Nesnel Tarih Belgeleriyle “Ermeni Soykırımı” ve Atatürk’ün SÖYLEV’den Kanıtları

Dostlar,
Emperyalist Batı, bitmez psikolojik savaşını sürdürüyor bizimle.
Gene 24 Nisan ve gene 1915 senaryoları..Yazımız aşağıda..
Nesnel bilgi-belgelere dayalı, çok somut. ADD sitesinde de yayımlandı bu makalemiz eş zamanlı olarak..

Nesnel Tarih Belgeleriyle “Ermeni Soykırımı”
ve Atatürk’ün SÖYLEV’den Kanıtları..

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı (24.4.12, Ankara)
profsaltik@gmail.com

1. “Soykırım” (Genocide), rastgele kullanılabilecek sıradan bir suçlama değildir. Bu ağır suçun tanımı, “BM Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”nde yapılmıştır (Aralık 1948) . Ulusal, etnik veya dinsel bir kümenin tümüyle yok edilmesi kastıyla karşılaşmasıdır. Bu eylemin kesinleşmiş bir mahkeme kararına dayanması gereklidir. Ortada böyle bir mahkeme kararı yoktur. Ancak, Hitler Almanya’sında Yahudilere yönelik toplu öldürme eylemleri, Nürnberg Mahkemesi tarafından “soykırım” olarak kesin hükme bağlanmıştır ve hukuksal olarak doğrudur.

2. “Soykırım suçu”nun hukuksal çerçevesine gelince : Hukuksal zemini tanımlayan metin, 1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesidir. Bu uluslararası hukuk metnine göre; soykırım suçunun tüzel kişilere değil, gerçek kişilere atılması gerekmektedir.
Ayrıca işlendiğinde “suç” olarak tanımlanmamış herhangi bir eylemin, geriye dönerek “suç” olarak tanımlanması, Ceza hukukunun en temel ilkelerinden olan “suçun yasallığı” ilkesine aykırıdır.
Ek olarak, eylem sahibinin bir “suç işleme kastıyla” söz konusu davranışı sergilemesi gereklidir ki, bu öge de karşılık bulmamaktadır. Aşağıda da değinildiği gibi, bir askeri zorunlukla adeta nefsi müdafa yapılarak “tehcir” zorunluğu yaşanmıştır.
Nitekim ünlü tarihçiler B. Lewis ve J. McCarty “Ermeni Soykırımı” suçlamasını bu nedenle yadsırken, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarında yaşananları bir “savaş trajedisi” (karşılıklı kırım) olarak tanımlamıştır. Sözde “Ermeni Soykırımı” suçlamaları, bunca açık hukuksal gerçeklik ve gerekliliğe karşın yine de, halkı ve ülkesiyle Türkiye’ye yükleniyor. Gerçekte bu suçlama hiçbir hukuksal geçerlik taşımayıp, sosyal psikolojik açıdan bir yansıtma, tehcir travmasına sapkın bir tepkidir.

3. I. Dünya Savaşı’nın ardından141 İttihat ve Terakki Partisi yöneticisi “Ermenilere dönük toplu katliam” suçlamasıyla 3 yıl kadar Malta’da tutuklu kalmıştır (Sevr Antlaşması gereğince). Soruşturmayı yürüten İngiltere Kraliyet Başsavcılığı, yetkili hukuksal organ olarak, sanıklara atılı suça ilişkin hukuksal kanıt olmadığından, dava açamamış, bir tür takipsizlik kararı vermiştir.

4. “Soykırım” savlarının temel dayanağı olarak son dönemlerde sunulan “tehcir uygulaması, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerinin, 1977 tarihli Ek 2 Protokolü uyarınca “askeri gereklilik” kapsamında sayılmalıdır. I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ermenileri silahlanarak isyan etmiş ve Osmanlı topraklarını işgal eden Çarlık Rusya’sı ile birlikte, Rus askeri üniformasıyla savaşa katılmışlardır. Tehcir uygulaması “askeri zorunluluk ” kapsamında değerlendirilmelidir.

5. Soruşturmayı yürüten Londra’daki İngiliz Kraliyet Başsavcılığı, işgal altındaki Osmanlı arşivinin yanında, İngiltere ve Amerika’da da bu kişiler aleyhine “hukuksal olarak geçerli” hiçbir “katliam / kırım” kanıtı bulamamıştır. Bu nedenle “kovuşturmaya yer olmadığı”
hükmüne vararak İttihat ve Terakki yöneticilerinin serbest bırakılmalarını sağlamıştır.

6. Bu sorun için doğru bir adres de Uluslararası Adalet Divanı’dır. Haksız suçlamayı hukuksal olarak çürütmek gerekir. Türkiye, Uluslararası Adalet Divanı’na, “Fransa Senatosu’nun aldığı karar yasal mıdır?” sorusunu yöneltmelidir. Şimdiye dek belli kaygılarla böyle bir girişim yapılmamıştır. Gelinen yerde artık bu girişim sonuç alıcı olabilir. Gerekli lobicilik altyapısı sağlanarak, olgunlaştırılmış
bir başvuru Uluslararası Adalet Divanı’nın önüne konmalıdır.

Atatürk Kaynakçaları Ne Diyor ?

Ermeni haber ajansı Novosti Armenii’nin yayımladığı, Mustafa Kemal Atatürk’ün ABD’li Amiral Bristol’e 7 Mart 1920’de gönderdiği telgrafı paylaşalım (Cumhuriyet, 29.08.09) :

“Topraklarımızın müttefiklerce işgal edilmesi halkımıza zarar verdi. Oysa biz Mondros Ateşkesi ile barış sağlanacağını düşünüyorduk. Durumun değişeceğini ve barış görüşmeleri yapılmasıyla ilgili
adil ve yansız kararlar alınmasını bekliyorduk. Ama kendi çıkarlarının peşinde koşanlar, Anadolu’da 20 bin Ermeni’nin öldürüldüğü yalanını uydurdu. Müttefiklerin ve Amerikan yönetiminin bu yalanlara inanmayacağını düşünüyorduk, çünkü gizli servisleri bütün Anadolu’da faaliyet gösteriyor. Herkes Maraş ve Urfa’daki çatışmalarda Türkler, Fransızlar ve onların safında savaşan Ermenilerin kayıp verdiğini biliyor.

Ama bu bir katliam değil!

Ermeni askerlerinin Müslümanlara saldırmasına yerel halkın gösterdiği direnişin doğal sonucu. Müttefikler insanlara eşit davransa, Ermenileri bazı görevlere atayıp silahlandırmasa,
çatışmalar çıkmazdı. Müttefik ordularına ve Amerikan yönetimine Ermeni katliamı propagandasıyla ilgili gerçek konusunda Dünya kamuoyunu aydınlatma ve Türk halkının adını alçak ve iğrenç suçlamalardan temizleme çağrısında bulunuyoruz.”

SÖYLEV’de Ermeni Sorunu :

Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira Hey’eti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tıpkı Rum hazırlığı gibi ilerliyor. (s. 2)
Milli kuruluşlar siyasi amaç ve hedefleri Vilayet-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin kuruluş amacı da (tüzüklerinin
2. maddesi), Doğu illerinde oturan bütün halkın dini ve siyasi haklarının serbestçe kullanılmasını sağlayacak meşru yollara başvurmak, bu illerdeki müslüman halkın tarihi ve milli haklarını gerektiğinde medeniyet dünyası karşısında savunmak, Doğu illerinde yapılan zulüm ve cinayetlerin sebepleri ile bunları işleyenler ve sebep olanlar hakkında tarafsız soruşturma yapılarak suçluların sür’atle cezalandırılmalarını istemek. Yerli halk ile azınlıklar arasındaki anlaşmazlığın giderilmesine ve eskiden olduğu gibi iyi ilişkilerin sağlamlaştırılmasına gayret etmek, savaş durumunun
Doğu illerinde yarattığı yıkım ve yoksulluğa, hükümet nezdinde teşebbüslerde bulunarak elden geldiğince çare aramaktan ibaretti. (s. 3) İstanbul’daki yönetim merkezinden verilmiş olan bu direktife uygun olarak Erzurum şubesi, Doğu illerinde Türk’ün haklarını korumakla birlikte;

Ermeni göçü sırasında görülen kötü davranışlarla halkın hiçbir ilgisi bulunmadığını,

Ermeni mallarının Rus istilasına kadar korunduğunu, buna karşılık müslümanlara pek gaddarca davranıldığını; hatta verilen emre aykırı olarak, göçten alıkonan bazı Ermenilerin koruyucularına karşı yaptıkları kötülükleri, güvenilir belgelerle medeniyet dünyasına duyurmaya ve Doğu illerine dikilmiş olan hırs yüklü bakışları hükümsüz bırakacak çalışmalar yapmaya karar veriyor (s. 3)
… Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin kuruluşuna yol açan asıl sebep ve düşünce, Doğu illerinin Ermenistan’a verilmesi ihtimali oluyor. Bu ihtimalin gerçekleşmesinin de Doğu illeri nüfusunda Ermenilerin çoğunlukta gösterilmesine ve tarihi haklar bakımından onlara öncelik tanınmasına çalışanların, ilmi ve tarihi belgelerle dünya kamuoyunu aldatmayı başarmalarına ve bir de Müslüman halkın Ermenileri topluca öldüren barbarlar olduğu iftirasının bir gerçekmiş gibi kabulüne bağlı olduğu düşüncesi ağır basıyor. İşte bundan dolayıdır ki, dernek, aynı gerekçeye dayanarak ve aynı yollardan yürüyerek tarihi ve milli hakları savunmaya çalışıyor. (s. 4)

Kışkırtmalar

Efendiler, Amasya’da görüşmelere başladığımız 20 Ekim günü, alınan bilgilerin özeti şuydu: İstanbul’da, Hürriyet ve İtilaf Partisi, Askeri Nigahban Cemiyeti ve Muhipler Cemiyeti bir blok kurdular. Bu blokla, Ali Kemal ve Sait Molla gibi kimseler, azınlıkları sürekli olarak Kuva-yı Milliye aleyhine kışkırtmaya başladılar.

Rum ve Ermeni patrikleri, Kuva-yı Milliye aleyhine İtilaf Devletleri temsilcilerine başvurdular.

Ermeni Patriği Zaven Efendi, Neologos gazetesinde yayınladığı bir mektupla, son Milli Mücadele hareketinden dolayı Ermenilerin göç etmekte olduklarını ilan etti. (s. 178)

“..Şüphe edilmemek gerekirdi ki; Ermeni katliamı konusundaki sözler, gerçeğe uygun değildi. Aksine, güney bölgelerinde, yabancı kuvvetler tarafından silahlandırılan Ermeniler, gördükleri koruyuculuktan cür’et alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmakta idiler. İntikam düşüncesiyle her tarafta insafsız bir şekilde öldürme ve yok etme siyaseti gütmekte idiler. Maraş’taki feci olay bu yüzden çıkmıştı. Yabancı kuvvetleri ile birleşen Ermeniler, top ve makineli tüfeklerle Maraş gibi eski bir Müslüman şehrini yerle bir etmişlerdi. Binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu vahşeti yapan Ermenilerdi. Müslümanlar yalnız namuslarını ve canlarını korumak için karşı koymuş ve kendilerini savunmuşlardı. Yirmi gün süren Maraş katliamında, Müslümanlarla birlikte şehirde kalan Amerikalıların, bu olay hakkında İstanbul’daki temsilcilerine çektikleri telgraf, bu faciayı yaratanları, yalanlanamayacak bir şekilde ortaya koymakta idi. Adana ili içindeki Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silahlandırılmış olan Ermenilerin süngülerinin baskısı altında her dakika öldürülmek tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyorlardı. Canlarının ve bağımsızlarının korunmasından başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu zulüm ve yok etmek politikası, medeni insanlığın dikkatini çekecek ve onları insafa getirecek nitelikte iken, aksinin yapıldığını iddia ederek ondan vazgeçilmesini isteme gibi bir teklif nasıl ciddi olarak kabul edilebilirdi? (s. 260,261)

Doğu Cephemizde Ermenilerle Savaş Başlıyor.. Arzu buyurursanız
o günlerin doğu sınırlarımızdaki ciddi işlerine geçelim: Yüksek hey’etinizce de bilinmektedir ki, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan beri Ermeniler, gerek Ermenistan içinde, gerek sınıra yakın yerlerde, Türkleri toplu olarak öldürmekten bir an geri durmuyorlardı.
1920 yılının Sonbaharında Ermenilerce yapılan zulümler dayanılmaz bir kerteye geldi ve Ermenistan seferine karar verildik. 9 Haziran 1920 tarihinde, Doğu bölgesinde geçici seferberlik ilan ettik. 15’nci Kolordu Komutanın Kazım Karabekir Paşa’yı Doğu Cephesi Komutanı yaptık. 1920 Haziranında, Ermeniler, Oltu’da kurulan, mahalli
Türk yönetimine karşı hareketle, o bölgeyi ele geçirdiler. Dışişleri Bakanlığımız tarafından Ermenilere 7 Temmuz 1920’de bir ültimatom verildi. Ermeniler aynı şekilde hareketlerine devam ettiler. Sonunda, seferberlikten üç buçuk dört ay kadar sonra, Ermenilerin Kötek, Bardiz bölgelerinde toplanan kuvvetlerimize taarruzu ile savaşa başlandı. Ermeniler, 24 Eylül 1920 sabahı Bardiz cephesinden baskın şeklinde yaptıkları genel bir taarruz ile başarıya ulaştılar. …

Ermeniler geri püskürtülüp girdikleri bölgelerden atıldılar. Ordumuz 28 Eylül sabahı ileri harekete geçti. … Ordu, 29 Eylülde Sarıkamış’a girdi, 30 Eylülde Göle işgal edildi. Fakat bazı sebepler ve düşüncelerle 28 Ekim 1920 tarihine kadar, bir ay, Sarıkamış-Laloğlu hattında kaldı.

Efendiler, savaş alanında verilecek emri bekleyen Doğu Ordumuz,
2 Ekim 1920 günü Kars üzerine harekete başladı. Düşman, direnmeksizin Kars’ı terk etti. Kars 30 Ekimde tarafımızdan işgal edildi. 7 Kasım tarihinde birliklerimiz, Arpaçay’ına kadar olan bölgeyi ve Gümrü’yü ele geçirdi. Ermeniler, 6 Kasımda ateşkes ve barış için müracaat etmişlerdir. Biz de ateşkes anlaşmasının maddelerini, Dışişleri Bakanlığı vasıtasıyla, 8 Kasımda Ermeni ordusuna bildirdik. 26 Kasımda başlayan barış görüşmeleri 2 Ocak’ta son buldu ve 2/3 Ocak gecesi Gümrü Antlaşması imzalandı. (s. 331-333)
Atatürk’ten Tarihsel Yanıt (Hürriyet – 08.05.2005)

Ermeni diasporasının son zamanlarda giderek artan soykırım iddialarını, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, uzun yıllar önce “Dünya efkârı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya
mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz.” sözleriyle yanıtlamıştı. Dünyanın, Ermeni tehciri konusunda Türk devletine karşı haklı bir ithamda bulunamayacağını belirten Atatürk, o dönemde yaşananları, ”Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı.” sözleriyle anlatmıştı.

Türk Köylerindeki Ermeni Terörü

Atatürk, 26 Şubat 1921’de Amerikalı gazeteci Clanence K. Streit’in sorusu üzerine, Ermeni tehcirine ilişkin şu tarihsel gerçekleri dile getirdi:

“Düşmanca ithamda bulunanların sürdükleri büyük mübalağalar dışında Ermenilerin tehciri meselesi aslında şuna inhisar etmektedir:
Rus Ordusu 1915’te bize karşı büyük taarruzunu başlattığı bir sırada o zaman Çarlığın hizmetinde bulunan Taşnak Komitesi, askeri birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti. Düşmanın sayı ve malzeme üstünlüğü karşısında çekilmeye mecbur kaldığımız için kendimizi daima iki ateş arasında kalmış gibi görüyorduk. İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız bir şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde terör hüküm sürdürülüyordu. Bu cinayetleri işleten saflarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri katan çeteler, silah,
cephane ve iaşe ikmallerini, bazı büyük devletlerin daha sulh zamanından itibaren kendilerine kapitülasyonların bahşettiği dokunulmazlıklardan istifade ve bu maksada matuf olarak
büyük stoklar husule getirmeye muvaffak oldukları Ermeni köylerinde yapıyorlardı.”

İNGİLİZLERİN İRLANDA’YA REVA GÖRDÜĞÜ MUAMELE

Büyük Önder Atatürk, Ermeni tehciri ve Ermeni çetelerinin yaptıkları katliamlar konusundaki görüşlerini de şu sözlerle dile getirmişti:
“İngilizlerin sulh zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda’ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya efkarı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz.”

“Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı.”

“Gerek umumi harp sırasında gerek mütarekeden sonra Ermeniler ve Rumlar tarafından Müslüman ahaliye yapılan mezalim üzerinde durmak uzun bir hikaye olur.”

“Brest Litovks Muahedesi’nin akdini müteakip Rusların şark vilayetlerimizi tahliyeye başladıkları sırada Ermeni çetelerinin yapmış oldukları katliam ve tahribat kafi derecede herkesin malumudur.

Prof. Dr. NORMAN STONE’UN NESNEL TARİHSEL DEĞERLENDİRMELERİ

“Diaspora Ermenileri, ‘tarihçilerin’ soykırım davasını kabul ettiğini söylüyor. Ortada, diasporanın çizgisini onaylayan ‘soykırım uzmanları birliği’ olarak nitelendirilen saçma bir örgüt var; ancak bunlar kim ve ne tür ehliyetlere sahipler? Ruanda, Bosna ve hatta Auschwitz hakkında bir şeyler biliyor olmak, onlara 1915’teki Anadolu’yu tartışma yetkisi vermez…”

Prof. Norman Stone’dan aktaralım :

Türkler soykırım yapmadı !

Söylenmesi gereken ilk şey, ‘soykırım’ işi hiçbir zaman kanıtlanmadı. Gösterilen en iyi kanıtlar dolaylı düzeyde ve İngilizler, İstanbul’u işgali sırasında hiçbir zaman doğrudan bir kanıt ya da belge bulamadı. İngilizler, Türklere karşı kanıt bulmak amacıyla önde gelen kimi Türkleri Malta’da tutsak etti; ancak hiçbir şey bulamadılar. İngilizler, Amerikalılara bir şey bilip bilmediklerini sorduklarında aldıkları yanıt yalnızca ‘hayır’ dı. Sonuç, olduğu iddia edilen ‘soykırımın’ hiçbir zaman doğru düzgün bir mahkeme sürecine konu olmamasıdır. .. gerçek şu ki, İngiliz kanun adamları
açık bir biçimde tutsaklarını yargılamak için ellerinde yeterli kanıtın bulunmadığını söyledi..”

Gerçek şu ki, ortada bir “soykırım” kanıtı yok, bir bakıma Ermenilerin imha edildiğini gösteren hiçbir belge ortaya çıkmadı.
Ancak düzmece bir kanıt var..

Ermeniler düzmece dokümanları öne sürüyor..

Gerçek şu ki Ermeni diasporası bu iddialarını doğru düzgün bir mahkeme sürecine taşımadı.

Fransız ya da başka bir parlamentonun cevabın ne olduğuna dair hüküm vermesi açıkça kepazeliktir.

Fransa’da gerçeği haykırmaya hazırım…

“TÜRKLER, HIRİSTİYANLARI KATLEDİYOR” İDDİALARI”

1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin aldığı yaraları saramadığını gören büyük devletler, İstiklal peşinde koşan Ermenilere yardım ederek Tiflis’te Taşnak, İsviçre’de Hınçak teşkilatlarını kurmalarına ve silahlı mücadele başlatmalarına yardımcı olmuşlardı. Osmanlı Devleti’nin Balkan Harbi’nden de mağlup çıktığını gören Rusya, İngiltere ve Fransa bir taraftan Türkiye’yi aralarında paylaşma planları, diğer taraftan da Taşnak ve Hınçak teşkilatına her türlü silah ve para yardımı yapıyordu. Bu 3 devlet, Türkiye aleyhine başlattıkları çalışmaları ve 1. Dünya Savaşı’nda Türkiye’yi tasfiye etme hareketlerini kendi kamuoylarına kabul ettirebilmek için kiliseleri de devreye sokarak büyük bir propagandaya girişmişlerdi.

Bu amaçla kitaplar yayınlayan ve toplantılar düzenleyen ülkeler,
”Müslüman Türkler, Hıristiyan halklara zulmediyor, onları katlediyor.
Hıristiyan halkları kurtarmak için Türkiye’yi ve Türkleri cezalandırmamız gerekiyor. İşte bu maksatla Türklere karşı harp ediyoruz.” temasını işlemişlerdi. Büyük Önder ATATÜRK, bu gerçek dışı propagandanın öncülüğünü yapan İngiliz Başbakanı Lloyd George ve Fransız Başbakanı George Clemenceau’ya şu çarpıcı sözlerle yanıt vermişti:

“Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır. Milletimizin zalim olduğu iddiası baştan başa yalandır. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve adetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanların dinine ve milliyetine riayetkar olan yegane millet bizim milletimizdir.
Fatih, İstanbul’da bulduğu dini ve milli teşkilatı olduğu gibi bıraktı. Rum Patriği, Bulgar Eksarhı ve Ermeni Kategikosu gibi Hıristiyan din reisleri imtiyaza sahip oldu. Kendilerine her türlü serbestlik verildi. İstanbul’un fethinden beri, Müslüman olmayanların mazhar bulundukları bu geniş imtiyazlar milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en büyük müsaadekar ve civanmert bir milleti olduğunu ispat eden en büyük delilidir.”

Sonuç :

• Tehcir bir zorunluluktu.
• Tehcir’de Ermenilere katliam yapılmamıştır.
• Tehcir edilenler yaşamdadır.
• Tehcir, Ermeni çetelerinin Türklere yaptığı katliamlardan doğan kin ve düşmanlıktan dolayı, bir yönüyle Ermenilerin yaşamını kurtarmıştır.
• Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşı sırasında katliama uğrayan,
asıl soykırım girişimine tabi tutulan Türklerdir.
• Türkleri ve Ermenileri, birbirlerini kırmaları için Doğu’da önce Ruslar, sonra İngilizler, Güney’de Fransızlar kışkırtmışlardır.
• Ermeni kırımı yalandır, uydurmadır, iftiradır, İngiliz propagandasıdır.
• “Ermenilere kırım yaptınız” konulu saldırılar, tarihi gerçeklere değil, siyasal emellere dayanmaktadır.
• Siyasal emel topraktır, Türkiye’nin Doğusunda “Kafkas Seddi” oluşturmaktır.
• Bu projede, Kürtçülük ve Ermenicilik birer araçtır ve paralel kullanılmaktadırlar.

Türkiye ne yapmalı ??

Prof. Dr. Norman Stone’a göre :

“Eğer Fransız yasası onaylanırsa, o zaman Türkler eyleme geçmek için hazır olmalı, aksi takdirde tazminat için devasa rakamlar ödeme riski ile karşı karşıya kalacaktır. Örgütlenmek gerekmektedir. Ben gönüllü olarak Fransa’da sıkıntı çıkarabilirim: Halka açık bir konferans vermek ve tüm “Ermeni soykırımı” tezi içinde neyin yanlış olduğuna işaret etmek benim için çok kolay olurdu -aslında sadece Veinstein’in makalesini de okuyabilirim (ya da o dönemin önde gelen ismi Alman General Bronsart von Schellendorf’un makalesini).
Fransız hükümeti muhtemelen bir süre için beni cezaevine koymak için yeteri kadar sıyırmış olacaktır (aslında bu suçu, çok sayıda Afrikalının köle ticaretine dahil edildiğine işaret etmek olan ve bazı kölelerin bu ticaretin kendilerini yamyamlıktan koruduğu için götürülmeye gönüllü olduğunu yazdığı için cezalandırılan saygın bir Fransız tarihçiye de yapılmıştı). Ancak birisinin çıkıp da, parlamentonun yetkisinin saçma bir şekilde suistimal edilmesine ve neredeyse yüz yıl önce ve iki bin kilometre uzaktaki ve dilini bugün sadece çok az sayıda insanın konuşabildiği bir ülkedeki
bir olay hakkında tarihçilere ne söylemeleri gerektiğini dikte eden bir parlamentoya karşı bir duruş benimsemesi gerekmektedir..”

Sonsöz :

Türklere dönük “soykırım suçlaması”, aslında emperyalist Batı’nın kirli bilinçaltını sözde arıtmaya dönük, iyi bilinen ama boşuna bir, “usa bürünme” (rasyonalizasyon) denen ruhsal savunma aracıdır. Zamanla ortaya çıkacak yeni belgeler ve bilim namusu taşıyan nesnel tarihçilerin çabaları, bir kez daha, çarpıtılan gerçeği boş bir eldiven gibi bu utanmazların yüzlerine çarpacaktır.

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir