Etiket arşivi: Prof. Dr. Sefer Aycan : 14 MART ”TIP BAYRAMI”

SAĞLIK BAKANLIĞI ve SAĞLIK ENSTİTÜLERİ


SAĞLIK BAKANLIĞI ve SAĞLIK ENSTİTÜLERİ

portresi

 

            Prof. Dr. Sefer Aycan
            Gazi Üniv. Tıp Fakültesi
            Halk Sağlığı Anabilim Dalı           

 

           

Sağlık Bakanlığı’nın Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı Kurulması ile ve Bazı Kanunlar da Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Sağlık Komisyonu’na sunulmasından çok kısa bir süre sonra geçti ve TBMM Genel Kurulu’na gelmesi bekleniyor. TBMM’ye sunulmadan kamuoyunda tartışılmayan tasarı, Komisyonda da yine gereği gibi tartışılmadan çok hızlı bir şekilde kabul edildi. Aslında çok önemli olan ve teşkilat yapısında bir kez daha değişiklik oluşturan, yeni bir kurum kuran tasarı enine boyuna tartışılmalıydı. Uzmanlar, taraflar konuyla ilgili görüşlerini ortaya koymalıydı,

“En uygunu nasıl olur?” diye tartışmalıydı diye düşünüyorum. Bu nedenle,
konuyla ilgili görüşlerimi bu yazıda açıklamak ve tartışma oluşturmak istiyorum.

Nereden Çıktı Bu Sağlık Enstitüleri Başkanlığı?

Konuyla ilgili tasarının gerekçesine bakıldığında, aslında birtakım sağlık sorunlarının başlık olarak alındığı, bu konularla ilgili durum değerlendirilmesi yapıldığı, tasarının içeriğinde ise bu konularla ilgili Enstitüler kurulacağı anlaşılmaktadır. Fakat genel anlamda bir Enstitü Başkanlığı’ nın kurulmasının gerekçesinden bahsedilmemiştir. Neden gerek duyulduğu, ne beklenildiği açıklanmamıştır.

Yasa tasarısının 1. maddesinde Enstitünün amacı; … Ülkemizin ileri teknoloji ihtiyacını karşılamak, yeni ürünler üretilmesini sağlamak, bilimsel araştırmalar yapmak ve yaptırmak olduğu belirtilmektedir.

Elbette amaç sağlıkla ilgili özel konularda araştırma yapmak ve yaptırmak ise Sağlık Bakanlığı’nın görev alanına girer ve bu nedenle de Sağlık Enstitüleri açmasında bir engel yoktur.

Enstitülerin başka bir amacı lisansüstü eğitim vermektir. Burada böyle bir amaçtan söz edilmemiş olması isabetlidir.  Lisansüstü eğitim vermek veya eğitim kurumu açmak (tıpta uzmanlık dışında) Sağlık Bakanlığı’nın görevi olamaz ve olmamalıdır.
Zaten tasarıda da böyle bir görev tanımlanmamıştır. Bu konuda da sorun yoktur.

Sorun ise Enstitü’nün hangi konularda çalışacağı, nerede ve nasıl kurulduğudur ve bu yapıyla beklenen yararı sağlayıp sağlayamayacağıdır.

Öncelikle Enstitü’nün İstanbul’da kurulması abestir. Enstitü Sağlık Bakanlığı’nın bir merkez birimi olacak ise Ankara’da kurulması gerekir. Yoksa Bakanlık Merkezini de mi İstanbul’a taşıyoruz? Ya da Bakanın keyfi mi böyle istiyor, anlaşılamamıştır. Yarın başka bir ilden biri Sağlık Bakanı olursa bu kez de Bakanlığı o ile mi taşıyacağız?

Evet, Sağlık Bakanlığı kimi konularda araştırmalar yaptırmak, politika üretmek için Enstitüler kurabilir ve kurmalıdır. Bu bir ihtiyaçtır. Sağlık Bakanlığı bünyesinde Hıfzısıhha Enstitüsü bu amaçla kurulmuştu. Yıllar içinde Hıfzısıhha Enstitüsü atıl duruma getirildi, amacından uzaklaştırıldı. Daha sonrada 2011’de bu Hükümet tarafından Hıfzısıhha Enstitüsü kapatıldı. Şimdi yeniden bir Enstitü kuruyor. Neden kapattınız, neden yeniden kuruyorsunuz? Bu tutarsızlıktır. 2011’de kurduğunuz Teşkilat yapısında Sağlık Araştırmaları Genel Müdürlüğü kurdunuz, şimdi onu da kapatıyorsunuz! Üç yılda 2. kez Bakanlık örgüt yapısını değiştiriyorsunuz.
Sağlık Bakanlığının örgüt yapısı her bakan değiştiğinde değişmemelidir.

Daha önemlisi ise bu Enstitü’nün görevi ne olmalıdır? Sağlık Bakanlığı’nın kuracağı Enstitünün esas görevi Sağlıkla ilgili Türkiye’deki sorunlarla ilgili araştırmalar yapmak ve bu konularla ilgili politika üretmek ve Bakanlığa danışmanlık yapmak olmalıdır.
Genel politikalar oluşturmak için çalışması doğrudur ve ihtiyaçtır.
Yapacağı çalışmaların amacı da bu yönde olmalıdır.

Fakat Tasarının 11. maddesinde Başkanlığa bağlı olarak kurulacağı belirtilen Enstitülerin adlarına ve gerekçelerine bakıldığında kuşkuyla karşılanmıştır.
Sağlık Bakanlığı’nın esas görevi Halkın sağlığını korumak ve geliştirmek olduğuna göre bu Enstitülerin görevi alanları da Türkiye’nin başlıca sorunlarıyla ilgili olmalı ve amaçları bu sorunları ortaya koymaya ve bunlara çözüm getirecek politikalar üretmeye yönelik olmalıdır.

Bakanlığın Biyoteknoloji Enstitüsü, Kalite ve Akreditasyon Enstitüsü kurmasının biraz fantezi ve görev tanımının dışında olduğu düşünülmüştür. Bu konular Bakanlığın önceliği de olamaz. Fakat en abesi Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Enstitüsü kurulmasıdır. Bu konu Bakanlığın neden önceliğidir ve görev tanımına girmektedir? Bunu geliştirmek Bakanlığın görev alanına girmez ve önceliği olamaz.

Öte yandan elbette Bakanlık kimi araştırmaları finanse edebilir destekler, fakat kendisinin teknik konularda AR-GE Merkezi olması, ileri teknoloji üretme işine girmesi doğru değildir. Bu konularda teknoloji merkezlerini, Ar-Ge merkezlerini, Üniversiteleri teşvik etmesi daha doğru bir uygulama olacaktır.

Sağlık Bakanlığı’nın İlaç ve Tıbbi cihaz alanından önce aşı ve serum ile ilgili çalışmalar yapması beklenir. Hiçbir tarafın ilgilenmediği, fakat stratejik öneme sahip olan aşı ve serum konusunda Sağlık Bakanlığı devreye girmelidir. Ya kendisi üretmeli ya da yerli üretimi teşvik etmelidir. Daha önceki deneyimler de dikkate alınarak bu konuda doğru adımlar atılmalıdır.

Kanun Tasarısında kurulacak Enstitünün genel amaç ve ilkeleri ile ilgili tartışılması gereken hususlar dışında başka konulara da dikkat çekmek gerekir. Kurulacak Enstitülerde çalışanların İş Yasası’na bağlı olması, çalışanların sözleşmeli çalışmasının gerekçesi de anlaşılamamıştır. Bu yaklaşım güvenilir gelmemektedir ve yarar sağlayacağı da sanılmamaktadır. Kişilerin kurumlarından onay almadan Enstitüde görevlendirme yapılması ile ilgili tasarıdaki hüküm (md. 13) sıkıntıya neden olacak başka bir husustur. Başka bir tartışmalı husus da (md. 19) Tasarıda Enstitü’nün tüm Yükseköğretim Kurumlarından bilgi istemlerinin karşılanması zorunluluğu ile ilgili bir hüküm bulunmasıdır. Böyle bir hak olamaz ve pratik olarak da olanaklı değildir.

Sonuç olarak; Sağlık Bakanlığı’nın bir Enstitü kurmasına gerek vardır.
Fakat bu Enstitünün amaçları ve öncelikleri yeniden düzenlenmeli, fantezilerden
vaz geçilip gerçekçi ve asıl ihtiyaçlar amaçlanmalıdır. Öte yandan idari ve mali konularında düzenlenmesi ve güçlendirilmesi gerekir. Buranın kalıcı olması,
yaşaması ve etkin olması isteniyor ise, kadroları bilimsel ilkeler ışığında oluşturulmalı, desteklenmeli ve siyasete alet edilmemelidir. (03.07.2014)

TÜRKİYE’DE SAĞLIK HİZMETLERİNİN ve HEKİMLERİN DURUMU


Sayın Meslektaşlarım,

14 Mart’ı  Ülkemizin genel sorunlarının,Sağlık Hizmetlerinin ve
Hekimlerin sorunlarının çözümüne vesile olması ümidiyle kutlar;
Sağlıklı, huzurlu, sömürülmediğimiz, aldatılmadığımız ve şiddete uğramadımız bir Türkiye dilerim.Prof. Dr. Sefer Aycan

*****

14 MART ”TIP BAYRAMI”

TÜRKİYE’DE SAĞLIK HİZMETLERİNİN ve HEKİMLERİN DURUMU


Prof. Dr. Sefer Aycan

14 Mart ”Tıp Bayramı” nın kökü 14 Mart 1827 tarihinde İkinci Mahmut tarafından, Osmanlı döneminde ilk sağlık eğitim ve uygulama kurumu olan ”Tıbhane-i Âmire ve Cerrahhane-i Âmire” nin açılışına dayanır.Bu açılış Türkiye’de modern tıp eğitiminin başlangıçı kabul edildiği için gerçekten bayram olarak kutlanmaya değer bir gündür. Ayrıca bu günün bize özgü olmasıda kayde değer bir durumdur.Elbette bu gün kutlanmalıdır. Aynı zamanda bu gün içinde öz değerlendirmede yapılmalıdır.Ülkemizde sağlık hizmetlerinin durumu,sorunları ve hekimlerin durumları,sorunlarıda tartışılmalı,çözüm üretilmelidir.
En çok istediğim tablolardan birisi de, Sağlık Bakanlarının 14 Mart’larda hekimlerin önüne düşüp sorunları her platforma taşıması ve sorunlara çözüm araması, en azından 14 Martlarda aynı zamanda hekimlerinde bakanı olduğunu hatırlamasıdır.

Aradan geçen bunca yılda, doğal olarak, bazı ilerlemeler sağlanmış olmakla beraber, sağlık hizmetlerinde arzulanan düzeye gelindiği iddia edilemez.Günümüzde yaşanan değişimler sağlık hizmetlerinin sunumunu,ülkenin sağlık düzeyini ve hekimleri etkilemektedir.Bu değişiklikler var olan sorunların üzerine yeni sorunlar eklemektedir.14 Mart Tıp Bayramı arefesinde bu sorunları tartışmaya ve çözüm üretmeye vesile olması dileği ile bir kez daha dikkat çekmek istiyoruz.

1-Sağlık Hizmetleri Anlayışında Yaşanan Bozulma

Günümüzde sağlık hizmetleri denince yalnızca tedavi hizmetleri akla gelmektedir.Geliştirici ve koruyucu hizmetler önceliğini ve önemini yitirmiştir.Sağlık Bakanlığı koruyucu hizmetlerle ilgili görevlerinden çekilmekte ve sadece tedavi hizmetlerini yapılandırmaktadır. Kanıtınız?

Tedavi edici sağlık hizmetlerini ise  piyasada sunulabilir özel hizmet olarak görmektedir.Bu anlayış teknik açıdan olduğu kadar, adalet açısından da yanlış bir yaklaşımdır. Zira, tedavi edici sağlık hizmetlerinin genel niteliği piyasa işlemine tabi diğer hizmetlerinkinden çok farklıdır. Birincisi  hastalık, bireyin iradesi dışında ortaya çıkan bir tür risktir. Böyle bir riskle karşılaşan asimetrik bilgiye sahip hasta, kendisini hiç bilmediği alanda bilgi ve beceri sahibi olduğunu düşündüğü doktora teslim eder. İkinci olarak, sağlık hizmetlerine olan talep bireyin tercihi ya da imkanları  doğrultusunda zaman içinde ayarlanamayacağı gibi, hizmetin alınması da ertelenemez . Hiç bilinmeyen bir nedenden ya da beklenmeyen bir koşul ve zamanda birey hasta olabilir, hasta olan birey ise tedavi gereksinimini erteleyemez. Üçüncü olarak, birey tedavide fiyat-nitelik ayarlaması yapamayacağı gibi, tedavi sonucunda bireyin sağlığına kavuşacağı da garanti edilemeyebilir. Bazı ağır hastalıklarda yoğun tedaviye rağmen yaşamın noktalanması kaçınılmaz olabilir. Bu ve benzeri nedenlerle hasta-doktor ilişkisinde genellikle hasta yönetilir, doktor ise yönetir konumdadır. Hasta ile doktor arasındaki ilişki bir tür kamusal hizmet ilişkisi olmaktan çıkarılıp ”müşteri hasta” – ”satıcı doktor” alışverişine dönüştürüldüğünde, hastanın hizmete ulaşmasında olduğu kadar, doktorun da hastayı seçme ve yönlendirmesinde yanlış ilişkiler öne çıkabilir ve bunun tetiklenmesinde hastanın maddi olanakları temel belirleyici olabilir. Bu durum sağlık hizmetlerinin genel düzeyini düşürebileceği gibi, bireyler arasında da adaletsizliklere neden olur. Tedavi edici sağlık hizmetlerinde hasta-doktor ilişkisinin sağlıklı kurulabilmesi için hasta müşteri olarak görülmemelidir.

2-Genel Sağlık Sigortası                 

Genel Sağlık Sigortası (GSS) artık yürürlüğe girmiştir.Bu uygulama sağlık hizmetlerini
ciddi olarak etkileyecek bir durumdur. GSS prim ödemeye dayalı bir sistemdir.
Türkiye, toplumun prim ödeme konusunda “istekli” olmadığı bir ülkedir ve bu isteksizliğin temelinde yoksulluk, populizm (sürekli çıkarılan prim afları) ve kötü yönetim yatmaktadır (kim sorumlu?) Bugün Bağ-Kur’un prim alacaklarının yalnızca %15’ini toplayabildiği bilinmektedir. SSK’da bu oran daha yüksek olmakla birlikte (%82) %100 düzeyinde değildir. Prim toplama zorluğu GSS’nin önündeki önemli sıkıntılardan biridir ve Çalışma Bakanlığı’nın GSS’yi bir seçenek olarak sunarken prim toplamayı nasıl güvence altına alacağına ilişkin toplumu ikna etmesi gerekmektedir.

Düşük ve yüksek gelirli kişiler arasında dengeli gelir dağılımını sağlamak için bir mekanizmanın geliştirilmesi konusu ise, Türkiye’nin önündeki en önemli sorunlardan biridir. Gelir dağılımı giderek bozulmakta, gelir düzeyi farklılıkları artmaktadır. Gelirin bu kadar adaletsiz dağıldığı bir ülkede, prime dayalı bir sigorta sistemi ile sağlık hizmeti sunmayı zorunlu hale getirmek, toplumun sağlığını olumsuz etkileyecektir.

GSS hizmet satın almaya dayalı bir sistem olduğu için sağlık hizmetlerinin bedeli yükselecektir. Bu durum hem vatandaşın cebinden fazla para çıkmasına, hem de devletin bütçeden ayırdığı payın artmasına yol açacaktır.

Vatandaşın bugüne dek cebinden para harcamadığı hizmetler için “Katkı payı” alınmaya başlamıştır.Bunun artarak devam edeceğinden korkuyoruz.
B
u durum da toplum sağlığı için tam bir “felaket” olabilir.

Tüm bu nedenlerden GSS bu şekildeki bir uygulamasından hekimler adına ve tüm vatandaşlar adına endişe duyuyoruz.                            

3- Güvencesiz Çalışma Yaşamı 

AKP Hükümeti’nin kısaca “Çakılı Kadro” diye adlandırdığı 4924 sayılı Yasa,
10 Temmuz 2003’te TBMM’ce kabul edilmiş ve 24 Temmuz 2003’te 25178 sayılı
Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmişti.

Yasa, Sağlık Bakanlığı’nın personel açığı olan yerlerde sözleşmeli statüde sağlık çalışanı istihdam etmesi amacıyla çıkarılmıştı.Daha sonra uygulama tüm Türkiye’ye yayıldı ve esas istihdam şekli haline getirildi.Sağlık çalışanlarına yeni istihdam ve çalışma biçimleri getirilmiş oldu. Bu çalışma biçimi Sağlık Bakanlığı’nın bundan böyle kalıcı personel yerine sadece gereksinimi olduğunda neredeyse fabrikalardaki “geçici işçi” statüsüne benzer kadrolarla personel istihdam etmesi demektir. Bu durum, sağlık sistemine vereceği zararlar dışında
sağlık çalışanları açısından önemli bir hak kaybı anlamına gelmektedir, çünkü işin sürekliliği kalmamıştır.

Yasanın 11. maddesi ile “14.7.1965 tarihli ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 36ncı maddesinin “III- SAĞLIK HİZMETLERİ VE YARDIMCI SAĞLIK HİZMETLERİ SINIFI” başlıklı bendine, “bu sınıfa dahil personel tarafından yerine getirilmesi gereken hizmetler, gereğinde bedeli döner sermaye gelirlerinden ödenmek kaydıyla, Bakanlıkça tespit edilecek esas ve usullere göre hizmet satın alınması yoluyla gördürülebilir” paragrafının eklenmesi hükmünü getirmektedir. Yasa taslağında “lüzumu halinde,
bu sınıfa dahil personel tarafından yerine getirilmesi gereken hizmetlerin, ücretleri döner sermaye gelirlerinden karşılanmak kaydıyla, üçüncü şahıslara ihale yoluyla gördürülmesi mümkündür” ifadesinin yer aldığı düzenleme, sözleşmeli personel çalıştırılması esaslarını düzenleyen bu Yasa’da öncesindeki maddelerle ilgili ve uyumlu görünmemektedir. Özellikle 657 sayılı Kanun’daki bir maddeye ekleme yapılarak getirilmesi, yeni uygulamaların kapısını açabilir niteliktedir. Bu ifadeler ile Sağlık Bakanlığı’nın, kaynağı döner sermayeden karşılanmak üzere, hizmet satın almasına ve 3. şahısları çalıştırmasına olanak tanımaktadır. Bu durum, sağlık çalışanlarının taşeronlaştırılması anlamına gelmekte, bunun da ötesinde bu durumu meşrulaştırmakta ayrıca Sağlık Bakanlığı’nın hizmet sunumundan çekilme politikasının zeminini oluşturmaktadır. Finansmanı döner sermayeden karşılanan bu hizmet satın alma, taşeron sağlık çalışanlarının farklı statülerde çalıştırılması şeklinde olabileceği gibi, yasa taslağında da belirtildiği gibi hizmetlerin ihale yoluyla satın alınması şeklinde de olabilir.  Bu düzenleme sonunda, sağlık kuruluşları, yemek ve/veya temizlik hizmetlerinde olduğu gibi sağlık hizmetlerini de ilgili şirketlere devredebileceklerdir. Örneğin, bir devlet hastanesi, dahiliye servisinde sunulacak sağlık hizmetlerini ihale yoluyla ve bedeli döner sermayeden karşılanmak koşuluyla kişi ya da özel kuruluşlardan satın alabilecektir. Dolayısıyla düzenleme, başta hastaneler olmak üzere kamu sağlık kurumlarının özerkleştirilmesi ve özelleştirilmesinin önemli bir işareti olarak  görülmelidir.

4-Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası

Tüm hekimlere tıbbi uygulamalarındaki hatalarından kaynaklanan her türlü tazminat talebinin karşılanması için zorunlu sigorta getirilmiştir. Hekimlere çalışma koşullarının elverişsizliği ve Sosyal Güvenlik Kurumlarının kısıtlamaları nedeniyle tıbbi hata yapma olasılığının yüksekliği ileri sürülerek zorla sigorta yaptırılamaz, gelirinin bir kısmına zorla el konulamaz. Hükümet sağlık ortamındaki yetersizlikleri gidermek yerine bu yetersizlikler üzerinden sigorta kuruluşlarının fonlarına katkı sağlayamaz. Kamuda ve özel sağlık alanında sağlığı piyasalaştırmanın bedeli hekime ödettirilemez.

Artık Türkiye’de hekimlik yapmak daha da zorlaşacaktır. Tazminat davalarının baskısı ve giderek yükselecek primler nedeniyle hekimler riskli hastalara gerekli tıbbi girişimlerde bulunmaktan kaçınacaklardır. Çekinik tıp öne çıkacak, sağlık hizmetinin maliyeti artacaktır. Bu nedenle artacak olan dışa bağımlı teknoloji ve ilaç kullanımı ülkenin kaynaklarının heba olmasına yol açacaktır.

5-Yabancı Doktor Getirme Sevdası

Türkiye küreselleşirken, yeni kavram ve uygulamaları dünya uygulamasına armağan etmektedir. En son armağanı da yabancı doktor ithalatıdır. Hükümet nedense yurt dışına kaçırılan doktorlara ve genel olarak beyin göçüne gözlerini ve kulaklarını tıkarken, doktor ithaline yönelmektedir. Kendi değerlerini dış dünyaya sömürtmekle yetinmeyen ulus, şimdilerde de sömürgeci ajanların içeride operasyon yapmalarına  fırsat vermektedir.Yabancı hekim çalıştırma ucuz iş gücü ve yedek işsiz hekim ordusu demektir.

1219 sayılı yasanın 1.maddesindeki yapılmak istenen değişiklik ile Türkiye’deki herhangi bir tıp fakültesinden mezun yabancı uyruklu hekim Türkiye’de çalışabilecektir. 4.maddedeki değişiklikle de dünyanın herhangi bir tıp fakültesinden mezun hekim, mesleki bilgi ve Türkçe dil sınavına tabi tutulmadan sadece mezun olduğu fakültenin denklik belgesini sunarak hekimlik yapabilecektir.

Bu yasal düzenlemeyle uluslararası deneyim ve bilgiden faydalanma amacı güdülmemektedir. Eğitim ve çalışma olanakları bizden daha kötü olan çevre ülkelerden gelecek ve düşük ücretle çalışmaya razı hekimlerin istihdamı hedeflenmektedir.

Bu şekilde hükümet sağlıkta dönüşüm programı’nın gereği olarak sağlık piyasasına ucuz işgücü oluşturmak, yedek işsiz hekim ordusu yaratmak istemektedir. Nitekim  ” 100-150 dolara çalışacak yabancı hekimler var” sözü bu niyeti açıkça ortaya koymaktadır.

İthal hekimin bir diğer amacı ise uluslararası sağlık tekellerinin Türkiye pazarına girmelerini kolaylaştırmaktır. Amaç Avrupa Birliğine girişte iş gücünün serbest dolaşımını sağlamak değildir. Bu olasılık zaten 15 yıl sonrasına ötelenmiştir. Ayrıca şu anda AB ülkeleri kendi aralarında bile ülkelerinde hekimlik yapabilmek için koşullar ileri sürmektedirler.

Hekim açığını kapamak da geçerli bir gerekçe değildir. Çünkü açık olduğu ileri sürülen bölgelerde bu hekimler çalıştırılamayacaklardır. 657 sayılı kamu personeli yasası gereği sadece özel’de çalışabilecek bu hekimlerin kısa vadede özel sektördeki “artan hekim maliyetlerini” düşürmek amacı ile tehdit aracı olarak kullanılmaları söz konusudur.

Türkiye’de şu anda sağlıktaki temel sorun hekim açığı değil, sağlığın piyasalaşması sonucu kamu sağlık kurumlarına ve dolayısıyla da az gelişmiş bölgelere yatırım yapılmamasıdır. Dengeli hekim dağılımı için öncelikle bu bölgelerde sağlık altyapısını geliştirmek, sağlık hizmetlerini kamu eliyle sunmak ve burada çalışacak personele iş ve ücret güvencesi sağlamak gerekmektedir.

6-Radyasyona maruz kalan sağlık çalışanlarına verilen haklar geri alınıyor

İyonlaştırıcı radyasyonla çalışan tüm personelin hakları geri alınıyor. Yasa bu personelin Sağlık Bakanlığınca belirlenecek radyasyon dozu limitleri içinde çalıştırılacaklarını öngörüyor.Çalışma ortamlarının fiziki koşulları düzeltilmeden, radyoloji cihazlarının kontrolleri yeterli olarak yapılmadan, çalışanları düzenli sağlık kontrollerinden geçmeleri sağlanmadan sadece işletmenin ihtiyaçlarına göre çalışma sürelerinin uzatılması yeni bir hak kaybıdır.

         7- Sağlık Çalışanlarının Mesleksel Riskleri

Hekimlerin ve tüm sağlık çalışanlarının mesleksel riskleri ile ilgili olarak da bir iyileştirme hala olmamamakta, gün geçtikce bu riskler daha da artmaktadır. Oysaki sağlık çalışanlarının çok ciddi olan mesleksel riskleri sağlık çalışanlarının yaşamlarını
tehtit etmektedir. Bu mesleki risklerin bazılarını ismen belirtmek gerekir ise:

a-Bulaşıcı Hastalık riski. En önemlisi Hepatit B, Hepatit C ve HIV virüsleridir.
Ayrıca damlacık yolu ile bulaşan enfeksiyonlarda risk oluşturmaktadır.

 b-Kimyasal Ajanlar.Özelikle anestezik maddeler, sitoksik maddeler ve sterilizasyonda kullanılan maddelere maruz kalınması önemli risklerdir.

c-Fiziksel ajanlar. Radyasyon ve genel anlamda elektro-manyetik alanlar önemli risklerdendir.

d-Ruhsal sorunlar. Çalışma ortamı ve oluşturdugu stres önemli sağlık sorunlarıdır.

Tüm bu sorunların ele alındığı,ortadan kaldırıldığı veya azaltıldığı yada azalma umudunun olduğu,güvenle, kardeşce yaşdığımız nice 14 Mart’larda, Bayram yaşamak dileği ile.      


From: saycan@gazi.edu.tr
To: hekimforumu@yahoogroups.com
Date: Thu, 13 Mar 2014 16:24:30 +0200
Subject: [hekimforumu] 14 Mart [1 Attachment]