ABD Politikasında Soykırım İddiaları

HİKMET SAMİ TÜRK | Independent Türkçe

Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK
ESKİ ADALET BAKANI

29 Nisan 2021, Cumhuriyet

Üzerinden 106 yıl geçmiş bir olayla ilgili, gerçekdışı “Ermeni soykırımı” iddiasını her yıl, üstelik bu kez ABD başkanının ağzından dile getirmek onu yeniden canlandırmak demektir. Başkan Joe Biden, konumunun gerektirdiği sorumlulukla bağdaşmayan soykırım iddiasıyla Türkiye ile ABD arasındaki dostluk ilişkilerinin de kolay kolay düzelmeyecek şekilde bozulmasına yol açmıştır. Ortaya attığı asılsız iddia buna değer mi?

ABD Başkanı Joe Biden, 1915 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı koşullarında aldığı, Doğu Anadolu’da ayaklanan Ermenilerin ülkenin Irak, Suriye ve Lübnan gibi güney bölgelerine sevk ve iskânı şeklindeki tehcir (zorunlu göç) kararının uygulanmasında meydana gelen olayları “genocide” (soykırım) olarak niteledi. ABD’de 1915 olayları için ilk kez 1981 yılında Başkan Ronald Reagan tarafından kullanılan bu terim, 2019 yılında Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından kabul edilen karar tasarılarında da kullanılmakla birlikte, Başkan Barack Obama ve Donald Trump, hukuki bir terim kullanmaksızın olayları Ermenice “Metz Yeghern” (Büyük Felaket) olarak nitelemekle yetindiler.

Joe Biden ise seçim kampanyası sırasında verdiği sözü tutarak “soykırım” terimini kullandı. Osmanlı Devleti’nin Ermeni terörünü önlemek için komita merkezlerini kapattığı ve önde gelen üyelerini tutuklattığı 24 Nisan 1915 tarihinin yıldönümü, ABD’deki Ermeni diasporasının çabalarıyla her yıl soykırım iddialarının tekrarlandığı bir anma günü haline getirildiği için önümüzdeki yıllarda da aynı terim kullanılmaya devam edebilir. Reagan’dan 40 yıl sonra Biden, gerçek olmayan bu iddiayı dile getiren ikinci ABD Başkanı olarak yeni bir yanlış iş yapmıştır.

SOYKIRIM NEDİR?

Çünkü söz konusu olaylarda bir soykırım yoktur. BM Genel Kurulu’nca 9 Aralık 1948 tarihinde kabul edilen Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Hakkında Sözleşme’nin 2. maddesinde “soykırım” şöyle tanımlanmıştır:

“Bu sözleşmede soykırım, milli, etnik, ırki veya dini bir grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi maksadıyla aşağıdaki fiillerin işlenmesi anlamına gelir:

a) Grup üyelerini öldürme,
b) Grup üyelerine bedensel veya ruhsal ağır zarar verme,
c) Kasıtlı olarak grubun fiziki olarak tamamen veya kısmen yok edilmesi sonucunu doğuracak yaşam koşullarına zorlanması,
d) Grup içinde doğumları engellemeye yönelik önlemler alınması,
e) Grubun çocuklarının başka gruba zorla nakledilmesi.”

Aynı tanım, 26.9.2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “soykırım” kenar başlıklı 76. maddesinin 1. fıkrasına alınmıştır.

ÖNCESİ VE SONRASIYLA 1915 OLAYLARI

1915 olaylarından 33 ve 89 yıl sonra yapılmış olan bu tanımlar, “soykırım” kavramının henüz bilinmediği bir dönemdeki olaylar hakkında uygulanmak istense bile ortada böyle bir fiil yoktur. Çünkü bu olaylar sırasındaki ölümler, bir yanda Osmanlı Devleti’nin savaş halinde olduğu Çarlık Rusyası’nın kışkırtmasıyla Doğu Anadolu’da bağımsız bir devlet kurmak için ayaklanan, vatandaşı oldukları Osmanlı Devleti’ne karşı düşman ordusunun yanında yer alan Ermenilerin ihaneti ve bölgedeki mezalimi nedeniyle Türklerin uğradığı can kayıpları, diğer yanda Rus askerleriyle savaşan Türk askerlerinin aynı zamanda onlarla işbirliği yapan Ermeni çeteleriyle çarpışmak zorunda kalması nedeniyle meydana gelen can kayıpları ile devletin cephe gerisinde bir önlem olarak Ermenileri bölgeden uzaklaştırmak için uyguladığı tehcir sırasında yollarda hastalıklar ve bazı Kürt aşiretlerinin de katıldığı çete baskınları nedeniyle uğranılan can kayıplarından oluşmaktadır.

Soykırım niteliği taşımayan bu karmaşık süreçte en az Ermeniler kadar Türkler de büyük acılar yaşadılar.

Sonraki yıllarda Ermeni terör örgütleri, intikam almak için birçok cinayet işledi. Tehcir kararını veren veya uygulayan İttihat ve Terakki Fırkası hükümetlerinin sadrazamları (başbakanları) Talat Paşa 15 Mart 1921’de Berlin’de, Sait Halim Paşa 6 Aralık 1921’de Roma’da, yüksek komuta görevlerinde bulunmuş bir asker ve önde gelen fırka yöneticileri arasında yer alan bir siyaset adamı olan eski Bahriye Nazırı Cemal Paşa 25 Temmuz 1922’de Tiflis’te Ermeni komitacılar tarafından öldürüldü.

27 Ocak 1973’te Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ve yardımcısı Bahadır Demir’in öldürülmesiyle başlayan ve sonraki yıllarda Ermeni teröristlerce sürdürülen bir dizi cinayetle 35 Türk diplomatı hayatını kaybetti. Bu cinayetleri Türklerden başka kimse kınamadı. (AS: ASALA terör örgütü eliyle!)

DEĞERLENDİRME

Başkan Joe Biden, ABD’deki Ermeni lobisini memnun etmeye yönelik iç politika hesaplarıyla söylediği, olayları sadece Ermenilerin iddialarına göre tek yanlı olarak değerlendiren sözlerinin yol açabileceği sonuçları düşünmeliydi. Türk milletinin asla kabul etmeyeceği bir iftirayı dile getirirken bunun, Türkiye’nin Ermeni kökenli vatandaşlarını da rahatsız edeceğini, iki komşu ülke olarak Türkiye ve Ermenistan ilişkileri üzerinde olumlu bir etki yapmayacağını bilmeliydi.

Savaşlardan sonra bile savaşan ülkeler barışır, aralarında yeniden dostluk kurulur. Üzerinden 106 yıl geçmiş bir olayla ilgili, gerçek dışı soykırım iddiasını her yıl, üstelik bu kez ABD başkanının ağzından dile getirmek onu yeniden canlandırmak demektir.

SONUÇ

Bırakınız, bu konuyu iç politika hesaplarıyla siyaset adamları değil, tarihçiler tartışsın. Siyasi tarihi siyaset adamları yapar ama tarihçiler yazar. Türkiye ile Ermenistan arasında iyi komşuluk ve dostluk ilişkilerinin gelişmesini araya barikatlar koyarak engellemeyiniz. Bunun kime ne faydası var?

Başkan Biden, konumunun gerektirdiği sorumlulukla bağdaşmayan soykırım iddiasıyla Türkiye ile ABD arasındaki dostluk ilişkilerinin kolay kolay düzelmeyecek şekilde bozulmasına da yol açmıştır. Ortaya attığı asılsız iddia buna değer mi?

Önyargıları aşmak

Uluç GÜRKAN
ESKİ TBMM BAŞKANVEKİLİ

24 Nisan 2021 Cumhuriyet

Türkiye, Ermeni soykırımı iddialarına karşı siyasi iradesini ortaya koymalıdır. Tribünde oturup şu ya da bu parlamento, devlet ya da hükümet başkanı “soykırım” dediğinde “Bizim için yok hükmündedir” türü tepkiler yasak savmaktan öteye gitmez.

Türkiye sıradan bir devlet değildir. Yakın zamana kadar, dünyaya başı dik olarak bakabilmiş, sözünü dinletebilmiştir.

Kuruluş yıllarında, Milletler Cemiyeti’ne, kendisi başvurmadan üye yapılan tek ülke Türkiye’dir. Ötesinde, öncülüğünü yaptığı Balkan Antantı ve Sadabat Paktı ile çevresinde İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin de saygı göstermek zorunda kaldığı barışçıl bir güvenlik kuşağı oluşturmuştur.

NET DURUŞUN KAZANIMLARI

Lozan’da çözüme kavuşturamadığı Boğazlardaki egemenliğini 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile, Hatay’ın anavatana katılmasını da 1939’da silaha başvurmadan barışın zaferi olarak çözüme kavuşturmuştur.

Çok partili dönemde de 1970’li yıllarda önce haşhaş ekim yasağını kaldırarak ABD’ye kafa tutmuş, 1974 Barış Harekâtı ile Kıbrıs’ta iki ayrı devlete giden yolu açmıştır. Bunları yaparken ABD’nin silah ambargosuna boyun eğmemiş, misillemeleriyle ABD’yi geri adım atmaya zorlamıştır.

1980’li yılların ikinci yarısında, ABD Kongresi’ne birbiri ardına sunulan Ermeni soykırımı tasarılarını, ABD’nin Türkiye’deki askeri ayrıcalık ve kolaylıklarına kısıtlama koyarak başarıyla püskürtmüştür.

1990’lı yıllarda da Ege’nin Yunan gölü olmasına izin vermeyeceğini, gerekirse savaşacağını dünyaya kabul ettirmiş, Avrupa Birliği’nin tam üyelik adaylığına kabul edilmesi için dayatılan Ege ve Kıbrıs koşulunu reddederek AB’yi de dize getirmiştir.

BÖLGE MERKEZLİ DIŞ POLİTİKA

Türkiye, kimilerince “çömez devlet” denilerek küçümsenmeye çalışılan 1920’li ve 1930’lu kuruluş yılları ile “güçsüz devlet” diye aşağılanmak istenen 1970’li ve 1990’lı yıllarda, gerçekte bir dünya oyuncusu olarak öne çıkmıştır. Anılan yıllarda başarıyla uygulanan bölge merkezli dış politika Türkiye’yi “dünya politikasında bölgesel bir güç ve pivot devlet” olarak ortaya çıkarmıştır.

Bölge merkezli dış politikanın temel ilkesi komşularımızla ve yakın bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler içinde olmaktır. Böylece çevremizde bir güvenlik kuşağı oluştururken bölgemizde barışın ve işbirliğinin öncüsü olabilmiştik. Bölgesel ihtilaflarda, örneğin Suriye ile İsrail arasında dahi arabulucu hatta hakem rolü üstlenebilmiştik.

Bölgemizdeki bu sağlam konumumuzdan aldığımız güçle dünyaya başı dik olarak açılabilmiş, Birinci Dünya Savaşı’nda bizi Avrupa’dan sonra Anadolu’dan da kovarak yok etmeye kalkışmış olan Batılı devletlere sözümüzü dinletebilmiştik.

Türkiye yükselen bir dünya gücü olarak kendisini bugün de ortaya koyabilir. Mezhepçi yaklaşımları terk edip bölge merkezli dış politikasına yeniden işlerlik kazandırması halinde, bölgesinde yaşadığı yalnızlıktan kolayca kurtulabilir ve yitirdiği caydırıcılığını yeniden kazanabilir.

Bu ortamda Türkiye, Ermeni soykırımı iddialarını da başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin din temelli ırkçı önyargılarının siyasi takıntısı olmaktan kurtarabilir. Tarihin önyargılarla çarpıtılarak güncel politikaya dönüştürülme girişimlerini kolaylıkla engelleyebilir.

Bunun için soykırım iddialarının asılsızlığını tarihi ve hukuki gerçekler temelinde belgelendiren bir devlet politikasının oluşturulması gereklidir.

Türkiye, bu politikanın oluşturulması ve etkin biçimde uygulanması için gerekli belge, bilgi ve beyin gücüne sahiptir. Yurtiçinde ve yurtdışında Ermeni sorunu üzerinde çalışan gönüllüler, devletin hiçbir desteği olmaksızın, 2000’li yıllar itibariyle

soykırım iddialarının hukuksal açıdan hiçbir temelinin bulunmadığını belgelendirmiştir.

Bunun uluslararası yargı kararlarına yansıması da sağlanmıştır.

DEVLET İRADESİ GÖSTERİLMELİ

Gönüllülerin bireysel çabalarıyla tarihsel açıdan da denge her geçen gün Türkiye’nin lehine gelişmektedir. Ancak siyasal bağlamda soykırım lobisinin üstünlüğü dünya genelinde bütün ağırlığıyla sürmektedir.

Bu noktada Türkiye’nin devlet olarak siyasi iradesini ortaya koyması kaçınılmazdır. Tribünde oturup şu ya da bu parlamento, devlet ya da hükümet başkanı “soykırım” dediğinde “Bizim için yok hükmündedir” türü tepkilerle yetinmek yasak savmaktan öteye bir anlam taşımamaktadır.

Devletin tribünden sahaya inmesi, gönüllülerin bilgi, belge ve beyin gücünü de seferber edecektir. Bu seferberlik gerçekleştiğinde tarihsel açıdan haklılığımızın pekişmesi fazla zaman almayacağı gibi, din ve etnik temelli önyargıların aşıldığı bir siyasi denge de mutlaka kurulacaktır.

Ahmet Hakan’ın Doğu Perinçek’le röportajı


Ahmet Hakan’ın Doğu Perinçek’le röportajı

Ahmet Hakan'ın Doğu Perinçek'le röportajı

Hürriyet yazarı Ahmet Hakan Genel Başkanımız
Doğu Perinçek’le tam sayfa röportajını yayınladı.

Ahmet Hakan : Fethullah’ın adamlarının temizlenmesini desteklerim. Gülen’in devlet mekanizmasındaki varlığının temizlenmesi hususunda Erdoğan’la işbirliği yapmaya
hazır imajı verdiniz. Duruşunuz böyle mi gerçekten?

DOĞU PERİNÇEK : Hayır. Yok. Bizim dediğimiz şu: Üzerlerine gidiyor madem, tutmayın. Niye tutuyorsunuz? Mesela yolsuzluk nedeniyle Tayyip Erdoğan’ın üzerine gidildiği zaman “Bunu Fethullahçılar yapıyor” diyerek nasıl engellemiyorsanız, aynı şekilde Fethullah Gülen’in devlet kadrolarındaki adamlarının üzerine gidildiği zaman da engellemeyin. Burada doğru ve halkı bir şey var. Onun yanında olmak lazım.

Ahmet Hakan: İşçi Partisi idiniz, Vatan Partisi oldunuz.
Partinizin adını neden değiştirdiniz?

DOĞU PERİNÇEK: Biz vatan toprağındaki tüm sınıfları kucaklayan bir programa sahibiz. “Vatan Partisi” adı bizim yıllardır düşündüğümüz bir isimdi. Bir vesile arıyorduk.
Partimize katılmaların olması buna vesile oldu.

Ahmet Hakan: İsim çok mu önemli?

DOĞU PERİNÇEK: Çok önemli değil. Fakat bize toplumda hep “Niye sizin adınız İşçi Partisi? Bir tek işçiler mi size üye? Niye toplumun tamamını kucaklamıyorsunuz?” deniliyordu.
Biz de “Partimizin adı böyle” diyorduk.

Ahmet Hakan: Partinize kimler katıldı? İsim verebilir misiniz?

DOĞU PERİNÇEK: Çok seçkin isimler var. Apo’yu yargılayan yargıç Turgut Okyay
Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı İsmail Hakkı PekinEski Meclis Başkanvekili ANAP‘lı Hasan Korkmazcan… Milliyetçi kesimin cefakâr isimlerinden Yaşar OkuyanEski İstanbul Valisi Erol Çakır… Hepsi “Atatürk’te birleştik” sloganıyla Vatan Partisi’ne geldiler.

Ahmet Hakan: Ne kadar oy alacaksınız?

DOĞU PERİNÇEK: Beş milyon oy alıp barajı geçmeyi hedefliyoruz.
Bazı anketlerde oylarımızın yükseldiği görülüyor.

Ahmet Hakan: Girdiğiniz her seçimde binde ile ifade edilen oranlarda oy alıyorsunuz
ama sizin hiç moraliniz bozulmuyor. Bunu nasıl başarıyorsunuz?

DOĞU PERİNÇEK: ABD, Türkiye‘yi bölmek için bir operasyon yaptığında Türk Silahlı Kuvvetleri ile Vatan Partisi’ne yöneliyor. Demek ki Türkiye‘nin en büyük partisi biziz.

Ahmet Hakan: Oy önemli değil mi?

DOĞU PERİNÇEK: Oyu önemsiz görmüyoruz ama küresel merkezlerden bakıldığında milletin bütünlüğünü ve Atatürkçülüğü savunan bir parti olarak görülüyor ve
hedef alınıyoruz.
Demek ki uluslararası çapta varlığı hesaba katılan güçlü bir partiyiz.
Yüzde 10 barajı bizim gibi partiler için getirildi. Baraj olmasa bizim alacağımız oyu
kimse tahmin edemez.

Ahmet Hakan: Seçim gecesi sonuçlar ortaya çıktığında siz ne yapıyorsunuz?
Bir çöküş yaşamıyor musunuz?

DOĞU PERİNÇEK: Üzüntü duymamak elde değil. Ama kendimize güvenle ve metanetle karşılıyoruz. Hedeflerimize inanıyoruz. “Bu aşılacak diyoruz..” yani.

Ahmet Hakan: Kısa süre önce Suriye‘ye gittiniz, Esad’la görüştünüz. Esad sonuçta
halkını katletmiş, binlerce insanın ölümüne yol açmış biri… Nasıl görüştünüz,
nasıl elini sıkabildiniz?

DOĞU PERİNÇEK: Bizim gözümüzde Esad, emperyalizme karşı mazlum milletlerin direnişinde cephedeki liderdir. Emperyalizmin saldırıları karşısında kaçmadı, dik durdu, ülkesine bağlı kaldı ve halk O’nu başında tuttu.

Ahmet Hakan: Kendi halkını öldürmedi mi?

DOĞU PERİNÇEK: Her kurtuluş savaşı, bir içsavaştır. Mustafa Kemal‘e bakalım.
Kurtuluş Savaşı’nın başında Akyazı, Düzce, Biga, Konya, Yozgat isyanlarını bastırmadı mı? Neydi o isyanlar? İngiliz liralarıyla örgütlenen şer kuvvetler. Mustafa Kemal onları bastırdı ve ezdi.

Ahmet Hakan: Ama bizim Suriye‘de gördüğümüz şöyle bir şey: Arap Baharı‘nın etkisiyle Suriye halkı sokaklara çıkıp protesto gösterileri yapmaya başladı. Bu sivil gösteriler,
Esad tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Silahsız, sivil eylemciler öldürüldü.

DOĞU PERİNÇEK: Humus gibi yerlerde Müslüman Kardeşler‘in o tür kalkışmaları oldu.
E şimdi PKK kalkışma yapsa…

Ahmet Hakan: Ama bir dakika… Silahsızdı o insanlar. İlk protesto hareketi sivil ve silahsızdı.

DOĞU PERİNÇEK: Kalkışmanın Suriye‘de bir haklılığı yok. Onu bastırmak oradaki rejimin görev ve sorumluluğu… Ama kanlı mı oldu, hukuk ne kadar uygulandı, bunları bilmiyoruz. Doğru bilgiler üzerinden değerlendirme yapmalıyız ve bu konuda bize verilen bilgilerle sınırlıyız. Ama şunu çok iyi biliyoruz: Beşar Esad Suriye‘nin bütünlüğünü, bağımsızlığını, hoşgörüsünü ve laikliğini temsil ediyor. O bakımdan sıktığımız el, sıcak bir eldi.

Ahmet Hakan: Kanlı bir el değil miydi yani?

DOĞU PERİNÇEK: Kanlı bir el değildi. Sıcak bir eldi. Bir dost eli. Beşar Esad,
Mustafa Kemal soyundan gelen bir adam. Mustafa Kemal 1920’lerde ne yaptıysa,
Beşar Esad bugün onu yapıyor. O dönem Mustafa Kemal’e “katil” diyorlardı.

Ahmet Hakan: Siz ısrarla şu kronolojiyi ihmal ediyorsunuz: Önce demokratik taleplerle sokağa çıktı insanlar… Ardından Esad’ın bu gösterilere kanlı biçimde müdahalesi geldi.
İç savaş ve dışarıdan müdahale, bu katliamın ardından geldi. Kronoloji böyle.

DOĞU PERİNÇEK: Acaba öyle mi? Müslüman Kardeşler, biz ona münafık kardeşler diyoruz, Ortadoğu’da örgütlüler. Bunların Türkiye‘de de uzantıları var. Bunların iki özelliği var: Antiemperyalist İslam’ı temsil etmiyorlar ve mezhepçiler. Bu insanların kalkışmalarını bastırmak bir rejimin hakkı. Ama o bastırma sırasında sizin dediğiniz şeyler olmuşsa,
bunlar gerçekleşmişse tabii eleştirilir. Buna da bir şey demiyoruz.

Ahmet Hakan: Esad için antiemperyalist diyorsunuz ama sonuçta başta ABD olmak üzere Batılı güçler “Esad’lı çözüm” falan demeye başladılar. Buna ne diyorsunuz?

DOĞU PERİNÇEK: ABD ve Batı yenildi. Bu noktaya geldiler. Neden?
Çünkü o eli bükemediler. Şimdi bükemedikleri eli öpmek zorunda kaldılar.

Ermeni soykırımı yapıldı’ diyen de özgürce konuşmalı.

Ahmet Hakan: Bazı Batı ülkeleri, “Ermeni soykırımını inkâr suçu” diye bir suç getirdiler. Siz de buna karşı mücadele ettiniz. Oralara gittiniz, tarif edilen suçu işlediniz.
Benim merak ettiğim şey şu: Sizin yönettiğiniz bir ülkede bir insan özgürce
Ermeni soykırımı olmuştur” diyebilecek mi?

DOĞU PERİNÇEK: Bizim yönettiğimiz Türkiye‘de “Ermeni soykırımı yapılmıştır” diyenler de serbestçe konuşacak. Zaten şu anda da serbestçe konuşuyorlar.

Ahmet Hakan: “Ermeni soykırımını inkâr suçu”nu işlediniz ama size destek de
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nden geldi.

DOĞU PERİNÇEK: Biz bir zafer kazandık. Bunu bağnaz milliyetçiler başaramazdı.
Sorunu bir Türk-Ermeni kavgasına getirerek böyle bir başarı kazanılmaz. Biz bu davada Ermenilere yönelik en küçük bir ithamda bulunmadık, onları incitmemeye dikkat ettik,
hatta onları koruyan söylemler belirledik. Mesela “Bu bir emperyalist yalan” dedik. Mücadeleyi fikir özgürlüğü alanına oturttuk.

Ahmet Hakan: Ama yine de ifade özgürlüğü gibi bir Avrupa değeri sayesinde
size hak verildi.

DOĞU PERİNÇEK: O değerler Avrupa‘nın değerleri değildir. İnsanlığın değerleridir. Uluslararası değerlerdir.

Ahmet Hakan: Ermeni soykırımı yalansa… 1914’te ne olmuştur?

DOĞU PERİNÇEK: Bütün belgeler, Rus Çarlığı’nın mahkeme raporları… Bunların hepsi karşılıklı bir kırım olduğunu anlatıyor. Tek taraflı Türklerin yaptığı bir kırım değil.
Ziya Gökalp‘in tabiriyle “mukatele”. 

KARŞILIKLI KIRIMLAR OLDU

Ahmet Hakan: “Mukatele”, karşılıklı öldürme demek. Silahlı Ermeni çeteleri ile silahlı Türk askerleri arasında cereyan eden olaylar için bunu söyleyebiliriz. Ama olaylarda elinde silah olmayan sivil Ermenilerin de katledildiğini görüyoruz. Tehcir kararıyla yollarda perişan biçimde öldüklerini görüyoruz. Bu “mukatele” denilerek geçiştirilecek bir şey mi?

DOĞU PERİNÇEK: Bunu hiç inkâr etmedik. Davayı kazanmamızın bir nedeni de bu.
İnkâr etseydik kazanamazdık.

Ahmet Hakan: İnkâr etmediğiniz şey nedir?

DOĞU PERİNÇEK: Karşılıklı kırımlar oldu. Sivil insanlar da katledildi. Fakat bunların sorumluları da zaten yargılandı. Osmanlı devletinin kurduğu mahkemelerde yüz küsur insan idama mahkûm edildi. Tehcir sırasında yollarda mallarına el konan Ermeni kardeşlerimiz de oldu. Ama bunun sebebi ne? O zaman Osmanlı devletini paylaşmak için bir emperyalist proje vardı. Çarlık Rusya‘sı, İngiltere ve Fransa‘nın projesi… Ermeni çetelerini örgütleyenler bunlar. Lenin‘in “Emperyalizm” kitabında “Çarlık Rusya‘sı Ermeni çetelerini örgütlüyor,
bunları savaşta ateşe sürecek ve Osmanlı’yı parçalayacak” diyor
.

Ahmet Hakan: Sizce sorun Ermeniler vatan topraklarından sürülmeden,
yani tehcir söz konusu olmadan çözülemez miydi?

DOĞU PERİNÇEK: Tehcir kararı alınmasaydı İstiklal Savaşı verilemezdi.

=========================================

Dostlar,

Bu önemli söyleşinin metnini yaklaşık 1 ay sonra bir kez daha paylaşmakta yarar görüyoruz.
(25 Mart 2015).

Sevgi ve saygı ile.
23 Nisan 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Tarihsel kurultay büyük birleşme : Vatan Partisi’nde birleşiyoruz!


Tarihsel kurultay büyük birleşme!

Doğu Perinçek’in kurultay konuşmasının tamamı: Vatan Partisi’nde birleşiyoruz!

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek konuşmasında, Atatürk Cumhuriyeti’ni kurma sözü vererek,

“Vatan Partisi’ni 4 Eylül 1919’da Atatürk kurmuştur.

Ben bu Parti’nin ilk üyesiyim. Türkiye’nin bütün öncülerine Vatan’da birleşme çağrısı yapıyorum.” dedi.

Doğu Perinçek'in kurultay konuşmasının tamamı: Vatan Partisi'nde birleşiyoruz!

Doğu Perinçek ayrıca; Anadolu Partisi Genel Başkanı Emine Ülker Tarhan, İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler ve Eskişehir Milletvekili Süheyl Batum’a Vatan Partisi’ne katılma çağrısı yaptı.

İŞTE KONUŞMANIN TAMAMI

Özgecan Aslan’ı alevler içinde çığlık çığlığa bırakmanın utancıyla Arena’da toplanmış bulunuyoruz. Kendimizi affetmiyoruz. Bu karanlık manzara karşısında Cumhuriyet öncüleri olarak kendimizi affetmiyoruz. Burada işte, Cumhuriyet’in direnci Muazzez İlmiye Çığ,
sizi saygıyla selamlıyorum. Cumhuriyet direniyor,

Cumhuriyet Muazzez İlmiye Çığ’ın kişiliğinde ayaktadır.

Cumhuriyet geleceğin belirleyicisidir. Devrimle kurduk biz Cumhuriyeti, bu Türkiye’yi,
bu vatanı! Şimdi yine büyük işlerin eşiğindeyiz. Cennet, Hz. Muhammed’in,
o medeniyet devrimcisinin belirttiği gibi kadınların ayağının altındadır.

Kadınımızı bu karanlık rejimden, bu cehennem zebanilerinin ayaklarının altından kurtaracağız, söz veriyoruz!
Türkiyemiz şeyhler, dervişler, müritler, çelebiler, cemaatler ve tecavüzcüler ülkesi olamaz! Şimdi hep birlikte ayağa kalkıyoruz ve yemin ediyoruz.

SÖZ VERİYORUZ!

Atatürk Cumhuriyeti’ni devlet katında ve toplumda yeniden kurmak için
büyük devrimci önderimiz Atatürk’ün önünde yemin ediyoruz, söz veriyoruz!

Bu karanlık saltanatı, Erdoğanların karanlık saltanatını yıkacağız, söz veriyoruz!
Bağımsız, başı dik, aydınlanmış, Kürdünü kucaklayan, Türküyle Kürdüyle Sünnisiyle Alevisiyle milleti birleştiren, vatanı birleştiren, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz!

Soma işçilerine, Yatağan işçilerine, Zonguldak maden işçilerine, Ermenek işçilerine
söz veriyoruz! Onları o karanlık kuyulardan çıkaracak ve memleketin efendisi yapacağız.
Köylüyü Atatürk’ün dediği gibi memleketin efendisi yapacağız.
Germencik Moralı köylüsüne, Mardin’in Alakuş köylüsüne söz veriyoruz!
Taşeron kölesi olmayacağız. Taşeron işçilerine söz veriyoruz!
Şu anda bizi Mardin’in Alakuş köyünden izleyen İlkokul 4. sınıf öğrencisi Aziz Yıldız’a,
20 yıl sonraki cumhurbaşkanımıza söz veriyoruz!

Türkümüzü Kürdümüzü eşitlikle, Türkiye içinde özgürlükle, kardeşlikle birleştireceğimize
söz veriyoruz!

Çarşılarımıza zenginlik getiriyoruz.
Çarşıların zenginleştiği, gül alınıp gül satıldığı çarşıları kuracağız, söz veriyoruz!

Milli sanayicimize, milli tüccarımıza, üretimimize katkısı olan bütün ülkemize söz veriyoruz! Üret Türkiye diyoruz. Üretin çiftçimiz, üretin işçiler, sanayiciler!

Gençliğimize güveniyoruz. Umudumuz gençlik. Herkesin iş sahibi olduğu, emeğiyle hayatını kazandığı, bilim yaptığı, aydınlanmış Türkiye için gençliğimize söz veriyoruz!
Onlardan kuvvet alıyoruz.
Borçlu bir Türkiye yarattılar. 250 milyar Dolar borç içinde çırpınıyorlar, kıvranıyorlar, yıkılacaklar. Borç, sıcak para diktasını yıkacağız. Borçlanmış Türkiye’yi yıkacağız.
Ergene Nehri’ne, İzmir Körfezi’ne söz veriyoruz! Irmakları, temiz akan ormanları, yeşil Türkiye’yi kuracağız. Geyikli Bayır’da Torosların eteklerinde bizi izleyen Fikret Otyam ağabeyime söz veriyoruz. Yaşar Kemal’in İnce Mehmet’ine söz veriyoruz!
Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz!

TÜRK GENÇLİĞİ’NE, TÜRK MİLLETİ’NE, PARTİMİZE GÜVENİYORUZ!

Parolamız vatan, işaretimiz emek ve namus!

Emeğin Türkiyesini, namuslu insanların Türkiyesini kuracağız. Bütün milletimize,
Hakkari’nin Cilo Dağları’ndaki çobana, Çorum’daki, Adana’daki, Kayseri’deki, Gaziantep’teki, İstanbul’daki, İzmir’deki emekçilere söz veriyoruz, güveniyoruz!

Milletimize güveniyoruz. Binlerce yıllık tarihin içinden gelen milletimize güveniyoruz,
çok cefalar çekmiş, görmüş geçirmiş, medeniyetler kurmuş, çalışkan Türk milletine
sonuna kadar güveniyoruz.

Partimize güveniyoruz. Vatanda birleşenlere güveniyoruz. Barikatları yıka yıka buraya geldik. Her zaman, Türk ordusu, Türk milletini kurtarırdı. Ergenekon, Balyoz davalarında
partimiz barikatları yıktı. TSK ile birlikte partimiz milleti kurtardı.

Milli Hükümet, Milli Meclisi kuracağız. Cumhuriyet’in siperlerinden geliyoruz,
Yatağanlar’dan, Sümerbanklar’dan, Telekomlar’dan, önündeki siper savaşlarından,
Tek-Gıda yol işçilerinin mücadelelerinde savaşa savaşa geliyoruz. Kendimize güveniyoruz.
Sandılar ki okyanus ötesinden ferman gelince Kemalist Devrim biter. İşte Türkiye’de
Atatürk devrimciliği, Türkiye’nin geleceğini kuracak büyük karar olarak büyük güç olarak ayaktadır, güveniyoruz.

Bölemediler, yenildiler. Suriye’de ABD yenildi, Kobane dedikleri Ayn’el Arap’ta bir kez daha yenildi. Suriye’ye, Lübnan’a, Mısır’a, İran’a, Filistin’e, Ortadoğu’da ayağa kalkan komşularımıza güveniyoruz. Komşularda ve yurtta barışı inşa ede ede kurultaya geldik.
Bu nedenle partimize güveniyoruz.

Ermeni Soykırımı, Türkiye’ye dayatılan, Avrupa’nın, Amerika’nın dört şartından biriydi.

Şart bir özerkliği,
iki Ermeni Soykırımı’nı kabul edeceksiniz.

Halka dayanarak yurtdışındaki yurttaşlarımıza dayanarak ve bütün dünyayla birleşerek
ABD emperyalizmini ve Avrupalıları, onların dayatmalarını göğüsleyerek, milletimizin gücüyle başta Rauf Denktaş, Mehmet Gül, Parisler’den yürüye yürüye AİHM’e, adaleti ve hakikati
kabul ettirdik, kendimize güveniyoruz.

GELECEĞİ YARATMAK İÇİN VATAN’DA BİRLEŞİYORUZ!

Atatürk’ün gençliğe seslenişindeki o son cümleyi, kendisine şiar eden vatana her şeyini veren bir gençlik yarattık. Gençliğimize sonuna kadar güveniyoruz ve şimdi vatanda birleşiyoruz. Vatanda birleşenlere güveniyoruz. Vatanda birleşmek, geleceği yaratmanın bugünkü eylemi, hepimiz partimize ve Türk milletine güveniyoruz.

Mustafa Kemal Atatürk’ün, büyük devrimci önderimizin Anayasamızın başına yazarak bıraktığı büyük Altı Ok programı var. Programımıza sonuna kadar güveniyoruz ve
büyük Türk Milleti’nin,milliyetçilerini, halkçılarını, sosyalistlerini, Namık Kemaller’den
Mustafa Kemaller’e

büyük devrimimizin programı olan Altı Ok’ta bütün milletimizi birleşmeye çağırıyoruz.

İşte bu programla yürüyoruz. Arslanlı yolda yürüyoruz.
Çelenk koymak için değil, devrim yapmak için, hükümet olmak için yürüyoruz.

===========================================

Dostlar,

Sayın Doğu Perinçek‘in İP (İşçi Partisi) Genel Başkanı sıfatıyla yaptığı son konuşma bu gün,
15 Şubat 2015 günü Ankara – Arena salonunda idi..

Tarihsel değerde ve coşkulu bir konuşma idi.

Gerçekçi ve akılcı idi.

Duygusal ve akılcı tonlamaları dengeliydi.
Ajitasyon korkusu, kaygısı yoktu..

Bu metni biz de heyecanla ve büyük ölçüde paylaşarak, sitemizde paylaşmak istiyoruz.

VATAN Partisi ülkemize hayırlı ve uğurlu olsun..

Türk siyasal yaşamında yeni bir sayfa açılmıştır.

Türk Ulusu’nun geleceğini karartmaya hiç kimsenin gücü yetmeyecektir.

Sevgi ve saygı ile.
15.02.2015, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Uluslararası Hukuk Açısından “Ermeni Soykırımı” ve Atatürk’ün Görüşleri


Değerli Okurlarımız
,

Batılı emperyalistler, artık genlerine sinmiş ikiyüzlülüklerinden kurtulamıyorlar..
Koskoca bir ulusu, Ulusumuzu, soykırım gibi utanç veren ve fakat kendierinin dikalasını işledikleri suçlarla yaftalamaya çabalıyorlar çaresizce.. Ama tarih ve bilim onlardan yana değil.. Bizden, haklıdan yana.. 2 bölümde bu konuyu işlemek istedik. Bu 2, bölüm..
İlkini de okumalısınız.. deriz..

Sevgi ve saygı ile.
26.1.12, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı
profsaltik@gmail.com
www.ahmetsaltik.net 

===============================

Uluslararası Hukuk Açısından “Ermeni Soykırımı”
ve Atatürk’ün Görüşleri..

“..Şüphe edilmemek gerekirdi ki; Ermeni katliamı konusundaki sözler, gerçeğe uygun değildi.

Aksine, güney bölgelerinde, yabancı kuvvetler tarafından silahlandırılan Ermeniler, gördükleri koruyuculuktan cür’et alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmakta idiler. İntikam düşüncesiyle her tarafta insafsız bir şekilde öldürme ve yok etme siyaseti gütmekte idiler. Maraş’taki feci olay bu yüzden çıkmıştı. Yabancı kuvvetleri ile birleşen Ermeniler, top ve makineli tüfeklerle Maraş gibi eski bir Müslüman şehrini yerle bir etmişlerdi. Binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu vahşeti yapan Ermenilerdi. Müslümanlar yalnız namuslarını ve canlarını korumak için karşı koymuş ve kendilerini savunmuşlardı. Yirmi gün süren Maraş katliamında, Müslümanlarla birlikte şehirde kalan Amerikalıların, bu olay hakkında İstanbul’daki temsilcilerine çektikleri telgraf, bu faciayı yaratanları, yalanlanamayacak bir şekilde ortaya koymakta idi.

Adana ili içindeki Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silahlandırılmış olan Ermenilerin süngülerinin baskısı altında her dakika öldürülmek tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyorlardı. Canlarının ve bağımsızlarının korunmasından başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu zulüm ve yok etmek politikası, medeni insanlığın dikkatini çekecek ve onları insafa getirecek nitelikte iken, aksinin yapıldığını iddia ederek ondan vazgeçilmesini isteme gibi bir teklif nasıl ciddi olarak kabul edilebilirdi? (s. 260,261)

Doğu Cephemizde Ermenilerle Savaş Başlıyor..

Arzu buyurursanız o günlerin doğu sınırlarımızdaki ciddi işlerine geçelim:
Yüksek hey’etinizce de bilinmektedir ki, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan beri Ermeniler, gerek Ermenistan içinde, gerek sınıra yakın yerlerde, Türkleri toplu olarak öldürmekten bir an geri durmuyorlardı. 1920 yılının Sonbaharında Ermenilerce yapılan zulümler dayanılmaz bir kerteye geldi ve Ermenistan seferine karar verildik. 9 Haziran 1920 tarihinde, Doğu bölgesinde geçici seferberlik ilan ettik. 15’nci Kolordu Komutanın Kazım Karabekir Paşa‘yı Doğu Cephesi Komutanı yaptık. 1920 Haziranında, Ermeniler, Oltu’da kurulan, mahalli Türk yönetimine karşı hareketle, o bölgeyi ele geçirdiler. Dışişleri Bakanlığımız tarafından Ermenilere 7 Temmuz 1920’de bir ültimatom verildi. Ermeniler aynı şekilde hareketlerine devam ettiler. Sonunda, seferberlikten üç buçuk dört ay kadar sonra, Ermenilerin Kötek, Bardiz bölgelerinde toplanan kuvvetlerimize taarruzu ile savaşa başlandı.

Ermeniler, 24 Eylül 1920 sabahı Bardiz cephesinden baskın şeklinde yaptıkları
genel bir taarruz ile başarıya ulaştılar. … Ermeniler geri püskürtülüp girdikleri bölgelerden atıldılar. Ordumuz 28 Eylül sabahı ileri harekete geçti. …
Ordu, 29 Eylülde Sarıkamış’a girdi, 30 Eylülde Göle işgal edildi. Fakat bazı sebepler ve düşüncelerle 28 Ekim 1920 tarihine kadar, bir ay, Sarıkamış-Laloğlu hattında kaldı.

Efendiler, savaş alanında verilecek emri bekleyen Doğu Ordumuz, 2 Ekim 1920 günü Kars üzerine harekete başladı. Düşman, direnmeksizin Kars’ı terk etti. Kars 30 Ekimde tarafımızdan işgal edildi. 7 Kasım tarihinde birliklerimiz, Arpaçay’ına kadar olan bölgeyi ve Gümrü’yü ele geçirdi. Ermeniler, 6 Kasımda ateşkes ve barış için müracaat etmişlerdir. Biz de ateşkes anlaşmasının maddelerini, Dışişleri Bakanlığı vasıtasıyla,
8 Kasımda Ermeni ordusuna bildirdik. 26 Kasımda başlayan barış görüşmeleri 2 Ocak’ta son buldu ve 2/3 Ocak gecesi Gümrü Antlaşması imzalandı. (s. 331-333)

Atatürk’ten Tarihsel Yanıt (Hürriyet – 08.05.2005)

Ermeni diasporasının son zamanlarda giderek artan soykırım iddialarını,
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, uzun yıllar önce “Dünya efkârı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz.” sözleriyle yanıtlamıştı.

Dünyanın, Ermeni tehciri konusunda Türk devletine karşı haklı bir ithamda bulunamayacağını belirten Atatürk, o dönemde yaşananları, ”Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı.” sözleriyle anlatmıştı.

Türk Köylerindeki Ermeni Terörü

Atatürk, 26 Şubat 1921’de Amerikalı gazeteci Clanence K. Streit’in sorusu üzerine, Ermeni tehcirine ilişkin şu tarihi gerçekleri dile getirdi:

“Düşmanca ithamda bulunanların sürdükleri büyük mübalağalar dışında Ermenilerin tehciri meselesi aslında şuna inhisar etmektedir:

Rus Ordusu 1915’te bize karşı büyük taarruzunu başlattığı bir sırada o zaman Çarlığın hizmetinde bulunan Taşnak Komitesi, askeri birliklerimizin gerisinde bulunan Ermeni ahalisini isyan ettirmişti. Düşmanın sayı ve malzeme üstünlüğü karşısında çekilmeye mecbur kaldığımız için kendimizi daima iki ateş arasında kalmış gibi görüyorduk. İkmal ve yaralı konvoylarımız acımasız bir şekilde katlediliyor, gerimizdeki köprüler ve yollar tahrip ediliyor ve Türk köylerinde terör hüküm sürdürülüyordu.

Bu cinayetleri işleten saflarına eli silah tutabilen bütün Ermenileri katan çeteler, silah, cephane ve iaşe ikmallerini, bazı büyük devletlerin daha sulh zamanından itibaren kendilerine kapitülasyonların bahşettiği dokunulmazlıklardan istifade ve bu maksada matuf olarak büyük stoklar husule getirmeye muvaffak oldukları Ermeni köylerinde yapıyorlardı.”

İNGİLİZLERİN İRLANDA’YA REVA GÖRDÜĞÜ MUAMELE

Büyük Önder Atatürk, Ermeni tehciri ve Ermeni çetelerinin yaptıkları katliamlar konusundaki görüşlerini de şu sözlerle dile getirmişti:

“İngilizlerin sulh zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda’ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya efkarı, Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz.”

“Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı.”

“Gerek umumi harp sırasında gerek mütarekeden sonra Ermeniler ve Rumlar tarafından Müslüman ahaliye yapılan mezalim üzerinde durmak uzun bir hikaye olur.”

“Brest Litovks Muahedesi’nin akdini müteakip Rusların şark vilayetlerimizi tahliyeye başladıkları sırada Ermeni çetelerinin yapmış oldukları katliam ve tahribat kafi derecede herkesin malumudur.

“TÜRKLER, HIRİSTİYANLARI KATLEDİYOR” İDDİALARI”

1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin aldığı yaraları saramadığını gören büyük devletler, İstiklal peşinde koşan Ermenilere yardım ederek Tiflis’te Taşnak, İsviçre’de Hınçak teşkilatlarını kurmalarına ve silahlı mücadele başlatmalarına yardımcı olmuşlardı.

Osmanlı Devleti’nin Balkan Harbi’nden de mağlup çıktığını gören Rusya, İngiltere ve Fransa bir taraftan Türkiye’yi aralarında paylaşma planları, diğer taraftan da Taşnak ve Hınçak teşkilatına her türlü silah ve para yardımı yapıyordu. Bu 3 devlet, Türkiye aleyhine başlattıkları çalışmaları ve 1. Dünya Savaşı’nda Türkiye’yi tasfiye etme hareketlerini kendi kamuoylarına kabul ettirebilmek için kiliseleri de devreye sokarak büyük bir propagandaya girişmişlerdi.

Bu amaçla kitaplar yayınlayan ve toplantılar düzenleyen ülkeler, ”Müslüman Türkler, Hıristiyan halklara zulmediyor, onları katlediyor. Hıristiyan halkları kurtarmak için Türkiye’yi ve Türkleri cezalandırmamız gerekiyor. İşte bu maksatla Türklere karşı harp ediyoruz.” temasını işlemişlerdi.

Ulu Önder, bu gerçek dışı propagandanın öncülüğünü yapan Lloyd George ve George Clemenceau’ya şu çarpıcı sözlerle yanıt vermişti:

“Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır. Milletimizin zalim olduğu iddiası baştan başa yalandır. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve adetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanların dinine ve milliyetine riayetkar olan yegane millet bizim milletimizdir.

Fatih, İstanbul’da bulduğu dini ve milli teşkilatı olduğu gibi bıraktı. Rum Patriği, Bulgar Eksarhı ve Ermeni Kategikosu gibi Hıristiyan din reisleri imtiyaza sahip oldu. Kendilerine her türlü serbestlik verildi. İstanbul’un fethinden beri, Müslüman olmayanların mazhar bulundukları bu geniş imtiyazlar milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en büyük müsaadekar ve civanmert bir milleti olduğunu ispat eden en büyük delilidir.”

Sonuç                        :
(İsmet Görgülü, Atatürk’ten Ermeni Konusu-Belgelerle, Bilgi Yay., 2. Bs. 2006)

• Tehcir bir zorunluluktu.
• Tehcir’de Ermenilere katliam yapılmamıştır.
• Tehcir edilenler hayattadır.
• Tehcir, Ermeni çetelerinin Türklere yaptığı katliamlardan doğan kin ve düşmanlıktan dolayı, bir yönüyle Ermenilerin hayatını kurtarmıştır.
• 1. Dünya ve Kurtuluş Savaşı sırasında katliama uğrayan, asıl soykırım girişimine tabi tutulan Türklerdir.
• Türkleri ve Ermenileri, birbirlerini kırmaları için Doğu’da önce Ruslar,
sonra İngilizler, Güney’de Fransızlar kışkırtmışlardır.
• Ermeni kırımı yalandır, uydurmadır, iftiradır, İngiliz propagandasıdır.
• “Ermenilere kırım yaptınız” konulu saldırılar, tarihi gerçeklere değil, siyasi emellere dayanmaktadır.
• Siyasi emel topraktır, Türkiye’nin Doğusunda “Kafkas Seddi” oluşturmaktır.
• Bu projede, Kürtçülük ve Ermenicilik birer vasıtadır ve paralel kullanılmaktadır.