Soma Katliam mı, Kader mi? Tevil ve Tahrif…


Katliam mı, Kader mi?
Tevil ve Tahrif…

portresi

Prof. Dr. D. Ali ERCAN

Değerli arkadaşlar,

Bakıyorum, Yaşar Nuri Öztürk, yine Kur’an dersi veriyor; “Soma kazası kader değildi” demeye getiriyor. Gerçek İslamın kader anlayışı çok farklıymış da, bize öğretilen Cahiliye dönemi müşriklerin ve Emevilerin (Muaviye / Yezid) öğretisiymiş de,
imam-ı Azam şöyle demiş, Hasan el-Basri böyle demiş de…falan da  filan…

Değerli arkadaşlar,

Dini akideye göre, her şeyi yaratan kadir-i mutlak (Omnipotent) Tanrı her şeyin
nasıl olduğunu ve olacağını önceden bilir.. Hiçbir şey Tanrının istemediği şekilde gerçekleşemez; her şey Tanrının bilgisi ve isteği (iradesi) doğrultusunda gerçekleşir.

Kısacası “yaratılmış” Evrendeki tüm olaylar önceden yazgılıdır.. Bu olaylar gerçekleştikçe “demek ki Tanrısal yazgı böyleymiş” demekten başka bir açıklama olamaz. Dini anlayış ve Dini terbiye budur; aksini düşünmek ve söylemek küfürdür. Çaresizlik içinde teselli arayan insanlar için en rahatlatıcı yaklaşım da budur…

Aslında yaşamda her şeyden, başarıdan, başarısızlıktan, kazadan, beladan, felaketten, şanstan, şansızlıktan, saadetten, sefaletten, ölümden, dirimden yalnızca Tanrı’yı “sorumlu” tutmaktan başla bir şey değildir bu yaklaşım… İnsanın (irade-i cüziyesi ?! ile) değiştirdiğini zannettiği veya değiştir(e)mediği her şey aslında önceden belirlenmiştir. Laf kalabalığı ile kıvırtmaya, tevil ve tahrife  gerek yok; İslamın amentüsü* gayet açıktır:

Amentü billahi ve melâiketihi,ve kütübihî ve rusülihî ve’l yevmi’l-âhıri ve
bi’l-kaderi, hayrihî ve şerrihi mina’llâhi teâlâ … 

(Anlamı:  Ben Allâh-ü Te’âlâ’ya, meleklerine, kitaplarına,  peygamberlerine,
âhiret gününe, kadere; iyiliğin de kötülüğün de Allah’tan geldiğine… inandım…)

***

İnsan gözü açıldıkça, farklılıkları kıyaslamaya başladıkça, ister-istemez sorgulamaya da başlıyor:

“Her şeyi önceden bilen ve belirleyen Tanrı niye Müslümanları helâk ediyor böyle kazalarla? Niye Müslüman bir Ülkede büyük maden kazaları, büyük uçak kazaları oluyor, yüzlerce insan ölüyor da (Müslüman olmayan / kâfir bir ülkede)
örneğin Almanya’da böyle şeyler olmuyor?” 

Sorularına yanıt arıyor… (Japonya’yı Tsunami vurunca, “Allaha inanmayışlarının cezası” olarak yorumlayanlar Soma kazasını nasıl yorumladılar, bilmiyorum)

İslam’a göre, Soma’daki felaketi Allah önceden biliyordu; (hayır bilmiyordu,
derseniz kafir olursunuz) 
dolayısıyla Kadir-i mutlak Allah bu kazayı engellemediğine göre, bu felaketin gerçekleşmesini istemiştir. (hayrihî ve şerrihi mina’llâhi teâlâ).

“Yook, Allah bunu istememişti, ama aklını kullanmayan kulların tedbirsizliğinden oldu” derseniz, o zaman  Allah’ın bilgisi dışında ve iradesine aykırı işler vuku buluyor demektir ki, bu da küfürdür.

“Allah akıl vermiş. Yöneticiler Akıllarını kullansalar kaza önlenirdi,
aklını kullanmayanlar yüzünden kaza oldu”
 diyenlere de “Peki kardeşim, akıl veren Allah, bu insanlara akıllarını kullanmak becerisini niye vermemiş?” diye sorulur… **

Yani neresinden baksanız içinden çıkamayacağınız çelişkili bir durumla karşı karşıyasınız. O halde 2 seçeneğiniz var:

1- Ya Amentü’de olduğu gibi teslim olup (Müslüman iman etmiş, teslim olmuş insan anlamınadır zaten) kadere, iyi-kötü her şeyin Allah’tan geldiğine inanacaksınız, üzülmeyecek, ağlamayacak, isyan etmeyeceksiniz; tevekkülle sineye çekip,
Takdir-i İlahi diyeceksiniz.. ya da,

2- “Bunlar safsata, boş hurafeler.. Ben kadere-madere inanmam; İnsanlar bilimsel aklın gösterdiği yoldan giderlerse, sorunlarını çözebilir, karşılaşabilecekleri olumsuzlukları en aza indirgeyebilirler. diyecek ve ona göre önlemler alarak yaşayacaksınız.

Seçim sizin.

Sevgilerimle. æ
__________________

*Amentü, Nisâ Sûresi, 4/136 Furkan Sûresi, 25/1,2. Kamer Sûresi, 54/49.
Hicr Sûresi, 15/21. ayetlerinin özetidir…

** İbrahim Suresi-4

…Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu
men yeşâu ve yehdî men yeşâ’ ve huvel azîzul hakîm.

Biz her Peygamberi ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki,
onlara (Allah’ın emirlerini) açıklasın. Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. O mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.  
(Diyanet)

BİR FIKRA

Bektaşi Cami avlusundaki dut ağacından, eline bir dut almış, kendini seyreden İmam’a soruyor:

-İmam efendi, şimdi bu dut benim kısmetim mi? değil mi?

Bektaşi’nin bu sorusu karşısında İmam ne desin?.. “Kısmetindir” dese,
onu yere atacağını, yemeyeceğini, “Kısmetin değildir” dese dutu ağzına atıp yiyeceğini sezinlediği için şöyle yanıtlamış; 

-Erenler, yerseniz kısmetiniz, yemezseniz kısmetiniz değil…
Bunun üzerine Bektaşi gülümseyerek;

-“Ha şöyle İmam efendi, imana geldin nihayet..  ”     demiş.

——————-

Soma katliamı kader mi?

portresi

Yaşar Nuri Öztürk
info@yasarnuri.com
25 Mayıs 2014

  1. Bu konuyu birkaç yazıyla ele alacağız. Önce kader kavramına Emevî saltanat dinciliğinin yüklediği Kur’an dışı anlamı tanıyalım. Çünkü bugünkü dincilik manifestosunun da dinci saltanat zorbalarının da dayattığı anlayış bu
    Emevî anlayışıdır. Bugünkü İslam dünyasında geçerli olan kader anlayışı, Emevîlerin, saltanatlarını güçlendirmek ve kitleleri bastırmak için oluşturdukları bir ideolojik kader anlayışıdır ki,
    Mekke müşriklerinin Cahiliye dönemindeki kader anlayışına dayanır.

Bu meseleyi, ‘Kur’an’ın Temel Kavramları’ (yayını: 1990) ve ‘Kur’an’da Lanetlenen Soy’ (yayını: 2013) adlı eserimizdeki ilmî-tarihî tahlilleri esas alarak buraya taşıyacağız. Müşriklerle Emevîlerin kader anlayışı tıpatıp aynıdır. Bu kader anlayışı Emevîlerin işine yaradığı için onu İslam patenti altına çektiler.

İslam öncesi dönemin her konuda amentüsünü veren Cahiliye şiirinde bu kader kavramı, geleneksel İslam’ın herhangi bir akait kitabındaki gibi anlatılmıştır.
Cahiliye şairleri bu kader kavramını bazen ‘kader’ sözcüğüyle bazen de ‘kitap’ (değişmez yazı) sözcüğüyle ifade etmekteydiler.Cahiliye dönemi şiirinin büyük ustalarından Lebîd şöyle diyor:

“İnsan, Tanrı’nın kendisi için ezelde yazdığını silemez. Nasıl silebilsin ki,
Tanrı’nın yazdığı değiştirilemez.” Şunu da söylüyor Lebîd:

“Başıma bir felaket gelince ‘Kaderin yaptıklarından vah bana’ demem.”

Hüzeyl kabilesinin divanında müşrik şair Üsame bin el-Hâris, kabilesinin kaderine üzülerek şöyle diyor:

“Ne yapalım, onlar için kader böyle yazılmıştır.”

Kur’an, Cahiliye’nin kader anlayışını bize tanıtan beyyineler içermektedir. Bu beyyinelere baktığınızda, Cahiliye kader anlayışının, geleneksel Emevî İslamı’ndaki kader anlayışının tıpatıp aynısı olduğunu görmekte gecikmezsiniz. Mademki meseleye Kur’an penceresinden bakıyoruz, söylediklerimize tanık olarak şu ayeti kayda geçirelim:

“Şirke batanlar dedi ki, ‘Eğer Allah isteseydi biz de atalarımız da Allah dışında bir şeye ibadet etmez, O’na rağmen hiçbir şeyi haram kılmazdık.’ Onlardan öncekiler de
aynen böyle yaptılar. Resullere düşen, açık bir tebliğden başkası değildir.”
(16 / NAHL / 35. Ayet)

Emevîlerin Müslümanlara dayattıkları kader anlayışının tezi de aynen buydu:

“Her şey Allah’tandır, başınıza gelenlere ve mesela bizim yönetimimize sabredin ki
daha büyük belalara maruz kalmayasınız.”
Emevîlerin bir numaralı sömürü mekânları cami, bu mekânın bir numaralı sömürü malzemesi ise kader kavramıydı. Ehlibeyt katili Emevî kralı Muaviye şöyle diyordu:

“Beni Allah iktidara getirdi. Halifelik Allah’ın bize verdiği bir mülktür. Toprak Allah’ındır, ben de Allah’ın halifesi olduğuma göre, toprakta bütün tasarruf benimdir.
Allah, halifelerini cehennemden uzak tutmuş, cenneti onlara vacip kılmıştır.”

http://www.sanalbasin.com/goster/23864/?href=http://www.yurtgazetesi.com.tr

  1. Emevîler, saltanat temellerini Cahiliye dönemi kader kavramına oturttukları için,
    bu müşrik kader kavramını İslam imanının şartları arasına koymuş, buna itraz edenleri ‘ümmetin Mecusileri’ olarak damgalamışlardır. Kimse çıkıp sormamıştır: “Siz dururken başka Mecusi aramak akla aykırı değil mi?”

Emevîlerin temsil ettiği saltanat dincisi siyasete göre, halifeliği veya (günümüzde olduğu gibi) iktidarı bir biçimde eline geçirenlere, onlar bırakıp gidinceye veya ölecekleri güne kadar itaat Allah’ın emridir.

Emevîlerin Cahiliye’den aktarılmış kader anlayışına o dönemde iki büyük karşı çıkış dikkat çekiyor:

1. Hasan el Basrî’nin teorik karşı çıkışı,
2. İmamı Âzam Ebu Hanîfe’nin eylemli karşı çıkışı.

Hasan el-Basrî (ölm. 110/728), Emevî zorbaları ile onların yandaşı ulema tarafından oluşturulan ve İslam akaidine sokulan Kur’an dışı ‘kader’ anlayışına savaş açtı.
İnsanın bütün eylemlerinden sorumlu tutulması gerektiğini, başa gelenleri Allah’ın takdiri diyerek meşrulaştırmanın dine aykırı olduğunu en gür sesiyle haykırdı. Hasan el-Basrî, Emevîlerin kader kavramını kendilerini savunmak üzere yorumlamalarını değerlendirirken aynen şunu söylüyordu:

“Allah’ın düşmanları yalan söylüyorlar.”

İmamı Âzam (ölm. 150/767) ise kudretin insanda vücuda getirilişini (yaratılmasını) Allah’ın fiili olarak, vücuda getirilmiş bu kudretin kullanımını ise insanın fiili olarak görüyordu.

İslam’a, Emevî yandaşı ulemanın soktuğu ‘müşrik kader anlayışı’, esası bakımından Emevîlere ve benzeri saltanatlara isyanı önlemede bir tür ‘kutsal çare’ idi. O halde
bu müşrik kader anlayışına karşı çıkanın ilk işi, zulme isyan olacaktır. İmamı Âzam da
bu anlamda bir isyancıdır. Zaten düşmanlarının onu ithamda kullandıkları en önemli suçlamalardan biri de ‘ümmeti isyana teşvik’ suçlamasıdır.

İmamı Âzam, isyanını ilim ve fikirde bizzat, siyasal alanda ise dolaylı desteklerle yerine getirmiştir. Onun, Emevîlere karşı sergilenen tüm isyanları hem fikren hem de maddeten desteklediğini görüyoruz.

Baştan başa zulüm ve sömürü üzerine oturan Emevî yönetimi, yarattığı ve yaşattığı dinsel tasavvurları, aynen günümüz dinciliği gibi, gücünü tahkim için ustalıkla kullandı.

Emevîler, Allah ile aldatmanın bu duygusal noktasını yakaladıktan sonra buna karşı çıkış ifade eden fıkhî, felsefî bütün görüşleri din dışı ilan etmek üzere güdümlerindeki sarıklı Allah düşmanlarını meydana sürdüdüler. ‘Din uleması’ denen zulüm aracı bu zebanilerin, en saygın isimleri bile (örneğin, İmamı Âzam’ı) etkisiz kılmadaki şeytanî eylemlerinin nasıl yürütüldü-ğünü ve nasıl etkili olduğunu anlamak için sadece İmamı Âzam’ın hayat ve mücadelesini izlemek bile yeter.

İş o hale getirilmişti ki, Emevînin icraatını tenkit, Allah’ın irade ve kudretini tenkit gibi algılanıyordu. Emevî yandaşı ulema diyordu ki, “Kederin bizim tarafımız-dan belirlenmiş anlamını inkâr, ümmet içine sonradan sokulmuş bir zındık fikirdir.”

Emevîlerin, şuraya kadar anlattıklarımızla oynadıkları şeytanî oyunun anlamını
Mısırlı düşünür Ebu Zeyd çözüyor:

“Emevîlerin bütün zulümleri, ‘kaderi inkâr etmemek’ adı altında tanrısal iradeye
fatura ediliyordu.”(Ebu Zeyd, el-İtticâhu’l-Aklî fi’t-Tefsir, 20)

http://www.sanalbasin.com/goster/23864/?href=http://www.yurtgazetesi.com.tr

DİP NOT: KUR’AN’A GÖRE “ALLAH’IN DİLEMESİ / İLAHİ TAKDİR / KADER” KAVRAMININ CEBRİ (ZORLAYICI) BOYUTU

Yaşar Nuri Öztürk’ün çevirisi ile mealen:

“Allah dileseydi, şirke batmazlardı. Biz seni onlar üzerine bekçi yapmadık.
Sen onlara vekil de değilsin.”  (6. sure (EN’ÂM) 107. Ayet)

Bu ayetle ilgili olarak birkaç ayet:

“Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına dikseydik,Allah’ın dilemesi dışında, yine de inanmazlardı.
Ne var ki, çokları cehalet sergiliyorlar.” (6. sure (EN’ÂM) 111. ayet)

“Şirke batanlar şöyle diyecekler: “Allah dileseydi, ne biz şirke sapardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi haram da yapmazdık.” Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar bu şekilde yalanlamışlardı. De ki: “Yanınızda, önümüze çıkaracağınız bir ilminiz var mı? Zandan başka bir şeye uymuyorsunuz.
Sadece saçmalıyorsunuz siz.” (6. sure (EN’ÂM) 148. Ayet)

“Ortak koşanlar dediler ki: “Eğer Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız Allah dışında bir şeye kulluk/ibadet etmez, O’na rağmen hiçbir şeyi haram kılmazdık.”
Onlardan öncekiler de aynen böyle yaptılar. Resullere düşen, açık bir tebliğden başkası değildir.”( 16. sure (NAHL) 35. Ayet)

“Bir de dediler ki: “Rahman dileseydi, onlara tapınmazdık.” Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Sadece saçmalıyorlar.” (43. sure (ZUHRUF) 20. Ayet)

Bu ayetlerdeki “Allah’ın dilemesi”, insanları öyle olmaya zorlaması anlamında bir yaptırımı kesinlikle değildir. (YNÖ)

Sünnetullah’ın (Allah’ın yol ve yasasının, varlık kanunlarının) bir gereği olarak,
İnsanların seçim ve tercihlerine uygun olarak, hayır veya şer de olsa, insan fillerinin yaratılmasında, her şeyin yaratıcısı olması sebebiyle faili mutlak olduğunun vurgusudur.Bu sebeple de İnsanları dinin doğru yoluna getirmek, dindar yapmak,
sadece Allah ile ona inanan insan arasındaki kişisel bir mesele olup, peygamberler dâhil hiçbir başka insanın, dini veya siyasi bir erkin / gücün üstüne vazife değildir. Zaten Allah’ın dışında “Hâdi” olan bir başka güç / kudret de yoktur.

Bu konuda Sünnetullah’tır ki:

“En mükemmel kanıt Allah’ındır. O dileseydi hepinizi toptan doğru yola iletirdi.”
(6. sure (EN’ÂM) 149. Ayet)

Allah herkesi toptan doğru yola iletmeyi dilememiştir çünkü Sünnetullah gereği olarak:

“Küfre sapanlar derler ki: “Rabbinden ona bir mucize indirilseydi ya!” De ki:
“Allah dilediğini / dileyeni saptırır. Doğruya yöneleni de kendisine iletir.”
(13. sure (RA’D) 27. Ayet)

“Bir kısmını iyiye ve güzele kılavuzladı, bir kısmının üzerine de sapıklık hak oldu. Onlar, Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdi. Bir de kendilerinin hidayet üzere olduklarını sanırlar.” (7. sure (A’RAF) 30. Ayet)

“Her biri için onu önünden ve arkasından izleyen gözcüler vardır ki, kendisini Allah’ın emrine bağlı olarak koruyup denetlerler. Gerçek şu ki Allah, bir toplumun mâruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak içlerindekini / birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez. Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir güç yoktur. Ve onlar için Allah’ın berisinden koruyucu bir dost da olamaz.”( 13. sure (RA’D) 11. Ayet)

“Bu böyledir. Çünkü Allah bir topluma lütfettiği nimeti, o toplum birey olarak içlerindekini / birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmemiştir. Ve Allah, iyice işiten, gereğince bilendir.” (8/Enfal/53)

“…. Allah, zalimler toplumunu doğruya ve güzele kılavuzlamaz.” (5/Maide/51)

Allah, dileyene, dilediğini, dilediğince verir… Hem öyle, hem böyle…

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

“Soma Katliam mı, Kader mi? Tevil ve Tahrif…” için bir yorum

  1. Kur’an’ın belirlediği iman unsurlarına ilaveten zikredilen “bi’l-kaderi ve … şerrihi mina’llâhi teâlâ” ifadesi, kaynak gösterdiğiniz Nisâ 36, Furkan 2, Kamer 49 ile Hicr 21. ayetlerin (veya başkaca Kur’an ayetinin) neresinde geçiyor; lütfen gösterebilir misiniz?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir