Reyhanlı-Washington Hattında Yaşanan Siyasal Sefalet


Dostlar
,

YURT Gazetesi yazarlarından Sayın Merdan Yanardağ, son derece namusulu ve derin birikimi olan bir yazar. Haftanın yorumu yazısını paylaşmak istiyoruz.
Çok öğretici ve düşündürücü bir kaynak yazı olarak okunmalı ve üzerinde düşünülmeli. Rahmetli Uğur Mumcu geleneğine uygıun “araştırmacı gazetecilik” çizgisi
Sn. Yanardağ’da egemen.

  • Reyhanlı-Washington Hattında Yaşanan Siyasal Sefalet

Sevgi ve saygı ile.
25.5.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=========================================

Reyhanlı-Washington Hattında Yaşanan Siyasal Sefalet

Merdan YANARDAĞ

Reyhanlı saldırısının Türkiye’nin Suriye’ye doğrudan askeri müdahalede bulunmasını isteyen güçlerin düzenlediği bir provokasyon olduğundan hiç kuşkumun olmadığını daha önce de yazdım. Olayların akışı, elimize ulaşan bilgiler, Ortadoğu ve Suriye haberleri konusunda uzman olan arkadaşımız Ömer Ödemiş’in bölgeden gönderdiği haberler, bu analizi (çözümlemeyi) yeniden ve yeniden doğruladı. Bu gerçeği görmek için yüksek bir analiz yeteneğine sahip olmak gerekmiyordu. Biraz analitik düşünmek, bilimsel kuşkuculuğa sahip olmak ve eleştirel aklı devreye sokmak yetiyordu.

Ancak böyle olmadı; yandaş, muhafazakâr ve iktidar yanaşması holding medyası tam anlamıyla bir bilgi kirliliği yarattı. Gerçeğin ve olguların üzerini örttü. İktidarın açıklamalarını doğrulayacak haber yapmak için adeta bir biriyle yarıştı. Ortada gerçek bir rezalet ve gazetecilik sefaleti vardı.

Oysa Reyhanlı katliamının siyasal sorumlusu AKP iktidarıydı. Bu nedenle suçüstü yakalanan hükümet büyük bir telaşla gerçeklerin üstünü örtmeye çalıştı. Bir yandan Reyhanlı için yayın yasağı koyarken, öbür yandan da 30 yıldır hiçbir faaliyetinin bulunmadığı ve dağıldığı Emniyet raporlarıyla sabit olan  Marksist sol bir örgütü, 24 saat içinde saldırıların faili ilan etti. Ancak iki gün içinde anlaşıldı ki, asıl “Acilci” olan AKP Hükümeti’ydi.

Çünkü Emniyet ve MİT’ten gelen açıklamalar, Reyhanlı katliamının THKP-C Acilciler örgütüyle hiçbir ilgisinin olmadığını, bu örgütün artık faaliyette bulunmadığını ve dağıldığını bir kez daha teyit ediyordu.

Bu pis oyunu YURT Gazetesi bozdu. Yayın yasağı ile hükümetin suçunu örtmeye çalıştığı, haberin ve bilginin karartıldığı bir dönemde YURT, gerçeğin sesi oldu.  Reyhanlı’yı kana bulayan güçlerin siyasal İslamcılar, küresel cihatçı teröristler ve ortaçağ artığı Selefiler olduğunu ortaya çıkardı. İsrail’in MOSSAD’ı gibi istihbarat örgütlerinin rollerine işaret etti ve nedenlerini açıkladı.

***

Dolayısıyla AKP Hükümeti’nin hem Suriye hem de Reyhanlı fiyaskosu büyüyor.

İki yıldır beklediği ABD gezisine çıkan ve  ABD Başkanı Barack Obama ile Beyaz Saray’da toplam 5,5 saat görüşen Başbakan Tayyip Erdoğan, büyük bir hayal kırıklığı ile dönüyor. Çünkü Beyaz Saray’da AKP heyetine tam bir ‘Suriye ayarı’ verildi.

Ganimetten pay kapma açgözlülüğü ve kendisini iktidara taşıyan efendisine diyetini ödeme gayretiyle Suriye’de kirli savaşı bütün gücüyle destekleyen AKP, tam bir dış politika iflası yaşıyor. Çünkü Obama yönetimi, Suriye’ye doğrudan bir askeri müdahale yapılamayacağını görmüş ve bu niyetinden vazgeçmiş durumda.  Ancak, imam hatip tedrisatıyla malûl olan AKP Hükümeti ve onun Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bu değişimi hiçbir zaman kavrayamadı. Bu nedenle Başbakan Erdoğan, “Batı bizi yalnız bıraktı.” diye sızlanmaya başladı.

Beyaz Saray’da ortak basın toplantısı yapan Obama ve Erdoğan fotoğrafı görülmeye değerdi. ABD televizyonları Erdoğan konuşurken kendi olağan yayın akışlarına dönüyorlar, Obama’yı ise canlı yayınlıyorlardı. Kimsenin Erdoğan’ı ve taşeron hükümetini “iplediği” yoktu.

Obama konuşmasında Suriye’ye bir askeri müdahale seçeneğinden söz etmediği gibi,

“Elimizde sihirli bir formül yok” diyordu. Yanında MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı götürerek
Suriye’de Esad yönetiminin kimyasal silah kullandığını kanıtlamaya çalışan Erdoğan’a Obama, “Bu bilgi kesin değil, araştırmalarımız sürüyor.” diye yanıt veriyordu.

Erdoğan’ın daha önce “İpe un sermek” dediği, Cenevre’de Rusya’nın inisiyatifiyle düzenlenecek Suriye görüşmelerine de “evet” diyordu. Cenevre’de Rusya ile görüşmeleri sürdüreceklerini de belirten ABD Başkanı şöyle devam ediyordu :

“Bunun yerine yapacağımız şey, uluslararası baskıyı artırmak, muhalefeti güçlendirmektir.”

Tablo açıktı; AKP’nin de bir parçası olduğu küresel gerici koalisyon ve emperyalist kuşatma yenilgiye uğramıştı. ABD yeni duruma uygun bir politika oluşturuyordu.
Tablo böyle olduğu halde, yandaş Türk basınının tutumu yine utanç vericiydi. Bazı gazetelere ve televizyonlara bakılırsa, ABD ve müttefikleri neredeyse bu hafta sonu Suriye’ye gireceklerdi.

BEYAZ ADAM ve UŞAKLARI

Türkiye’de 1. Cumhuriyet’in tasfiye edilmesi ve bir ılımlı İslam rejiminin kurulması, entelektüel düzeyde Müslüman toplumlardaki Batı tipi modernleşme girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlandığı varsayımına dayandırılıyor.

Amerikan dış politikasına yön veren yeni muhafazakâr ekip, laik ve cumhuriyetçi Türkiye’nin İslam dünyasını etkileyemeyecek kadar ondan uzaklaştığını düşünüyordu. Dolayısıyla Müslüman toplumlara bir model oluşturabilmek için “İslamla demokrasiyi birleştirecek” bir ılımlı İslam ülkesi yaratmak gerektiği tezini de sıkça işliyorlardı.

New York Times Gazetesi’nin uzun süre Türkiye ve Ortadoğu muhabirliğini yapan Stephen Kinzer, Türkiye’nin neden bir ılımlı İslam ülkesi olması gerektiğini şöyle anlatıyor:

  • “Türkiye’nin modern tarihinin büyük bir bölümünde Müslüman dünya onu bir dönek olarak görmüştü. Atatürk’ün reformları Türkiye’yi İslam’ın o kadar uzağına taşımıştı ki, dinsel meşruiyeti kaybolmuş gibi göründü. Bunun yanı sıra Washington’un uşağı gibi algılanmış ve birçok Müslümanın nefretle karşıladığı Amerikan politikalarını benimsiyor diye damgalanmıştı. … Günümüzde bu itirazlar Türkiye için geçerliliğini yitirmiştir. Dindar Müslümanlar tarafından yönetilmektedir ve kendi dış politikası vardır. (…) Türkiye yeni arzusuna karşı hemen hiç direnişle karşılaşmadı. Sadece kendisinden istendiğinde müdahale ederek ve geniş yelpazedeki hükümetlerle ve hiziplerle iyi ilişkiler kurarak başka hiçbir ülkenin oynayamayacağı bir rolü oynamaktadır. (…) Osmanlı geçmişi ona büyük bir tarihi ağırlık vermektedir.”
    (Stephen Kinzer. Türkiye, İran ve Amerika’nın Geleceği, İletişim Yay., Mart 2011 İstanbul, syf. 217)

Kinzer gibi gazeteci ve siyaset yapıcılarının yaklaşımına göre; İslam dünyasına model olacak ve bu dünyaya liderlik yapacak, “Dindar Müslümanların yönettiği” bir Türkiye, ABD’nin uzanamadığı coğrafyalara ve kültürlere erişim yeteneği nedeniyle Washington’un küresel amaçlarına çok daha iyi hizmet edecektir.

Ancak bütün bunların gerçekleşmesi için İslam dünyasından uzaklaşan laik bir cumhuriyet değil, ılımlı da olsa bir İslam devleti olmak gereklidir.

İşte bu nedenle Türkiye’de 1. Cumhuriyet tasfiye edildi.

Yine bu nedenle kurucu ideoloji diyebileceğimiz Kemalizm de Ergenekon soruşturmaları üzerinden bir “suç ideolojisi” haline getirilmek istendi.

***

Bu siyaset planlaması, genel olarak Müslüman ve Arap toplumlarındaki “modernleşme” hamlelerinin başarısızlıkla sonuçlandığı varsayımına dayanır. Modernleşme girişimlerinin yenilgiyle sonuçlanması, burjuva anlamda da olsa demokratik ve laik bir hukuk devleti olma projelerinin de çökmesi anlamına geliyordu. İşte bu nedenle Ortaçağ artığı Körfez Emirliklerine ve Suudi diktatörlüğüne hiç ses çıkarmadıkları halde, Arap dünyasının yarı laik cumhuriyetlerini yıktılar. Batılı ‘beyaz adam’ modernitenin kendisine zemin bulamadığını ileri sürdüğü bu toplumlara büyük bir yalan ve ikiyüzlülükle bir kez daha uygarlık ve demokrasi götürmeye soyundu. İşte BOP ve onun 2. etabı olan “Arap baharı” tam olarak bu anlama gelmektedir.

Amerika’da Ortadoğu ve İslam dünyasına ilişkin konulardaki tartışmasız “bilirkişi” sayılan
Prof. Bernard Lewis şöyle yazıyor:

  • “Neredeyse bütün İslam dünyası yoksulluk ve zulüm koşullarında yaşıyor. Bu sorunların ikisi de dikkatleri özellikle başka yerlere çekmek isteyenler tarafından ABD’ye fatura ediliyor. (…) Müslüman dünyada sadece Batı’yla değil Doğu Asya’nın hızla gelişen ekonomilerine kıyasla, giderek iflas eden ekonomik durum bu hayal kırıklığını körüklüyor.“ (…) Arap ülkeleri Batı türü modernleşme kervanına daha geç bir tarihte katılan Kore, Tayvan ve Singapur gibi ülkelerin de gerisinde kalıyor.”  (Bernard Lewis, İslam’ın Krizi, Çev. Abdullah Yılmaz, Literatür Yay., 2003, İstanbul, syf. 101-102)

Durum böyle olunca, ABD dış politikasına yön veren ideologlara göre, Müslüman toplumlar seküler bir ülke olmak hedefini bir yana bırakmalıdır. Çünkü Müslüman toplumlarda bu yöndeki bütün girişimler başarısızlıkla sonuçlandı. Bu yaklaşıma göre demokrasi ve laiklik gibi kurumlar Batı kültürünün ürünüdür ve ancak orada başarılı olabilirler.

Dolayısıyla, Doğu’da (İslam dünyasında) yumuşatılmış, radikalizm ve Batı düşmanlığından arındırılmış bir İslam anlayışının gelişmesini desteklemek gereklidir. Uygun model budur.İşte AKP, ABD ve Batı ile çatışarak değil, onlarla uzlaşarak iktidar olunabileceğini gören, toplumun dinselleştirilmesinin ancak emperyalizmin çıkarlarıyla uyumlu bir siyasal programla mümkün olabileceğini düşünen siyasal İslamcı kadroların kurduğu bir partidir.

Bu nedenle Necmettin Erbakan’a ihanet ederek O’nun Milli Görüş Hareketi’yle yollarını ayırdılar.

Soğuk Savaş döneminde NATO’nun “Yeşil Kuşak” stratejisinin kurbanı olan
“Modern Türkiye”, ne yazık ki 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde de “ılımlı İslam” stratejisine kurban edilmiş görünüyor. (Yurt Gazetesi, 19.05.2013)

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir