Merak etmek ve keşfetmek

Üstün Dökmen
Üstün Dökmen
11 Aralık 2022, Cumhuriyet Pazar eki

 

Merak etmek ve keşfetmek, artılarıyla eksileriyle insanlığı, medeniyeti bugüne getirmiştir. Voyager’ın uzaya gönderilmesinin temelinde merak duygusu ve keşfetme isteği vardır. Her merak keşifle sonuçlanmaz ancak bütün keşiflerin ilk basamağında merak duygusu bulunur. Şu an çevrenizdeki tüm nesneler, merak eden ve keşfeden insanların ürünüdür.

“Dünyayı oluşturan ana madde (arkhe) nedir?”, “Kuşlar nasıl uçuyor?”,
“Yağmur neden yağıyor?”, “Bebekler nereden geliyor?” türünden sorular sormadan yaşamı kavrayamazsınız, kontrol edemezsiniz.

Bazı eski toplumlarda gençler çok erken evlendirildikleri için evlilik dışı çocuk doğmazdı, bu yüzden de insanlar cinsel birleşme ile bebek doğumları arasında ilişki kurmazlar, kadınların kutsal evlilik bağından ötürü hamile kaldıklarını zannederlerdi.

Sonra bazı kadınlar evlenmeden çocuk doğurunca insanlar bunun nedenini merak ettiler. Böylece bebeklerin kutsal evlilik törenlerinden ötürü değil, cinsel birleşmeden ötürü doğduğunu anladılar.

MERAK NASIL ORTAYA ÇIKAR?

Çocuklarda merakın gelişmesi için üç temel şey gereklidir.

1) Anneye güvenli bağlanma gereklidir:

Geçen haftalardaki yazılarımda da belirttiğim üzere çocuğa bakım veren kişi -genelde anne- çocuğun beslenme, korunma, sevilme gibi temel ihtiyaçlarına cevap verebiliyorsa çocuk annesine güvenli bağlanır, ardından ilgisini dış dünyaya yönelterek çevresini merak eder. Eğer çocuk annesine güvenli bağlanmamışsa adeta dış dünyaya arkasını döner, ilgisini annesine yöneltir, dünyayı merak etmesi ve keşfetmesi zorlaşır. (AS: Temel güven / basic trust gelişimi anne ile sağlıklı ilişkilere bağlı ve yaşamda insana neredeyse ömür boyu omurga oluşturmakta..)

2) Eğitim ortamları merakı destekler hale getirilmelidir:

Çocuklar başlangıçta annelerine güvenli bağlansınlar veya bağlanmasınlar tüm eğitim yaşantıları boyunca meraklarını diri tutacak önlemler alabiliriz. Birkaç örnek:

Çocuğa masal okuduğunuzda, biten masal üzerinde akıl yürütmesini, olayın sonrasını düşünmesini isteyebilirsiniz. Diyelim ki masalın sonunda tavşan tilkiye bir şey söyledi:

“Tavşan tilkiye başka ne söyleyebilirdi?” diye sorabilirsiniz. “Başka?” sorusu ufuk açan, yeni durumları merak ettiren bir sorudur. (Bu arada lütfen Aziz Nesin’in eleştirdiği türden zorlayıcı anne-baba olmayın, yaratıcı çocuk yetiştireceğim diye çocuğa 10 tane soru sormayın.)

Çocuğa küçük sürprizler yapılabilir, sıcak-soğuk oyunuyla saklanan bir eşyayı bulması sağlanabilir. Onunla birlikte yemek pişirilebilir, bahçede veya saksıda bitki yetiştirmesi, bu bitkinin gelişim aşamalarını tahmin etmesi istenebilir.

Okullarımızdaki müfredatlar öğrencilerin merak ettikleri konular da dikkate alınarak hazırlanmalıdır. Genelde öğrencilerin değil müfredatı hazırlayanların merak ettikleri konular işlenmiş, öğrencilerin filanca savaşı, falanca şairi merak edip etmedikleri veya neleri merak ettikleri sorgulanmamış, ezbere eğitimin yeterli olduğu sanılmıştır. Bu yüzden çocuklarımızda küçük yaşlarda yüksek düzeyde olan merak duygusu, sınıfları ilerledikçe azalmaktadır.

3) Ülkede felsefeye ve pozitif bilime ilginin teşvik edilmesi gereklidir:

İlk sınıflardan itibaren (başlayarak) felsefî sorgulamaya yer verilmeli, ileri sınıfların müfredatından, önyargılı bakış tarzıyla Evrim konusu ve benzerleri çıkarılmamalıdır.

Geçen ay Van’daki Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde önemli bir toplantı düzenlendi, toplantı sonunda bilim insanlarının kastettiği şekilde bir Evrim olmadığı sonucuna varıldı! Gözlem ve deney yapmayı gereksiz sayan bu tür toplantılar; merakı, sorgulamayı, keşfetmeyi yok etmeye çalışıyor, sorulabilecek tüm soruların tek bir cevabı olduğu iletisini veriyor. Böylesine toplantılara katılanlara İbn-i Haldun’un Mukaddime’sini ve İbrahim Hakkı Bey’in Marifetname’sini okumalarını tavsiye ediyorum. Uluslararası hakemli dergilerdeki bilimsel makaleleri okumayan veya anlamayan kişiler, bu iki büyük düşünürün evrimle ilgili görüşlerinden bir ihtimal feyzalacaklardır.

Osmanlı’da eğitsel ve toplumsal anlamda merakı teşvik eden ortamlar yoktu. Bu konuda Nemrut Dağı’ndaki heykelleri örnek gösterebiliriz.

NEMRUT’UN HEYKELLERİ KİMİN UMURUNDA?

Yüzyıllar boyunca Anadolumuzda toprağın üzerinde Aspendos benzeri tarihi kalıntılar vardı. Dedelerimiz, ninelerimiz alışageldiklerinden farklı olan bu yapıları gördüler, muhtemelen merak etmek onaylanmayan bir şey olduğu için de ilgilenmediler. Bir ihtimal, “Bunu babam yapmamış, dedem de yapmamış, demek bizim aileden olmamış, biz o zaman işimize bakalım” diye düşündüler, merak etmediler, araştırmadılar.

Osmanlı’nın asker ve mühimmat sevkıyatı için Adıyaman bölgesine ilişkin ayrıntılı bir haritaya ihtiyacı vardı. O güne kadar yapılmamıştı. Haritayı yapması için bir Alman subay davet edildi, o da Nemrut Dağı’nı merkez kabul edip altı ay o bölgede yaşadı ve bir harita yaptı. Bu olayı izleyen yıl bir Alman tüccar, bölgeyi dolaşırken Nemrut Dağı üzerinde çok büyük heykeller olduğunu gördü, heyecanla durumu Alman Bilimler Akademisi’ne bildirdi.

Ancak Akademi, “Eğer dağda bu tür heykeller olsaydı, o bölgede altı ay yaşayan eğitimli bir Alman subayı mutlaka görürdü” düşüncesiyle ona inanmadı. Tüccar ısrar etti, sonuçta inandırdı. Evet, verdiği bilgi gerçekti fakat Akademi üyeleri, “Eğitimli bir Alman subayı altı ay o bölgede yaşar da o heykelleri nasıl görmez?” diyerek çok hayret ettiler. Şimdi siz, “Alman subay altı ay o bölgede yaşayıp heykelleri fark etmedi ama dedelerimiz 900 yıl orada yaşayıp nasıl fark etmediler?” diye hayret etmelisiniz.

Bence dedelerimiz o heykelleri fark etselerdi ne fark ederdi? Mutlaka çobanlar dağın tepesine çıkıp o devasa heykelleri görmüşlerdir. İyi de Bilimler Akademimize bildiremezlerdi çünkü böyle bir akademimiz yoktu. Gidip kaymakama bildirseler muhtemelen kaymakam, “Ben ne yapayım, işe yararsa indirip evinizin temeline koyun, ağırsa, inmiyorsa bırakın orada kalsın” derdi. Bu bakış tarzı kaymakamın hatası olmazdı, bilimsel atmosferin eksikliğinden ötürü ortaya çıkardı. Yakın zamanlara kadar insanımız, toprakta bulunmuş heykellerin yalnızca birer taş olduğunu düşünmüştür.

Otuz üç yıl Osmanlı’yı yöneten bir padişahımız, Beşiktaş’tan Anadolu’ya, hatta Üsküdar’a geçmemiş, bir anlamda ülkesini ve halkını merak etmemiştir. Bu durum onun da eksikliği değildir. Felsefi sorgulama, bilimsel merak toplumun gündeminde yoksa toplumdaki herkes bu durumdan nasibini alır.

Merak öyle bir tohumdur ki belli topraklarda, belli iklimlerde çiçek açar. Eski Atina’daki ve Isparta’daki beyinler aynı, kültürel iklimler ise farklıydı; yalnızca Atina’da felsefe ortaya çıktı, bilimin temelleri atıldı. Artık gündemimizde, müfredatlarımızda sorgulama, merak bulunsun istiyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir