Miyase İlknur’dan içtenlikli bir biyografi : Cumhuriyet’in İlhan Abi’si


Miyase İlknur’dan içtenlikli bir biyografi

Cumhuriyet’in İlhan Abi’si

Miyase İlknur, salt birlikte çalıştığı abisini övmek için değil, yüreği yandığı için duygularını, düşüncelerini yazıya geçirdiğini belirtiyor. Bunda ne denli içtenlikli olduğu şu açıklamasından bellidir: ‘Gelecekte Türk basın tarihi yazıldığı zaman ‘İlhan Selçuk’tan önce’
ve ‘İlhan Selçuk’tan sonra’
diye kalın çizgilerle ayrılacaktır. Bu durum, Cumhuriyet gazetesinin tarihi için de geçerlidir.’

 

Adnan BİNYAZAR

Halk ağzında ‘abi’ biçimine dönüştürülerek içtenlikli kılınmış ‘ağabey’ sözcüğü, sözlüklerde, kardeşlerin her birine göre yaşça büyük erkek kardeş diye tanımlanıyor. Ağabey sözcüğü, alanı genişletilerek, bir meslekte deneyim kazanana saygı göstergesi olarak da kullanılıyor. Bunun dışında, birine ‘abi’ denmesinin, bir kurala bağlanamayan, seslenmenin yarattığı duygusal çağrışımları da var. İlhan Selçuk’a yönelik ‘abi’ seslenişi, sözcüğün tınısından doğan çağrışımsal anlam incelikleri bağlamında da yorumlanmalıdır.

Cumhuriyet gazetesi ortamında, çaycısından en yakın çalışma arkadaşlarına herkesin İlhan Abi’siydi o. Ona abi diye seslenişte ne kardeşler arası büyüklük, ne mesleksel düzey söz konusudur. Abi seslenişi, Selçuk’tan yansıyan içtenliğin, şefkatli yaklaşımın göstergesidir. Miyase İlknur, İlhan Abi kitabını bu ruhla yazmıştır. Selçuk’un mektuplaşmalarının, yaşamının açıklanmamış evrelerinin de yer alması kitabı özgünleştirirken ona ayrı bir değer de kazandırıyor.

Bir insanı hangi özellikleri kitlenin abisi yapar, onu altmış yıllık kültür, basın,
siyasa yaşamını iç içe bir bütünlük içinde etkin kılar? İnsan bu gücü nereden alır?

Miyase İlknur, kanımca, toplum belleğinde sonsuzca yer alacağına inandığım
İlhan Selçuk gerçeğinin dünyadaki seksen yedi yılının arşivini bu soruların yanıtını vermek amacıyla açıyor. İlknur’un, çalışma arkadaşı olarak yıllarını birlikte geçirdiği İlhan Selçuk’un, iş ilişkisinde bulunanlarca iyi bir abi sayılması doğaldır. İlknur’un, ilk satırından son satırına kadar gün yüzüne çıkardığı belgelerden de anlıyoruz ki, onu asıl ‘abi’ kılan, erdemi, sonsuz sabrı, bilgelere özgü hoşgörüsüdür. Topluma bu yönleriyle açtığı aydınlanmacı ‘Pencere’sidir, ‘birkaç kuşağın kişiliğini ve fikri yapısını’ biçimlendirmesi, inandıklarından ödün vermeden, ‘entelektüel birikimini güç odaklarının hizmetine sunup sayılı varsıllar arasına katılmaktansa halkının hizmetinde olup derviş gibi bir yaşamı’ yeğleyen kişilik yapısıdır.

İlhan Selçuk, bir aydınlanmacı olarak kalmamış, özellikle yazarlığında kişiliğinin gerektirdiğini yapmış, her aşamada düşünceleriyle, eylemiyle toplumsal sorumluluğunu yerine getirmekten kaçınmamıştır. Öyle ki adı aydına çıkmış nice kişinin, bireysel sorumluluğunun sınırlarını aşamadığı için eylemsizliğin tuzağına düştüğü görülüyor. İlhan Selçuk ise bilincin, toplumsal bir dayanışmanın ürünü olduğu inancıyla, aydınlığını eylemsiz kılıp bir kenara çekilmemiş, onu kitlelerde bilince dönüştürmenin bir yolunu bulmuştur. Bundan dolayıdır ki, adlı sanlı nice kişinin kılına dokunulmazken, Türkiye’nin faşistçe yönetilmeye kalkıldığı her darbe döneminde demir kapıların, kör pencerelerin mahzenlerinde falakalara yatırılarak işkenceye uğrayan o olmuştur. İlhan Selçuk bu özellikleriyle, Türkiye’yi çağdaş uluslar katında yüceltmeyi düşünenlerin, demokrasiyi yaşam biçimine dönüştürme savaşçılarının, iradelerini her şeyin üstünde tutarak ülkeyi geriye götürmek isteyenlere karşı direnmeyi göze alanların da ‘abi’sidir.

HUKUKSAL AYMAZLIKLAR

Miyase İlknur bu kitabıyla, arşiv açmakla kalmıyor, İlhan Selçuk’un özel yaşam dünyasının kapısını da aralıyor. İlknur’un asıl başarısı ise, Selçuk’un, inancı uğruna canından olma pahasına katlandığı işkencelere ilişkin hukuksal aymazlıklara değinmesinde, düzene ayak uyduran hukuk adamlarının düştükleri hukuk dışı durumları irdelemesinde aranmalıdır.

İlhan Abi kitabı, içerdiği kapsamlı belgelerle oldukça önem taşıyor. Araştırmacı gazeteciliğin de iyi bir örneği sayılabilir. Miyase İlknur, üzerine vardığı konulara ölçü alınırsa, bir yandan da kitabında gazetecilik deneyimlerinin de hesabını veriyor. İlhan Selçuk’un neredeyse manevi kızı olacak kadar yakınında bulunmasının elbette etkisi büyük. Öyle bir yakınlık ki, gazeteden çıktıktan sonra, bir köşeye oturup uzun sohbetler yapabiliyorlar, bir şeyler içerek günün yorgunluğunu üzerlerinden atabiliyorlar. Bu buluşmalar, olagelenleri gözlemleme yönünden İlknur’a geniş olanaklar sağlayan bu yakınlığı onun iyi değerlendirdiği de yadsınamaz. Selçuk’un, ardından böyle bir çalışma yapacağını tahmin ederek fotoğraflarını, mektuplarını, her türlü ‘evrak-ı mevkutesini’ (süreli yayınlar) ona bırakması da İlknur açısından büyük şans. Kitabının nerelerden üreyip geldiğini İlknur da açıklıyor:

‘Bu kitap, İlhan Selçuk’un bize kalan belgelerinin ve biriktirdiğimiz anıların ışığı altında yazılmış biyografik bir çalışma. Onun bize bıraktığı uçsuz bucaksız düşünsel miras çerçevesinde elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştık. Kuşkusuz İlhan Selçuk gibi bir isim üstüne çok daha kapsamlı çalışmalar yapılacaktır. Yapılmalıdır da…

Bizim bu çalışmadan muradımız, hem gelecekteki araştırmalara doğru ve gerçek verileri bırakmak hem de onun üzerimizdeki emeğine karşılık gönül borcumuzun ilk taksitini ödemek.’

Miyase İlknur, bu çalışmasıyla, kamuya İlhan Selçuk’un ‘uçsuz bucaksız düşünsel mirası’nın arşivini açarken, aynı zamanda Selçuk üzerine kapsamlı çalışmalar yapacaklara savaşımlarla donanmış bir hayatın kapısını da aralamaktır. İlknur’un, izlenimlerle de bütünlediği bu araştırmasında, -buna Orhan Karaveli’nin bir ay kadar önce yayımlanan Kendi Heykelini Yapan Adam: İlhan Selçuk adlı kapsamlı araştırmasını da katalım-, içerik yönünden sosyal bilimcilere, hatta romancılara konu olacak sınırsız ipuçları var.

Bir toplumda İlhan Selçuk gibi kişilerin yetişmesi kolay değil. Öyle biri olmak için ne bedeller ödendiğini, kitapta genişçe yer alan yaşananlardan öykücükler, mektuplar, savunma belgeleri kanıtlıyor. Belgelerin çoğu, aydınlanma uğruna savaşan Selçuk’un ödediği bedellerin ön bahçesi ise, İlknur’un gazetecilik izlenimleri, toplumda beliren yozlaşmaların adalet mekanizmasını ne hallere soktuğunu keskin kalemiyle dile getirdiği yargıları arka bahçesidir. Yozlaşmanın kökünü kurutmak kolay değil; şu parçayı okursak, aradan kırk bir yıl geçmiş olmasına karşın, ahlak ilkeleri üzerine oturması gereken kurumsal yozlaşmanın bu gün de süregeldiği görülecektir:

‘Darbelerin kendine özgü mantığı ve hukuku olduğu gibi bir de özel kadroları vardır. (…) 12 Eylül’ün ilk günlerinde hakkında arama kararı bulunan Kürt İdris, o günlerde sık sık Sıkıyönetim Komutanlığı’na gelerek Süleyman Takkeci’nin (Sıkıyönetim Başsavcısı) çayını içip gidiyordu. Kürt İdris daha sonra yakalandığında Askeri Hâkim Osman Kaynak’a, ‘Süleyman Abi’ dediği Takkeci’nin yanına gelip çayını içtiğini söylemiş, hâkim de Kürt İdris’in bu sözlerini zapta geçirerek fermanını kendi eliyle imzalamıştı. Süleyman Takkeci, bu ifşaatın zabıtlara geçmesine öfkelenmiş ve Hâkim Osman Kaynak’ı başka bir ile tayin ettirmişti. Sadece onu mu? DİSK’in bazı işyeri temsilcileri ile sendika şube yöneticilerini delil yetersizliğinden serbest bırakan Binbaşı İsmet Aktaş da soluğu Edirne’de alıvermişti. Serbest bırakılan DİSK’liler Takkeci’nin isteği üzerine yeniden Metris’e geri döndüler.’

Bu anlayış; ‘abi’ mi dinler, gazeteci, bilim adamı, yazar, sanatçı, aydın mı dinler?..
Bu kısa paragraf bile gericiliğin, kemendini İlhan Selçuk’ların, Aziz Nesin’lerin, Sabahattin Eyuboğlu’ların, Vedat Günyol’ların, İlhami Soysal’ların boynuna attığını anlatmaya yetiyor. İleride biri çıkıp bu günleri yazdığında kâğıtla kalem herhalde
iyi günlerden söz etmeyecektir!

TARİHE NOT DÜŞMEK

Miyase İlknur, salt birlikte çalıştığı abisini övmek için değil, yüreği yandığı için duygularını, düşüncelerini yazıya geçirdiğini belirtiyor. Bunda ne denli içtenlikli olduğu şu açıklamasından bellidir: ‘Gelecekte Türk basın tarihi yazıldığı zaman ‘İlhan Selçuk’tan önce’ ve ‘İlhan Selçuk’tan sonra’ diye kalın çizgilerle ayrılacaktır. Bu durum, Cumhuriyet gazetesinin tarihi için de geçerlidir. Kimilerine bu sav çok abartılı gelebilir. Bir savı kabul etmek ya da reddetmek, tarihi kimin yazdığı ile ilintilidir. Bizimkisi kendi çapımızda tarihe not düşmek… Başkaları da kendi notlarını düşecektir. Düşüyor da… Hangi notun kayda değer olduğunu elbette zaman gösterecek.’

Bütün aydınlanmacılarınki gibi, İlhan Selçuk’un verdiği savaşlar da sıradan değildir.
O nedenle aydınlanma tarihinde aldığı yer yönünden ayrı bir önem taşıyor. İlhan Selçuk söz konusu olduğunda gözümün önüne bu yolda can verenler geliyor. Engizisyon Bruno’nun, dinin ahlaka dönüşmüş ilkelerini aşamayan kral, Thomas More’un canını aldı, ama onların düşüncelerini beyinlerden silemedi. 1971 cuntası,
ağır işkencelerden geçirdi, falakalara yatırdı, düşüncesinin yönünü değiştirtemedi, yargıçların yüzüne karşı dedi diyeceğini:

  • ‘Biz inandığımız fikirlerin yolunda yürürüz. Yazarlığımız da iktidar çevrelerine dalkavukluk değil, gayrı milli sömürücü çevrelere karşı mücadele etmek
    şiarı üzerinedir. Bunun içindir ki, Mahkemenizin karşısında açık alın ve
    rahat vicdanla bulunuyoruz. Mahkemede yaşadığımız hukuk dışı olaylar
    bu kararlılığımızı etkileyemez.’

İlhan Selçuk, bunu söyleyebilme gücünü gösteren bir aydınlanmacı olduğu için düşüncelerini cesaretle savunan herkesin ‘abi’sidir!

İlhan Abi/ Miyase İlknur/ Cumhuriyet Kitapları / 676 s.

=========================================================

Dostlar,

Usta yazar Adnan Binyazar, Miyase İlknur’un “İLHAN ABİ” adlı nefis kitabını irdeledi. O’nunla birlikte çalışmışlığı olan Binyazar’ın yorumlarını daha da anlamlı kılıyor.

Miyase İlknur’u bir kez daha kutluyoruz..
Bu kitabı alıp özenle okumalı, okutmalı.

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir