Sosyal Bilimler Tasfiye Ediliyor

Dostlar,

Sayın Prof. Dr. Anıl Çeçen çok kıdemli bir Kamu Hukuku hocasıdır.
Ankara Üniv.  Hukuk Fakültesi’nin duayenlerindendir.
Ülke ve dünya sorunlarına ilgisini hiç eksik etmemiş, kendisini profesyonel sorumluluk alanına hapsetmemiştir.

Yüzlerce konuşma – konferans ve sorumluluk makaleleri, onlarca kitap ortadadaır.

Son olarak, deyim yerinde ise, sosyal bilimlerin batı emperyalizmince “güdüm altına alınması” sorunsalına eğilmektedir.

  • Küresel sermaye; mutlak egemenlik alanı dışında tek bir nesne, olgu, süreç… 
    bırakmak istememektedir. Bilim de kendi güdümünde olmalıdır!

Bu süreç son derece tehlikeli ve toplumsal yaşama kalıcı, telafisi olanaksız zararlar verebilecek sakıncalar içermektedir. Bilimin özerkliği özgür yaşam için zorunludur.

Kurulmak istenen, demokrasi yanılsamalı post-modern mutlak bir sermaye monarşisidir..

Dünün monarklarının yerini, günümüzde dolar milyarderleri oligarşisi almıştır.

Anıl hoca kritik bir sorunsala dikkat çekmekte.
Dikkatle okunmalı ve Türkiye’de ilgili çevreler en azından uzmanlık dernekleri üzerinden ortaklaşa bir çabaya girişmeliler bizce de..

Makale aşağıda..

Sevgi ve saygı ile.
20.6.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=======================================

anil cecen

Bugünün sosyal bilimleri, beş yüzyıl önce gerçekleştirilen bilimsel devrimlerin sonucudur.

İnsanlık orta çağdan çıkarken, Rönesans ve Reform devrimlerinin sonucunda
dinsel baskının dışına doğru adım atarken, aynı zamanda bilimsel alanı kuracak olan bilim devrimlerini de yaşamıştır.

Avrupa merkezli dünyanın dışına doğru insanlık yönelirken, keşifler ile kıtalar ve adalar bulunarak dünya haritasının çizilme şansı elde edilmiş, böylesine bir açılım aşamasına gelindiğinde de elde edilen toplam bilgi birikiminin kullanılmasıyla bilimsel devrimler gerçekleştirilmiştir. Bu adımların atılmasıyla insanlık orta çağ karanlığından çıkarken, sonraki aşamada yakın çağlar başlamış ve böylece insanlık modern bir dünyaya kavuşmuştur. Bugünkü dünya haritası ve insanlığın yaşam biçimi, son beş yüz yılda gerçekleşen gelişmeler ve atılımların sonucudur. Buharın keşfi ile başlayan yeni dönemde birbiri ardı sıra gündeme gelen yeni icatlar ve keşifler, insanlığı orta çağ karanlığından uzaklaştırmış her geçen gün daha bilimsel bir yaşama doğru yönlendirmiştir.

Bilimsellik modern yaşamı beraberinde getirmiş, insanlık modernizm ile birlikte gelişmeler göstererek çağdaş uygarlığın çatısı altında yaşama şansını elde etmiştir.
Yıllar geçtikçe bulunan her yenilik hem yaşam düzeyini geliştirerek insanlığı ileriye doğru sürüklemiş, hem de toplumsal ve siyasal sıçramaların hazırlayıcısı olmuştur.

Bilimsel bilginin zamanla çok gelişmiş birikimleri gündeme getirdiği aşamalarda,
bilginin nasıl kullanılacağı üzerine tartışmalar yapılmış, gerçeklerin ve var olan koşulların daha fazla ölçüde incelenmesiyle birlikte “bilimde yöntem” konusu insanlığın önüne
ciddi bir sorun olarak çıkmıştır. Yaşanan süreçte birbirini izleyen olayların arasındaki nedensellik ilişkisi ile sebep sonuç bağlantıları, daha üst düzeyde bilimsel çalışmaları gündeme getirdiğinde, yaşam düzeninin kökten değişime sürükleyen önemli bilimsel atılımlar gerçekleştirilmiştir. Olayların gözlemi, içine sürüklenilen sorunların ortaya koyduğu durumlar, bilginin sürekli olarak yenilenmesini ve yenilenen bilginin de toplumsal yaşama aktarılmasını birlikte getirmiştir.
Bilgiye dayanan bir toplumsal yaşamın zamanla insanların daha üst düzeyde bir uygarlık arayışını gerçekleştirmesine yardımcı olduğu ve katkı sağladığı görülmüştür. Yaşam tarzının gelişmesi ve çeşitlilik göstermesi üzerine, birbirinden çok farklı alanlarda yeni yeni bilgi birikimlerine sahip olunmuş ve böylece çok farklı alanlarda yeni bilim dalları örgütlenme şansını elde etmişlerdir. Teknik alanlardaki buluşlar yaşam düzenini rahatlatırken, sosyal alanlardaki yeni bilgiler ise, toplumsal ve siyasal yaşamın daha gelişmiş bir düzeyde örgütlenmesini sağlamıştır.
Doğal olaylar karşısında batıl inançlara düşmüş olan insanların bu gibi çıkmazlardan kurtulabilmesi ancak bilimsel etkinlikler ve eğitim sayesinde gerçekleştirilebilmiştir. Sosyal alanlarda bilgi toplama ve ölçme, bilgi değerlendirme ve aktarma gibi çalışmalar, insanlığın daha modern bir dünyada yaşamasını sağlamıştır.

Teknik alandaki bilimsel dalların katkıları, toplumsal alandaki sosyal bilimlerin getirdikleri ile birleşince insanlık çağ atlamış, beş asırlık bir macera daha sonraki aşamalarda
kontrol edilemez bir biçimde yeni bir dünya düzenine doğru toplumları sürüklemeye başlamıştır. Yirminci yüzyılın son on yılına dek, bilimsel alandaki ilerlemeler ve
bilimin getirdikleri insanlığa tam anlamıyla modernist bir yaşam tarzı yaşatmıştır.

Dünyanın en büyük devletleri ve emperyal güç merkezleri, sahip oldukları üstün durumu bilgi birikiminin örgütleyicisi olan modernizmin getirdikleriyle gerçekleştirebilmişlerdir. Modernizm, bir anlamda çağdaş dünyanın hazırlayıcısı olmuş, bilimsel bilgi birikiminin hem siyasal hem de sosyal bir güç olarak daha ileri bir yaşamın yaratılmasına
katkı sağlamasında yol göstermiştir.

  • Modernizm bilime ve bilgiye dayanırken, postmodernizm tıpkı ortaçağ’da
    olduğu gibi dini öne çıkararak bilimi geri plana atmaya çalışmaktadır.
Kimi din adamlarının öncülüğünde bir din burjuvazisi oluşturularak ve tarikatlar ya da cemaatler işbirlikçi ortak olarak kullanılarak;
  • bilim merkezlerine karşı tekke ve zaviyeler yeniden gündeme getirilmiştir. 

Dinin kutsandığı bir ortamda bilime karşı çıkılmış,
pozitif bilimlere dayanan bilim dalları yerine kimi din adamlarının görüşlerini yansıtan
kitap ve yayınlar fazlasıyla yayınlanarak, toplumların bütünüyle bu yeni modernizm ötesi akıma teslim olması hedeflenmiştir.

Dini siyasallaştıran siyasal İslamcılar küresel emperyalizm tarafından işbirlikçi örgütlenmeler olarak öne çıkarılarak, ulus devletlere karşı bir uluslararası tekelci şirketler ve dinci cemaatler arasında bir siyasal ortaklık oluşturulmak istenmiştir.

Batı dünyasının kapitalist sistemi ekonomi üzerinden bütün dünyayı teslim alırken,
bugüne dek süregelen bilimsel gelişmelerin ürünü olan modern dünya, var olup olmama noktasında kritik bir aşamaya sürüklenmiştir. Bilimselliğin inkâr edilmesi, buna karşı
her türlü bilim dışı yolların gündeme getirilmesi dünyayı altüst ederken; bu durumdan yararlanmak isteyen küresel sermaye giderek artırdığı ekonomik baskılar aracılığı ile
harita üzerinde yer alan tüm ülkeleri ele geçirebilmenin çabası ve hesapları içinde olmuştur.
Küreselleşme döneminin başlamasıyla birlikte her şeyin kökten değiştirilerek yepyeni bir dünyanın yaratılması hedeflenince, uluslararası sermaye merkezleri modernizmin
inkârı doğrultusunda bir postmodernizm akımını geliştirmeğe yönelmişlerdir.

Postmodernizm, her türlü akılcılığın ve bilimselliğin reddi çizgisinde ortaya çıkmış ve akıldışı yollar ile rastlantısal gelişmeleri ele alan yeni bir akım olarak küreselci güçler tarafından örgütlenmeğe çalışılmıştır.

Küresel sermaye bütün dünyaya tam anlamıyla egemen olabilmek üzere saldırırken,

modernizmin kazançlarından batının dışındaki ülkelerin yararlanmasını önlemeYe çalışmış, batılı ülkelerin ötesinde yer alan öbür kıtalardaki ülkelerin modernleşerek kendilerini korumalarının ve başka devletler ile rekabet ederek gelişmelerinin
önü kapatılmaya çalışılmıştır. Bu nedenle, dünya ülkeleri akıl ve bilimden uzaklaştırılırken, sosyal bilimler alanına uçuk kaçık görüşler dışarıdan şırınga edilerek modern dünyanın devlet ve toplum düzenlerinin altı oyulmaya çalışılmıştır.

Sosyal alanlardaki bilimsel çalışmalar sayesinde oluşturulan toplum ve devlet düzenlerinin küresel sermaye tarafından yıkılmak istenmesi üzerine, böylesine bir projenin
önünü açacak ve destekleyecek sonuçları almak üzere sosyal bilimler alanına
uçuk – kaçık görüşler getirilmeye başlanmıştır.

ABD’nin yaşayan en büyük bilim adamlarından İmmanuel Wallerstein‘ın öncülüğünde sosyal bilimlerin yeniden yapılanması için 1993’te bir komisyon oluşturulmuştur.
Küresel emperyalizmin bütün dünyaya egemen olabilmesi için sosyal bilimlerin en üst düzeyde kullanılabilmesini hedefleyen bu girişimin ilk toplantısı 1994’te Lizbon’da,
ikincisi 1995’te Paris’te, üçüncüsü de Binghamton kentinde yapılarak, sosyal bilimlerin yeniden yapılandırılması doğrultusunda bilimsel bir rapor ortaya konulmuştur.

Küreselleşme döneminin ilk yıllarında ortaya çıkan bu raporu bizzat İmmanuel Wallerstein kaleme almış ve “Sosyal bilimlerin önünü açın“ başlığı altında
geçmişten gelen sosyal bilimler birikiminin tasfiyesi ile birlikte, bu alanın önünü açma bahanesi ile emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yepyeni bir sosyal bilimler anlayışı egemen kılınmak istenmiştir.

Wallerstein “Sosyal bilimlerin önünü açın “derken aslında küresel emperyalizmin önünü açmaya çalıştığı için, var olan devlet düzenlerine açıkça karşı çıkmakta ve hiçbir devletin sosyal bilimleri kendi çıkarları açısından kullanmaması gerektiğini gene bir bilim adamına yakışmayacak doğrultuda öne koymaktadır.
Devlet düşmanı küreselleşme akımı piyasayı tanrılaştırırken, sosyal bilimleri de
devlet merkezli olmaktan çıkararak piyasaya odaklı yeni bir yapılanmaya doğru iteklemektedir. Devletlerin üniversite, fakülte, yüksekokul ya da akademi gibi eğitim ve araştırma kurumları kurmalarına son verilmeli, bilimsel alan bütünüyle piyasaya
terk edilmelidir. Kamu üniversitelerinin yerini özel üniversiteler alırsa sosyal bilimler
devlet merkezli olmaktan çıkabilirler. Böylece sosyal bilimlerin önünü açma görüntüsü ile piyasaya teslimi gerçekleştirilmek istenmektedir. O’na göre, Devletlerin sosyal bilimleri kendi çıkarına göre biçimlendirmesi önlenmelidir. Devleti koruyan sosyal bilimler, değişime ve geleceğe kapalıdır. Devlet dışı bir bakış açısı ile devletlerin devre dışı kalacağı bir doğrultuda sosyal bilgilerin yeniden ele alınması gerekmektedir.

Sosyal bilimlerin değişime açılması doğrultusunda kaleme alınan Wallerstein raporu, sosyal bilimlerin yerel ve kısmiliği üzerinde durmakta ve evrensel alanda geçerli olabilecek tek ve genel bir sosyal bilim yapılanmasının olamayacağını ortaya koymaktadır. Yerellik ile beraber, sosyal araştırıcıların kişisel tavırlarının öne çıkaracağı sübjektiflik sosyal bilimlerde etkili olduğu için, gerçek anlamda bilimselliğin göstergesi olan objektifliği önlemektedir. Bu doğrultuda sosyal bilimlerin evrensel geçerliliğe sahip olamayacağı vurgulanmaktadır. Birbirinden farklı alanlarda üretilen sosyal bilgiler zaman zaman birbirleriyle çelişmekte ve bu nedenle ortaya karmaşık bir durum çıkmaktadır. Sosyal ortamlarda bilgi ve değerler çatışmasının önlenebilmesi için coğrafi ayrışma yoluna gidilmesi gerektiği, medeniyetler ayrılığı ya da çatışması tezlerine uygun olarak savunulmaktadır.

Her bölge kendi coğrafyasına uygun düşen sosyal ya da siyasal bilimler geliştirme hakkına sahip olabilmelidir. Bu doğrultuda üniversitelerde farklı bölgelerin özelliklerine uygun düşen sosyal bilim çalışmaları yapılabilecektir. Üniversitelerdeki kemikleşmiş sosyal bilim yapılanmalarının aşılabilmesi için, bilim adamlarının değişik üniversitelerde çalışmaları desteklenmeli, farklı üniversitelerden gelen araştırmacıların beraberce çalışabileceği birleşik araştırma projelerinin örgütlenmesi sağlanmalıdır.

Küreselleşme akımının çeyrek yüzyıllık dönemi tamamlanmıştır.
Soğuk savaş döneminden çıkarken sosyalist sistemi ortadan kaldıran
Batı emperyalizminin, tek merkezli bir küresel imparatorluk yaratmaya yöneldiği
yeni dönemde uygarlığa verdiği zararların başında bilimsel alanı bozarak kendi çıkarları doğrultusunda kullanmağa çalışmasıdır.

Sosyal bilimleri tasfiye etmeğe kalkışanlar, sosyal bilimlerin geliştirilmesiyle önlenebilmeli, sosyal bilimciler çalışma alanlarına yönelik saldırıda bulunan
emperyal merkezlere karşı hem kendi alanlarını koruyabilmeli hem de
bilimsel sıçramalar yaparak daha örgütlü bir düzeyde insanlığa ve uygarlığa
gereken hizmetleri verebilmelidirler.
Sosyal bilimlerin tasfiye dönemi biterken, yeniden doğuş dönemi tıpkı Rönesans ve Reform dönemlerinde olduğu gibi yeniden gündeme getirilebilmelidir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN 
Atatürkçü Düşünce Derneği
Yazı Kurulu ve Bilim Danışma Kurulu Üyesi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir