ATATÜRK Ölümsüzdür, çünkü hayatın ta kendisidir

Yılmaz Özdil;
yozdil@sozcu.com.tr
SÖZCÜ, 10 Kasım 2022

Ölümsüzdür, çünkü hayatın ta kendisidir

Gece kuşuydu.
Sabah saat 5’ten önce yatmazdı.
Uykuda geçirdiği zamana acıyordu.
“Uykusuzluk hapı” hayal ediyordu.
“Hayat pek kısa, çocukluk ve mektep hayatın bir kısmını alıyor, geriye kalanı da uyku yarıya indiriyor. Tababet, insanları uyutmak için pek güzel ilaçlar yaptı. Uykusuzluğu giderecek ve uykunun vücuda verdiği istiharat gıdasını verecek komprimeler icat edilse ne güzel olur. Bir gün bu da olacaktır” diyordu.

Hayatı ertelemezdi.
Dolu dolu yaşardı.
Saklısı gizlisi yoktu.
“Kötü ruhlu kişiler dedikodumu yapmaya kalkıp, Mustafa Kemal dün akşam içki içmiş, dans etmiş derlerse, evet içti, evet dans etti cevabını verin. Her şeyi, günahı da sevabı da açık yapmak gerekir. Ne yapacaksak daima milletin gözünün önünde yapacağız” diyordu.

Tokatlıyan’a Pera Palas’a Garden Bar’a Rose Noir’a giderdi.
Yaz aylarında Büyükada Anadolu Kulübü favorisiydi.
Kış aylarında Park Otel’in akşam yemeklerini çok severdi.

Dolmabahçe’den çok sıkılırdı.
Saraydan kaçıp, tek başına bir eğlence mekanına gidebilmesi “harekat planı” gerektiriyordu.
Çünkü parası yoktu! Maaşı hep yaverlerindeydi, ödemeleri daima onlar yapıyordu.
Gene böyle çok sıkıldığı bir gün, başyaver Rusuhi’yi aradı, bulamadı.
Yaver Celal Üner’i buldu.
“Bana biraz para lazım” diyemedi… “Şu masanın üstüne biraz bozuk para bırakın, hizmet eden çocukları sevindirmek istiyorum” dedi.
Güya hizmetliler için cep harçlığı istemişti.
Yaver Celal tecrübesizdi, durumu kavrayamadı, hakikaten bir avuç dolusu bozuk parayla geri geldi! Masanın üstüne 1 liralık, 2.5 liralık bozuk paralar bıraktı.
Mustafa Kemal havanın kararmasını bekledi. Bozuk paraları cebine doldurdu, sırtına bir ceket aldı, yürüyüş yapıyormuş gibi dış kapıdan çıktı, ilk gördüğü taksiyi çevirmesiyle kaybolması bir oldu.
“Sür” dedi… Tepebaşı’na, Mazarik’e gitti. Restoran-bar’dı.
Harbiye öğrenciliğinden beri giderdi.

Yurttaşların geceleri ailece dışarı çıkmalarından, ailece eğlenmelerinden çok memnun olurdu, teşvik ederdi. Oturduğu restoranda çocuklu aile görürse, çocuğu mutlaka yanına çağırır, hatıra olarak saatini veya kalemini hediye verirdi.

Çay aramazdı. Kahve tiryakisiydi. Günde 30 kadar Türk kahvesi tüketirdi.
Köpüklü severdi. Sade içerdi. Savaş yıllarında şeker çok kıymetliydi, karaborsada bile bulmak çok zordu. Ömrü savaşlarda geçen jenerasyonun tamamı gibi, Mustafa Kemal de mecburen şekersiz içmeye alışmıştı.
Yurtiçi seyahatlerine eşlik eden kütüphanecisi Nuri ve garsonu İbrahim, ne olur olmaz belki gittiğimiz yerde bulunmaz diye düşünerek, yanlarında mutlaka çiğ kahve, çekilmiş toz kahve, cezve taşırlardı.

Rakı içerdi. Zihnini dinlendirme ilacıydı. Adabıyla, ölçülü tüketirdi.
Sarhoş olduğu asla görülmedi. Konuşmasının bozulduğu asla görülmedi.
Gündüz asla içmezdi.
(Sanki elinden kadehi düşürmüyormuş gibi anlatırlar ama, Mustafa Kemal’in elinde rakı kadehiyle çekilmiş bir tek fotoğrafı bile yoktur.)
“Leylekboynu” tabir edilen kadehle içerdi; çay bardağından biraz büyüktü, bugünkü rakı kadehlerinin yarısı ebatındaydı.
Buz koymazdı, buz gibi su isterdi. Meze aramazdı. Sarı leblebi olmazsa olmazıydı.
Yemekle beraber içmezdi. Önce rakı faslını geçer, üstüne yemeğini yerdi.
Nadiren viski içerdi. Tatlı içkileri, kokteylleri pek sevmezdi.
;Şarap ve şampanyayı resmi ağırlamalarda tercih ederdi.
Sıcak yaz akşamlarında bazen soğuk bira canı çekerdi.

Çankaya Köşkü’nün bodrum katında kav vardı.
Terekesindeki döküme göre, vefat ettiğinde şunlar kalmıştı…
38 şişe erik rakısı (ev yapımı)
50 şişe Macar şarabı, kırmızı
25 şişe Ren şarabı, beyaz
Üç şişe Chateau Margaux, kırmızı
İki şişe Medoc, kırmızı
İki şişe Grand Pommard, kırmızı
Chateau Guiraud, kırmızı
Chambertin Grand, kırmızı
İki şişe Gonzallez Byass, kırmızı
Chablis Premier, kırmızı
Royal Claret, kırmızı
17 şişe Saint Reims (şampanya)
Continental (şampanya)
Anisado Refinado (acıbadem likörü)
Nuyens (vişne likörü)
Black and White (viski)
Insuperable (brandy)
Nuyens (cin)
İki şişe Fine Champagne (konyak)
İki şişe Lebron (konyak)
İki şişe Martinique (rom)
Üç şişe Cinzano (vermut)

“Arkadaşlar, bu rakıyı vaktiyle padişahlar da içerdi, yalnız aramızdaki fark, onlar saraylarının dört duvarı arasında gizlenip müraice (ikiyüzlü) içerlerdi, ben ise aziz milletimin huzurunda yapıyorum, şerefimle içiyorum” diyordu.

Poker ustasıydı. Briç oynardı. Bezik oynardı. Kanasta oynardı.
Tavla’ya Manastır’dayken başlamıştı. Bilardocuydu.
Öğrenciliği döneminde Beyoğlu’ndaki Lüksemburg kıraathanesinde öğrenmişti; Çankaya Köşkü’nde bilardo masası vardı. Akşam yemeğinden önce misafirleriyle oynardı.
Tek başına bilardo oynuyorsa, düşünüyor demekti.
★Müzikseverdi. Dinlemeyi de severdi. Söylemeyi de severdi. Nota bilirdi, makam bilirdi.
Bir gün, tren seyahatindeydi, kahvesini yudumluyordu, kütüphanecisi Nuri Ulusu da yanındaydı.
“Gramofona bir plak koy da dinleyelim” dedi.
Nuri kapağına bile bakmadan tesadüfen seçti, Münir Nurettin’in plağını koydu.
Mustafa Kemal sesi duyar duymaz koltuğundan sıçradı, “çabuk kapat çabuk, başka plak koy” diye bağırdı.
Nuri nerden geldiğini şaşırmıştı, apar topar Münir Nurettin’i çıkardı, Safiye Ayla plağı koydu.
“Tamam şimdi güzel oldu” dedi.
Ama, hadisenin devamı vardı… “Münir Nurettin’in orada ne kadar plağı varsa hepsini bul, bana ver” diye emretti. Nuri üst üste duran plaklara baktı, dört tane Münir Nurettin vardı.
“Camı aç” dedi. Münir Nurettin plaklarını dışarı fırlattı!
Öfkeyle kahvesini yudumlamaya devam etti. Seyahat bitti, Ankara’ya geldiler.
Nuri köşkte çalışanlara anlattı. Berber şoför bahçıvan, herkes bunu konuşuyordu.
Garson İbrahim dayanamadı, keyifli anına denk getirdi, “paşam meraktan çatlıyoruz, plakları neden attınız?” diye sordu.
Mustafa Kemal kendi yaptığına kahkahalarla gülmeye başladı.
Ve anlattı…
“Hatırlarsınız, Münir Nurettin bey Dolmabahçe’ye gelmişti. Sofrada güzel güzel şarkı terennüm ederken, ben de çok keyifliydim, eşlik ediyordum. Bir müddet sonra şarkısını kesti, kulağıma eğilerek, kimsenin duymayacağı şekilde ‘lütfen benimle beraber söylemeyin, şarkıyı bozuyorsunuz, rahat söyleyemiyorum’ demez mi… Sustum, bir daha eşlik etmedim. Keyiflenmişiz, söylüyoruz, beyefendiyi rahatsız etmişiz. Gücendim tabii. Olay budur” dedi.
Şarkı söylemeyi işte böylesine seviyordu. Çocuksu bir öfkeyle hıncını almıştı.
Elbette pişman olmuştu. Münir Nurettin’i Dolmabahçe’ye tekrar davet etti.
Bu defa sadece dinledi, eşlik etmedi! Münir Nurettin plaklarını biriktirmeye devam etti.

“Hayat musikidir” diyordu. “Musikiyle alakası olmayan mahlukat, insan değildir” diyordu.
Rumeli türkülerinin yeri ayrıydı. Fuzuli’nin Nedim’in güftelerini çok beğenirdi.
Nihavend, Rast ve Segah makamlarını tercih ederdi. Bağırarak okuyanlardan hoşlanmazdı.
Bektaşi nefeslerini çok etkileyici bulurdu. Gazel okuturdu. Fasıl severdi.
Yakın arkadaşları, sevdiği misafirleri geldiğinde incesaz heyetini çağırırdı, istek şarkılar listesini bizzat yazarak verirdi.
Müzik kitaplarını incelerdi. Barok müziğe meraklıydı. Enstrümanların tarihsel gelişimini araştırırdı. Rahmetli olduğunda sayım yapıldı, Çankaya Köşkü’de 464 adet plak vardı.
Beethoven’ın eserlerini seslendiren Viyana Filarmoni Orkestrası’nın, Philadelphia Filarmoni Orkestrası’nın albümlerini satın almıştı. Caz dinliyordu.
Müzik arşivinde, Paul Whiteman’dan Last Night, Jan Garber’den Sweet Georgia Brown, Jack Hylton’dan Nothing Else To Do, Harry Roy’dan Cheek to Cheek parçaları vardı.
Rebetiko dinliyordu. Roza Eskenazi’den Murmuraki’yi çok severdi.
Tango, vals, foxtrot plakları vardı. En geniş liste, elbette Türk müziğine aitti.
Hafız Kemal beyin gazelini, hafız Osman efendinin klarnet taksimini, udi Nevres beyin, tamburi Cemil beyin, kanuni Hüseyin Sadettin beyin taksimlerini dinlemeye doyamazdı.
Deniz kızı Eftalya’nın 20’ye yakın plağı vardı. Çankaya’da Dolmabahçe’de Yalova’da Savarona’da beyaz treninde, gramofonsuz mekanı yoktu.

Şahane dans ederdi. 1935 yılıydı mesela… Sovyetlerin en ünlü opera ve bale sanatçıları, efsane besteci Dmitri Şostakoviç liderliğinde Türkiye’ye geldi. Beş hafta kaldılar, İstanbul, Ankara ve İzmir’de 23 konser verdiler. Turnenin sonunda konuk sanatçılar onuruna Ankara’da balo tertiplendi.
Mustafa Kemal, Bolşoy’un sopranosu Maria Maksakova’yı dansa kaldırdı, vals yaptı.
Saat 22’de başlayan balo, sabah 7’ye kadar sürdü! Türkiye hatıralarını kaleme alan Sovyet sanatçılar şu ortak yorumda buluşmuştu: “Mustafa Kemal çok etkileyici dans ediyor.”

Muhteşem zeybek oynardı. Köy düğünlerine denk geldiğinde, sırtından ceketini fırlatır atar, içten, doğal neşesiyle halaya katılırdı. Gönlünden geçtiği gibi yaşardı. O ne der, bu ne der, mahalle baskısı filan, umursamazdı.

Beyoğlu’nda Lebon pastanesine otururdu. Vefa’ya gider, boza içerdi.
“Halk arasında huzursuzluk yaratır, korkutur” diyerek, güvenlik önlemlerine karşı çıkardı, üniformalı asker-polis koruma istemezdi. Taksiye atlayıp kaçardı, bazen Kireçburnu’nda balıkçılarla sohbet ederdi, bazen Beşiktaş’taki sabahçı kahvelerine uğrardı.

Tiyatronun hamisiydi. Sık sık giderdi. Çankaya’da veya Dolmabahçe’de izleme imkanı varken, topluma örnek olmak için, ilgiyi arttırmak için bizzat sinemaya giderdi. Hatta herkes görsün diye yürüyerek giderdi.

1923 yılıydı. İzmir İkiçeşmelik’te Ankara Sineması vardı. Türkiye’nin ilk sinemacısı Cemil Filmer işletiyordu. Mustafa Kemal, Latife’yle birlikte geldi, locaya oturdular. Salona baktı, hınca hınç doluydu ama, herkes erkekti. Cevabını gayet iyi bildiği halde “neden hiç kadın yok?” diye sordu. “Paşam kadınlara yalnız salı günleri sinema gösteriyoruz” dediler.
Yaverine döndü, “salonun yarısını boşaltın, bizi karşılamak için dışarda biriken kadınları davet edin” dedi. Kadınlar alkışlayarak ve ağlayarak salonu doldurdu. Koridorlar bile tıklım tıklım kadın oldu. Hep birlikte “Şarlo İdama Mahkum” filmini seyrettiler.  Milattı… Kadın-erkek bir arada, tarihimizde ilk kez işte böyle film izledi.

Bu muhteşem an’ın keyfini uzatmak istiyordu.
“Hayatımda hiç bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum, şunu bir daha seyretsek olmaz mı?” dedi. Kahkahalarla tekrar seyrettiler.

Titizdi. Kişisel bakımına büyük önem verirdi. Her sabah sakal tıraşı olurdu. Her hafta saç tıraşı olurdu. Ömrü cephelerden cephelere sürüklenerek geçti, yatağından çok siperlerde yattı ama, bakımsız tek kare fotoğrafını göremezsiniz. İki eli kanda bile olsa, her sabah banyo alırdı. (Trablus’ta Çanakkale’de Sakarya’da, savaşların en kritik günlerinde bile ne yapıp edip, tenekeyle su ısıtır, çadırında yıkanırdı.)
Akşam gitmesi gereken balo, konser veya düğün gibi bir program varsa, kar-kış farketmez, tekrar yıkanmadan gitmezdi.

Eğlencenin çalışmak kadar önemli olduğunu, ikisini birlikte götürmeyi başaranların “medeni insan” olduğunu söylüyordu.
“Çalışmasını da biliyoruz, yaşamasını da biliyoruz, medeni insanın yolundayız, atalarımızın sözü var, nimet için zahmet gerek, zahmetler nimet içindir, çalışalım yaşayalım” diyordu.

Mustafa Kemal Atatürk, hayatın ta kendisiydi.

Sadece 57 yıllık kısacık ömrüne rağmen, 84 yıldır aramızda olmamasına rağmen,
hayatımızın tam merkezinde bizimle birlikte yaşamaya devam etmesinin sebebi, budur.
Milli mücadele, halk egemenliği, devrimler elbette çok çok önemlidir ama…
Türkiye’nin kuruluş ayarı aslında, Mustafa Kemal’in yaşam felsefesidir, yaşama sevincidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir