlik ve bütünlük zaten büyük bir darbe yemiş ve dış politika da bu yapının etkisiyle hedefsiz, renksiz, her bir yana sürüklenen bir yapıya zaten yönelmiş demektir.

Unutulmaması gereken şudur                     :

Türkiye öncelikli olarak ulus kimlik yapısını kemiren politikalardan
derhal uzaklaşmalı
, ulus kimliğini güçlendirecek ve onu daha da demokratikleştirecek açılımlar yapmalıdır.

Dış Politikamız da bu yapıya dayalı ve ona koşut olarak kurgulanmalıdır.
Milli / Ulusal değeri olmayan bir dış politika anlayışı; ulusa yarar getirmeyeceğine göre, Türkiye, kendi ulusal çıkarları, insanlarının güvenlik refah ve mutluluğu; buradan da bütün insanlığın ortak gönenci içinde; uluslar ailesiyle ortak hareket edecektir.

Bu anlayış da kendini büyük Atatürk’ün; “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesinde bulur.
Yurdunu sevmeyenin ve onda barışı sağlamayanın, çıkıp dünyada barışı sağlamak adına düş peşinde koşmasının anlamı ne?

“Aç tavuk, kendini darı ambarında görürmüş!” diyeceğim; hayır; içimden gelmiyor; onun yerine şunu demeyi tercih ediyorum:

Bir an önce ulusu ve ulus devleti önemseyip; hem iç hem de dış politikalarımızı bütünüyle ona ve onun ortak gücüne göre kurgulayalım…

Bulunduğumuz coğrafyaya da katkımız; öteki halkların egemenlik haklarını önde tutarak, onlarla iyi komşuluk ilişkilerini geliştirmekle oluşacaktır.

Bundan ötesi yok.

Artık bunu görmekten başka çaremiz de yok…

Kemal Arı, 13.05.2013.

10 Bin Kişilik Japon Korosu ve Çağrışımları

Dostlar,

Hava kurşun gibi ağır..
İçimiz yanıyor ülkemizi kuşatan sorunlara..
CHP’nin Tandoğan eylemi bir toplumsal uyanış kıvılcımı olabilir.
27 Mart 2012 Salı günü öğlen saatlerinde Tandoğan’da olmak gerek.. Şafak, örgütlü ve azimli, özveril, akıllı çabalarımızla mutlaka sökecek..

Biraz nefes alma adına bir sanat yazısı yamak istedim.
İlgi ve bilginize sunuyorum. 25.3.12, Ankara

Sevgi ve saygı ile.

****************

10 Bin Kişilik Japon Korosu ve Çağrışımları..

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.
ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı

www.facebook.com/profsaltik
profsaltik@gmail.com, 25.3.12

“Sanatsız kalmış bir ulusun,
yaşam damarlarından biri kopmuş demektir.”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

GEREKÇE :
Bu yazı, Ülkemizin ve dünyanın bunaltan gündeminde bir nefes almak ve güç toplamak için yazılmıştır.

Görkemli bir orkestra ve konser..

Bu tür bir etkinliğin, o ulusun dünya ölçeğinde bir iddiası olmak anlamına geleceğini düşünüyorum önce..

Japon ulusunun özgüvenine, takım olma bilincine ne çok katkı verdiği / vereceği düşüncesi de üşüşüyor hemen usuma.

Ve de 2011’in yıl sonu Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) konseri geliyor gözümün önüne..:
Mekan : ARENA..
Fiyasko adından başlıyor..
Gladyatörleri mi birbirine boğazlatacağız, ya da aslanlara yem mi edeceğiz?
Çok sesli müzik mi icra edeceğiz? Yaratcılığımız bu denli mi dumura uğradı?

Neden Ulusal Konser Salonu (Londra, “National Concert Hall”, “Houston Concert Hall”.. gibi)
anlamlı bir adı olmaz ??

Cumhurbaşkanlığı makamındaki yüksek zat ne yapar? Kendi adını taşıyan, “yüksek himayelerinde!”
CSO’na yaraşır bir salon neden yapılmaz?

Eski salon küçük, yetersiz teknik olarak..

Oysa kollektif söylenen müzik yapıtları, spor ve öbür sanat etkinliklerinin o kitlelere ve izleyen ulus üyelerine neler kazandırdığını kavramak için uzman olmak gerekmiyor..

Konseri bilgisayar ekranımdan izliyorum.. En küçük bir detonaj yakalayamıyorum. Crecendo ve decrecendoları şef ve 10 bin kişilik sanırım dünyanın en büyük korosu bu denli mi ustalıkla götürür. Üstelik crecendo ve decrecendoların periyodisitesi sık ama çok da regüler değil.

Dahası, ritm çok hızlı, soprano ve tenorlar sanırım 5-6 oktava dek çıkıyorlar, salon da!..

Salonun akustiği -ses mühendisliği- de şu anda duyduğum alkışların önemli bölümünü hak ediyor.

Alman şair Friedrich von Schiller’in ne yazdığını anlayamıyorum ama Ludwig von Beethoven’ın bu sözleri bestelemeye değer bulması yeterli bir ölçüt içeriğin coşkusu bakımından..
9. senfoninin 4. bölümünü hiç böyle keyifle izlememiştim (dinlemek demiyorum..).

Ritmik, tınısal ve ezgisel -içeriği anlamamakla birlikte- üçlü, kompozisyonun başarımını (performansını) doruğa taşıyor.

(Bu arada, Schiller’in bestlenen söz konusu SEVİNÇ TÜRKÜSÜ başlıklı şiirinin Türkçemize Selahattin Eyuboğlu tarafından yapılan çevirisini bir dostumuz gönderiyor; şimdi konseri izlemek daha da anlamlı oluyor; aşağıda bu çeviriyi sunuyorum….)

Şiirde / bestede bir nakarat çok dikkati çekiyor ve çok anlamlı.. Japonların ağzına da yakışıyor
doğrusu..

Kardeş oluverir bütün insanlar..
Milyonlarca insan, kucaklayın birbirinizi,

* * * *

“Süngülerle, silahlarla ve kanla kazandığımız
askeri zaferlerden sonra, kültür, bilim, fen ve ekonomi alanlarında da zaferler kazanmaya devam edeceğiz.”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Bize gelince; Ahmet Adnan Saygun’un oratoryosunu, -üstelik “Yunus Emre” adlı- bile halkımıza tanıtamadık, sevdiremedik. Birlikte şarkı söyleyen bir toplum, şiddeti unutur, takımın uyumlu ögesi (elemanı) olur.

“Biz” leşir “ben”leşmek yerine. Çoğulculuğu, -çoğunlukçuluğu ve çoğunluk baskısını değil- demokrasiyi öğrenir.

Çok sesli müziği, koroları, takım sporlarını ve etkinliklerini bilinçle işlemeliyiz.. Sözel içeriklerle, koreografik ögelerle, ezgilerle… ulusumuza pek çok olumlu davranış kazandırabiliriz..

Bu bağlamda, Büyük ATATÜRK’ün;

“Yurtta Barış, Dünyada Barış” özleminin ve hedefinin araçlarından biri idi 1932’de açılan Ankara Devlet Opera ve Balesi..

Dünya başkenti olmaya aday İstanbul’da AKM kaç yıldır kapalı??! Niçin ??

Yine bu bağlamda, Köy Enstitülerinde, o inanılmaz kıt olanaklarla, neden herkesin bir müzik aracını çalmayı öğrenmeye güdülenmelerini de, çok mütevazi korolarını da daha iyi değerlendirebiliyorum..

Uzatmayayım, kapitalizmin, özellikle “Jewish Society” nin kendi sanatçılarını, sporcularını, yazarlarını, bilimcilerini.. şaşılası bir ustalıkla pazarlama başarılarını da göz ardı edemiyorum.

Son not; MÜZED’in (Müzik Eğitimcileri Derneği) konuğu olarak,

HALK SAĞLIĞI AÇISINDAN MÜZİK EĞİTİMİ ve
SANATIN ÖNEMİ..

başlıklı bir konferansım olacak 2 Nisan 2012 Pazartesi günü.. (Gazi Eğitim Fakültesi konser salonu, 15:30…)

Bir de, 4 yıl önce yazdığım bir makalemi çağrıştırdım..
(www.ahmetsaltik.com’da yayımlanmıştı ama o site artık yok..)
Facebook sitemde ayrı bir yazı ile onu da paylaşmak isterim..
(Bu sitede sözcük sayısı sınırlı bir dosyada.. )

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün en temel uyarılarındandır;

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temeli Kültürdür..”

Gerçekten öyle olmalıdır.

* * * * * * * *

Alman şair J. C. Friedrich von Schiller’in
“ODE AN DIE FREUDE“ özgün adlı şiirinin çevirisi:

SEVİNÇ TÜRKÜSÜ

Sevinç, güzelim kıvılcımı tanrıların,
Cennetin kızı,
Yanıp tutuşarak coşkunluktan
Giriyoruz göklerdeki tapınağına senin.
Büyülerin birleştiriyor yeniden
Zamanın kıyasıya ayırdıklarını:
Temiz kanatlarının süzüldüğü, her yerde
Kardeş oluverir bütün insanlar.
Kim ermişse yüce mutluluğuna
Bir dost ile dost olmanın,
Kim kazanmışsa yüreğini bir soylu kadının,
Evet, kim bu yeryüzünde,
Bir cana canım diyebilmişse,
Gelsin katılsın sevincimize!
Ama kim tadamamışsa bunu ömründe,
Çekilsin gitsin aramızdan ağlayarak.

Bütün varlıklar içer sevinci
Doğanın memelerinden,
Bütün iyiler, bütün kötüler
Yürür, güller serpili yolunda sevincin.
Öpüşleri verdi, asmayı verdi bize;
Ölesiye bağlı bir dost verdi
Şehveti en küçük solucana da verdi,
Kerubi de verdi önüne Tanrı’nın.
Sevinçle nasıl uçar güneşler
Engin ovasında göklerin;
Koşun yolunuza kardeşler sevine sevine,
Zafere koşan yiğitler gibi!
Sevinç, güzelim kıvılcımı tanrıların,
Cennetin kızı,
Yanıp tutuşarak coşkunluktan
Giriyoruz göklerdeki yurduna senin.
Büyülerin birleştiriyor yeniden
Zamanın kıyasıya ayırdıklarını;
Temiz kanatlarının süzüldüğü her yerde

Kardeş oluverir bütün insanlar.

Milyonlarca insan, kucaklayın birbirinizi,

Bütün dünyayı sarsın öpüşmeniz;
Kardeşler, yıldızlı kubbenin üstünde
İyi yürekli bir baba otursa gerek.
Yerlere kapanmıyor mu milyonlarca varlık?
Koca dünya, sezinliyor musun Yaradanı?
Yıldızlı kubbenin üstünde ara onu,
Yıldızların ötesinde, konağı orda olsa gerek.

Milyonlarca insan, kucaklayın birbirinizi,

Bütün dünyayı sarsın öpüşmeniz.
Sevinç, güzelim kıvılcımı tanrıların,
Cennetin kızı,
Yanıp tutuşarak coşkunluktan
Giriyoruz göklerdeki yurduna senin.
Yerlere kapanmıyor mu milyonlarca varlık?
Koca dünya, sezinliyor musun Yaradanı?
Yıldızlı kubbenin üstünde ara onu.
Kardeşler! Kardeşler!
Yıldızlı kubbenin üstünde
İyi yürekli bir baba otursa gerek.

Sevinç, cennetin kızı,
Büyülerin birleştiriyor yeniden
Zamanın kıyasıya ayırdıklarım;
Temiz kanatlarının süzüldüğü her yerde
Kardeş oluverir bütün insanlar.

Milyonlarca insan kucaklayın birbirinizi,

Bütün dünyayı sarsın öpüşmeniz;
Kardeşler, yıldızlı kubbenin üstünde
İyi yürekli bir baba otursa gerek.
Kucaklayın birbirinizi,
Bütün dünyayı sarsın öpüşmeniz.
Sevinç, güzelim kıvılcımı tanrıların.
Cennetin kızı.
Sevinç güzelim kıvılcımı tanrıların.

Çev. Sabahattin Eyüboğlu