Bir Medya Kuruluşunun Satılışının Düşündürdükleri

Bir Medya Kuruluşunun Satılışının Düşündürdükleri

Onur Öymen 

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır.)

Büyük bir medya kuruluşunun başka bir medya grubuna satılması Türkiye’de çeşitli yorumlara ve eleştirilere yol açtı. Bu vesileyle medyanın siyasetle ilişkileri ön plana çıktı. Bir yandan basına yapılan baskılar bir yandan da basının kendine sansür uygulaması ülkemizde uzunca bir zamandan beri eleştirilere yol açıyor.

Basına yapılan baskılar ve basını bir propaganda aracı gibi kullanma girişimleri dünyanın bir çok ülkesinde görülüyor. Amerika’da basın kuruluşları 1940’lı yılların sonundan itibaren büyük şirketlerin eline geçmiş ve onların beklentileri doğrultusunda yayın yapmaya başlamıştı. The New Yorker yazarlarından A. J. Liebling, 1961 yılında Columbia Journalism Review’da yazdığı bir makalede “Amerikan basını artık tekelci, tek yönlü ve tek sesli hale geldi,” diyordu. Liebling’in görüşüne göre, “Basın özgürlüğü onu mücadele ederek kazananlar içindi.”

Ünlü gazetecilerden George Seldes “Hükümet ve basın işbirliği yaparsa, bütün insanları aynı zamanda aldatmak mümkündür,” görüşünü savunuyordu.

Avrupa’da da ilginç örnekler var. Alman Başbakanlarından Otto von Bismarck gazetelerin genel yayın müdürlerini elde etmek için bir fon kurmuştu. Bu sayede, 1860’lı yıllarda Alman basınının büyük çoğunluğu Bismarck’ı destekliyordu.

Daha yakın tarihlerden de örnekler var. Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras partisi Syriza muhalefetteyken “Yunanistan’da gerçek güç banka sahiplerinin, yolsuzluklara bulaşmış siyasi sistemin ve yine yolsuzluklara bulaşmış medyanın elindedir,” demişti.

Oklahoma Üniversitesi Gaylord Gazetecilik okulunda Yardımcı Profesör Katerina Tsetsura 2007 yılında 35 ülkedeki 93 gazeteci ve 56 ülkedeki 310 kamuoyu çalışanıyla bir anket yaptı. Sonuçları özetle şöyle:

–       Paralı reklam karşılığında haber değeri olmayan hususların haber yapılıp yayınlandığını kabul edenler %26.

–       Haber kaynaklarının mali baskı yapıp yapmadıkları sorusuna “bazen” diye cevap verenlerin oranı ise %54.

Tabii basının özgürlüğünü ve dürüstlüğünü savunan gazeteciler de var. The Observer Gazetesi’nin genel yayın müdürü James Tumusiime “İyi bir gazeteci ruhunu satmaz” diyor. Buna karşılık, Almanya’nın tanınmış gazetecilerinden Udo Ulfkotte “Satın Alınmış Gazeteciler” isimli kitabında kendinden de örnekler vererek resmi makamların baskısıyla nasıl yazı yazmak zorunda bırakıldıklarını anlatıyor.

Baskılar sonucunda bazı önemli haberleri yayınlamayan gazetelerin meslek ahlakıyla bağdaşmayan bu tutumlarına karşı, Amerika’daki Sonoma Üniversitesi her yıl sansürlenen 25 önemli haberi içeren bir kitap yayınlıyor. Böylelikle halktan gizlenmek istenen gelişmeler kamuoyuna duyurulmuş oluyor.

Gazete sahiplerinin siyasetle içli dışlı olmasının da ilginç örnekleri var. Avustralyalı ünlü medya patronu Rupert Murdoch siyasete yön vermeye çok meraklıydı. Önce sahip olduğu medyaları Avustralya Ulusal Partisi’ni desteklemek için kullandı. Daha sonra, bu desteği çekip İşçi Partisi’ni desteklemeye başladı. Amerika’da satın aldığı National Star Gazetesi aracılığıyla Amerikan politikasını, İngiltere’de sahip olduğu on milyon tirajlı The Sun Gazetesi aracılığıyla İngiliz politikasını etkilemeye çalıştı. Önce Başbakan Margaret Thatcher’ın başkanlığındaki Muhafazakar Parti’yi, daha sonra Tony Blair’ın İşçi Partisi’ni destekledi. Murdoch 2000 yılında 50 ülkede toplam değeri beş milyar dolar olan 800 medya kuruluşunun sahibi ve büyük bir siyasi güç odağı haline gelmişti.

Totaliter ülkelerde de basını etkilemenin çeşitli örnekleri var. Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels “Gazeteler hükümetin dilediğini çalacağı bir piyano gibi olmalıdır,” diyordu.

Medya kuruluşlarının neredeyse tamamı Nazi yönetimi tarafından ele geçirilmişti… Biri hariç: “Frankfurter Zeitung”. Bu gazetenin zaman zaman çok ölçülü bir dille eleştiride bulunmasına bir süre için tahammül edildi, ama sonunda 1939 yılının Nisan ayında Nazilerin yayınevi sayılan Eher Verlang tarafından satın alındı ve doğum gününde Hitler’e hediye edildi. (Bu konularda daha ayrıntılı bilgiler Remzi Kitabevi tarafından yayınlanan “Bir Propaganda Silahı olarak Basın” başlıklı kitabımda yer alıyor.)

Medyaların el değiştirmesi basın özgürlüğünün iyileştirilmesine yardımcı olur mu? Dünyada bunun pek örneği yok. Bu konuda en doğru çözümü Atatürk göstermişti:

  • “Matbuat hiçbir sebeple tahakküm ve nüfuza tabi tutulamaz…
    Basın hürriyetinden doğan mahzurların giderilme vasıtası, yine basın hürriyetidir.”

Ancak Atatürk’ün gazetecilere de mesajı vardı:

  • Gazeteciler, gördüklerini, düşündüklerini, bildiklerini samimiyetle yazmalıdırlar.

Saygılar, sevgiler. 06.04.2018
==============================================
Dostlar,

Rupert Murdoch ABD’de basındaki payının % 25’i aşması nedeniyle kapitalizmin kalesi bu ülkede tekel karşıtı (anti – monopoly) yasa (US Antitrust Law) ile karşılaşmış ve yaptırım görerek aşkın bölümü elinden çıkarması sağlanmıştı.

Küçük ABD olma yolunda kilitlenen Türkiye, tam bir yozlaşma ile savrularak, kafasını gözünü kırarak “kapitalistleşmekte”. Attila İlhan, “Hangi Küreselleşme” adlı nefis yapıtında ne denli etkili saptamıştı bu çarpıcı olguyu :

  • Türkiye bu kez ‘Küreselleşme’ ve ‘Özelleştirme’ masalına inanmış, paldır küldür ‘globaliterliğe’ doğru sürüklenmektedir; üstelik daha ‘sivil’, daha ‘demokrat’,
    daha ‘insan haklarına dayalı’ bir düzene ‘dönüştüğünü’ zannederek..
       
  • “.. bir karışık bilmece..” (2003, İş Bankası Kültür Yayınları, arka kapak)

Rekabet Kurumu haksız rekabeti önlemek ve serbest rekabeti sağlamak için yasa ile kurulmuştur. REKABETİN KORUNMASI HAKKINDA KANUN (4054 sayılı yasa, RG 13/12/1994, s. 22140). Bu yasanın 1. maddesinde (amaç) şöyle denilmektedir :

– Bu Kanunun amacı, mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları ve piyasaya hâkim olan teşebbüslerin bu hâkimiyetlerini kötüye kullanmalarını önlemek, bunun için gerekli düzenleme ve denetlemeleri yaparak rekabetin korunmasını sağlamaktır.

Dolayısıyla, bu yasaya karşı dolanma (hülle) girişimlerine de izin vermeyecek biçimde, Kurum gereğini yapmalıdır. Basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede demokrasiden söz edilemez.

Unutulmasın, Türkiye’de basından sansürün kaldırılması 24 Temmuz 1908‘e tarihlenmektedir. Aradan 109 yıl geçmiştir ve tarihin tekerleğini geri çevirme olanağı yoktur.

İktidar, iktidarını sürdürmek için her şeyi ama her şeyi yapmaya niyetli hatta kararlı gözükmektedir. Tam anlamıyla güdümlü basın da buna ne yazı ki dahil.. Ancak bu girişim son derece tehlikeli, sakıncalı; başvuranların ellerinde patlayabilir ve bumerang gibi geri tepebilir. Kurumları zorlamadan, “oyunu kurallarına uyarak” siyaset yapmak herkesin yararına olacaktır.

Sevgi ve saygı ile. 07 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net      profsaltik@gmail.com

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir