Sözcüklere dans ettiren hekim bir şair: Serdar Koç

Sözcüklere dans ettiren hekim bir şair: Serdar Koç

Sözcüklere dans ettiren hekim bir şair: Serdar Koç

•  Öncelikle Serdar Koç’u tanıyabilir miyiz? Hem doktorluk hem şairlik nasıl gider?

“Uzun yolun yokuşu. Uyaklı duygular ulağı, uyaksız serseri. Kalbin deli gerçeği. Serdar. Yangında son kurtarılacak özne, belki de nesne. Müktesep hak. Hak’sız. Sızı. Nesneye ant olsun ki, ya da özneye. Bazen sağaltıcı sözcüklerin sesini özlüyorum, farkında olmadan araladığım kapıların eşiğinde, günler geceler boyu, uzun uzadıya susmak. Meyhanede inzivaya çekilmiştir, gezgin ve münzevi. Meyhane, çalışma masasıdır, kütüphaneler cenneti. Başka bir dildir, başka bir ülkenin tek tebaalı yurttaşı, şiir tanrısının torunu. Telli rübap erbabı. Kâhin ve nebi. Mutsuzluğunu içine atar hep, dışı tebessüm. İçi yangın yeri, dışı serin. Vücudun zulmetinden aşk’a sırlanan. Göğün tepesinde gecenin kaynakçısı, ayı perçinleyen, ışıklar dökülürken karanlığın gözeneklerinden. Şiirini adayabileceği bir yaşama aldanmak arzusu. Yarasının kabuğunu soymak için, alkole yatıran. Göğsü daim aşka açık mecnun. Olası hayatlardan arta, yaşam sürgünü. Irmak boylarındaki ıslık. Bozkırda tren yolculuğu, maviş bir kıyıyla karşılaşıp da deliremediği. Delişmen öfkelere, kuru bir kabuk misali, gecikmiş alın yazım. Sözcüklerin ıssız adasına ulaşmak ve orada sukut etmek sonsuza dek. Uzun avaz susmak. Hasta nabzı sayar gibi. Ömrümü gezip de geldim. Konuğum artık hayatıma. En çok kalbimdeki karanlığı sevdim. Bilmem çünkü benden neyi gizlediğini” diyen bir yazarken sözcüklerin haletiruhiyesine bakıyorsam, hekimlik yaparken de insanların haletiruhiyesine bakan bir emekçiyim.

Doktorluk ve şairliğe gelirsek: Şiir yazarken nasıl, sözcüklerin haletiruhiyesine bakıyorsam, hekimlik yaparken de insanların haletiruhiyesine bakıyorum sanırım. Şair-hekimlik belki benim için hastayı sadece bir yüz olarak görmeyi değil, hastanın yüreğini de görmeyi sağlıyor. Hastalarımla zaten arkadaş gibiyim. Hekimlikte inanılmaz hikâyelerle karşılaşıyorsunuz. Eğer hastayla gerçek bir diyalogu ve samimiyeti kurabilirseniz orada şiir de, öykü de, başka şeyler de var. Çünkü hasta hekime gardı düşmüş olarak gelir, siz ona içten davrandığınız takdirde sizinle kimseyle paylaşamadıklarını paylaşır. O nedenle siz sordukça nerdeyse tüm hayat hikâyesini anlatır. Yeter ki sorun ve dinleyin. Bu noktada edebiyat ve şiir üzerinden hastalarla kurduğum ilişkiler çok özgün ve çok özel. Hastalarım aynı zamanda dostlarım, arkadaşlarım. Öte yandan son derece kaba ve nobran insanlarla da karşılaşmak durumunda kalabiliyoruz.

Özellikle son dönemlerde memleketin bir yarısı vasata ve cehalete teslim oldu ve bu cehaletten memnun. Biat kültürü yaygınlaştı ve bu durumdan hiç de rahatsız görünmüyorlar. Artık günlük hayatta kimin ne yapacağını kestiremez olduk. O nedenle kendimizi korumak kollamak da gerekiyor. Doktor hastasından korkar mı hiç, vallahi, bugün artık ülkemizde, hastamızdan korktuğumuz zamanlar da oluyor. Mesela, çok özveride bulunduğunuz, çok emeğinizin geçtiği bir hastanız, onun yanlış bir talebini geri çevirdiğinizde size düşman kesilebiliyor ve ciddi biçimde şiddete yönelebiliyor. Artık çok güvensiz bir toplumda yaşamaya başladık. Genel olarak insanlık, yeni bir ortaçağa teslim oldu. Kötülük çok örgütlü ve bu örgütlü haliyle; örgütsüz, tek başına kalmış, baskı altındaki iyiliği eziyor. Bu noktada toplumsal bir çöküş yaşanıyor. Ancak bu çöküşten kurtulabileceğimize dair halen umudum var. Çünkü toplumların zaman zaman bu karanlıktan sıyrılmayı başarabildiği de oldu. Tüm karanlığa rağmen hâlâ teslim olmayanlar da var. Umut adacıkları. Onlara güveniyorum.

 ANKARALI OLMAK

• Amasya’da doğmuş, üniversiteyi İstanbul’da okumuş Dr. Serdar Koç için Ankara’da olmak, Ankaralı olmak ne ifade eder?

Artık Ankaralıyım diyebilirim, ömrümün çoğu bu kentte geçti. Bu kentte çoluk çocuğa karıştım, kendim bu kentte büyümedim ama kızlarım bu kentte büyüdü. Amasya benim doğumum, çocukluğum, gençliğim, ilk göz ağrım, damarlarımda akan usare, Amasias’ın ülkesi. Ankara bir yanıyla, Hitit kenti, Hattuşaş’la komşu ve Amasia ile. Ankara bir dönem de Roma İmparatorluğu’nun serhat başkenti olmuş. Daha derinlerde jeolojik devirlerin bulguları saklı toprağında, içdeniz çağlarının ürünleri. Diğer yanıyla Cumhuriyetin kurucu başkenti. Ben önce müzeleriyle ve tiyatrolarıyla, sinemalarıyla gezdim Ankara’yı, kente yabancı olduğum ilk yıllarımda. Sonra siyasi, sosyal, kültürel yaşamına dahil oldum. Meslek Odamda ve Ankara’nın devrimci, demokrat muhalif hareketinde hep bir aktivist olarak durmaya çalıştım. Hep bir yerlere, bir şeylere koşuşturup durdum. Daha sonra şiirlerime de girecek olan şöyle bir durumdu bu; koşmak yaşam biçimim olmuştu, yavaşlarsam düşecekmişim gibi. Öyle de oldu, bir tatil esnasında yedim kalp krizini, bir düştüm, pir düştüm, ameliyat filan derken, ancak 1-2 yılda toparlayabildim sağlığımı ve artık gövdemi daha tasarruflu kullanıyorum, eskisi gibi kendime eziyet etmekten sakınıyorum.

• 1970’lere ilk gençliğinize, ilk siyasi duruşunuza gelirsek neler söylersiniz?

Benim çocukluğum, köylerde ve bir taşra kasabasında ama her yanından kitaplar fışkıran, gazete ve edebiyat dergilerinin girdiği, Köy Enstitülü bir babanın evinde geçti. Lise (Lâdik Akpınar Öğretmen Okulu) yıllarında, tam da, Deniz’lerin döne yana arandığı, yakalandığı ve idamlarına kadar giden süreçte, bir yandan da Mahir’lerin Kızıldere’de kanlı bir katliamla biten eylemlerinin hemen birkaç on kilometre ötemizde gerçekleştiği günlerde, düşmanlarının bile soluğunu tutmuş, gizli bir hayranlıkla izlediği o günlerde hızla politize olduk. Doğal devrimcilerdik artık. Sonra, İstanbul ve TİP’li gençlik yıllarım…

• Bir zamanlar Türkiye’nin en ünlü şairlerini çıkartan Ankara şiirsizleştirildi mi ne dersiniz?

Sözcüklerle özgürleşmek tutkusuyla; tutkuyla dizelerini uzay-zamana gönderir şair, sözcükleri ne kadar pürüzsüzse, sürtünme kuvveti ne kadar düşükse o kadar uzağa gider şiiri, değilse az ötede düşüp kalacaktır. O düşüp kalan sözcükleri de başka şairler sahiplenecek, alıp temizleyip, bakımını yapacak, cilalayıp parlatacak, tekrar fırlatacaktır uzay-zamana, böylece sözcükler elden ele, şiirin devasa kütlesi devinip duracak. Gelecekle, er geç buluşur iyi şiir ama şairi yoktur artık, ölmüştür. Ankara hiç şiirsiz kalmadı, kalmaz da. Her kuşak kendi şairlerini çıkarır. Sanma ki yorgunuyum, başlayan bir yüzyılın, ağılına dokundum çünkü ıssı yıldızın. Şair geçici, şiir kalıcı, yoldaş aşk’a…

• Sizce şairi şiir yazmaya iten neden nedir ve bu anlamda gençlere ne önerirsiniz?

Gerçeği anlamın en güçlü biçimidir şiir.

Şair, rahatsızlık duyduğu dünya gerçekliğini şiir yoluyla değiştirir, dönüştürür. Şair kendine bir vazife yüklememelidir. Hindistan’a diye yola çıkıp, yeni bir kıta bulmalı, buna kendi de şaşırmalıdır. Brecht’in dediği gibi gerçek gerçeküstüdür. Şiir gerçeğin hem kendisi hem de inkârıdır. Şiiriyle çatışmadan ilerleyebilen şair yoktur. Şair şiiriyle çatışma bilincine sahip olmalıdır. Şairin sanatsal ve kültürel birikimi, uzun okumaları ve düşünme süreçleri olmalıdır. Şairin hayata ilgisi, daha da önemlisi güçlü bir dil bilinci olmalıdır. Dil onun temel gerecidir. Üslup yazarın ruhunun parmak izidir. Yüreğinin imzası. İmge izi. Metnin üzerine düşen gölgesi. Ne yazdığımız kadar nasıl yazdığımız da önemlidir. Dili kurma biçimi her şair için biriciktir. Şiir, verili gerçeğin reddi, bir öte gerçek arayışı, bir karşı gerçeğe ulaşma çabasıdır.

Şiir bir özgürleşme alanıdır da. Okuyanı da yazanı da özgürleştirir.

Yazmak itirazın dilidir. Şu şaftı kaymış dünyaya itirazı olmayan yazmasın bence, (isterse de yazsın, kendi bilir…)

• Peki sizin için şiirin estetiği nasıl oluşur?

Biçim ve öz uyumu estetiği oluşturur: Şiirin bir duygusu olmalı; haletiruhiyesi, havası, edası… Şiirin estetiği kısıtlılığındadır. Gereksiz her şeyi atar. Boşluklar bırakarak ilerler. Boşlukları okuyucuya bırakır. Çıkarılan sözcük şiiri yıkmıyorsa atılabilir. İyi bir şiir anlattığı kadar anlatmadıklarıyla da önemlidir. Böylece okuyucuyu da gizlice şiire dahil eder. Aynı şeyin bir görüntüsünü anlatırken diğer bir görüntüsünü gizleyerek aslında daha görünür hale getirir. İfade etmeden ifade etme halidir. Örtüleme başka boyutuyla daha güçlü olarak yeniden görünür hale getirmektir. İmgenin kendisi değil, çağrışığıdır. Tarif edilenin, anlatılanın dışında, ona dair bir yaratıdır. Olmayanı algılatmaktır. Odaklanmadan, odaklanmak istenen şeyi anımsatmaktır. Beklenenin tersini algılatmak halidir de denilebilir. Bir şeye yöneltip diğerlerini çevreden boşaltarak oluşturulan, şiirin arkasında gizlenen duygular ya da şeylerdir. Boşaltılan yerde yeni imge oluşur. Sözcüklerle ve onların oluşturduğu imgelerin oluşturduğu şiirsel anlamlarla; dizelerin uygun içsesi ve uyumuyla ilerler şiir. İmge hem sözcükte, hem sözcükler toplamında, hem dizede, hem dizeler toplamında ve hem de şiirin tamamında, yani şairin şiirsel yaratısının her düzleminde gerçekleşebilir. Bir şairin şiirler toplamı da bir imgedir aslında. Sınırsız olanaklar dünyasında bitmiş şiir yoktur. Değilse, ötesi; esin perisinin şaire beklenmedik armağanıdır şiir.

• Şiirin yeni kuşakların gelişimine nasıl bir katkı sağladığına inanıyorsunuz?

Masumiyeti yazar şair: İnsana has, uzak çağların, artık yitirilmiş olan, çocuksu masumiyet özlemini. Bu yüzden de biraz oyuna benzer. Çocuklar dili öğrenirken şiirselliği kullanır. Oyunlarda, tekerlemelerde, şarkılarda; şiirsel bir dille cıvıldaşır, esrir. Şiir, bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya, bir dilden diğerine ya da tarih içinde aynı dilin bir evresinden başka bir evresine veyahut da bir yan kültüründen ötekine, yolculuğunu hep içerikle yapar, şekille değil. Tereddüde düşünce, hükmü kalbimize sorarız. Bir metnin farklı çevirilerinde farklı anlamlar çıkmış ama her biri güzelse, asıl metinde yazar ne ifade ederse etsin, çevirmenlerin her biri farklı ve güzel anlamlara yönelmişlerse, bu çevirilerin hepsi de asıl metne dâhildir. Asıl metnin yeni anlam olanaklarına kapı aralayan gücünü gösterir. Kaleminin gücünü. Şiir, dilden dile ilerlerken -taklalar atarak- farklı anlamlara evirilebilir ve ilk yazandan bağımsız olarak her biri şiire dâhil olur, can bulur. Şiirin göç yollarındaki öyküsü de şiire dâhildir.

• Behçet Aysan Şiir Ödülü’nün ilkinde ‘Seçici Kurul Özel Ödülü’ aldınız, Behçet Aysan da tıpkı Metin Altıok ve Uğur Kaynar gibi şairdi, Ankaralıydı, üstelik doktordu, yakın arkadaşınız mıydı?

Behçet ağabeyle özel bir dostluğumuz yoktu, keşke olsaydı, ama şiirleriyle dosttum, arkadaştım. O dönemin tüm şairleriyle de öyle. Ben iyi bir şiir izleyicisiydim. Okurdum. Yazmak çok sonra geldi, yoğun okumalardan arta kalan zamanlarda, iki ara bir derede. Okuyan, çok okuyan birisi, eninde sonunda yazmaya da başlıyor, fark edilmez ağırlıkta. Dilin çorak toprağında, bir ki dize yeşertme çabası, söylen(e)memiş sözün ırmağında yunmak özlemi, anımsanmaya değer, aşktan arta, bir ömrün yekûnu ve bakiyesi… Nihayetinde, köz uyarır bir kırık dize kalır belki…

• Son olarak kitaplarınıza gelirsek,
– Temmuz Ayazı,
– Çığlık,
– Bir Sağlık Sevdalısı,
-Kül’efil ve 2019’da çıkan
– Beyrut Kuşatması…

Kitap serüvenlerinizi genel olarak anlatır mısınız?

Kitaplarım yazılış sırasına göre yayınlanamadı. 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı benim için tam bir kırılma noktası ve ülkemin geleceği için hayal kırıklığıydı. ‘Temmuz Ayazı’, o yangının küllerinden doğdu ve ilk yayınlanan kitabım oldu. Daha öncesinde kaleme aldığım ‘Çığlık’ ikinci sıraya düştü ki, 78 kuşağının, kuşağımın çığlığıdır. Kül’Efil daha sonrasında dergilerde yayınlanan şiirlerden oluşuyor. ‘Bir Sağlık Sevdalısı’ benim hazırladığım bir Ankara Tabip Odası yayınıdır. ‘Beyrut Kuşatması’ 1982 senesinde kaleme aldığım kısa şiirlerden oluşan bir dosyaydı. Ufak tefek düzeltmelerle ancak önceki sene okurla buluşabildi. Ki Beyrut kuşatması ve ardından Filistin liderliğinin sürgünü, Amerikan emperyalizmi ile Sovyetler Birliği arasındaki son büyük hesaplaşma oldu bence ve Sovyetler ütopyasının da sonuna kapı araladı. Ondan sonra bir daha toparlanamadı dağılıp gitti koca SSCB ve yazık oldu… Bu acıyla ve sezgiyle yazıldı bu kitap ve yıllar ve yıllar sonra yayınlanabildi ancak… Yani kitaplarımın her biri kendi iradeleriyle, isimleriyle buluştular ve sıralandılar, bu konuda benim dahlim (AS: katkım) olmadı. Ben onları değil onlar beni yazdılar. Ve yazıyorlar… Henüz kitaplaşmamış, dergilerde yayınlanmış ya da yayınlanmamış yeni şiirler ve kısa öykülerle, pek çok başka yazılar, romansılar, vs, terkimizde pek çok kitap dosyası var ama artık yayınlayıp yayınlamamayı da umursamıyorum pek. İnsan yaşlandıkça, hayaller de anılara dahil oluyor, ‘ayrılığın da aşka dahil olduğu’ gibi. Bütün bir ömür olanca düşleri ve gerçekleriyle tek bir an’da eriyor. Pablo Neruda misal, ‘acılardan daha büyük bir yer yoktur/ bir tek evren var, o da kanayan bir evren’.

ŞİİR VE İNSAN

• Sizce insan şiire ihtiyaç duyar mı duyarsa neden ihtiyaç duyar?

Gelecekle sohbet ihtiyacıdır şiir, edebiyat, yazın, resim, heykel, müzik, tiyatro, sinema, dans; uzak torunlarımızla konuşabilme imkânı… Geleceğin belleği. Rüzgâra pencere açmaktır şiir. Kuantum fiziğinin olasılık kalıbına benzer. Olasılık kalıbı çöker ve şiir kalır. Sonunu bilemediğin. Kâinatın o ilahi düzenini paramparça eder şiir, gerçeğin reddidir. Karşı gerçek, hatta o bile değil. Sözcüklerin ıssız adasına ulaşmak ve orada sukut etmek sonsuza dek. Uzun avaz susmak. Ahenk, ses, ritim şiirin en eski en vazgeçilmez değerleridir. Şiir, müzik ve dans ilk dilin muhteşem üçlüsüdür. İlk sözel dünyadaki, şiir, müzik, dans sarmalı; gerçeğin apayrı bir temel algılama biçimidir. İnsanlığın şafağında, ortak belleği taşımanın en kolay yoluydu şiir. Ses tekrarlarına (aliterasyon) ve canlandırmalara (alegori) dayanan, basit, çocuksu bir şiirsellikti bu. Yani insanlığın ilk geliştirdiği dil şiirseldi. Böyle de olmak zorundaydı. Yazının icadından önce on binlerce yıl; toplumsallaşmanın önkoşulu olan ortak bellek, nasıl taşınabilirdi yoksa. Günümüzün gelişkin şiirinin çok uzağında, dilin ilk nüveleri, öncülleri idi. Bugünün şairleri uzak atalarının bilinçaltı olsa gerek. Geçmişin geleceğe rüyası. Geleceğin geçmişe düşü. Şair, sözcüklerin büyüsüne kapılmıştır; Dili yeni öğrenen bir çocuk gibi, sözcüklerin büyüsüyle esrir. Her şairin esin perisi ile arasının iyi olduğu bir dönemi vardır. Benim de…

Hekim, Şair, Öğretmen Dr. Serdar KOÇ ile Söyleşi

Hekim, Şair, Öğretmen Dr. Serdar KOÇ ile Söyleşi

Ş. Nezih Kuleyin – Sevgili Bulut Yazar Dergisi okurları bu haftaki konuğumuz Serdar Koç, kendisiyle yaptığımız söyleşiden memnun kalmanız dileklerimizle. Önce sevgili arkadaşımızın özgeçmişini vermek istiyoruz.

SERDAR KOÇ/ ÖZGEÇMİŞ:

Özgeçmişim bir bakıma “78” Kuşağı’na aittir; ülkemizde yeni yeni yazılmaya başlandı. “68” zirve idi “78” dip (zirveyi aşan bir dip).
“68” kırılan bir dalganın üstte görünen köpüğüdür; damlaları ülkemize de dökülen.
“78” bir operasyondur; yok etmeye ve belleksizleştirmeye yönelik ama yanılan ve “Aşil”in topuğuna dönüşen bir operasyon.
Zannedilen ya da umulan “demir ökçe” imparatorluğunun ne kadar da sanal olduğu görülecektir.
Özgeçmişim, yok edilmeye çalışılan bu zamanlara aittir. Hekim ve öğretmen. Yıldız tozlarına kadar uzanan. 10-43 saniye ve daha ötesine… Karşılaşır da bir gün konuşursak yine, yaşama ve insana dair, daha da ötesini anımsarız belki, dün anısına… Bir insan kendisine, nerede durur ve ne yönde bakarsa o kadar da özgeçmiş görür. İnsan en çoğul varlıktır çünkü…
1955’den beri Ferhat ile Şirin’in memleketlisiyim…
Yeşilırmak’ın kıyılarında geçti çocukluğum ve elma bahçelerinde…
Kır bayır dolaşıp durdum yüzyıllar yılı çocuktum… Kayabaşı, Eymir, Yavucuk, Armutlu…
Çocukluğum (ah) o bir nazlı definedir… Amasya Kaleköyü ve Suluova Merkez İlkokulu…
Gençliğim hüzünlü bir türkü… Parasız yatılı; Akpınar Öğretmen Okulu, Ankara Yüksek Öğretmen Okulu… Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, “78” ve sonrası… Sinop. Erzurum. Ankara’da yerleşik bir yaşam… Hekim ve Öğretmen
***
Edebiyat ve Eleştiri, Ekin Sanat, Deliler Teknesi, Öykü Teknesi, Damar, Eylülce, Nikbinlik, Turnalar, Şehir, Bağlaç, Edebiyat Nöbeti, Roman Kahramanları, Caz Kedisi, Yeni Gelen, Bulut Yazar gibi edebiyat dergilerinde yazı ve şiirleri yayınlandı. Sağlıkta Sınıf Tavrı, Sağlık Toplum Siyaset, Allı Turnam, Çağdaş Akpınar, Fabrika, Solfasol gibi kültür ve siyaset dergilerinde yazıları ve şiirleri yayınlandı. Hekimden Hekime, Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi, Hekim Postası, Tıp Dünyası, Klinik Gelişim gibi Türk Tabipleri Birliği’nin çeşitli periyodik yayınlarında ve bazı yerel gazetelerde yazı ve şiirleri yayınlandı.

Yayımlanmış Kitapları

1) TEMMUZ AYAZI (Ağustos 2000, Gelenek Yayınları)
(1994 BEHÇET AYSAN ŞİİR YARIŞMASI SEÇİCİ KURUL ÖZEL ÖDÜLÜ)
2) ÇIĞLIK (Eylül 2006, Kum Yayınları)
3) BİR SAĞLIK SEVDALISI (Prof. Dr. Nevzat Eren’den İleriye Kalanlar) (2010, Ankara Tabip Odası)
4) KÜL’EFİL (Şubat 2015, Kanguru Yayınları)
5)BEYRUT KUŞATMASI (A Şiir Evi Yayınları, Kasım 2019)
Mail: dr.serdarkoc@gmail.com

Röportaj

Ş. Nezih Kuleyin – Sevgili Serdar ilk olarak Şair ve Şiir arasındaki ilişkiye nasıl baktığını merak ediyoruz.

Serdar Koç – Yangında kurtarılacak nesneler dökümünde en sondadır şiir ama yine de hayatın olmazsa olmazıdır. Nesne değildir, özne de, şair de öyle. Şair iflah olmaz bir dil öğrencisidir.
Şiirin okulu şiirdir. Şiir şiiri çağırır. Her okur, her okuyuş şiiri yeniden yaratır. Anılarını unut, yenilerini bekle, şiirle gelecek olanı. Yeni anılar kurar şiir şaire, imgelerden. İmge; şiirdeki anlam öğesidir, şiirsel duyuştur, şiiri taşıyan sözcüklerdir imge. Taşıyıcısıdır. Dilin sınırlarını sürekli genişletir. Dilin dönüştürücüsü, öncüsü. Dilin anlam ve imge olanaklarını sürekli geliştirir. Şiirsel duyuş. Haleti ruhiye. Eda. İmge, nesnel gerçeğin, zihinde şiirsel izlerini yeniden oluşturma işlemi. Muhayyile. Hayalen canlandırma. Dış dünyadaki nesne ve duyuların, (obje ve süjelerin), sözcüklere şiirsel izdüşümü… Dilin ve dile bağlı gerçekliğin sınırlarında gezinen sınırsız olanaklar evrenidir şiir. Her bir sözcüğün anlamı, değeri, yani anlam ağırlığı düzyazıda aşağı yukarı aynıdır, şiirde ise türlü çeşit, bambaşka, umulmadık ve şaşırtıcıdır. Sözcükler sözlük değerinin çok ötesindedir. Hiçbir sözcük şiire girdiği zaman sözlükte durduğu gibi değildir, başka anlamlara savrulur. Sözlükten çıkıp dizeye girince sözcüklerin anlamı ve ağırlığı değişir.
Bir sözcüğün düzyazıda anlam olanakları sınırlıdır. Aynı sözcüğün şiirdeki imge olanakları sınırsızdır. Ama şiirsel imge, dize, şiir bir kez oluştu mu artık biriciktir, başka türlü ifade edilemez. Oysa bir düzyazı cümlesi başka biçimler de de ifade edilebilir.
Ne kadar şair varsa, o kadar da şiir tanımı vardır. Sözcüklerin bilinenden farklı manalarını arar şiir, verir de, ‘ehli dil’. Şiirin okulu yoktur, bütün okullardan mezundur.

Ş. Nezih Kuleyin –  Çok uzun zamandır şiirde dize kavramının yerini sözcük kavramının aldığını düşünüyoruz sizin bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

Serdar Koç – Sözcük önemlidir. Düz aklın, mantığın cenderesinden çıkarır sözcükleri, özgürleştirir. Başka bir dildir. Gerçek, bilimin amacıdır, şiirin değil, karşı gerçektir asıl tutkusu. Karşı dil. Karşı us. Ve ötesi… Kendi gerçeğini kurar her şair ve her şiir… Şiirin kendisi bizatihi ideolojidir. Ve çok tehlikelidir. Şairin ruhu bütün zamanlara aittir, bütün zamanda gezinir.
Güzellik özlemidir şiir, güzel’in özlemi, o’na hevesi; aşkı. Oğlan kıza, kız oğlana meraklanmıştır, meyli akmıştır. Her şairin güzeli farklıdır. Şiir kavak yelleri ile deli kızın nişanıdır. Mahcubiyeti sever şiir. Utangaç, kızarışını yüzün… Enine, boyuna, derinliğine sevişmeleri… Abdal defterine yazılıdır adları. Biçare.

Ş. Nezih Kuleyin – İlhan Berk dünyadaki tüm şairleri akraba kabul etmektedir. Senin bu konudaki görüşünü merak ediyoruz.

Serdar Koç – Şairler diğer şairlerin bıraktığı boşlukları doldurur, boşlukları doldurarak ilerler şiir. Kaldığı yerden. İmge imgeyi çağırır, şiir şiiri… Şiir, her gün yeniden, kendi küllerinden doğuşudur şairin. Şiir, şairin kendine has bir ölme biçimidir, mürekkebi fazla “sulandırmadan”.
Büyük şairler, yeni şairlerin yolunu açar, yeni şiire yol verir. Ufku ağartır. Esinlendirir.
Güzel şiir olduğundan fazladır, durdukça demlenir. Giz’lenir. İçlenir.
Kurama yaslanmayan şair yoktur, şiir de. Ütopyasına da layıktır.
Şiir (Şair), şey’lerin birbiriyle ilişkilerini, konumlanışlarını bozar ve yeniden ve yeniden üretir, özgürleştirir, sonsuz boyutlarda bir varoluşu amaçlar. Düş gücünün bütün sınırlarını kaldırır.
Özlemlerimizin prangalarını kırar. Saf bir coşkunluk halidir. Gerçekliği yeniden ve yeniden üretir. Her şair (ve her şiir) kendi gerçekliğini ve aklını oluşturur. Düzeni reddeder. İsyankârdır. Devrimcidir.
Şairler evrenin iç sesini, ezgisini hisseder, doğayla insanın hemhal olduğu yerde dururlar, cem olur. Şairin şairanesi tüm sözcükleri kapsar ve daha ötesini. Evrendeki o büyük boşluğu ancak şiir doldurabilir. İnsanın içini burkan, kederlendiren o sonsuz ölümcül yalnızlığın can suyudur.
Şiirin devrimci eylemi sürüyor. Şiir hayatın içinde, devrimci eylemlerden birisi, en devrimci, en önde. Dilin sınırlarında dans eder. Yeni bir dil kurar. Tahayyülle can bulur. Tahayyüle can verir.

Ş. Nezih Kuleyin – Sence şiir insanlığın hangi ihtiyacından doğmuştur.

Serdar Koç – Gelecekle sohbet ihtiyacıdır şiir, edebiyat, yazın, resim, müzik, tiyatro, sinema… ; uzak torunlarımızla konuşabilme imkânı… Geleceğin belleği. Rüzgâra pencere açmaktır şiir.
Kuantum fiziğinin olasılık kalıbına benzer. Olasılık kalıbı çöker ve şiir kalır. Sonunu bilemediğin. Şair geçici, şiir kalıcı. Telli rübap erbabı. Kâhin ve nebi. Aşk dilencisi. Geç ikindi. Kâinatın o ilahi düzenini paramparça eder şiir, gerçeğin reddidir. Karşı gerçek, hatta o bile değil. Gerçeklik çağından taşar, dizeler zuhur eder söz zindanından.
Şairler, ifadenin doğrudan ışığı yerine, mecazın yansıyan ışığına müpteladır.
Sözcüklerin ıssız adasına ulaşmak ve orada sukut etmek sonsuza dek… Uzun avaz susmak…
En çok kalbimdeki karanlığı sevdim. Bilmem çünkü, benden neyi gizlediğini.
Uzun yolun yokuşu. Uyaklı duygular ulağı. Uyaksız serseri. Kalbin deli gerçeği…
Şair… Buluta mıhlı nal… Ahenk, ses, ritim şiirin en eski en vazgeçilmez değerleridir. Şiir, müzik ve dans ilk dilin muhteşem üçlüsüdür. İlk sözel dünyadaki, şiir, müzik, dans sarmalı; gerçeğin apayrı bir temel algılama biçimidir.
İnsanlığın şafağında, ortak belleği taşımanın en kolay yoluydu şiir. Ses tekrarlarına (aliterasyon) ve canlandırmalara (alegori) dayanan, basit, çocuksu bir şiirsellikti bu.
Yani insanlığın ilk geliştirdiği dil şiirseldi. Böyle de olmak zorundaydı. Yazının icadından önce on binlerce yıl; toplumsallaşmanın önkoşulu olan ortak bellek, nasıl taşınabilirdi yoksa.
Günümüzün gelişkin şiirinin çok uzağında, dilin ilk nüveleri, öncülleri idi. Bugünün şairleri uzak atalarının bilinçaltı olsa gerek. Geçmişin geleceğe rüyası…  Geleceğin geçmişe düşü…
Şair, sözcüklerin büyüsüne kapılmıştır; Dili yeni öğrenen bir çocuk gibi, sözcüklerin büyüsüyle esrir. Her şairin esin perisi ile arasının iyi olduğu bir dönemi vardır. Benim de.
Biçim ve öz uyumu estetiği oluşturur: Şiirin bir duygusu olmalı; haletiruhiyesi, havası, edası…

Ş. Nezih Kuleyin – Şiirin estetiği nasıl oluşmaktadır.

Serdar Koç – Şiirin estetiği kısıtlılığındadır. Gereksiz her şeyi atar. Boşluklar bırakarak ilerler. Boşlukları okuyucuya bırakır. Çıkarılan sözcük şiiri yıkmalıdır, değilse atılmalı. İyi bir şiir anlattığı kadar anlatmadıklarıyla da önemlidir. Böylece okuyucuyu da gizlice şiire katar, dahil eder. Aynı şeyin bir görüntüsünü anlatırken diğer bir görüntüsünü gizleyerek aslında daha görünür hale getirir. İfade etmeden ifade etme halidir. Örtüleme başka boyutuyla daha güçlü olarak yeniden görünür hale getirmektir. İmgenin kendisi değil, çağrışığıdır. Tarif edilenin, anlatılanın dışında, ona dair bir yaratıdır. Olmayanı algılatmaktır. Odaklanmadan, odaklanmak istenen şeyi anımsatmaktır. Beklenenin tersini algılatmak halidir de denilebilir. Bir şeye yöneltip diğerlerini çevreden boşaltarak oluşturulan, şiirin arkasında gizlenen duygular ya da şeylerdir. Boşaltılan yerde yeni imge oluşur. Sınırsız olanaklar dünyasında bitmiş şiir yoktur.

Ş. Nezih Kuleyin – Sence şairi şiir yazmaya iten neden nedir.

Serdar Koç – Şair, rahatsızlık duyduğu dünya gerçekliğini şiir yoluyla değiştirir, dönüştürür.
Şair kendine bir vazife yüklememelidir. Hindistan’a diye yola çıkıp, yeni bir kıta bulmalı, buna kendi de şaşırmalıdır. Breht’in dediği gibi gerçek gerçeküstüdür. Şiir gerçeğin hem kendisi hem de inkârıdır. Şiiriyle çatışmadan ilerleyebilen şair yoktur. Şair şiiriyle çatışma bilincine sahip olmalıdır. Şairin sanatsal ve kültürel birikimi, uzun okumaları ve düşünme süreçleri olmalıdır. Şairin hayata ilgisi, daha da önemlisi güçlü bir dil bilinci olmalıdır. Dil onun temel gerecidir.  Üslup yazarın ruhunun parmak izidir. Yüreğinin imzası. Metnin üzerine düşen gölgesi…
Ne yazdığımız kadar nasıl yazdığımız da önemlidir. Dili kurma biçimi her şair için biriciktir.
Şiir, verili gerçeğin reddi, bir üst gerçek arayışı, bir karşı gerçeğe ulaşma çabasıdır.
Şiir bir özgürleşme alanıdır da. Okuyanı da yazanı da özgürleştirir.

Ş. Nezih Kuleyin – Şairin dil ile biçimi şiiri bütününde oluştururken nasıl bir kaygı taşımaktadır.

Serdar Koç – Şiir dilin en özgür alanıdır. Dilin olanaklarını bilen bir şair, dilin sınırlarını zorlar ve aşar. Anlatmak istediklerine dilin mevcut biçimlerinin yetmediği noktada, yeni bir biçim oluşturur. Biçim anlatının aracıdır. Her şiir bir biçimi geliştirir ve bu biçim de şiiri yönlendirir. Şair şiiri yazarken, şiir de şairi yazar. Bizim şiiri okuduğumuz gibi, şiir de dönüp bizi okumalıdır. Şiir sezgisel ve deneysel bir çalışmadır, mevcut dili ve kurallarını reddeder, karşı dil kurar. Sözcükler diğer sözcüklerle, dizeler diğer dizelerle şiir içinde güç bulur Şiirde nesnel dünyanın kavramları yoktur. Dili tekrar be tekrar bozar ve yeniden kurar.  Şiir aklın rüyası: (veya rüyanın aklı); aklın bilinçaltı, belki de bilinçaltının aklı satmasıdır.
Şiir; sözcüklerin bilinçaltı, geçmişin ve geleceğin hatırası, üst bilincidir. Şiiriyet.
Şair kendinden önceki şiiri perdahlar. Şiirin illiyet bağıdır bu. Şiir, hayatı hakikate yaklaştırır.
Şairin şavkı şiirde şavkır, şiirin şavkı şairde şavkır.

Ş. Nezih Kuleyin – Şiirin yeni kuşakların gelişimine nasıl bir katkı sağladığına inanıyorsun.

Serdar Koç  – Yetimlerin yüzü suyu hürmetine! Harfin içindeki manayı aç/ ki harfsiz okuyup yazabileyim. Masumiyeti yazar şair: İnsana has, uzak çağların, artık yitirilmiş olan, çocuksu masumiyet özlemini. Bu yüzden de biraz oyuna benzer. Çocuklar dili öğrenirken şiirselliği kullanır. Oyunlarda, tekerlemelerde, şarkılarda; şiirsel bir dille cıvıldaşır, esrir. Şiir, bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya, bir dilden diğerine ya da tarih içinde aynı dilin bir evresinden başka bir evresine veyahut da bir alt kültüründen ötekine, yolculuğunu hep içerikle yapar, şekille değil. Tereddüde düşünce, hükmü kalbimize sorarız. Bir metnin farklı çevirilerinde farklı anlamlar çıkmış ama her biri güzelse, asıl metinde yazar ne ifade ederse etsin, çevirmenlerin her biri farklı ve güzel anlamlara yönelmişlerse, bu çevirilerin hepsi de asıl metne dâhildir. Asıl metnin yeni anlam olanaklarına kapı aralayan gücünü gösterir. Kaleminin gücünü. Şiir, dilden dile ilerlerken -taklalar atarak- farklı anlamlara evirilebilir ve ilk yazandan bağımsız olarak her biri şiire dâhil olur, can bulur. Şiirin göç yollarındaki öyküsü de şiire dâhildir, ayrılığın da aşka dâhil olduğu gibi. (Ses sanatçısı da her icrada türküyü yüreğine gömer ve sonra oradan tekrar be tekrar, söker be söker çıkarır. Her icra yeniden yorumlamak, yeniden yaratmaktır. Değilse yavan olur.)

Ş. Nezih Kuleyin – Çok teşekkür ediyoruz.

Serdar Koç – Ben de çok teşekkür ederim.

www.bulutyazardergisi.com.tr                https://www.bulutyazardergisi.com.tr/

TEMMUZ AYAZI – Dr. Serdar KOÇ

MADIMAK ŞEHİTLERİNE AĞIT…

Dr. Serdar Koç ile ilgili görsel sonucu

Dr. Serdar KOÇ

 

 

-masallara su verirdi yurdum
destanlar koynumuzda büyürdü-

TEMMUZ AYAZI

-I-
durdu bir an
dinledi kendisini kırık vazo
ah ne yazık ki o an
o sonsuz an
dağıldı kainata paramparça

ha var ha yok
olası ömrüm
elveda
kalbim elveda
sonsuz elveda

yer çekimsiz
ağırlıksız
ivmesiz

-II-
bir kez daha
nesnelerin adını yeniden koydum

tanımlayabilmek için
içimdeki yangını
çağıldayan sulara
kapıp koyuverdim kendimi

bir kez daha
bulabilmek için seni

-III-
aşkla ilgili ne bilirdim ki
neydi ki zaten
asılsız böbürlenmelerle
ve kof inançlarla dolu bellek
bir yumrukta indi aşağıya cam çerçeve
tuz buz oldu uğundu
gözlerimi buz kesti yüreğim buydu

parçalandı gece sabahlara kadar
yıldızlarla öpüşen dudaklarım
kalbim delice parçalandı
yemyeşil bir dal kırıldı içimde
bir çığ uçurum
bir dağ boşluğu

gel dolaşalım tüm kenti
hiç konuşmadan
bu keder yüreği dağıtmadan

tüm zamanı gördük o gün
zaman yoktu
sonsuz sayıda insan
insan yoktu

-IV-
zamanın aynasında sallanan bu şehir
bu toz
bu kül
bu buğu
bu şamdanların aydınlattığı tül
saçının tellerine bağlı
titrer rüzgarda

hüzün
ki en uzun şiiridir kalbimin
ben günde yüzbin
şiir yazsam da

-V-
sevgiler düşünde öldüm
öldüm dirildim
ben seni geçen yüzyıl da sevmiştim
anımsa
beni sevdiğini bilirsem
hep mutlu ölürüm
çiçekler ve aşklar sınırında

hep bu günümde kal
kal yollarda
tüm aynaları kır ve yok ol kalbim
yok ol bir daha

ben seni gelecek yüzyıl da sevmiştim
anımsa
bekle yollarda bekle bir daha

-VI-
ateşe ve suya gömülmüş gölgeler
geçmişi anlatır mavi gök kara gece
anımsa dostum
iki yeğeninin ölümlerini teşhise gitmiştin de

insanların taşlanarak yakıldığı
gözlerini kan bürümüş -devletli-
dindar bir “cinnetin” ikinci günü

Tıp Fakültesi Morgu’nda Sivas’ta
büyüğü ondokuzunda onaltısında diğeri
iki güzelim inci tanesi nasıl da düşüvermişti
semah ekibinden tel duvak kefenlere
nasıl bir duyguydu anımsa

“Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da”

-VII-
gecelerken morg kapısında
sigarayı yumuşat parmaklarında
yak bir daha
bir daha tükensin gece
gece tükensin ömrüm kederde
ateş ağzıma gelsin dayansın bir daha
bir daha sivas’ı anlat bana
yıldızlarla delik deşik bir gece
dilimde otuzyedi kırbaç izi

“Pir Sultan kızıydım ben de Banaz’da
Dedemi astılar kanlı Sivas’ta”

-VIII-
ah ellerim ayaklarım bağlı
üşür gözlerim
üşür gözlerim
üşür gözlerim

bu yangın ayazında
ısınır mı gözlerim
yüreğim ısınır mı bir daha

damla
damla
kanarken
acı

ey iki yüzlülük ey onursuzluk!

(eti yakan ateş değil)
xxx

Serdar Koç
(TEMMUZ AYAZI, Ağustos 2000, Gelenek Yayınları)

TEMMUZ AĞITI (Cuma Cinayetleri) – Serdar KOÇ

MADIMAK ŞEHİTLERİNE AĞIT…

Dr. Serdar Koç ile ilgili görsel sonucu

TEMMUZ AĞITI 
(Cuma Cinayetleri)

-I-
alev ve duman soluması
ölümün son dizeleriydi
haksız
dayanaksız
saçma

“ben ölürsem sen bana sahip çıkarsın
sen ölürsen ben sızarım”
diyordun Metin Altıok
esrik bir yaz akşamı
yaşama ilişkin

temmuz cuması gün ortası
yangın ayazında donmak değil

pusatsız
berzah
berzah

-II-
“öldüğümde
doğduğum yere gidiyorum
yıllarca süren bir hasret ve bilinmezliği
işte böylesine yeniyorum”

yangın ayazından önce
en son kâhin dizeleri
bir peçeteye yazdığın

okuyorum
yüreğim ezilerek
Uğur Kaynar
sevgili dostum

“oysa
oldum olası
yerleşik yabancısıyken ben
bu ülkenin
ne de güzel yalnızdım”

-III-
hoşça kal
Behçet Aysan bilge kâhin

“ sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde ölürüm…”

“gidiyorum
bu şehri bu yağmuru
bu düşleri
bu aşkı bu kavgayı bu kederi
size bırakarak”

“o kadar düşündüm ki seni
gerçekliğini yitirdim”

kendi külünde devinen
“yanık otlar gibi”

artık ben de ölürüm

-IV-
otopside
iç cebinden çıkan dizeler
Serkan Doğan’ın

ölümü karşılarken yazdığı
yangın ayazında

“yanıyorum
anam sakın ardımdan ağlamasın
Ali’yim ben
Pir Sultan yoluna ölüyorum
başıma kızıl bağla
arkamdan sakın ağlama”

rastlantıyla
canlı bulundu
morgda
kardeşi Serdar Doğan
bir gün sonra

“çekerken yazgı kurasını”
payına düşen bu onun da

-V-
son okuduğu kitabın
sayfaları arasından
kurumuş bir gül yaprağı
çıktı canım Asuman’ın
kardeşi Yasemin ile
kucak kucağa ölürken

yangın ayazında yiten
kül olan defterler gibi

-V-a
gülüşün de dondu mu?
çocuk
yangınlar ayazında
gül yüzünde güller açmaz
öpücükler kanatlanmaz mı artık

oniki yaşındaki delikanlı
Koray arkadaş
ey musahip yoldaş
gardaş can
kehri akik

-V-b
ablanla
bir meleğin iki kanadısınız
ay şafağında
sönümsüz bir
Menekşe alevi
bundan böyle

senden
hep iki yaş daha büyük
kalacak olan
ablanla el ele
tutuşarak
yangın ayazlarında

-VI-
“rüzgarın kanatlarına binip gitti Hasret”
anacığının yüreğinde
………………….

“her şey birden yaşandı ve bitti”

… ……………… .
düşümde gördüm seni
“kendi kitabımızı kendimiz yazmaya geldik”
diyordun bana
……………………

“devlete çok güvendik”
dediler
“bizi ve çocuklarımızı bu güven yaktı”
aileler
……………………..

“artık hiçbir şeye inanmıyoruz”
………………………

-VII-
bir kentin nasıl düşürüldüğünü
gördük o gün Sivas’ta hep beraber
“allahüekber allahüekber”
zamanın çukurlaştığı saatler

hani ne kaldı yarına
hangi insani değerler
artık hiçbir tanrının ulaşamadığı
yaygaranızdan geriye

-VIII-
yakılan değil yaktırandı
çarmıha gerilen değil
asıl acınası
topografyasız tarihi
imgesiz coğrafyası

önce sen kendini sorgula
merhamet değil
yardım ya da
dolmadan kuyular taşla
ermeden göğe başları
ey yanıtsız sorular utancı

-IX-
Ankara’da
asfalt eriyordu
doksanüç temmuzunda
yaz kederinden

kanım iliğim buharlaşıyordu

siz hangi bedeli ödeyeceksiniz
“bay yargıç”
biliyor musunuz konu bu

mutsuz ve iktidarsız bir halka rağmen iktidar
suratı duvar
yüreği buz

-X-
sayfalar kitaplar boyu
ne de çok yalnızız şimdi
yokluğun dayanılmaz
ağırlığı altında…

Serdar Koç
(TEMMUZ AYAZI, Ağustos 2000, Gelenek Yayınları)

Şiir köşesi; Dr. Serdar KOÇ’tan : ve ÖZGECAN


Şiir köşesi; Dr. Serdar KOÇ’tan  : ve ÖZGECAN  


Dr. Serdar Koç

Slide3
ve ÖZGECAN

Özgecan’ın gözlerindeki

 

haziranı gördün mü?

yüreklerdeki mührü söken

ve Özgecan…

gözlerinde yanan

kahrolan; insan-

özgecan

özgecan

özgecan…

(2 Mart 2015, saat; 22.30)

Ankara, Hazarevi
(deliler teknesi, edebiyat-sanat dergisi, mart-nisan 2015, sayı: 50)

=================================

Dostlar,

Meslektaşımız Dr. Serdar Koç’un Özgecan Aslan cinayeti sonrası yukarıdaki dizeleri biz de içimiz ezilerek paylaşıyoruz..

Benzer olayların yaşanmaması / en aza indirilmesi için başta Hükümet,
tüm toplum seferber olmalıyız..

(Not : posteri biz ekledik…)

Sevgi ve saygıyla.
8.3.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com