Korkut Boratav: Normali Erdoğan’ın IMF’ye gitmesi

Korkut Boratav:
Normali Erdoğan’ın IMF’ye gitmesi

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

İktisatçı Korkut Boratav, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın IMF’ye başvurması gerektiğini söyledi. Boratav, “Normali IMF’ye gitmektir, siyaseten de bunun altından kalkabilir. Bankaların batışına göz yummamak için IMF’ye gidecek. Bunun alternatifinin olduğunu sanmıyorum.” dedi. (Gazete Duvar, 10.8.18)

DUVAR – İktisatçısı Prof. Dr. Korkut Boratav, Türkiye’nin ödemeler dengesi krizi yaşadığını bunun bir finansal krize dönmemesi ve banka iflaslarının önlenmesi için IMF programının makul seçenek olduğunu söyledi.

Boratav, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük bir finansal çöküntüye rağmen IMF’nin kapısına gitmemesi halinde bile, “İktidarda kalmasını önleyecek bir mekanizma yok.

  • Türkiye faşizme geçmiştir” diye konuştu.

Deutsche Welle Türkçe’den Aslı Işık’ın, Boratav’la yaptığı söyleşi şöyle:

‘CARİ AÇIK FİNANSMANINDA 238 MİLYAR DOLARA
İHTİYAÇ VAR’

Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu durumun iktisadi tanımını yapar mısınız? Bu bir döviz krizi mi, finansal kriz mı yoksa ödemeler dengesi krizi midir?

Bir terim ile tanımlanmak istiyorsa esas olarak ödemeler dengesinden kaynaklanan bir krizdir. Dünya sisteminin yükselen ekonomiler denilen blokunun uluslararası sermaye hareketlerine bağımlılığının yarattığı sorunlardan biri, metropolden çevre ekonomilerine dönük sermaye hareketlerinde ani bir yavaşlama, durma ya da çıkış olursa bu, kriz yaratıcı şoklara neden oluyor. 1997 Asya krizi tipiktir. Türkiye ekonomisi buna benzeyen 4 krizden (1994, 1998-9, 2001 ve 2008-9) geçti. Aynı sorunla şimdi de karşı karşıyayız.

Uluslararası sermaye hareketlerinin Türkiye’ye ye dönük bölümü Mart’tan itibaren aniden yavaşlamaya başladı. Mart-Mayıs arası yabancı sermaye girişi bir önceki yılın aynı dönemine göre % 66 oranında azaldı: 16,3 milyar dolarlık yabancı sermaye girişi bu üç ayda 5,6 milyar dolara indi. Bu doğal olarak döviz piyasalarına yansıyacak. Ekonominin dış yapısal kırılganlığı o derece yoğunlaşmıştır ki, şirketlerin ve onlarla bağlantılı olarak bankaların dış borçlarının ve ekonominin bir yıllık cari açığının finansmanında astronomik bir dış kaynak gereksinimi doğmuştur. Şu halde, 238 milyar dolara ihtiyacı var. Fazla dikkat çekmeyen IMF’nin nisanda yayınlanan raporunda, söz ettiğim şok henüz algılanmazken, IMF bu tespitleri yumuşak bir üslupla yapmıştı. Bunun sonucu bir ödemeler dengesi krizi finansal krize yol açacak mı? Finansal kriz, kredilerin döndürülememesinden kaynaklanan şirket iflaslarının bankalara yansımasından kaynaklanan bir krizdir. Buna doğru gidiyoruz.

‘CUMHURBAŞKANI FİNANS KAPİTALİN KURALLARINI İŞİNE GELİNCE UYGULUYOR’

Mevcut durumun finansal krize evrilmesi mi yoksa buradan durgunluk ya da küçülme ile çıkış mı daha muhtemel görünüyor?

Darbe girişiminin ardından seçim atmosferine girilmesi durumu vahimleştiren tetikleyici unsur oldu. Ekonominin dış kırılganlıklarıyla uyumlu olmayan kamu maliyesi ve kredi pompalamasından kaynaklanan bir genişleme oldu. Cari açığın ve enflasyonun tırmanmasıyla bu ivmenin sürdürülemeyeceği ortaya çıktı. Uluslararası piyasalar, serinlemeye geçiş bekliyor. İlk kritik gösterge faizlerin yukarı çekilmesidir. Faizler hızla yukarı çekilirse, 238 milyar dolarlık dış kaynak gereksinimi bir ölçüde krediler pahalandırılarak ve yüksek getiri beklentisi ile sıcak para girmeye başlayabilir. Mayısta bu bekleniyordu fakat Cumhurbaşkanı sistematik olarak faizlerin düşmesine (AS: yükselmesine!) karşı. Bunun iki gerekçesi olabilir. Kendisi kahramanca iç kamuoyuna hitap ediyorum. Büyümeciyim, inançlarım ve ekonomi mantığımın gereği faiz düşmanıyım ve bunda ısrar edeceğim diyor. İkincisi, benim beslediğim ve beni besleyen ana sektör en çok döviz borçlusu sektörlerden biri olan inşaattır. Bunu yaşatmak için faizleri düşük, dövizi de ucuz tutmak istiyor. İktisaden bunu yapması mümkün değil ama ısrar ediyor.

Uluslararası finans çevrelerine “faiz enflasyonun sebebidir” demek mümin bir Hristiyan’a İsa’nın yaşamadığını iddia etmek kadar zındıklıktır. Cumhurbaşkanı finans kapitalin kurallarını işine gelince uyguluyor, gelmeyince uygulamıyor. Türkiye 2007-2009 arası iki yıllık küçülme döneminde dahi 40 milyar $ cari açık vermiştir. Bundan önceki dönemlerde durgunlaştığı her yıl cari fazla veren ekonomi, 0 büyümede dahi cari açık veriyorsa, uluslararası finans kurallarına karşı çıkacak gücün, yeteneğin yoktur. Cezalandırılırsın. Bir ödemeler dengesi sorunu, finansal krize dönüşür.

‘FAİZ % 25’E ÇIKSAYDI MESELE FRENLENİRDİ’

Eylül’de açıklanacak Orta Vadeli Program (OVP) derde deva olur mu? Hükümetin döviz şoku karşısındaki sessizliğini neye yoruyorsunuz?

Bütün bu şoka rağmen, Cumhurbaşkanlığı’nı Erdoğan kazandı. Süper ekonomi bakanı damat oldu. Damat, G-20’ye giderken, “Merkez Bankası şimdiye kadar görmediğiniz şekilde etkin olacak” dedi. Finansçıların beklentisi etkinlik sözcüğü değil, “bağımsızlıktı.” Merkez, 15,9’luk enflasyona rağmen faizi değiştirmedi. Faizleri % 25’e çıkarsa sorunun önemli bir boyutu frenlenirdi. Döviz oralarda istikrar sağlayacak, Türkiye yine döviz şokunu yiyecek ve durgunluğa girecek ama sıcak para, Türkiye yeterince ucuzladı diyerek, gelecekti. Dış finansman yükünün bir bölümü sıcak para girişiyle sağlanabilir ama faiz yüksektir, ister istemez ekonomi frenlenmeye mahkumdur. Bunu yapmadı, son şok da oradan geldi.

‘BANKALARIN BATIŞINA GÖZ YUMMAMAK İÇİN IMF’YE GİDECEK’

Türkiye’nin önündeki seçenekler neler?

Cumhurbaşkanı, önümüzdeki yerel seçimlerde büyük kentlerin yönetimini ele geçirmek istiyorsa, şu andaki söylemini yerel seçimlere kadar sürdürebilir. Ortada bir söylem meselesi var. Krize gidiyoruz ama henüz bunun sosyal yansımaları 2001’deki kadar sert değil. 2009’daki yerel seçimler 3 aylık büyümenin % 14 gerilediği dönemdeydi ve AKP 5 puan kaybetti. Bu riski göze alıyor mu? İnatlaşmayı devam ettirirse, ekonomi o türden bir küçülmeye sürüklenebilir. Şimşek olsaydı, hızlı bir faiz ayarlamasıyla birlikte, dövizi dalgalanmaya bırakıp, şirketlerdeki daralma ve iflasları göze alıp, bankalara yansımasını önlemeyi önerirdi. Bankalara yansımasının önlenmesinin ana yöntemi IMF programıdır. IMF, 2000’de banka borçlarının hazine garantisine alınmasını uygulattı. Yunanistan’da aynı şeyi uyguladılar. IMF doktrininde bu mümkündür. IMF kredisi banka borçlarının ödenmesine tahsis edilir, devlet kemer sıkar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu seçeneğe razı olur mu?

Siyasete ve medyaya hakim olan Cumhurbaşkanı ve kadrosu bu büyük teslimiyeti, bir zafer şeklinde de Türkiye kamuoyuna sunabilir. Belki de muvaffak olur. Bankalara da sirayet eden bir büyük finansal çöküntüyü siyaseten kaldırabilir mi? Önünde bir engel olmayacak ki. Normali IMF’ye gitmektir, siyaseten de bunun altından kalkabilir. Bankaların batışına göz yummamak için IMF’ye gidecek. Bunun alternatifinin olduğunu sanmıyorum.

Büyük finansal çöküntüye rağmen IMF’nin kapısına gitmezse iktidarda kalmasını önleyecek bir mekanizma yok.

  • Türkiye faşizme geçmiştir. Faşizm kalıcıdır.
  • Halk sürünecek, dine, imana daha fazla sarılacak. Cemaatler eliyle, dayanmaya çalışacak. Halkın direnme gücü yoktur.

IMF seçeneği makuldür, şirketler batar. Bankalar kalır. Şirketlerin batması Cumhurbaşkanı’nın özel problemidir. IMF seçeneği altında Kanal İstanbul gibi büyük yatırım projeleri kalkar. Başlamış olanların şartları gözden geçirilir.

‘KAMU HARCAMALARININ MİLLİ GELİRİN % 2’Sİ KADAR AZALTILMASI İSTENİYOR’

Türk bankaların Avrupalı bankalardan büyük ölçüde sendikasyon kullandıkları biliniyor. Bankaların içine düştüğü ödeme sıkıntısı Avrupa’ya da yansır mı?

Avrupa’nın çürük takıma borç vermemesi gerektiğini bilmesi gerekirdi. Çürük takıma borç verirse sineye çeker. Serbest ekonominin ana kurallarından biridir, borç veren riski göze alır ve zararı sineye çeker. Avrupa bankalarını kurtaracak olan, Türkiye’nin IMF’ye gidip, banka borçlarının Hazine tarafından devralınmasıdır. Bu olmazsa, zararı çekecekler.

Hükümet, özel sektör borçlarını üstlenmeyebilir mi?

Türkiye’nin kamu borcu göstergeleri Maastricht kriterlerinin altında fakat IMF’nin “sistemin arızalı bölgesinden kaynaklanan krizi düzeltme yükümlülüğü kamuya da yansır” diye katı bir ilkesi var. Nisan raporunda, kamu açığının % 1,5’a çıktığı bunun 2019 veya 20’de artı % 0,5’e çıkarılmasını istiyor. Bu, kamu harcamalarının milli gelirin % 2’si oranında aşağı çekilmesi demektir. Bu da ekonominin en az % 3 oranında küçülmesi demektir.

  • Özel sektörün yamukluğundan kaynaklanan krizin düzeltilme yükü son tahlilde kamuya yansıdığı ölçüde, kamu hesaplarının Maastricht kriterlerinin aşağısında olması Türkiye’yi kurtarmayacak.

‘ARJANTİN RADİKAL SEÇENEĞİ SEÇTİ, ÇÜNKÜ CARİ AÇIK VERMİYORDU’

Krizi frenleyecek bir etken var mı?

Şu anda krizin ağırlaşmasını frenleyebilecek bir etken var. Mart-Mayıs aylarında 6,5 milyar $ kayıt dışı sermaye girmiş. Geçen yılın aynı aylarında 3,8 milyar $ kayıt dışı para çıkışı var. 10 milyarı aşkın bir kaynak aktarımı var. Acaba Cumhurbaşkanı’nın bizim bilmediğimiz bir güvencesi var; kendisine borçlu olan sermaye sistemine vergi mi kesiyor, paralarınızı sisteme sokun mu diyor? 2009 krizinde 12 aylık dönemde yine böyle bir şey yaşanmıştı. Bu da bir belirsizlik.

Hükümet, seçeneklerden biri olarak sermaye hareketlerinin kısıtlanması, borçların konsolidasyonu ve ithal ikamesi politikasına geri dönebilir mi?

Bunun bir örneğini Arjantin 2002’de dış borçlarını külliyen askıya alarak yaptı. Bunu uygulamak için sermaye hareketlerini denetledi. Döviz hesaplarından çekişi sınırladılar. Şirketlerin dövizle borçlanması önlendi. Devletin dış borçlarının üçte birinin yapılandırılması müzakere edilir. Büyürken ödeyeceğim, küçülürken ödemem dersin. Bunun için ekonominin dış dengesini, ithalatını ihracatı ile sınırlamak lazım. Bu da halk sınıflarının yoksullaşması demek. Bu yoksullaşmayı sermaye sınıfına yüklemen lazım. Adamlar batarken, ister istemez devlet kamulaştırmak zorunda kalacak. Bir sürü insan işsiz kalacak. Arjantin radikal seçeneği seçti çünkü halk ayaklanmıştı.

Bu yoksullaşmanın maliyetini halk tek başına nasıl üstlenecek!

  • Burjuvaziden servet vergisi ile ortak olmasını isteyeceksin.

Bu çok zor bir seçenek. Bankalar büyük ihtimalle kamulaştırılacak. Alacağını TL’ye çevirip, kuru da enflasyona bağlayabilir. Türk bankalarından alacakların hepsi TL’ye çevrilebilir. Bu bir pazarlık gücü ve ihtimal dahilindedir. Tarih boyunca bu borçlar zaman zaman ödenmemiştir. Yunanistan bunun sınırına geldi. Maliyeti de AB’den değil Euro’dan çıkmaktı. Bunun sonunda Türkiye, planlamaya geçecek. Bütün mesele dünyada yalnız kalır. O zaman kendine yeni hakiki ortaklar bulabilirsin. Bu seçenek dünyaya meydan okunma seçeneğidir. Arjantin o güçteydi çünkü cari açık vermiyordu. Bu politikaları uyguladığı tüm yıllarda cari açık vermedi. O nedenle dış borçları ödememenin maliyeti ağır olmadı. Bu, 1998 ve 2001’de yapılabilirdi. Arjantin bu yolu seçtiğinde Türkiye’nin bu kadar ithalat bağımlılığı yoktu.

==============================================
Dostlar,

Korkut hocamızın sözünün üstüne söz söylemek haddimiz değil..
Ancak kısa birkaç değinmemiz hoşgörülsün lütfen :

Haydi bakalım AKP… yürü de endamını görelim…

Unutulmasın; AKP’nin 3 Kasım 2002 seçimi öncesi 3 temel vaadi, ”3 Y” ile savaşımdı..

1. Yoksulluk
2. Yolsuzluklar
3. Yasaklar

Tam da tersini yaparak iktidarda kalmaya çabalıyor AKP..
Gerçekte ise Siyasal olarak intihar ediyor açıkçası..
Eh bunca ”şan” da (!) AKP’ye yakışır..
Yeni AKP sözcüsü Ömer Çelik, ”istikşafi” açıklamalarla bizi ekonomik çöküşle nasıl mücadele edileceğine ilişkin aydınlatır!

Sevgi ve saygı ile. 19 Ağustos 2018, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Can Dündar: Bu yeni çağda cesur olmak lazım

Can Dündar:
Bu yeni çağda cesur olmak lazım

Netzwerk Recherche’nin Leuchtturm Ödülü’nü almak için Hamburg’a gelen gazetemiz
Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, DW’ye açıklamalarda bulundu.

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Netzwerk Recherche’nin Leuchtturm Ödülü’nü almak için Hamburg’a gelen Can Dündar, Deutsche Welle‘ye yaptığı açıklamada genel yayın yönetmenliğini bıraktığı iddalarına
yanıt verdi.

Aldığı ödüle dair Dündar “Çok gurur duydum açıkçası. Alman meslektaşlarımın bir ödülü. Araştırmacı-gazetecilik ödülü ve Avrupa’nın en prestijli ödüllerden birini aldım bugün ve bana söylendiğine göre hiç Alman olmayan birine verilmemiş, bir ilk aynı zamanda. Bunu iki şekilde yorumluyorum. Bir, Alman meslektaşlarımız bizim çabamızı destekliyor ve arkamızda duruyor. İkincisi, hükümetin bize karşı uyguladığı baskı politikalarına karşı bir tavır koyuyorlar. İkisini de çok önemsiyorum ve çok önemli bir dayanışma mesajı olarak görüyorum.” derken Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmenliğini bıraktığına dair söylentiler için “Biz bir yandan kendi haberlerimizi savunmaya devam ederken bir de yalan haber ile mücadele gibi ciddi bir misyon üstlendik. Ne yazık ki bu çok sık karşılaştığımız bir şey. Yani benim için ülkeden kaçtı altıncı kez falan haber oluyor. Ya da görevi bıraktı vesaire. Hayır ülkeden kaçmadım ülkedeyim. Görevi bırakmadım görevimin başında olacağım. Sadece her insan gibi bir tatile ihtiyacım vardı. Bir süre tatilde olacağım sonra tekrar
işbaşı yapacağım.” dedi.

Dündar’ın değerlendirmeleri şu şekilde:

Deutsche Welle: Hamburg’da Netzwerk Rescherche tarafından verilen Leuchtturm ödülünü aldınız. Ancak daha önce de birçok ödüle layık görüldünüz. Leuchtturm ödülünün sizin için diğerlerinden nasıl bir farkı var?

Can Dündar: Çok gurur duydum açıkçası. Alman meslektaşlarımın bir ödülü. Araştırmacı-gazetecilik ödülü ve Avrupa’nın en prestijli ödüllerden birini aldım bugün ve bana söylendiğine göre hiç Alman olmayan birine verilmemiş, bir ilk aynı zamanda. Bunu iki şekilde yorumluyorum. Bir, Alman meslektaşlarımız bizim çabamızı destekliyor ve arkamızda duruyor. İkincisi, hükümetin bize karşı uyguladığı baskı politikalarına karşı bir tavır koyuyorlar. İkisini de çok önemsiyorum ve çok önemli bir dayanışma mesajı olarak görüyorum.

DW: Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmenliğini bıraktığınıza dair söylentiler çıktı.
Bununla ilgili ne söylemek istersiniz?

Dündar: Biz bir yandan kendi haberlerimizi savunmaya devam ederken bir de yalan haber ile mücadele gibi ciddi bir misyon üstlendik. Ne yazık ki bu çok sık karşılaştığımız bir şey. Yani benim için ülkeden kaçtı altıncı kez falan haber oluyor. Ya da görevi bıraktı vesaire. Hayır ülkeden kaçmadım ülkedeyim. Görevi bırakmadım görevimin başında olacağım. Sadece her insan gibi bir tatile ihtiyacım vardı. Bir süre tatilde olacağım sonra tekrar işbaşı yapacağım.

DW: Türkiye’de çok fazla dezenformasyon var. Sizce nasıl bunun önüne geçilebilir?

Dündar: Doğru haberle. Bir, aldırmamaya çalışıyorum çünkü tamamen yıpratmaya yönelik provokatif bir çaba. İkincisi bildiğiniz yolda yürümek başka yapacak bir şey yok çünkü onla vakit kaybederseniz bütün enerjinizi ona harcamanız lazım.

DW: Almanya ve Avrupa liderlerinin Türkiye ile ilişkisinde nasıl bir yaklaşımda bulunmalarını bekliyorsunuz?

Dündar: Türkiye’de görüyorsunuz bir demokrasi mücadelesi veriliyor. Dolayısıyla demokrasi mücadelesinin tarafları, bir tarafta demokrasi, özgürlük, basın özgürlüğü mücadelesi veren insanlar var. Bir yanda da baskıcı bir hükümet var. Burada,
bu mücadelede Avrupa liderlerini baskıcı hükümetin yanında görmek tabii bizim için
son derece hayal kırıcı oluyor. O yüzden elbette onları bütün bu müzakerelerde
Türk hükümetini Avrupa kriterlerine daha yaklaştırmaya teşvik ediyoruz ama aynı zamanda da bizlerle dayanışma içinde olmalarını, en azından Türkiye’nin bir başka yüzü olduğunu bilmelerini ve o sese kulak vermelerini istiyoruz.

DW: Son günlerde Suriyeli mültecilerin neredeyse tümünün vatandaş yapılacağı açıklaması büyük tepki yarattı. Siz bu planı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dündar: Aslında Erdoğan tek adam olmak istiyor ve başkan olmak istiyor ve bunun için de gereken her yolu deniyor. Bu da o yollardan biri. Ne yazık ki ben Suriyeli mültecilerin birçok politik amaç için kullanıldığını düşünüyorum Türkiye’de. Avrupa’ya karşı bu anlaşmada da kullanıldılar Erdoğan tarafından. Şimdi de bir başkanlık yarışında kullanıyorlar. Bunu çirkin buluyorum açıkçası.

DW: Genç araştırmacı gazeteciler için tavsiyeleriniz nelerdir?

Dündar: Bugün bir panele katıldım Panama Belgeleri üzerine. Dünya artık bambaşka bir dayanışma sergiliyor. Yeni bir çağ başladı ve burada aynı anda yüz gazeteci aynı belgeler üzerinde çalışabiliyor, bambaşka hikayeler üretebiliyor. Büyük bir dayanışma sergileniyor. Bu yeni çağda cesur olmak lazım. Araştırmacı olmak lazım. Israrlı, sabırlı olmak lazım
ve kararlı olup mesleğe sahip çıkmak lazım. Böyle yapacak gazetecilere ihtiyacımız var, çabuk gelsinler.
(cumhuriyet.com.tr   yayınlanma tarihi: 09 Temmuz 2016 Cumartesi)

===========================================

Dostlar,

Can Dündar‘ı aldığı önemli ödül nedeniyle kutluyoruz.
Cumhuriyet, tüm eksik – gedik – hatalarına karşın, ülkemizde Aydınlanmanın kalelerindendir. Adını Büyük ATATÜRK‘ün koyduğu bir çınardır ve Kurtuluş Savaşı yıllarında, kurucusu Yunus Nadi ile Mustafa Kemal’in hep ama hep yanıbaşında olmuştur.

AKP iktidarının ve başı RTE’nin Cumhuriyet’e açık saldırıları boşuna değildir ve
salt bu çok haksız – eşitsiz- orantısız – hukuksuz – zalim… saldırı nedeniyle de olsa,
taktik gerekçelerle Cumhuriyet‘in yanında olmak gerekir.

Öte yandan, Batı dünyasından ikiyüzlü ve içten pazarlıklı olmayan aydınların, kurumların, hatta hükümetlerin desteğine ülkemizdeki demokrasi savaşımcılarının büyük gereksinimi vardır. Bu uluslararası dayanışma, gelişerek ve nitelik kazanarak sür(dürül)melidir. Ceberrut iktidarlara, sermaye imparatorluğuna karşı savaşımın yepyeni, post-modern araçlara gereksinimi var. Günümüz teknolojisi bu fırsatları verebilir.

Türkiye’de AKP – RTE’nin Panama belgeleri ile başı çok ciddi biçimde ağrıyabilir.
Yeter ki Türkiye’den yaşamsal ödünler koparma adına muhataplarına ahlaksız teklif ve şantajlarla kullanılmasın!??

Bunu zaman gösterecek..

Netzwerk Recherche’nin Leuchtturm Ödülünü Can Dündar’ın kişiliğinde Cumhuriyet’e veren Alman Deutsche Welle‘ye teşekkür ederiz..

Anlaşıldığına göre Panama belgeleri, başarılabilirse küresel dengeleri zorlayabilecek içerikte.

Sevgi ve saygı ile.
10 Temmuz 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com