İki yıl önce bu gece

İki yıl önce bu gece

Aydın Engin

 

Sakin başlamış, sakin biteceğe benzeyen bir gündü. Yaz günü gün uzun sürer ya, biz de daha akşam karanlığı çökmeden gazeteyi gece sorumlusu takıma devredip, devretmekte biraz da acele edip paydos etmiştik. 
Bir arkadaş evinde, iki yaşlı yaz bekârı kendimize salata hazırlamış, birkaç çeşit peynir ve iyice soğutulmuş beyaz şarap eşliğinde bir yaz gecesi keyfine başlamış, hatta şaraptan birer yudum da içmiştik ki lânet olası cep telefon öttü: 
-Abi, Boğaziçi köprüsünde tuhaf bir hareketlilik var. Askerler köprünün bir yönünü kapattı. Öbür yön serbest. 
“Askerler” denmese yerimden bile kımıldamazdım. “Askerler” dendi, yerimden kımıldadım; ilk bulduğum taksiye atlayıp Cumhuriyet’in yolunu tuttum. Yolda taksinin radyosu ne olduğu anlaşılmayan bir önemli haberi, ne olduğunu anlatamadan laf gevelemekteyken cep telefonu yine öttü. 
-Abi Ankara’da jetler alçak uçuşa geçti. Camlar bile patlayacak gibi sarsılıyor. Meclis civarında uçan helikopterler de var… 
Ne diyeyim? Üç darbe yaşamış bir gazeteciysen “Neden, nasıl, ne oluyor” diye sormazsın. Ama taksinin meraklı şoförü sordu 
-Ne oluyor abi? 
-Darbe oluyor darbe…
***
Sonra meslek açısından aşırı yorucu, aşırı gergin ve bitmek bilmeyen bir gece başladı. 
Gazetenin yazıişleri takımıyla, Ankara bürosundan haber aktaran arkadaşların telefonuna yansıyan ses duvarını aşmış jet gümbürtüsü eşliğinde hiç de uzun sürmeyen bir toplantı yaptık. Ertesi sabah yayımlanacak Cumhuriyet’in ana manşetini saptadık: 

  • “Çözüm demokrasi” 

Jet gümbürtüsü İstanbul’a da ulaşmış; köprü üstünde askerler sivilleri silahlarla taramış; öldürülenlerin sayısı ürkütücü boyutlara ulaşmış; TRT ekranında kendine “Yurtta Sulh Konseyi” adını münasip görmüş darbecilerin bildirileri okunmaya başlamış iken de, yani görünüşe göre darbe başarıya ulaşmış gibiyken de o başlık hiç değişmedi. 
Ardından 1. Ordu Komutanının darbeyi reddeden açıklaması ekranlarda yansıdığında, onun da ardından CNN Türk ekranında Tayyip Erdoğan’ın halkı darbeye karşı direnmeye çağıran açıklamasını dinlerken de o başlığı değiştirmeyi hiç düşünmedik. 
Sabaha yaklaşmış, baskı saatine gelmişken darbe girişiminin sonucunu hiç düşünmeden o başlığı değiştirmedik: 

  • “Çözüm demokrasi”

***
Bu, Cumhuriyet’in, darbe girişiminin en hızlı saatlerinde, “Ya darbeciler kazandıysa ya da kazanırsa” sorusunu sorma yüreksizliğine asla düşmeden verdiği bir demokrasi sınavı idi. 
Cumhuriyet darbe girişiminin bastırılışının hemen ardından, darbecilerin kesinlikle ve en ağır ölçülerde cezalandırılmasını savunmaktan, ancak darbe girişimini “Allahın bir lütfu” sayıp darbeden haberi de olmayan, ucundan kıyısından bile bulaşmamış, asla desteklememiş siyasal rakipleri ve muhalifleri tasfiye niyet ve kararlılığı ayan beyan olunca “Cadı avına hayır” diyen bir demokrasi savunusunda da asla geri kalmadı, geri adım atmadı. 
Anlaşıldı ki darbeye karşı çıkma kararlılığı kadar hukuku, hukukun üstünlüğünü, hukuk devletini yani en kestirme terimiyle “demokrasi”yi ısrarla, inatla savunmak suç sayılacakmış. 
Çok değil yalnızca birkaç ay sonra Cumhuriyet yöneticilerinin, yazarlarının evleri sabahın köründe basıldı ve hepsi de polis nezarethanesine kondu. Ardından 12 arkadaşımızın en kısası 10 ay, en uzunu 19 ay süren Silivri zindanı günleri başladı. 
15 Temmuz darbe girişiminin ikinci yılında Cumhuriyet’in öyküsünün özeti bundan ibaret. 
“Sen o gece ve sonrasında ne yaptın baba, dede” diye soracak çocuklarımıza, torunlarımıza göğsümüzü gere gere anlatacağımız onurlu bir öykü bu…

Gorillere nüfus kâğıdı

Gorillere nüfus kâğıdı

Selçuk Erez
Cumhuriyet, 12.7.18

İster “bilim-kurgu” deyin isterseniz “zoo – kurgu”, çok uzak olmayan bir gelecekte insanlar, Afrika konusunda bilgi veren yayınlarda şunları okuyacaklardır: 
Afrika’nın ormanlarında eskiden gergedan, su aygırı, kaplan gibi yaratıklar yaşardı. Artık yoklar. Aslında tümü tükenmedi; bazıları henüz tam anlamıyla evcilleşemeseler bile kentselleştiler. Bir zamanlar balta girmemiş ormanlarda salınarak dolaşan goriller artık, kentlerin varoşlarında yaşamaktadırlar. Mozambik’te geçenlerde bir yoğurt imalatçısı, bunlardan birini işe almış. İmalatçı, bu maymunun çok çalışkan olduğunu ve normalde üç zencinin yaptığı işi tek başına yaptığını, karşılığında da birkaç tane muz ve bir avuç çökelek verildiğinde sevinip evine gittiğini söylüyor. 
Bunlara birer nüfus kâğıdı verilmesini, çocuklarının okullara kabul edilmesini savunanların sayısı giderek artmaktadır. Zamanla çoğunun toplumun koşullarına uyacakları, Avustralya’daki Aborijinler gibi seçme ve seçilme haklarına kavuşacaklarına da inanılmaktadır. Günümüzde bile çizdikleri eciş bücüş resimleri, “Kenya Goril Sanatı” diye koleksiyonerlere yüksek değerler karşılığında satıp gecekondularına kat çıkmış maymunlar var. 
Uganda’nın başkentinin sokaklarında yatıp kalkan ve evlerin ikinci katlarının balkonlarındaki begonyaları yiyip Kampalalıları kızdıran zürafaların sayısı da çoğalmaktadır. 
Kent yaşamına uyamayan hayvanların ise çoğu maalesef tükendi. Bunlardan arta kalan yirmi-otuz yıl önce sağa sola bıraktıkları dışkı yığınları. Hayvanlar yok oldu gitti.. Hiç olmazsa dışkılarını muhafaza edelim!” diye düşünenler, “Hayvangittibokukaldıyadigâr” hashtag’i ile internet kampanyaları yürütüp belli bir bilincin oluşmasına önayak oldular. 
Hayvanlarını yitirip önemli turist gelirlerinden olan Afrika cumhuriyetleri artık turistleri eskiden fillerin, gergedanların dolaştıkları savannalarda gezdirip “Bak bak bu tipik bir panter boku!”“Şu ilerde gördüğünüz tepecik, yaklaşık kırk yıl önce burada gecelemiş olan bir fil sürüsünün geride bıraktığıdır!” diyerek “BokSafarileri” düzenlemekte, böylece bir miktar döviz kazanabilmektedirler. Masai köylerinde yerlilerin saatlerce zıplayarak dans etmeleri, geceleri cibinlikleri delen sivrisineklerin vınlamaları eski safarileri hatırlatıyor ama yetmiyor tabii. 
Bu kadarı bile güç olmuş, zaman almıştır. Çünkü bildiğiniz gibi bok denilen nesne, zamanla dağılan organik ve organik olmayan maddelerin karışımından ibarettir. Japon kimyacıların yıllarca çalışarak bokun özgün görüntüsünü korumasını sağlayan solüsyonlar geliştirmeleri, Afrika turizmine önemli katkılar sağlamıştır. 
“Bunları boşuna anlatıyorsun…Kendi topraklarında yaşayan insanlara bile acımayanlar mı senin bu laflarındanetkilenip nesilleri tükenmekte olan kelaynakları, su  samurlarını düşünmeye mi başlayacak” diyecek olursanız haklısınız!

Bu konuda size Bülent Tezcan’ın seçim açıklamalarından daha tutarlı bir cevap veremeyeceğimi kabul ediyorum!

Madde 104 yokmuş gibi davranmak

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Fakat kimsenin de umurunda değil. Umursaması gerekenler, “Devlete ne olduğu” konusu ilgi alanlarında değil gibi davranıyor. Niye derseniz, üç olasılık var:

-Ya devletin organizasyon yapısının değişmesinden daha önemli işleri var 
-Ya mevcut konumlarından oldukça hoşnutlar 
-Ya da milletin vekili olsalar da  gösterecekleri karşı çabaların sonuç getirmeyeceğini düşünüyorlar. Her 3 olasılık da birbirinden birbirinden hazin, birbirinden rahatsız edici.

 
“Nedir bu devletin temelinde yaşanan hukuksuzluk anayasa uygunluğu kuşkulu durumlar?” derseniz, anayasanın 104. maddesini hatırlatarak başlayalım. 
 
Anayasanın 104. maddesi yürürlükte değil mi?

104. madde neden kritik? Çünkü Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkilerini anlatıyor. 
Malum, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denilen yeni düzende, Başbakan ve Bakanlar Kurulu yok. Yürütme organının tamamını temsil eden Erdoğan, hükümet yerine geçerek istediği konuda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabiliyor. 
İşte madde 104, Cumhurbaşkanı’na kararname çıkarırken sınırlar çiziyor.
Üç adet net sınır var. Yürürlükteki anayasaya göre Cumhurbaşkanı şu 3 konuda Cumhurbaşkanı kararnamesi çıkaramaz: 

  1. Temel haklar, kişi hak ve ödevleri, siyasi hak ve ödevler 
  2. Anayasanın münhasıran yani “Sen bunu kanunla düzenleyeceksin” dediği konular 
  3. Kanunda açıkça düzenlenmiş konular. 

Bitmedi. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile yasalarda farklı hükümler olması durumunda, Cumhurbaşkanlğı karanamesinin değil, yasanın hükümleri uygulanacak. 
 
1 numaralı CB kararnamesi 
Gelelim, bundan üç gün önce yayımlanan 1 Numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesine. 
O kararnameyle, devlet organizasyonu tümüyle değişiyor. Cumhurbaşkanlığı, idari ve mali yapıyı yeniden kurgulayıp inşa ediyor. Kurumları birleştiriyor, ayırıyor, bağlıyor, yeni kadrolar, kurullar ücretler, tahsis ediyor. İç politikayı, dış politikayı belirliyor. 
Peki bu kararnamede anayasanın hangi maddesine dayanıldığı yazıyor mu? 
Hayır yazmıyor. Oysa bu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi gökten vahiy yoluyla inmediğine göre kaynağını bir yerden alması gerekiyor. 

-Bunun da muhtemelen (!) anayasa olması gerekiyor.
Anayasa içinde de yüksek ihtimalle madde 104… 


-Bir başka olasılık ise bu kararnamenin, anayasanın OHAL rejimini düzenleyen 

119. maddesine göre çıkarılmış olması. 
Orada da Cumhurbaşkanı’nın olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda kararname çıkarabileceği yazıyor. (Bu maddede yasaları kaldırma yetkisi görmüyoruz.) 

Fakat Resmi Gazete’de yayımlanan 1 No’lu Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin anayasanın hangi maddesine dayanılarak çıkarıldığına ilişkin  bir bilgiye rastlayamıyoruz. Bu, kararnamenin kendi varlığıyla ilgili bir sorun.

Fakat asıl olarak 1 Numaralı kararname, fasıllar altında kurduğu – birleştirdiği bakanlıklar, kurullar ve ofisler dolayısıyla aslında yasayla düzenlenmesi gereken bir konuya el atmış durumdadır.

Bu yanıyla da 104. maddeye uygunluğu tartışma konusudur.

Anayasanın 104. maddesi yürürlükte olduğuna göre, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle ofis, kurul kurabilme keyfiyetinin kurumsal ve hukuksal bir zeminde yapılmasını beklemek, naiflik değildir.

Yetkisi budanmış da olsa TBMM üyesi milletvekillerinin, baroların bu temel konuda görüş bildirmesi, varlık nedenleriyle oldukça uyumlu olacaktır.
========================================

Dostlar,

HUKUKSUZ CUMHURBAŞKANLIĞI KARARNAMELERİ ÜZERİNDEN YAPILMAK İSTENEN NEDİR??

Cumhuriyet gazetesinin değerli ve yürekli yazarı Sayın Çiğdem Toker, yerden göğe haklıdır.

Filli (eylemli, de facto) bir dayatma, başkalaştırma süreci içindeyiz.
Hiçbir sınır, kural, hüküm… tanınmıyor ve yaratılan karambolde ülkemizin yapısı moleküllerine dek ve büyük bir hızla, tartışılmadan, denetlenmeden, tek bir kişinin istenciyle / yönlendirilmesiyle köktenci biçimde değiştiriliyor..

Maliyet her bakımdan çok yüksek.. TBMM devre dışı, AYM felç.edilmiş, Danıştay teslim alınmış.. Basın çok büyük ölçüde sahibinin sesi..

Atılan adımların geri dönüşümü çok güç, yer yer olanaksız olabilir olabilir.

En önemli yitirimlerden biri, hukuk devletinin kırıntısının bırakılmamasıdır.Genel kuraldır; bir mevzuat metni çıkarılırken amaç, kapsam ve ardından DAYANAK gelir.. Sonra da tanımlar yapılır. Söz konusu mevzuat düzenlemesi burada Cumhurbaşkanlığı kararnamesidir. Bu yetki, 16 Nisan 2017 anayasa halkoylaması ile 6771 sayılı yasanın kabul edilmesiyle Cumhurbaşkanına verilen yetkilerdendir ve yeri Anayasanın 104. maddesidir (17. fıkra)
****

Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.
*****

Dolayısıyla tüm CB kararnamelerinin yasal dayanaklarının gösterilmesi ve Anayasal çerçeveye bağlı kalınması hukuk devleti olmanın zorunlu, kaçınılamaz gereğidir. Tersi keyfi yönetim, mutlakiyet ve anayasanın ihlali suçu olur..

Ülkenin kurumları, başta TBMM ve muhalefet partileri, Hukuk Fakülteleri, TBB, sivil toplum, basın.. içine sokuldukları “şok” durumundan bir an önce çıkmalı ve bu kabul edilemez duruma müdahale etmelidir.

Uyaralım;

  • Türkiye, geçelim tek adamı rejimini; bütünüyle keyfi, kuralsız, hukuksuz, despotik bir aile hanedanlığına sürükleniyor, sürüklendi..
  • Bir dernekte bile kurullarda yakın akrabalar yer alamazken, ülkenin hazine ve maliyesini damada teslim etmenin ne hukukta, ne siyaset etiğinde ne de moral değerlerde gerekçesi olabilir!

Türkiye ilkel bir kabile devleti değildir..

Hemen hemen tüm muhalefeti susturmuş olmak ve bunu fırsat / avantaj saymak ise çok daha büyük bir gaflettir.

Gidiş vahim ötesidir..

  • AKP = Erdoğan mutlaka sağduyu sınırlarına, hukuk içine çekilmelidir.

Epey oldu yazalı (26 Mart 2018),, lütfen tıklar mısınız??

ERDOĞAN 2019 SONRASINI DAVUL ÇALARAK İLAN EDİYOR!

Ne var ki, 2019’un 3 Kasım’ı beklenemedi büyük tufan için tasarım sahiplerince; zaman hızlandırıldı, 20 ay geriye çekildi genel seçimler; böyle emreyledi çalap!

Ancaaak; TL değer yitirmeye hatta erimeye devam ediyor, yoksullaştırma ve ülke emeğini küresel sermayeye ve yerli ortaklarına aktarma kesintisiz sürüyor.. Ve bu karambolde dikkatler başka yönlerde.. Saray’daki cülüs (tahta çıka!) töreninde, Anıtkabir ziyaretinde, Adnan hoca operasyonunda, Hacı Bayram camisindeki namazda, 1. Meclis’teki şovda…

Prof. E. Yeldan 13,5 yıl önce yazmıştı (Cumhuriyet, 12 Ocak 2005) :

  • Türk ekonomisi, yabancıların hizmetçisi oldu..
  • … gerek IMF’ye gerekse ulusal ve uluslararası sermaye çevrelerine aktarılacak
    yeni kaynak arayışı içinde olan tarikatlar koalisyonu AKP‘nin kısa dönemde gerçekleştirmeye çabaladığı bir rant aktarımı ve güven tazeleme operasyonu…

Misyon sürüyor, sürdürülüyor; kadir-i mutlak tek adam – sultan – padişah – imparator – halife..
her ne olmak istiyorsan ol, var git egonu doyur ama benim rantımı sür – dür!

İşte lanetli senaryo bu-dur..

İyi de, nereye dek hey Lordum, bu malign algı yönlendirmesi nereye dek??

Her filmin bir “The End” i yok mudur?

Sevgi ve saygı ile. 13 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

AİHM, Cargill Davasında Hak İhlali Kararı Verdi 

AİHM, Cargill Davasında
Hak İhlali Kararı Verdi
 

Konuk yazar : Lütfü Kırayoğlu

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye’de şeker pancarı üretimini baltalayan, şeker fabrikalarının satılmasına, kapatılmasına neden olan, halka GDO’lu, nişasta bazlı şeker yediren ABD tekeli Cargill ile ilgili AİHM’de   (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) görülen davada hak ihlali kararı verildi.

Yirmi yılı aşkın süren davada ADD Genel Sekreter YLütfü Kırayoğlu ve GYK üyesi Gürhan Akdoğan da davacılar arasındaydı. Davayı takip eden Bursa Barosu 27 Haziran 2018’de yaptığı basın toplantısında karar metnini açıkladı.

Cargill ile ilgili davada hak ihlali kararı verilmesine, yasadışı olduğu konusunda kesinleşmiş yargı kararları olmasına rağmen, faaliyetinin durdurulması kararı ile davacılara tazminat ödenmesine ilişkin bir karar çıkmadı. Türkiye ile ilgili pek çok kararı kolaylıkla veren AİHM, konu ABD tekeli olunca karar verirken eli titredi. Konu ile ilgili Bursa Barosu tarafından yapılan açıklamada şu görüşler kamuoyu ile paylaşıldı:

“Bursa ili, Orhangazi ilçesinde, Cargill şirketine nişasta fabrikası kurması için verilen izinler üzerine, bunların iptali için dava süreci 1998’de başlamıştır. Bu davalar; plan değişiklikleri, emisyon ve deşarj izinlerinin iptaline ilişkindi. Hükümet, bu yöntemle sonuç alamayınca tesisin kurulmak istendiği yeri özel endüstri bölgesi ilan etmiş, fakat bu da Danıştay’ca iptal edilmiştir. Bunun üzerine Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nda değişiklik yapılarak tarım arazisi olan alan sanayi alanına çevrilmiştir. Bu değişikliğin Cumhurbaşkanı tarafından (AS: A.N. Sezer) Meclis’e iadesi üzerine 2. kez yasa değişikliği yapılmıştır. Bu yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmuş; yasanın kişiye özel çıkarıldığının belgelenmesine karşın mahkeme başvuruyu reddetmiştir.

“Sürecin tümünde Anayasa’ya göre millete ait egemenlik yetkisinin yargı kısmını ‘Türk Milleti’ adına kullanan mahkemelerin çeşitli kararları uygulanmayarak; yargı kararlarının etkisiz hale getirilmesi için plan ve yönetmelik değişiklikleri ve son kertede iki kez yasa değişikliği yapılarak, Türk Milletinin egemenlik hakkına hükümetler ve idare organları tarafından müdahale edilerek; Anayasa’nın kurucu ilkeleri ayaklar altına alınmıştır.

“Halen devam eden, bu yargı sürecinden sonuç alınamaması üzerine, 2005 yılında AİHM’ne AİHS’nin adil yargılanma hakkı (m.6), yaşam hakkı (m.2), aile ve özel yaşam hakkı (m.8) ve etkili başvuru ve haklarının ihlali nedeniyle başvuru yapılma zorunluluğu doğmuş ve yapılmıştır. Yaklaşık 13 yıl sonra AİHM bu başvuru nedeniyle sözleşmenin adil yargılanma hakkının (m.6) ihlal edildiğine karar vermiştir.

“AİHM, kararında dönemin Başbakanı, Bayındırlık ve İskan Bakanı ve Gemlik Belediye Başkanı’nın, mahkeme kararlarının uygulanması konusunda sorumlu olmalarına karşın idare mahkemesi kararlarını uygulamadıklarını belirlemiş ve kararı uygulamayan yetkililer hakkında açılan tazminat davasıyla ilgili olarak Yargıtay 4. Hukuk Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu’nun verdiği kararlara 3’er kez yollama (atıf) yaparak bu durumu özellikle vurgulamıştır.

Gönderme (atıf) yapılan kararlarda idare mahkemesi kararlarını uygulama olanağına sahip yetkililerin bunun gereğini yerine getirmedikleri ve bu nedenle yargı kararlarının uygulanmamasından doğan zararlardan İYUK’nun 28. maddesi uyarınca kişisel olarak sorumlu oldukları saptaması yapılmıştır.

Bu bağlamda AİHM, hukukun üstünlüğünün temel ögelerinden birinin hukuksal kesinlik ilkesi olduğunu ve herhangi bir anlaşmazlıkla ilgili sonal (nihai) bir yargı kararının sorgulanmaması gerektiğini yinelemiştir. Yasa değişikliği, henüz uygulanmamış birçok nihai (kesin) yargı kararının etkisiz hale getirilmesini mümkün kılmıştır. Sonuç olarak mahkeme, bir dizi nihai ve uygulanabilir yargı kararını uygulamak için gerekli tedbirleri almaktan yıllardır kaçınan ulusal makamların, başvuranları etkili yargı korumasından yoksun bıraktığını belirlemiştir. Dolayısıyla, 6/1 maddesi (adil yargılanma hakkı) ihlal edilmiştir.

Yargı kararlarını uygulamayan yetkililer hakkında açılan ve halen süren giderim (tazminat) davası da hukuken karmaşık bir dava olmamasına karşın halen sürmektedir.

AİHM tarafından 18 Haziran 2018’de verilen kararın Fransızcadan çevrilen 29 sayfalık Türkçe metninin karar bölümünde şu maddeler yer almaktadır :

  1. Oybirliği ile, Sözleşme’nin 6/1. maddesiyle ilgili olarak Ali Arabacı, Ali Rahmi Beyreli, Nadir Erol, Levent Gencelli, Mustafa Özçelik ve Yahya Şimşek’in başvurlarının kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir;
  2. Oybirliği ile, başvuranlardan Bursa Barosu, Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği, Eralp Atabek, Fethiye Altıntaş, Kadriye Gökçadır, Burak Giray, Nezih Sütçü et İsmail İşyapan, Nalan Bener, MM. Okan Dursun, Niyazi Sinan Doğan, Erol Çiçek, Şaban Cankat Taşkın, Lütfü Kirayoǧlu, Cumhur Özcan, Zeliha Şenay Özeray ve Öznur Çiçek tarafından yapılan şikayetin kabul edilemez olduğuna karar vermiştir ;
  3. Yukarıda belirtilen altı başvuran hakkında Sözleşme’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine ;
  4. Altıya karşı bir oyla, Sözleşme’nin 2. ve 8. maddeleri kapsamında yapılan yakınmaların kabul edilebilirliğinin ve esaslarının incelenmesine gerek olmadığına karar vermiştir ;
  5. Adli tazminat talebini oy birliğiyle reddetmiştir.

Karar 19 Haziran 2018 tarihinde Fransızca yazılı olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77/2-3. maddeleri uyarınca 19 Haziran 2018’de yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

Türkiye’de pancar üretimi ve şeker fabrikaları tam da bu kararın öncesinde yok edildi.

=================================

Dostlar,

Değerli dostumuz, savaşım insanı, dava arkadaşımız Sn. Lütfü Kırayoğlu’nu sevinç veren ama ne yazık ki “Pirrhus” utkusunu anımsatan AİHM kararı içi gönülden kutluyoruz. Emek veren tüm yurtsever dava insanlarını da..

Şimdi ne yapılacaktır?

Sanırız, kararın gereğinin yerine getirilmesinin “eylemli olanaksızlığı” (fiili imkansızlık) gerekçesiyle hiç – bir şey! Üstelik AİHM akçalı giderim (maddi tazminat) istemini de reddettiğine göre; Cargill ve siyasetteki tüm yandaşları/ortakları için dert edecek hiçbir şey yok.

Sağol , “Batı” nın, Avrupa Konseyi’nin iftihar kurumu AİHM e mi, sen çok yaşa!

13 yıl sonra ancak böylesine “adil” (!) bir karar verilebilirdi..

Bu yazının, Sn. Kırayoğlu’nun daha önce sitemizde yayınladığımız “CARGILL Nedir…” başlıklı yazı ile birlikte okunmasını öneriyoruz.. Ki o yazıyı biz Ankara Üniveritesi Tıp Fakültesinde (Dönem 5) tıp öğrencilerimize “KüreselleşTİRme ve Halk Sağlığı” dersimizde örnek olay (case) olarak değerlendiriyoruz. Lütfen üstünde tıklayınız.

Cargill Nedir? NBŞ Nedir? Yalanlar ve Gerçekler…

Sevgi ve saygı ile. 13 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Umuda Yolculuk 5: 1961 Anayasası

Umuda Yolculuk 5: 1961 Anayasası

Emre Kongar

İsmet İnönü’nün Demokrasiye sahip çıkacak çağdaş toplumsal sınıflar ve demokrasi kültürü yeterince gelişmeden, Çok Partili Düzen’e erken geçiş kararının bedeli ağır ödendi: Bugün bile, yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılması, Meclis’in denetim etkinliğinin sona erdirilmesi, hukuk mezunu olmayanların idari yargıç  atanabilmeleri, rektör olmak için profesörlük koşulunun kaldırılması, sivil ve asker bürokrasideki hiyerarşinin bütünüyle yerle bir edilmesi gibi kararlarla görülen “hazımsızlık sorunlarına” yol açtı! 

1) Birinci hazımsızlık sorunu, Demokrat Parti’nin, başta ifade ve muhalefet hakkı ve özgürlüğü olmak üzere, Demokrasinin bütün ilkelerini, “Milli İrade” adı altında pazarladığı “Çoğunluk Diktatörlüğü” anlayışı ile yerle bir etmesiyle yaşandı.

2) Sonunda, yarattığı fiili durumu yasal alana da taşımak için Meclis’te, “Muhalefetin ve Basının Rejim Aleyhtarı Faaliyetlerini Soruşturmak” üzere, Anayasa’ya aykırı yetkilerle donatılmış bir Tahkikat Encümeni kurarak bir sivil darbe yaptı. Böylece Çok Partili Rejim’in ilk darbesi gerçekleştirildi..

3) Hazımsızlıktan kaynaklanan bu Sivil Darbe, bir grup askerin 27 Mayıs 1960’ta “İhlâl edilen anayasayı korumak için” yeni bir darbe yapmasına yol açtı.

4) Demokrasiye erken geçişin yarattığı hazımsızlığın en büyük bedeli  ise MenderesPolatkan ve Zorlu’nun idam edilmesiyle ödendi.

5) Bu arada, Demokrat Parti’nin Sivil Darbesinden önce, İsmet İnönü liderliğindeki CHP, Demokrasiyi evrensel standartlarda yeniden kurmak için bir “İlk Hedefler Beyannamesi” hazırlamıştı.

6) Askeri darbeden sonra, bir Kurucu Meclis, bu beyanname paralelinde gerçekten çağdaş ve Demokratik 1961 Anayasası’nı halkoylamasına sunarak Atatürk/İnönü Cumhuriyeti’ni, Çağdaş Bir Sosyal Devlet aşamasına kavuşturdu; ama ne yazık ki bu Anayasa da bütün mükemmelliğine rağmen askeri darbe ve asılan üç politikacının kanı ile lekelenmişti.

7) 1961 Anayasası, 2.Dünya Savaşı’ndan ve DP yönetiminden alınan derslerle, iktidarın eylemlerini Anayasa Mahkemesi’nin denetimine bağlıyor, Meclis’in yanında bir Senato kuruyor, yargıyı bütünüyle bağımsızlaştırıyor, TRT ve basın ile üniversitelere, özerklik ve özgürlük getiriyor, Devlet Planlama Teşkilatı’nı (DPT) kuruyor ve en önemlisi, emekçilere sendikal örgütlenme, ve grev hakkı veriyordu. Özetle, bireyi, devlet ve iktidar karşısında özgürleştiriyordu.

Ama hazımsızlık bu Anayasayı da yok etti: 

Demirel
“Bu Anayasa lüktstür” sloganıyla yeniden Toprak Ağaları/Din adamları ittifakının temsilcisi olarak Başbakan oldu ve ülkeyi 12 Mart 1971 faşizmine ve bugünlere getiren “hazımsızlığı”, yeniden iktidara taşıdı.
***
Sonuç olarak, İstiklal Savaşı’yla kurulan Türkiye Cumhuriyeti, İsmet İnönü’nün iyi niyetle ama erken davranmasıyla iktidarı teslim ettiği Toprak Ağaları/Din Adamları ittifakına karşı, yeniden, yine İnönü’nün önderliğinde bu kez “Demokratik, Laik ve Sosyal Hukuk Devleti” çizgisinde bir Anayasa yapmış ama askeri darbe ve üç idamla lekeli olan bu Anayasa da, Demirel’in, altını oymasıyla ve ABD’nin desteğiyle yapılan 12 Mart 1971 Askeri darbesi sonunda hacamat edilmişti!. 
DİREN DEMOKRASİ: 
BU TOPLUM SENİN İÇİN ÇOK BEDEL ÖDEDİ!

====================================
Dostlar,

Geldiğimiz / sürüklendiğimiz yer Dünyanın sonu değil.

Umutsuzluk ve karamsarlığa yer yok – tur!.

Türkiye’de güçlü bir demokratik, ilerici muhalefet dinamiği görülmüştür ve bu kesim gerçekte %50’nin üstündedir.

Erdoğan ve AKP iktidarı görüldüğü düzeyde güçlü ve ezici değil. 

Bu toprakların 200 yıllık geçmişi olan bir Çağdaşlaşma ve Aydınlanma geleneği ve deneyimi var. Bu birikim, öyle kolay kolay yok sayılamayacağını kanıtlayarak geliyor.

Vurgulayalım; o tarihsel kalıtın “şövalyeleri” asla teslim olmayacak.

  • Tarih, ütülü ipek kumaş değil; sarp – engebeli ve yaşamın en uzun koşusudur.

Sevgi ve saygı ile. 13 Temmuz 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com