Çetin Doğan : Fişleme BÇG’nin değil emniyetin işidir

Fişleme BÇG’nin değil emniyetin işidir

Çetin Doğan
Aydınlık, 13 Ekim 2012

29 Nisan 1997 BÇG rapor sistemi

Öncelikle bir hususu açıklığa kavuşturalım.

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) 2937 sayılı yasasının 5. maddesi’nde;

Bütün Kamu kurum ve kuruluşlara kendi ilgi alanlarına ilişkin istihbarat toplayabilirler.” hükmü bulunmaktadır.

Genelkurmay Başkanlığı’nın iç istihbarata yönelik kaynakları, kuvvet komutanlıkları ile İçişleri Bakanlığı ve MİT’tir.

Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri teşkilat yapılarında iç istihbarata yönelik herhangi bir teşkilatları, birimleri bulunmamaktadır.

Kuvvet komutanlarının kaynakları yurt sathındaki garnizon komutanlıklarıdır.

İllerde valilerin, ilçelerde kaymakamlıkların başkanlıklarında toplanan “Aylık Asayiş Koordinasyon toplantılarına” MİT, Emniyet ve Jandarma temsilcilerinin yanı sıra Garnizon Komutanı kendisi veya temsilcisi katılır, bilgileri bu toplantıya katılan kurumlardan temin eder.

Çalışma Grubu’nun “ilgilileri ve yetkilileri uygun ve yasal platformlarda bilgilendirmeye yönelik çalışmaları” bir rapor sistemine bağlamak için 29 Nisan 1997 tarihli bir emir yayınlanmıştır.

Emirde “Türkiye’nin irticai taktik resminin ortaya çıkarılması maksadıyla İl bazında irticaya müzahir dernek, tarikat, dergâh, tekke, zaviye, türbeler, kuran kursları hakkında bilgilerin bir defaya mahsus olmak üzere Genelkurmay Başkanlığına gönderilmesi” istenmiştir.

Verilen bilgilerde meydana gelen değişikliklerin belirtilen tarihlerde periyodik olarak gönderilmesi esasa bağlanmıştır.

Ayrıca emrin 6. maddesi’nde, “Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’nca, ilgili bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşları ile istihbarat teşkilleri gibi çeşitli kanallardan elde edilen bilgilerin gecikmeksizin, Batı Çalışma Grubuna aktarılması” istenmektedir.

BÇG fişleme yapmamıştır

Rapor sisteminde şahıslar hakkında iddia edildiği gibi fişlemeye yönelik bir istek bulunmamaktadır.

Fişleme her zaman “Ciheti Emniyetin” işi olagelmiştir.

İddia edildiği Çiller, veya başka birileri için Batı Çalışma Grubunda fişleme yapılmamış, dosya tutulmamıştır.

Batı Çalışma Grubunda eyleme, icraya yönelik hiçbir emir-talimat hazırlanmamış, yayınlanmamıştır.

Yapılan çalışmalar ilgilileri ve yetkilileri bilgilendirme amacıyla yapılmıştır.

Peki, bu durumda 28 Şubat soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcılarının ellerindeki belgeler nelerdir?

28 Şubat’ı yürüten Cumhuriyet savcılarının ellerindeki belgeler

Cumhuriyet Savcılarının soruşturma dosyalarındaki belgeler bu yazının kaleme alındığı 03 Ekim 2012 itibariyle, her nedense henüz sanıklara ve avukatlarına verilmedi. Yukarıda BÇG’nun çalışma ve rapor sistemine ilişkin gerçek belgeler dışında, 28 Nisan 2012 tarihinde Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nda ifademin alınması esnasında bazı belgelerden pasajlar okunarak, sorular soruldu.

Bu vesileyle belgeleri okuma ve incele fırsatım olmadıysa da ifade zaptına geçtiği için içerikleri hakkında bilgi sahibi oldum.

Yasallaştırılmış işkence

Bu belgeleri irdelemeye geçmeden önce, 72 yaşındaki sanık Çetin Doğan’ın savcılıkta ifadesinin alınma ve hâkim karşısına çıkarma serüveni hakkında, parantez açarak kısa bilgi vermem uygun olacaktır.

Ben buna yasallaştırılmış “işkence” diyorum.

28 Nisan 2012 Saat 03.00’da koğuşumdan alındım.

Ankara Cumhuriyet Savcılığına ulaştığımda sabah Saat 09.00 olmuştu.

Savcılık ifadem tamamlanıp Hâkim karşısına çıktığımda saatler 01.00’i (29.04.2012) gösteriyordu.

Hâkim grup halinde topluca yargılama yaptığı için, tutuklama kararını bize imzalattıklarında saatler 02.30’u bulmuştu.

Silivri’deki “malikâneye” döndüğümde Saat 07.38’di.

Demirkapılı, bol parmaklıklı beton kampusun 27 saat uykusuzluk ve yorgunluktan sonra benim için neden gerçekten bir malikâne gibi göründüğünü bilmem anlatabildim mi?

Şimdi gelelim savcılık sorgusu esnasında bana gösterilen belgeler ve içeriklerine.

04 Nisan 1997 tarihli Batı Çalışma Grubu oluşturulması konulu belge ve eki

406 No’lu MGK kararı ile 14 Mart 1997 tarihli Başbakanlığın talimatının yayınlanmasından sonra, Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı’nda Türk Silahlı Kuvvetlerinin de irtica ile mücadelenin organize edilmesi, 03 Nisan tarihinde düzenlenen toplantıda gündeme taşınmıştır.

Bu toplantıda başta BÇG’nun kurulması olmak üzere alınan kararlar, Genelkurmay Genel Sekreterliğince, 04 Nisan tarihli bir emir ile yayınlanmıştır.

Yukarıda açıklamasını yaptığım 10 Nisan 1997 tarihli emrin dayanağı 03 Nisan tarihinde yapılan toplantı ile Genelkurmay Genel Sekreterliği’nin hazırladığı Gnkur. II. Bşk’ı tarafından imzalanan 04.04.1997 tarihli emirdir.

Bu emir gerçek olmakla beraber, savcılıkta bana belge ekinde olduğu söylenen ancak gösterilmeden okunan “Özel Oturum İle İlgili Görüş ve Öneriler” başlıklı el yazısı notun uydurma ve sahte olduğu kesindir.

Özel Oturum İle İlgili Görüş ve Öneriler Başlıklı El Yazısı Notu, Neden Yukarıdaki Emrin Eki Olamaz?

Genelkurmay Genel Sekreterliğince hazırlanan 04 tarihli emir tek sayfalıktır ve eki olsaydı imza hanesinden sonra ekin varlığı ve isminin yer alması gerekirdi.

Resmi nitelikli bir evrakın el yazısı ile imzasız bir ekinin olması düşünülemez.

Savcının bana okuduğu söz konusu el yazısı not hakkında kısa bir açıklama yapmanın yerinde olduğunu sanırım.

Bunun birinci nedeni, Balyoz Davasında çokça rastladığımız, özel Görevli Savcıların atılı suça dayanak arama, yaratma gayretkeşliğinin, 28 Şubat soruşturmasında da varlığını bir örnekle göstermektir.

İkinci nedeni ise, bu iğreti belgenin Sayın Tansu Çiller’e de Cumhuriyet Savcılığında gösterildiğinin güçlü bir ihtimal olarak ortaya çıkmış olmasıdır.

Sayın Çiller’in Savcılıktan çıkar çıkmaz kendisini, 28 Şubat’ın gerçek hedefi, mağduru olarak kendini ilan etmesindeki dayanak, bu belge olmalıdır.

Adı geçen belge içeriğine bir göz atanların bu kanımızı paylaşacağından eminim.

Belgenin içeriğinde, noktalar dâhil “Sorgulama Tutanağına“ geçen şekliyle, şu hususlar yer almaktadır:

“Özel Oturum İle İlgili Görüş ve Öneriler AMAÇ; Bugünkü ortamda öncelikli hedef DYP’nin çökertilmesi, dolayısıyla hükümetin derhal iktidardan çekilmesini sağlayıcı önlemleri almaktır. DYP’nin Hükümetteki oy potansiyelini kırmak örtülü yapılmalıdır. ACİL TEDBİRLER; Hükümetin, RP’nin yumuşak karnını tespiti, Menfaat çatışması yaratmak, Söylenen ve yapılanlar arasında çelişkiler, Ahlaki anlayışların çürüklüğü, Hükümetin ortağı olarak DYP ile ilgili olarak; Liderlerinin sağladığı menfaat, DYP liderinin düşürülmesi, Liderden kurtulmanın parti için kazançlı olacağı ……. ……………………………………… ÇALIŞMA ŞEKLİ 1. Kurul, 2. Kurul, 3. Kurul, kimlerden oluşacağı …………………………………….. Eylem planı……………”

Bu el yazısı notun, yayınlanan emrin konusu ile hiçbir bağı olmadığı açıktır.

Birbirinden kopuk, yarım yamalak kelime ve cümlelerden oluşan söz konusu notu, bir emrin eki olarak kabullenmenin ardındaki akıl ve feraseti anlamak için, Ergenekon, Balyoz ve benzeri davaların şüphelisi veya tecrübeli sanığı olmak gerekeceğini belirtmeliyim.

Tartışmalara engel olmak için Savcılıkta gösterilen soru işaretli diğer belgeler

Sorgulamayı yapan savcının 28 Şubat davasına ilişkin bütün belgeleri gösterip bana soru sormadan önce, her seferinde uzunca bir girizgâhta (açış konuşmasında) bulunması dikkatimi çekti.

Sayın Savcı neredeyse yarım sayfayı bulan açış konuşmasında “Şüpheli Çevik Bir’in 15.04.2012 günü, Şüpheli İdris Koralp’ın 14.04.2012 günü vermiş olduğu ifadesinde söz konusu belgenin doğru olduğunu, imzanın kendisine ait olduğu…..” yolunda açıklamalarda bulunmayı hiç ihmal etmedi.

Bunu belgelerin gerçekliğinin tartışma konusu yapılmasına mani olmak için yapıldığını sanırım.

Bizim gibi özel yetkili savcılarla tanışıklıkları olmadığı için ve de zarfı resmi olunca mazrufun içeriğini kontrol gereksimi duymadıklarını sanırım.

Tanıdığım kadarı ile her ikisinin de savcının niyetini kendi iyi niyetleri ile karıştırmış olmalarının yanı sıra iyi niyetlilikleri ile hemen inanmaya meyilli oldukları için gösterilen belgelerin kendine ait olduğunu teyit etmiş, doğruluğunu kabullenmiştir.

Bu bağlamda Sayın Savcının gösterdiği ve bana soru yönelttiği iki belge öne çıkmaktadır.

Bunlara kısaca değinerek şimdilik konuyu kapatmak istiyorum.

Şimdi Sayın Çevik Bir ile Sayın İdris Koralp’in gerçekliğini kabullendikleri belirtilen belgelerin irdelenmesine:

06 Mayıs 1997 tarihli ‘Batı Çalışma Grubu Batı Harekât Konsepti’ konulu belge

Bu belgenin başlangıcında doğru olabileceğini düşünmüşüm.

Çünkü “İrticai (Siyasi İslam) Faaliyetlere Karşı Yürütülecek Mücadele Stratejisi” konusunda bir çalışmanın varlığını hatırlıyordum.

Ecevit imzalı belge

Nitekim Silivri Kampusu’na döndüğümde “İnternet Davası” yazışmalarını tarayarak; bu çalışmanın MGK’na sunulduğunu ve 18 Mayıs 2000 tarihinde merhum Başbakan Bülent Ecevit tarafından onaylanarak Başbakanlık belgesi olarak yayınlandığını belirledim.

Sorgulama Tutanağını tekrar incelediğimde belgeye ilişkin ortaya çıkan gerçekleri şu şekilde özetleyebiliriz.

Söz konusu belgenin “taslak” ve gerçek isminin “Batı Harekât Konsepti” olduğunu, belgeye ilişkin, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturmasına (Hz. 1997/285) Genelkurmay İKK. ve Güv. D. Başkanı Tümg. Fevzi Türkeri’nin cevabi yazısından anlaşılmaktadır. (Bu bilgi Sayın Savcının belgeye ilişkin soru sormadan önce yaptığı girizgâhta yer almaktadır.)

Genelkurmay Başkanlığından Devlet Güvenlik Başsavcılığına gönderilen evrakın tarihi 29 Temmuz 1997’dir.

Sayın Erbakan Başbakanlıktan istifasının 18 Haziran 1997 tarihinde vermiştir.

Taslak olduğu için yayınlanmadığı aşikâr olan söz konusu “Batı Harekât Konseptinin”, “T.C. Hükümetini cebren devirmek, hükümetin görevlerini kısmen veya tamamen engellemek, engellemeye teşebbüs etmek, darbeye teşebbüs etmek” gibi eylemlerle ne ilgisi olabileceğini anlamak için, işinizin Özel Görevli Savcılara ve de Özel Yetkili Mahkemelere düşmesi gerekir.

Söz konusu belgeye ilişkin Cumhuriyet Savcının sorduğu sorulardan belgenin içeriğinin bir harekât konsepti olmaktan çok bir istihbarat dokümanı olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim DGM Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturmasına Genelkurmay İstihbarat Başkanlığını kuruluşunda bulunan bir Daire Başkanının imzası ile yanıt verilmesi bu hususu teyit etmektedir.

Sayın Çevik Bir ile Sayın İdris Koralp’in evrakın gerçekliğini evrakın ıslak imzalı dosya suretini görmeden kabullenmeleri, Özel Görevli Savcılarla ilk defa tanışıyor olmalarından kaynaklandığını düşünüyorum.

Belgenin kim tarafından imzalandığı da açıkça belirtilmemiştir.

Genelkurmay Başkanlığı “İmza yetkileri Yönergesine” göre, Genelkurmay Başkanlığından yayınlanan bir “Konsept” dokümanı Genelkurmay Başkanı tarafından imzalanır. Bu belgenin aslının tasdikli bir sureti Cumhuriyet savcılığından istenmiş, ancak şimdiye kadar bu konuda olumlu bir sonuç alınamamıştır.

Adı geçen belge 29 Temmuz 1997 tarihinde taslak olduğuna göre içeriğinin Refah-Yol Hükümeti ile bir bağ kurulması akıl karı değildir.

Bana okunan kadarı ile söz konusu belgede hükümetin düşürülmesine yönelik herhangi bir eyleme ilişkin emir niteliğinde bir ifadenin de yer almadığını belirtelim.

27 Mayıs 1997 Tarihli Batı Eylem Planı ve Eki isimli belge

Her ne kadar bu belge ve ekinin gerçekliğini, 15 Nisan 2012 tarihinde Sayın Çevik Bir, 14 Nisan 2012 tarihinde Sayın İdris Koralp ifadelerinde kabul etmiş iseler de savcılıktaki ifademde samimiyetle “Bu belgeyi hatırlamıyorum. Böyle bir ciddi belgeyi hatırlamam gerekir. Dosya suretinde parafım varsa benim dönemimde hazırlanmış olabilir. Ancak hatırlamıyorum” şeklinde beyanda bulundum.

Bu emir mahkemece konan kısıtlama kararı nedeniyle sanıklara hala verilmemiştir.
Bu belge ile ilgili iki önemli hususu vurgulamak isterim:

Bu belgeye ilişkin bana yöneltilen sorulardan belgenin irtica ile mücadele kapsamında hazırlandığı ve içerisinde mevcut hükümetin düşürülmesine yönelik herhangi bir eylemin yer almadığı açıkça görülmektedir.

Sorgu Tutanağından geçtiği şekilde “Eylem Planının 26 No.lu faaliyet planı (d) bendinde, Hükümet değişikliği fırsatından yararlanmak ve 31 No.lu faaliyet planında Yeni hükümete mevcut durum hakkında teferruatlı bilgi vermek” ifadesi bulunmaktadır.

Bundan anlaşılan, İrtica ile mücadele için hazırlanan “Batı Eylem Planının”
Erbakan Hükümetinin istifasından sonra hazırlandığını ortaya koymaktadır.

(http://www.gazetevatanemek.com/, 14.10.12)

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

“Çetin Doğan : Fişleme BÇG’nin değil emniyetin işidir” üzerine 11 yorum

  1. ‘Bayrama Evet, Kurbana Hayır’ / Hayvan Hakları Savunucuları 18-25 Ekim’de oturma eyleminde.

    Bağımsız Hayvan Hakları savunucularının 18 -25 ekim tarihleri arasında Beyoğlu Galatasaray Lisesi önünde yaptıkları ‘Bayrama evet Kurbana Hayır’ oturma eylemi saat 18 :00 de başlayacaktır.

    “Kurban” ve “Bayram” kavramlarının birlikteliği ilkel kabile dönemlerinden kalan bir mirastır. Kurban Bayramı diye koyun resmi gösterip, üzerine “kurban ibadettir” yazmak, bunu kutlamak, olağanüstü derecede büyüyen ‘kutlayıcı’ kitlenin sayısal gücü göz önüne alındığında bu, doğanın direk katliamı, eko sistemin total imhası anlamına gelecektir.

    Bayram ve doğayı tekbir ruhuyla imha etmek! 
    Ramazan ve Kurban bayramlarına tekbirli savaş naraları ile giren milyonlarca beyni yıkanmış insan neden bu kadar çok hayvanın canına kıydığını bile bilmez! Müslümanların çoğu henüz cehalet dönemini yaşıyor: gözü dönen, ağzında salyalarla nârâlar atan Islamistlerin Ramazan bayramında yaptıklarına bir bakalım: Ilımlı İslamist diye ortaya sürülen post modern Osmanlıcı, devşirme sömürge valilerinin himayesinde sağ ve soldan toplatılan Akıncı ve Mücahitlerden oluşturulan, Batı ve petro-dolar Şeyhleri tarafından para, silah ve en modern komünikasyon araçlarıyla donatılan Özgür Suriye Ordusu ramazan da El Babe kasabasında Postahane’yi basarak görevlileri teslim alıyor, yüksek bir binanın üstüne çıkararak islam adetlerine göre başlarını keserek infaz ediyor ve aşağıda toplanan kalabağın Tekbir ve Allahuekber nidaları eşliğinde teker teker aşağı atıyorlar. Kalabalık çılgınca kendinden geçiyor.
    Bu vahşeti yapanlar, bu barbarlığa imza atanlar kendilerine aynen AKP liler gibi ılımlı müslüman diyorlar. Tayip Erdoğan, Esad’ın bombalamalarına karşı cihad açarken, Türkiyede ki köy bombalamalarından da kendisinin sorumlu olduğunu nasıl da es geçiyor! Peki dünyanın en kötü diktatörlüğü olan Suudi yamyamlar ne olacak?Suudiler Bahreyn deki göstericileri bombaladıkları zaman nerdeydi AKP tayfası? Kendi halkını bombalayan imamın ordusu bu eşkiyaları eğitmeye örgütlemeye hız veriyor, belli ki pompalanan dolarların tesiri büyük: Suudilerden gelen petrol dolarlarını görünce yine takkiye yapan binlerce Türk subayı, neo-sultan Erdoğan’ın milisleri olma rolünü artık kabul ediyorlar! Yeniçeri ağası kazan kaldırmıyor, kahraman mehmetçik şimdi de akıncı mücahit oldu! Katiller de oruçlu, katledilenler de.
    Şimdi aynı katiller sürüsü Kurban bayramı naraları atıyorlar: bu kitlesel kasaplık büyük kentlerde m.ö 3 000 yıllarına benzemiyor, görüntüler eski çağlardan daha geri gidiyor. 5 000 sene önceleri, insanlar bu adak olayını gayet terbiyelice yapıyorlardı. Şimdi ise öyle sahneler TV ekranlarında yansıyor ki şaşmamak mümkün değil, sokaklarda akan kanlar, kaçan danalar, koçlar ve kendini yaralayan bir sürü acemi kasap binlerce yıl öncesinden de geriye gidiyor.
    Hele elde satır, bıçak, özellikle çocukların psikolojisini bozan görüntüler uzmanların görüşüne göre de hiç de iç açıcı ve olumlu değil. Bu tür sahneleri küçük yaştan beri kutsallık diye algılayan küçük çocuklar birer ruh hastası olarak büyüyor ve sonradan işkence yapan, kafa kesen birer cani olup çıkıyorlar. Türkiyede ki çete kültürü, gençlerin çoğunluğunun mafia hayranlığından kopamaması, canlı katletmeye duyulan hayranlığın dünya geneline göre yüksek oluşunda bu faktör önemli bir rol oynamaktadır.

    Cahil kitle, bayram kutlama adına, bilinçlice tüm çocukları bu kasaplık ortamına zorla getiriyor ve onları yüzlerine kanlar fışkırtıyor. AKP yönetimince daha da uzatılan bu vahşet bayramı, zavallı çocukların beyinlerinin yıkanması için daha büyük bir fırsat oluyor. Hayvanı keserken ona gel bak deden koyunu kesecek şimdi büyünce sende kesicen denilerek çocukların kasap ruhlu yetişmelerinin temelleri atılıyor. O kadar mı bu etki hep sürecek yaşamlarında. Onlar büyünce kendilerini baş kesen birer malkoçoğlu, yeniçeri, Avrupayı fethedecek akıncılar olarak görecek ve masum insanların canlarına da acımasızca kıyacaklardır.
    Milyonlarca hayvanı bir kaç gün içinde vahşice yokeden, tüm bir kültürü, türban, çarşaf, yüksek cami minaresi, namaz, ramazan, sünnet ve ‘kurban kesme’ ile betonlaştıran Türkiye’deki post modern Türk İslam sentezi, özünde bir kültürsüzleşme, bir sanatsızlaşma, bir felsefesizleşme/fikirsizleşme, vasatlaşma (ve odunlaşma!) demektir. Kasaplık bayramının 6 güne uzatılması, her kişiye bir imam sloganın atılması, geleceğin karanlıklarını şimdiden haber veriyor. Her evin etrafi cami ile doluyor, imamlar ordusunun devasa propogandası altında kalan yeni nesiller birer ruh hastası olaarak büyüyor. Tekbir ve Allahuekber nidaları her geçen gün artan cami sayısı nedeniyle çekilemez hale geldi. Piskolojik işkence derecesini alan imam haykırışları sistemsiz olarak birbirine karışıyor ve sanki Anadolu yeni işgal edilmiş de kafirlerlerin Müslümanlaştırılması yeni başlamış intibasını veriyor. Bu memleketin hepsi kökten Müslüman olmuşsa bu kadar velveleye ne gerek var? Türkiye’nin siyasi haritasında, bir moloch (çürümüş dev) olan ve sadece rant ve cihad (savaş) ile ayakta durabilen AKP, eski göçebe kültürünü İslam’a entegre etmeye hız veriyor. AKP İslamiyeti hoşgörüsüz, lanet, kötücül, dogmatik ve siyasi birşey olarak uygulamada Osmanlı kafasını örnek almaya devam ediyor. Anadolu insanlarının ruhunun/kültürünün/uygarlığının Kur’an kursuna indirgenmesi, kadınların çamaşırlarına, din-ahlak adına, sağlığı bozacak derecede müdahale edilmesi, tek tip islamist insan tipinin hortlatılması, kültür fakümü yaratmaktan başka bir şey değildir. Boşluğun bu kadarı klinik bir vak’adır ve bu çevrenin kültürel boşluğunun neden uzaydan daha boş olduğuyla da kimse cidden ilgilenmemiştir…
     
    Kurban Bayramına hayır! 

    ”Kurban bayramı”, toplumları şiddete yöneltmektedir. Öldürmeye, kesmeye, kan akıtmaya vicdanı rahatlıkla elveren insanlar, öldürmeyi kanıksamış insanlar, savaşların terörün, cinayetlerin de başlıca sorumluları oluyorlar. Kasaplar bayraminda hayvanları boğazlayanlar, ölümü öldürmeyi kanıksamış insanlar başka insanları da rahatlıkla öldürebiliyor. Ölüdürmenin, can almanın, kan akıtmanın, işkencenin, normal ve olağan sıradan bir şeymiş gibi gösterilmesine karşı çıkıyoruz.
    Bir canlıyı öldürüp, parçalamaya alıştırılmış bir çocuğun, gelecekte kendi türünün de katili olabileceği şüphesizdir. Vahşeti durdurmak, kanlı insan tarihinden miras kalmış alışkanlıklarımızdan vazgeçmek, içinde yaşadığımız doğaya ve canlılarına birer düşman olarak bakmamak, doğanın efendisi değil bir parçası olduğumuzu kabul etmek varoluşumuzun devamı için elzem bir zorunluluktur.

    Ucunda cahillerin, hışmına uğrayıp “din adına kurban edilmekte” olsa, doğru bildiği, bulduğunu söylemek her insanın hakkı ve bir insanlık görevidir. Biz birimize bir adakta bulunuyorsak, bilgi yolumuz, sevgi dinimiz, bilim ve sevgi ile ilgili her türlü adakta bulunalım. En büyük hayır kişinin kazancına göre vergi vermesidir. Bunun dışında açık yapılan her hayır, sadaka vs. aslında gösteriş içindir ve onur kırıcıdır. Sen fakirsin, ben sana yardım edeyim, açsın al karnını doyur demekten, insanları dilencileştirmekten daha büyük insan onurunu kırıcı bir şey olamaz. Devletin beş bakanlığın bütçesinden büyük bütçesi olan Diyaneti varmış. Onun yerine bir Bilim-Sevgi bakanlığı olsa dinli, dinsiz herkes o devlete Kurban olurdu.
    Her yıl milyonlarca hayvan akıl almaz yöntemlerle öldürülmektedir. Kurban bayramı geldi diye, eline bıçak alan kelle götürüyor. En kötüsü bu anlayış yaşamın her alanına yayılıyor. Türkiye yeni bir ekolojik facianın eşiğinde: bir zamanlar hayvancılık alanında bölgenin lideri olan ülke, şimdi komşu ülkelerden tüketilecek hayvan ithal etmeye başladı. Bu yetmiyormuş gibi bunun dışında her vesilede ormanlar yakılıyor, bombalanıyor ve hayvancılık yapan köylüler vatanlarından sökülerek tabiatın önemli bir denge faktörü de böylece ‘kurban’ ediliyor. Yazık değimli bu boşa dökülen kana, insanların emeğine!
    Kurban ve bayram sözcüklerinin yanayana kullanılması bile şizofrenik bir durum. Yasklaşık 3 000 yıl önce başladı diye sonsuza kadar bunu yapacak değiliz, medeniyetimiz artık bu vahşeti kaldıramayacak kadar ilerledi. Kurban kesme” eylemi, İslam Dini’nin doğuşundan çok önceki çağlara kadar uzanır. Çok eski tabiat dinleri ile Mezopotamya, Anadolu, Mısır dinlerinde yılın belli aylarında dinî törenlerle kurban sunma, bayram yapma geleneği vardır. Kurban diye can almak daha sonraları islamın da temel bir faktörü olmuştur. İnsanların uydurduğu çeşitli sapkın inanç ve kültlerde tapındıkları için kestikleri hayvanlara “kurban” demişlerdir. Böyle inançlara sahip insanlar, eski çağlarda din için hayvanların yanı sıra insanları, çocukları da kurban etmişlerdir. Günümüzde ise; bâzı iptidaî kabilelerde aynı vahşet ve çılgınlığa rastlanmaktadır. Müslümanlar ise bu çılgınlığı en yüksek dereceye vardırmışlardır. Zaten İslam insanlık tarihinin ne kadar kötü alışkanlıkları varsa onların ultime bir sentezinden başka bir şey değildir.
    Müslümanlar, dinlerinin insanları nasıl işkenceci tipi sapık, kaba, seksist, küfürbaz, parazit haline getirdiğini anlayıp bununla hesaplaşmak zorundadırlar.
    Eski çağlarda yeryüzünde bu kadar insan yoktu, dolayısıyla öldürülen hayvanlar da göreceli olarak azdı. Hitit, Grek, Roma, Pers, Sumer ve Troye dönemlerinde, tanrılara adak adına, yılda kesilen hayvan sayısı bir kaç bini geçmiyordu. Ama şimdilerde, kurban bayramının daha ilk gününde milyonlarca hayvan katledilmektedir. 2011 yılının ilk 3 günlük kasaplık eyleminde kesilen toplam hayvan sayısı 174 milyon ve bu sadece sayılanı,birde dağda taşta kesilip de sayılmayan milyonlar var. Bu yaşananlardan rahatsız olmak için vejetaryen olmanız şart değil. Ufacık çocukların alınlarına birer kan damlası kondurularak bu vahşetin kutsanmasından rahatsız olmayanlar başı dönmüş cellatlardır.

    Kanı, öldürmeyi kutsayan bir bayram, bayram olamaz!

    Kurban bayramina hayir!

    Kanlı bayram tutmuyoruz.

    Sevgi ve Saygılarla

    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    Esin Duran, N. Gök,
    Sezer Aşkın,
    Melahat Baykara,
    Uğur Demir
    Bedri Engin,
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman Bahar
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    DENİZ BAYHAN
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezek
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erdem
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan

    http://www.radyocepte.com/2012/bayrama-evet-kurbana-hayir-protestosu-devam-ediyor/

    http://www.timurca.com/2012/10/19/bayrama-evet-kurbana-hayir-eylemi-galatasaray-lisesi-onunde-basladi-bilgi-fotograflar/

    http://www.timurca.com/tag/bayrama-evet-kurbana-hayir-eylemi-galatasaray-lisesi-onunde-basladi/

    Hatice Kizilyildiz
    19:15

     KURBAN BAYRAMI? İnsan olan insanın eğer birazcık vicdanı sızlıyorsa, şöyle bir oturup düşünür. Bu ne biçim bir kurban bayramı diye. Bu canlılara işkence ederek , her tarafı hemde çocukların gözleri önünde kan gölüne çevirerek bayram olurmu diye? Bu canlılar ister insan olsun isterse hayvan. Allah’a bu şekilde sevap işlemek ,? gerçekten insan olan ıinsanın dimağı duruyor bu ne biçim bir sevap? Vahşice eziyet ederek allahın gözüne girmeye çalışmak . 21. asırda bu ne biçim bir zihniyet? Millet aya çıkmış ayda izin yaparken bizim kendilerine müslüman diyenlerin orta doğudaki yaşamları yürekler acısı.Adam gırtlağına kadar borç içinde ama haca gidiyor binlerce euro’yu borç alıp arabın fakiri olsa yüreğim yanmayacak şıhlarına yediriyorlar. Kendi çevresindeki aç. susuz okula giden binlerce çocukları görmemezlikten gelerek.Eğer bu çocuklara yardım etseler kimse görmüyecek ama bu şekilde bazılarıda iki kuşu birden vuruyor. 1. hacdan çok güzel karlarla dönüp bire aldığını ikiye satıyor, ikincisi ise, hacı emmim yalan söylemez oluyor, ikiye aldığını dörde satıyor. İşte size kar dostlar. Bunca karlar dururken fakir onun neyine? Bizim borç alıp gidense eller bana hacı desin diye işte o da hapı yutuyor! Olanda işte bu zavallıya oluyor. Nerde ise bir sene hacı borcu ödüyor faiziyle. .Hiç kimsenin dini inancına saygısızlık yapmak değil maksatım ama yapılan bir kıyımada sessiz kalmak beni rahatsız ettiği için bu katliama ve ilkelliğe şiddetle karşı olduğumuda söylemek istiyorum. Yazık o savunmasız canlılara.
    Artık bu katliama sessiz kalmayalım. Hayvan hakları savunucuları çekinmeden sesini yükseltmeli. Çoğunluk inanıyor diye sessiz kalmak ve ya pasif davranmak bu katliama ortak olmak demektir!!!

    — 16/10/12 Sal tarihinde Entegrasyon Komitesi şöyle yazıyor:

    Kimden: Entegrasyon Komitesi
    Konu: Kurban Bayramına hayır!
    Kime: info@network-migration.org

  2. Asker mafyası ve Kelleparası Gaspı denilen ”Bedelli Askerlik”
     

    Din iman ırk ile kışkırtılan, fakir fukaranın vergi paraları ile palazlanan imamın ordusu pısırık çıktı. Müslüman mezheplerinin iç savaşından başını kaldıramayan Esad bizi vuracak diye, Nato’ya yalvarıp, sınıra Patriot füzelerini yerleştirten İslamcılar zavallılklarını gizleyemiyorlar. ”allah, allah” naraları, bu defada Patriotların rampalarına dayanıp kaldı!
    Bölgede savaş kışkırtıcılığına katılan dinciler, içerde devam eden, Suriye iç savaşından farksız, yılların kan akışını ufak bir terör olayı şeklinde yansıtarak Militaristlerin çizgisi dışına çıkmadılar…Turkiye’ de ki olaylar Suriye’den farksız. Örneğin askerdeki intihar olayları daha önceki yıllara göre genel bir artış gösteriyor, çatışmalarda ölenlerden daha çok insan çoğu zaman adına ”kaza, intihar” denilerek arkadan vuruluyor! İslamize edilen Militarist Kuvvetler’deki bu anormal intihar-kaza oranının artışı devam ediyor. Kitlesel intihar yaşanan bir ortamda grup stresi, amaçlı örgütlenmeler vardır. Yüzde 27’dir oran, bu demektir ki o birlikte 27 kişi depresyondadır. Bu olaylar, islamist militarist yapının bunalımlı olması, depresif olmasına işaret ediyor. Basında askeri kışlalarda yaşanan intihar ve ya cinayet haberleri birkaç satırla geçiştiriliyor. Yaşanan bu intihar olaylarını irdeleyen kimi muhalif basın organları ise yorum ve haberlerinde militaristlerin propagandasının ötesine geçemiyorlar. Yaşanan ölümlerin nedenleri irdelenmiyor. Yaşanan intiharlarda şu soruların yanıtlanması önemli: askerleri yaşamdan bezdiren, ölüm seçeneğine iten nedir? Ancak askeri kışlalarda sadece intiharlar yaşanmıyor. İntiharlar kadar intihar süsü verilmiş cinayetlerde var. Cinayeti kimler neden işliyor? İntihar ettiği söylenen askerlerin büyük bir kısmı Kürt veya diğer etnik topluluklardan… İntiharların Türkiye de sürmekte olan savaş ve milliyetçilikle bir bağlantısı var mı? İntiharlar kadar intihar süsü verilmiş cinayetlerde var. En önemlisi de bu intiharların-cinayetlerin arka planında ne var? Hem cinayet kurbanlarını, hem de cinayeti işleyenleri tanımak gerekiyor. 1980’lı yıllardan sonra kendisini yenilemeyen tek ordu başkaları için çalışan işbirlikçi militarist Türk ordusudur. Aynen Soğuk Savaş döneminin çatısı ve yapısı ile devam ediyor. Doktirini aynen donup kalmış: Ermeni-Kürt-Rum korkusu ile kandırılan cahil kitlelerin kanını içen bir kene, sürü kafalılığa odaklı ordu, diktalarla sağlanan ayrıcalıklar, rabıta örgütünce pompalanan petrol dollarları ve yurtdışında yaşayan insanların çocuklarından alınan haraçlarla palazlandı ve bu yapıyı kaybetmek istemiyor…Halbuki şimdiki ordular teknoloji odaklı ordu oldular. Cahil kitleleri ”kahraman mehmetçik” diye pohpohlayan militarist sadistler ise insan sayısını her zaman olması gerekenden çok daha fazla tutarak yerli ve komşu halkları tehdit altında tutmak istiyorlar.
    Tüm NATO üyelerinin toplamından daha fazla insan, Rum, Kürt ve Ermeni’lere karşı beyinleri yıkanmış olarak mobilize ediliyor, ama en ufak bir olayda hemen Amerika’ ya yalvarılarak yardım isteniliyor! Kendi yarattıkları bir örgütü, terör örgütü ilan edebilmek için başka ülkelere yalvarmaktan da utanmıyorlar!
    Bu çok anlamlı…Mademki bu kadar şanlı bir ordusun, dünyanın en sayılı ordularından birisin, en disiplinlisin, senden daha büyüğü yok, peki bu telaş ve korku neden? Suriye sınırına yalvararak çağırdığın bu patriot füzeleri kime karşı kullanılacak? Türk Silahlı Kuvvetler’inin disiplin ve morali adına, etmedik işkence, dayak, küfürlerle sindirilen gencecik insanlar, ‘teröristler geliyor’ naraları ile öne sürülerek, pusuya düşürülüyor, şehit oldu denilerek de utanmadan törenler yapılıp, cesetleri politik hedefler için ortalarda gezdiriliyor. TSK’ nin son 30 yıldaki en önemli faaliyetlerinden biri de işte bu ceset ticaretidir.

    Militaristler suçu, sağlam raporu ile kafese aldıkları cahil insanların üstüne atmaya devam ediyorlar…

    Militaristler yine bilinen aynı tehdit ve saldırılarla ortaya çıktılar:

    ”…Genelkurmay raporunda, TSK’daki intihar vakalarının en büyük nedeni olarak “uyuşturucu bağımlılığı” gösterildi. Kamuoyunda intiharların en büyük nedeni olarak gösterilen “kötü muamele” ise en son intihar nedeni olarak yer aldı….” – Hürriyet-
    Çoğu saf köylü gençler Silahlı Kuvvetler’e girerken, “ruh sağlığı yerinde” yani “sağlam raporu” ile giriyorlar. Akıl ve ruh sağlığı yerinde olmayanlar askere alınmıyorlar bile… Bu ne ciddiyetsizlik, bu ne saçmalık?

    ”EN BÜYÜK NEDEN UYUŞTURUCU”. TSK’da sivil yaşantısından kışlaya getirdiği sorunlar nedeniyle uyum güçlükleri yaşayan personelin de bulunduğu belirtildi. İntihar vakalarının en büyük nedenleri sırasıyla, “Uyuşturucu bağımlılığı, Ailevi sorunlar (Sevgisizlik, bölünmüş aile yapısı, gönül ilişkisi vb.), Aşırı borçlanma, Yüz kızartıcı olaylar (Ahlak dışı davranışlar), Uyumsuzluk ve Kötü muamele” olarak belirlendi.” – Hürriyet-
    Bundan daha fazla kepazelik olamaz! NATO ülkeleri arasında en az uyuşturucu Türkiye’de kullanılıyor ve müptela sayısı da en az Türkiye’de, nasıl oluyorda en çok intihar Türkiye’ de oluyor, hemde 25 ülkenin tolam sayısından çok çok fazla? Türkiye, intihar eden bu kadar askerle, tek başına, uyuşturucunun en çok kullanıldığı tüm Avrupa ülkelerinin toplamından daha fazla bir sayıya nasıl ulaşabiliyor?
    Kısaca TSK ‘ nin sıraladığı nedenlerin çoğu lüks tüketim toplumlarında rastlanan fenomenlerdir.
    Nasıl oluyorda sağlam, sigara bile kullanmayan çoğu saf köylü çocuğu intihar etme noktasına geliyor. Burada olağanüstü anormal bir şeyler var demektir. Yönetici durumundaki komutan, betonlaşmış çağdışı doktirin, yağma talan ideolojisi, ırkçı islamizm, amir durumundaki sadistlerin mobbing’i vardır, kötü uygulaması vardır, terör ve zulüm vardır. Ne yazıkki cahil kitle çocuklarını vatan için feda diye böylesine bir tuzağa göndermekten vazgeçmiyor. “Oraya gidince erkek olur, yoksa oğluma kız vermezler, vatanı savunur, şehit olur” tarzında konuşan beyinleri yıkanmış sadist kitle var oldukça kriminal ruhlu insanların oluşturduğu bu köhne yapı da varlığını devam ettirir.
    Bu gençlerin askere alınırken psikolojik testten geçirildiğini herkes biliyor. Acaba bu psikolojik testler ne oldu? Verilen raporlardan eğer sağlam raporu almış bir kişi askere gidiyor, askerde intihar ediyorsa bütün geçmişte sağlam raporu verenleri sorgulamak gerekiyor. Şu anda, yağma talancı doktirine sahip bu militarist yapının İslamize edilmesi de sorunları çözemez. Her kışlaya bir mescit, imam hatip okulu, hacı subaylar, her askere bir imam sloganı ile ”reform” yaptığını savunan İslamistler, uygarlığın değerlerini reddeden, dışlayan bu yapının, İnsanın psikolojik sağlığını bozan bu sistemin, eski Osmanlı kafasına dönmesinin, yağma ve talan hareketlerini daha da yaygınlaştıracağı gerçeğini örtbas edemezler…
    Militarizm, bütün insan ilişkilerinde tahakkümü ve sistematik şiddeti meşru gören, olumlayan, toplumun bütün dokularına sinmiş bir hastalık. Bu yüzden insanlık özgürlük arayışında militarizmle hesaplaşmak zorundadır. Militaristler, Türkiye’de hala bir tabu, insanlar hala din iman karıştırılmış marşlarla, cafcaflı bayram kutlamalarıyla büyüyor. Kendi tarihini, fetihçi, asker bir millet olduğuna inanmış bunun erdemlerini vazeden, resmi tarihin doktirinine islamizm zehirini iyice şırıngılamakla daha beter bir durumun ortaya çıkacağı kesin…Türkiye’deki egemen sistemin yerli halkları düşman ilan eden militarist islamist kimliği AKP tarafından devralındı.
    Buradan post modern Türk İslam militarizmin bir kaç özelliğine göz atalım.Türk militarizmi Müslüman, Türk, erkek, suni ve Kemalist’tir. Bu özellikler cumhuriyeti kuran kadronun özellikleridir. Bu milliyetçi ve ulusçu ideoloji Mustafa kemal şahsında ifadesini buldu. Türk olmayanlar, Müslüman olmayanlar, suni olmayanlar ve Kemalist olmayanlar dışlandılar. Bu unsurlar resmi devletin söylem ve yapısına tehdit olarak algılandılar. Devlet hiçbir zaman bu unsurları kendi içine almadı. Devlet bu unsurlardan korktu. Bu korku dışlama ve tehdit algısı Kürt, Rum, Ermeni, Alevi katliamına yol açtı.
    Asker etrafında örgütlenmiş militarist yapının bir dizi mitosu var; Türklük, Müslümanlık, Atatürk, bayrak, vatanın bölünmez bütünlüğü, kutsal devlet, kahraman Türk askeri, cennet ve şehadet. Tabi bu mitosların dışında olanlar, farklılıklarını koruyanlar tehlikeli ve haindirler. Bu hainlerden, düşmanlardan korunmak için öldüreceksin. Korunmak için ezeceksin. Bu algı ordu içindeki bir dizi cinayetin ölümlerin esas nedeni ve kaynağı oldu.
    1914′ e kadar Anadoluda başlıca 4 büyük halk yaşıyordu, Türk nüfusu henüz çoğunluk değildi. Rumlar, başta karadeniz alanında- çoğunlukla Müslümanlığa geçmeseydi, hemen hemen Türk nüfusuna yetişiyorlardı. Ermeni ve Kürtler yaklaşık yüzde 40 civarında bir nüfus oluşturuyorlardı. Ama beyinleri yıkanmış, kandırılmış, hafıza kaybına uğratılmış bugünkü 75 milyon insan, Anadolu’ nun sanki ani bir gök gürlemesi ile Türkleştiğini, orta Asya’ nın steplerinden gelen bir avuç göçebenin boş tertemiz bir alan bulup, orada safi ırkını genişletip bugünkü haline geldiğine öylesine inandırılmış ki, bu insanların şimdiki terör, şiddet ve tehdit algısı ile oluşturulan bir çemberin dışına çıkması tamamen imkansız bir olaydır. Bu otoriter sistemin başlıca gücü ordu ve Diyanet, nakşiciler, süleymancılar, milli görüşçüler denilen islamist paramiliter örgütlenmeler oluyor. Ve burada itattin egemen kılınması için disiplin devreye giriyor. Sıkı bir disiplin uygulanıyor. Devlet gücünü göstermek için terbiye etme sürecine başlıyor. Kışlalar kişinin insiyatifi ve karar hakkı ortadan kaldırırken, tamamen nesnel ve edilgen duruma getiriyor. Kışlada kişi emir komuta altında bir hiçtir ve aşağılanıyor. Bu süreç aslından en hafif deyimi ile bir kişilik tecavüzüdür. Şu nedenle tecavüz diyorum: devlet kendi doğrularını, kendi kutsallarını zorla rızasız bireye empoze ediyor. Zorunlu askerlik uygulaması aslında bu yönü ile devletin vatandaşına tecavüzüdür. Kişi ne dense onu yapmak zorundadır. Kendini donatamamış bireyin bu katı otoriter militarime karşı çıkması ve sorgulaması mümkün değildir. Bu tabi kişide bir çaresizlik duygusu oluşturur. Bu çaresizlikte bireyin karşı durmak için yapabildiği tek şey ölmek oluyor. Bir anlamda intiharda kararlaşırken buna özgürleşme çabası da denebilir. Birey karşı duramayınca, kurtulma gücü bulamayınca intihar ediyor. O böyle kurtuluyor. Militarist sistemin bireyi büyük gayeler, kutsal amaçlar için ölür. Bayrak, vatan, Atatürk, cennet, şahadet ve devlet gibi…Oysa intihar edenler sadece kurtulmak için ölüyorlar. Demek ki dayanılmaz bir acı duyuyorlar ki bunu yapıyorlar. Evet kışlalarda cinayet vakaları yoğun bir şekilde yaşanıyor. Cinayeti işleyenler ise bir ideolojinin yarattığı nesnellikle kişilik ölümlerini gerçekleştiriyor..
    Yurtdışında doğan, Türkçe’ yi bilmeyen 4. kuşak Türk çocuklarının çocuklarını bile 10 000 Euro ile haraca bağlayan TSK mafyası, vatan görevi, her erkek “Türk’ ün kutsal hizmeti”, ”yapmazsan kız vermezler”, diye lanse ettiği militarist terörcü doktirinini terk etmiyor. Türk Devleti’ne göre “Bedelli Askerlik” uygulaması “sunulan hizmet”tir ve Türkiye’li göçmenlerin, askerlik süresi yüzünden oturum statüleri ve işlerinin tehlikeye girmemesini sağlar!. Resmen tehdit var işin içinde..Her ne kadar anaerkil bir kavramla “anavatan” için denilse de burada söz konusu olan asıl mesele, “Yurtdışı Türkleri”nin kelle parasıdır. Gerçekte bu “hizmet” kendi Vatandaşlarına karşı savaş için askeri bütçeye kaynak gasbıdır. Avrupa alanında yaklaşık 140 ülkeden göçmenler yaşıyor. Bunlardan yalnızca Türkiye orada doğanları sonsuza kadar böylesine bir haraca bağlıyor. Hiç bir ülke kendi toprakları dışında doğan çocukları, ”zorunlu vatan görevi, zorunlu askerlik” adı altında baskı altına alıp binlerce euroluk bir soyguna tabi tutmuyor. Bu noktada bir daha ispatlanıyor ki Türkiye, askeri ile , dini ile ve genel olarak şimdiki bir bütün kültürü ile çok gerilere saplanıp kalmıştır. Bu nedenledir ki de hiç bir topluma entegre olamıyor…
    “ölünecekse vatan için olacak” söylemi, “her türk asker doğar ve yaşar” mistik söylemi de bu intiharlar karşısında iflas ediyor. Öyle şehitlik payeleri ile ödüllendirilmeyi hayal edenlerin anlayamadıkları bir tercih. Çünkü bütün kutsal kitaplar ve militarist güçler itaatsiz ölümü günah ve yasak sayıyolar. İşte tamda burada yaşanan intiharlar anlam kazanıyorlar. Ve irdelenmeyi hak ediyor. Askeri kışlada intihar eden askerler yaşanmışlıklara tahammüllerinin sonuna geldiklerinden yapıyorlar.
    TSK disiplin ve moral şubesi denilen vahşet örgütü, disiplin ve moral adına falaka ve küfürleri, asma ve kesmeyi vatan görevleri kisvesi altında doktirine ediyor, buna karşı çıkanları vatan haini, terorist ilan ediyor. Osmanlı döneminden daha geri bir yapılanmayı, dünyanın en şanlı ordusu, kahraman mehmetçiklerin birlikleri adı altında cahil insanlara yutturmaya çalışan kokuşmuş köhne yapının, şimdiki hali ile Arap ordularından daha iyi olduğuna inanmak saflık olacaktır. Son olarak, ABD’ ye yalvarıp Suriye sınırına patriotları yerleştiren imamın ordusunun, kendi çapulcuları ile uğraşıp yıpranan Esad güçlerinden bile ne kadar korktuğu, hiç bir moral veya disipline sahip olmadığı, hizipleşerek, bölünen ve yabancı güçlerce satın alınan subayların denetimine girdiğini görebilmekteyiz.
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Sezer Aşkın,
    Melahat Baykara,
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk
    Bedri Engin,
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman Bahar
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan

    http://www.facebook.com/entegrasyon.komitesi
     
     

  3. R. T. Erdoğan’ın büyük sürü ideolojisi.
     
    Muhamed’in 1400 sene evel Arap Bedevilerine dayattığı demografik çoğalma yöntemini dayatan Erdoğan tek lider olma yolunda ilerliyor.
    Konya mitinginde, “1071 Anadolu’ya hükmümüz, 2071 Cihana hükmümüz“, diye pankartlar asıp, sloganlar atan Erdoğanland sürüsü, Türkiye’yi yeni maceralara sürükleme yolunda!
    Çoğalın, çoğalın her ne pahasına olursa olsun çoğalın, herşey mubahtır diye bas bas bağıran AKP yönetimi, Türkiye’ yi fare deney laboratuvarına çevirdi.

    ”R.T ERDOĞAN GENÇLERE 2071 NESLİNİ YETİŞTİRME ÇAĞRISINI YİNELEDİ

    Erdoğan, ardından sözlerini şöyle sürdürdü: “Bizler 2071’i göremeyebiliriz, gençler sizlere sesleniyorum. Özellikle bekar olanlarınıza sesleniyorum. Evleneceksiniz, inşallah 1071’in neslini siz yetiştireceksiniz. Ama öyle bir şuurla yetiştireceksiniz ki onlar bu ülkenin yerini ilk 10’un içerisinde farklı bir yere taşıyacaklar. Çünkü biz farklı ufukların insanlarıyız her gittiğim yerde onun için en az 3 çocuk diyorum. Çünkü genç yetiştirilmiş, dinamik bir nesli biz yetiştireceğiz. Bunu ihmal etmeyelim. Eğer bugün 444 kod numarasıyla yeni bir dönem başladıysa bunu iyi hesap ediniz. —Kaynak: dindiyanet.—
    Ortalığı çalak çocukla doldurarak çoğunluk sağlamak isteyen Erdoğan’ın Konya mitinginde, “1071 de Anadolu hükümranlığı, 2071 cihan hakimiyeti” diye sloganlar atıldı ve pankartlar taşındı. Büyük sürü yeniden büyük felaketler peşinde…! Tek lider, tek ırk, tek din’ e oynayan Erdoğan devamla, ‘İşte 326 tane milletvekiliniz var, 326 milletvekiliyle gene mi bahane’ diyorlar. Ama işte bu kuvvetler ayrılığı denilen olay var ya o geliyor sizin önünüze bir engel olarak dikiliyor…”, diyerek niyetini de iyice belli etti.
    İstanbul’da padişahların kurduklarından daha büyük cami kurmak, başkanlık sistemi ve akabinde tek liderlik, Muhamed’in 1400 sene evel Arap Bedevilerine dayattığı demografik çoğalma yöntemini dayatmak, aşırı hızla çoğalacak kalabalıklara Wahhabiler’ in fetih ve ganimet hedeflerini aşılayacak tarikat ve cemaatleri güçlendirerek çığ gibi büyüyen bu kitleler üzerinde politik ve psikolojik alanlarda tam kontrol sağlamak, işte 2013 Türkiyesinden yeni manzaralar…
    Osmanlı’nın kaldığı yerden tam hızla devam, hem de en büyük minareleri dikenin kaldığı yerden devam. Muhamet, kız çocuklarını öldüren bedevi ve Wahhabiler’in önlerine yeni hedefler koymuştu. Ayetler indirtti ve kuma gömüp öldürme yerine, onları tam hızla çalışan Arap üreticisi fabrikalara çevirerek gerekli silahlı güçlerin oluşumunu sağladı. Her Arap Müslüman erkek birden fazla kadına sahip olma hakkını Allah’tan alıyordu. Muhamet poligami yöntemini uygulayarak hem Arap’ların hayvansal duygularına sesleniyor hemde bu yolla olağanüstü derecede büyüyen Arap nüfusunu komşu ülkelere yönlendirerek kısa zamanda dünyanın o dönemki en büyük 2 gücünü tehdit etmeye başlıyordu. Politik taktik tutmuştu. Çölde dolaşan, dünyadan tamamıyla kopuk yabani Bedevi kabileleri bugün Erdoğan’ ın da savunduğu ve uygulamaya koyduğu yöntemler sayesinde büyük bir hızla Bizans ve Pers imparatorluklarının sınırlarını aşarak Anadolu’ya ulaşıyorlardı. İşte bu çoğalmak, çoğalmak, tavşanlar gibi çoğalmak, kutsal artış ve sayıyla hakimiyet kurmak, ilk olarak Erdoğan tarafından kodlanmamış, bunun Medine kodlaması Arap Muhamet’ e aittir. Bu şekilde ekspononşiel olarak çoğalan Arap nüfusu kısacık bir zaman dilimi içinde 30 ülkeyi din iman adına ele geçirdi.
    AKP usulü yöntemlerle çoğaltılmaya çalışılan deney hayvanları (laboratuar fareleri) gözüyle bakılan sürüler demek ki bu fetih ve yağmalar için gereklidirler. İnsanın aklına takılabilir, neden bu kadar insan bu kadar önemli?. Erdoğan tayfası bu insanların sadece varlığını istiyor ama, nasıl olmaları onlar için asla sorun değil! Her sene bir Erdoğan doğuracak kadınlar bu insanları nasıl eğitecek? Cahil cuhul insanlar, uyumsuz, kriminal kalitesiz unsurların yarattıkları imago yetmiyormuş sanki, bu defa da virus usulü çoğalma devletin resmi ideolojisi oldu…! Dünyanın dört bir yanına işçi veya göçmen diye sürülecek olan bu deney farelerini çekici kılan bir çok sebep var. Müslümanlığın yağma ve talan hareketlerini genişletmek ve dünyanın bütün özgür halklarını baskı ve terör altına almaktır amaç. Sevimli Erdoğancıklar biyolojik olarak da oldukça çekici bir yapıya sahipler-Erdoğan’ın her lafında genç nüfus diye yutturmaya çalıştığı dejenere unsurlar–, islamist Türk modeli olarak kullanılmaya en uygun mücahitler olacaklardır.
    Bütün bunlar, ekonomiyi korumak için(miş). demekki kobaylık? Aramızda bazıları fare olmalı ki, ırkımız dinimiz ayakta kalabilsin!
    Erdoğan Bosna’da: “Herhalde bundan dolayı gücenmezsiniz… Bosna Hersek’in nüfus artış hızı çok düşük. Bu bakımdan hocalarımızın da desteğine ihtiyacımız var. Ben Türkiye’de ‘3 çocuk’ diyorum ama burada en az 5 çocuk olması lazım. ” kaynak: –Hürriyet gazetesi—
    Bir ülke insanının ‘gönüllük şartıyla bile olsa’ laboratuar faresi muamelesi görmesine nasıl izin verilir? Doğrusu buna akıl erdirmek mümkün değil!
    ”Başbakan Erdoğan, İstanbul’da katıldığı bir konferansta ilginç açıklamalarda bulundu. ‘Eşim dört çocuğumuzun bezlerini elinde yıkayarak büyüttü. Şimdi iş çok daha kolay. Çamaşır makineleri var. 5 çocuk bile olur” dedi. kaynak: RADİKAL—
    AKP ve diğer Türk İslam sentezcilerinin yapmaları gereken tek şey varsa o da hemen Himler gibi özel bir laboratuvar kurup orada aşırı hızla Türk, Arap ve Müslüman üretmektir. Bu kadar bağırma, çaba ve eziyete ne gerek var?
    AKP, sadece İslamist bir parti değil aynı zamanda yayılmacılığa soyunan ırkçı bir partidir. AKP, Hanefi mezhepli Sunni İslam diktatörlüğüdür. AKP, neo Osmanlıcı, yayılmacı, İslamist hegemonya hedefinde tehlikeli bir oluşumdur. AKP, cami avlusundan yükselip devlet olanaklarını ele geçiren tarikat ve cemaatlerin partisidir. AKP, Baas Partisin’den daha katliamcı, Molla rejiminden daha geri bir rejimdir. Nato’nun ikinci büyük ordusu yine Nato’nun silahlarıyla her gün köy ve kasabaları bombalıyor, Filistinli kardeşi için İsrail’e savaş açmayı düşünen, Türkiyede özgürlüğün kırıntısını bile çok gören siyaset güdüyor. Cami avlusundan sivil düşünce çıkmaz. Cami avlusundan demokrasi hiç çıkmaz. Cami avlusundan iktidar olanlar ne yapmış bakınız. Yırtık ayakkabı ile cami avlusundan siyasete giren Erdoğan kısa sürede Karun kadar zengin oldu. Yetmedi, oğlu, kızı, damadı, velhasıl hanımına selam verip elpençe divan duran herkes zengin oldu. Daha doğrusu, devletin milli hasılasını kendisi gibi düşünenlere peşkeş çektirdi. Türk islam sentezi doktirinien bağlı olarak üretilen kimliksiz, niteliksiz insan tipinin doğuşunda, tarihsel sosyal faktörlerin yanında işte bu Erdoğan tipi insanların büyük rollleri vardır. Kalpazanından işkencecisine hertürlü suç işleyeni bu ideolojinin arkasına sığınıyor. Terör, yolsuzluk, haksızlık, adaletsizlik, adam kayırma, fuhuş, ahlaksızlık, cinayetler, yalan ve talanı maskelemek için kullanılan ırkçı Vahhabici Türk İslam ideolojisinin büyük sürüsü, büyük felaketlerin habercisi olmaktan daha ileriye gidemez.
    Türkiye’de yaşanan ağır beyin yıkama, kitlelerin zorla Müslümanlaştırılmasına bağlı olarak ortaya çıkan derin kimlik bunalımının yolaçtığı derin hasar her alanda görülmeye devam ediliyor. Böyle çarpık bir ”kimliğin” ortaya çıkmasında çeşitli faktörler vardır. Bunların başında çağdışı devlet doktirini geliyor. Günümüzde nicelik değil, nitelik önemlidir. Kalitesiz nüfus patlamaları çağı çoktan geçmesine rağmen, Türkiye yöneticileri eski kabile, cemaat, tarikat, aşiret kafa yapısından kurtulamadıkları için kuru kalabalığa tapmaya devam ediyorlar.
    Avrupa’ da, sayısal olarak 100 000 ü geçkin göçmeni olan 59 ülke var, resmi rakamlara bakılarak bu sayının altında olanları bir tarafa bırakırsak, Türkiye kendi insanını göçebeliğe sürüklemede hala baş sırada. Ekonomi iyiye gidiyorsa, etkisini en çok bu alanda göstermesi gerekmiyor mu?. Avrupa’ ya en fazla göçmen vermiş olan Türkiye, entegrasyon alanında ise en arkada! Bırakalım, Alman, İngiliz, veya Çinliyi, Japonlar bile negatif Türk imagosuna sahip olmaya başladı.
    Osmanlı’dan devralınan, parazit yaşama, başkasında olana el koyma, tembellik, sahtekarlık, çalıp çırpma kültürü, en bariz şekliyle, Avrupa’ya kadar sürüklenmiş insanlara konulan zorunlu haraçlarda görmekteyiz. Hem doğduğu yerden göçe yolaçan bir sistemde direteceksin hem de gittiği yerde onu rahat bırakmayacaksın! Hiç bir ülke kendi toprakları dışında doğan çocukları, ”zorunlu vatan görevi, zorunlu askerlik” adı altında baskı altına alıp binlerce Euroluk bir soyguna tabi tutmuyor. Yurtdışında doğan, Türkçe’ yi bilmeyen 4. kuşak Türk çocuklarının çocuklarını bile 10 000 Euro ile haraca bağlayan Erdoğanland mafyası, vatan görevi, her erkek “Türk’ ün kutsal hizmeti”, ”yapmazsan kız vermezler”, diye lanse ettiği militarist terörcü doktirinini terk etmiyor. Türk Devleti’ne göre “Bedelli Askerlik” uygulaması “sunulan hizmet”tir ve Türkiye’li göçmenlerin, askerlik süresi yüzünden oturum statüleri ve işlerinin tehlikeye girmemesini sağlar!. Resmen tehdit var. Her ne kadar anaerkil bir kavramla “anavatan” için denilse de burada söz konusu olan asıl mesele, “Yurtdışı Türkleri”nin kelle parasıdır. Gerçekte bu “hizmet” kendi Vatandaşlarına karşı savaş için askeri bütçeye kaynak gasbıdır. Avrupa alanında yaklaşık 140 ülkeden göçmenler yaşıyor. Bunlardan yalnızca Türkiye orada doğanları sonsuza kadar böylesine bir haraca bağlıyor. Hiç bir ülke kendi toprakları dışında doğan çocukları, ”zorunlu vatan görevi, zorunlu askerlik” adı altında baskı altına alıp binlerce euroluk bir soyguna tabi tutmuyor. Bu noktada bir daha ispatlanıyor ki Türkiye, askeri ile, dini ile ve genel olarak bütün kültürü ile çok gerilere saplanıp kalmıştır. Bu nedenledir ki de hiç bir topluma entegre olamıyor, Türk kelimesi, türk imajinasyonu o kadar negatifse, bunun objektif nedenleri vardır! Japon’ yalı bir insanda bile bu imaj varsa bunun kökten irdelenmesinde yarar vardır.Bu noktada bir daha ispatlanıyor ki Türkiye, askeri ile, dini ile ve genel olarak bütün bir kültürü ile çok gerilere saplanıp kalmıştır. Bu nedenledir ki hiç bir topluma entegre olamıyor. Türk kelimesi, Türk imajinasyonu bu kadar negatifse, bunun objektif nedenleri vardır! Japon’yalı, Etiyopya’ lı, Güney afrika’ lı bir insanda bile bu imaj varsa bunun kökten irdelenmesinde yarar vardır. Yoksa eski Osmanlı- Hiristiyan savaşlarından bahaneler aramakla hiç bir sorun çözülemez. Kaldı ki Avrupalı bu savaşları artık unutmuş, onların üstünden ne sular akmış!
    Şimdiye kadar bütün suç Avrupalılarda aranıyordu, bütün entegrasyon bürolarının çıkış noktaları buydu. 40 yıldan beri takip edilen bu anlayış nihayetinde tamamıyla iflas etti. Salon bürokratlarının ezbere uyguladıları bütün göçmen politikaları, göçmenlerin kendileri tarafından çöpe atıldı. Türklerle savaş yapmamış Japonlar’a ne oluyor? Japonlar yeni gelmeye başlayan Türkleri en tehlikeli yani sorun teşkil eden ulus olarak görüyorlar. Hiristiyan veya Türklere karşı önyargılı değiller! Son zamanlarda Türklerin bu ülkedeki suça karışma oranlarındaki bariz artış malesef kötü bir sonun başlangıcını hazırlamış durumda, işin özü tüm dünyadaki olumsuz negatif türk imajı bu ülkede de realite oldu. Tokyo’da İbrahim tatlıses’in kasedini koyup, fenerbahçe maç kazanmış diye kornaları çalıp, ilk iş olarak bir cami kurarak ezanı yüksek sesle okuyup bütün mahalleyi kışkırtan asosyal kitle, Türk Müslüman kimliği adına olmadık alışkanlıklar, dünyada ne kadar negatif değer ve yargılar varsa onlara fikse olmaktan vazgeçmiyor.
    Dünyanın en büyük 3. Üniversitesi olan Stanford Üniversitesinin araştırmasına göre Türkiye’deki Türk geni %9 dur.
    Türkiyedeki Genetik uzmanlarıda Anadoluda Orta Asya kökenli gen taşıyanların çok az olduğunu söylüyor. Yabancıların Türk imgesi ise Osmanlı’nın, Türk’ e yaklaşımından farklı değildir. Avrupa Türk ismini aşağılamak için kullanırdı, Osmanlıda öyle.

    Önemle ifade edelim ki, yabancı tarihçiler Türk kelimesini Müslüman tabiri ile eş anlamlı olarak kullanmışlardır. Osmanlılardan bahsederken Türkler dedikleri gibi. Zamanla Türk ve Müslüman kelimeleri Müslüman dünyada da eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim şu anda Arnavutluk gibi Balkan Müslümanları, “Hangi dindensin?” sorusuna, “Elhamdülillah Türk’üm” cevabını vermektedirler. Pakistandaki sözlüklerde de, Türk kelimesi açıklanırken, “mahbûb ve müslim” kelimeleriyle açıklanmaktadır.

    Hatta Avrupalılar Türk kelimesini kullanırken Araplar dahil birçok müslüman halkı kastederek Türk demişlerdir. Yani Avrupa Türk derken müslümanları kastediyordu. Mesela İstanbul’un resmi ismi 1930’lara kadar Konstantiniyye idi. Arapçada “Konstantin’in şehri” manasına gelir. Konstantiniye’nin adı 1930’da çıkarılan bir kanun ile değiştirilerek İstanbul yapılmışır. Osmanlı kayıtlarındada 1920lere kadar İstanbulun adı Konstantiniyye diye geçer. Ki zaten İstabul kelimeside Yunancadır. İstanbul: Grekçe; Eis Ten Polin (Şehire doğru), Osmanlının Constantinopoli feth edip İstanbul yapması tarihi bir yalandır. İstanbul adı 1930’da verilmiştir… Dr. Wells: “Anadolu’da Türk dili ve kültürünün yayıldığını biliyoruz. Ancak genetik veriler, Selçuklu ile Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Türk geninin burada fazla yayılmadığını gösteriyor. Kendinizi “Türk” sayabilirsiniz, ama kökleriniz başka yere uzanabilir”. Osmanlıca Arapça ve Farsça karışımı dildi. Bilinenin aksine Osmanlıca denen yapay dil Türkçe değildir. Türkçede çok fazla Arapça ve Farsça kelime olduğu için böyle sanılıyor.
    Osmanlıda saray dili Persçeydi. Osmanlının kullandığı alfabede Pers alfabesiydi.
    Arapça ve Farsça yazan, konuşan ediplerin, Türkçe konuşan ve yazanlardan daha üstün tutulmaları sebepsiz değildir. 1914′ e kadar Anadoluda başlıca 4 büyük halk yaşıyordu, Türk nüfusu henüz çoğunluk değildi. Rumlar, başta karadeniz alanında- çoğunlukla Müslümanlığa geçmeseydi, hemen hemen Türk nüfusuna yetişiyorlardı. Ermeni ve Kürtler yaklaşık yüzde 40 civarında bir nüfus oluşturuyorlardı. Ama beyinleri yıkanmış, kandırılmış, hafıza kaybına uğratılmış bugünkü 75 milyon insan, Anadolu’ nun sanki ani bir gök gürlemesi ile Türkleştiğini, orta Asya’ nın steplerinden gelen bir avuç göçebenin boş tertemiz bir alan bulup, orada safi ırkını genişletip bugünkü haline geldiğine öylesine inandırılmış ki, bu insanların şimdiki terör, şiddet ve tehdit algısı ile oluşturulan bir çemberin dışına çıkması tamamen imkansız bir olaydır. Bu otoriter sistemin başlıca gücü ordu ve Diyanet, Nakşiciler, süleymancılar, milli görüşçüler denilen islamist paramiliter örgütlenmelerdir.

    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Sezer Aşkın,
    Melahat Baykara,
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk
    Bedri Engin,
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman Bahar
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik

    http://www.facebook.com/entegrasyon.komitesi
     
     

  4. Çete usul ve mantığı ile devlet yönetmek.

     

    Erdoğan’ın usul ve mantığı: Kasımpaşa değil, Prag 2013:  ’’.. Adama sorarlar, 54 yıl Türkiye gibi bir ülkeyi bu kapıda niye bekletiyorsunuz? Yapamadığı, yapmadığı veya yerine getirmediği ne var? …Avrupa Birliği bizi resmen almıyor ama Avrupa’da zaten 5 milyon Türk yaşıyor. Oyalamayın gelin bu işi bitirelim.’’

    Çete tarikat ve cemaat kültürünün hakim olduğu, usullerinin kanunüstü ilan edilen gizli servislerce belirlendiği bir yeri AB’ne kabul ettirme çabası devam ediyor! Bu uslüp, çete ve eşkiyaların at oynattığı, bakanların perde arkasındaki cemaatlerce belirlendiği bir yerin başında olan bir insana ait!
     
    Erdoğan Avrupalıları en ince noktadan tehdit ederken Taksim ve Çamlıca’ya kurulacak camilerle de kalmıyor, devamla: “…Topçu Kışlası’nı yapacağız. Üst Kurul reddetmiş. Biz de reddi reddedeceğiz. Rus mimarisi deniliyor, ona bakarsanız İstiklal Caddesi de barok mimari.”…Devamla aşiret yönetircesine, ” İmralı’ya gidecekleri belirliyoruz!”, kendi meclisine paralel bir ”Kürt meclisi” ni ıssız adalarda, üyelerini de kendisi belirliyor! Sanki seçimler gösteriş olsun diye yapılmış ve bu kadar Kürt TBMM’ ne misafir olarak gelmiş!. Kürtleri kriminal platformlara bilerek planlayarak sürükleyip, ”işte sorununuzu o hapishanenin kapısında, işte o ”İmralı” denilen ada hapishanesinde gizli, karanlık odalarda ele alabiliriz”. Devamla: “Türkiye’de Kürt sorunu yoktur. Terör sorunu vardır ve benim Kürt kardeşlerimin sorunu vardır. Bu sürecin süresini kimse bilemez. Biz kimseyle anlaşma masasına oturmuyoruz. Onu da size söyleyeyim. Çünkü bizim illegal bir örgütle anlaşma masasına oturmak gibi bir derdimiz asla olamaz…” Yardımcısı Bülent Arınç da, “Biz doğrudan karşımıza muhatap alarak, hükümet, başbakan, bakan olarak ‘gel bakalım Öcalan seninle oturalım, pazarlık yapalım’ diyemeyiz. Bunu dersek millet bizi affetmez, böyle bir şey olmaz.” “Mevcut durumda sürecin içinde şu anda hükümet yok” demektedir.
    Bu olay, bu mantık, Kürtleri normal insan yerine koymamanın bir ispatıdır. CHP li biri bunu cesurca söylemiş, bütün TC yönetimi aslında aynı mentaliteye sahip!
    Görüldüğü gibi diktatör mentalitesi her alanda kendini gösteriyor.
    Bütün diktatörlüklerin başlangıç noktaları, gizli servisleri kanun dışına taşımakla başlar. Diktatörler gizli servisler olmadan iş yapamaz, herşey gizli saklı ve perde arkasında planlanır, önemli işlerin hemen hemen hepsi önce gizli örgütlerce hazırlanır. Erdoğan’ın en önemli diye tanımladığı terör veya Kürt sorununun MİT’ in önderliğine havale edilmesi bunun somut bir örneğidir. Gerekçeleri her zaman aynıdır: ”vatan millet için, halkın çıkarları için, saldırılar karşısında yok olmamak için… vs.. vs..”. Bu zevat halktan korkar! Stalin, kişisel diktasını kurmaya, Beria ile başlamıştır: ”proleteryanın çıkarları” yani Stalin’in kişisel çıkarları değil! Şimdi de Erdoğan çıkarları değil, vatan millet din iman çıkarları! Naziler’in Gestapo’su Hitler rejimi için aynı gerekçelerle kurulmuştur. Erdoğan’ın gizli servisi MİT zaten şidiye kadar kanunsuzluğu esas almış ama bu yetmiyormuş gibi, başkanlık sevdaları için kişisel örgüt yapılanmasına başlandı. DiktacıDevlet sırrı, Özel Harp Dairesi gibi korkunun, ölümün, suikastların kol gezdiği çevrelerde dolaşır. Sırlar, Dink, Doğan Öz, Abdi İpekçi ve Uğur Mumcu gibi siyasi cinayetlerin meşrulaşmasına ve siyasi cinayetler üzerine Türkiye’nin daima bir diktacılar düzeni içinde tutulmasına yarayan bir araç oldu. İslamcı Türk Milliyetçisi, Sünni Milliyetçisi ve diğerlerinin hepsi ille de askerci, devletçi ve diktacıdır.

    Erdoğan’ın şahsen hukuk üstüne çıkardığı Türk istihbarat servisinin pek çok üyesi, gizli tedhiş örgütleri içinde faaliyet göstermeye devam ediyor: Türkiye’ deki son araştırmada, MİT ve ve diğer gizli birimlerin, yeniden yapılanmaya tabii tutulan islamlaştırılmış özel Harp Dairesi komutasında faaliyet gösterdikleri, başka bir anlatımla kurumsal anlamda cemaat ve askeri kanat ile iç içe geçmiş iki yapı oldukları ortaya çıktı. Özel güçler, köy koruyucuları ve paramilitar cinayet örgütleri iç içedir ve aynı zamanda devletin resmi istihbarat, polis ve ordu kurumlarıyla da bağlantılıdır. Bu tür örgütlenmeler, hiçbir yasallıkla sınırlı değillerdir ve devletin denetiminde her türlü işkenceyi fütursuzca yapıyor, her türlü cinayeti işlemeye devam ediyorlar.

    ÖZEL HARP’İN AÇIK VERDİĞİ 3 NOKTA..!

    Şimdilerde, iktidar dalaşından dolayı, zorlaşan, değişen durumlara iyi ayak uyduramayan ve yakayı karşı kliklerin eline veren özel harpçiler, onların yönlendirdikleri miltanlar, ”çocuktur, yaşı küçüktür, hastalığı var, anormaldır, zaten beyninde tümör vardı”, ”ailevi problemleri var”, ”uyuşturucu kullanır”, ”doktor raporu var”, ” tedavi altındaydı,” yurtdışına kaçmış” gibi yollarla korunmaya alınırken, 70 li yıllarda buna gerek duyulmuyordu, çünkü o dönem devlet, özel harpçileri zorunlu olarak koruyordu, iktidarlar onlarsız olamazdı.

    Genel olarak yapılan eylemler başarılı ise, ”kimliği belirsiz” kişiler, Kürtler, veya sol örgütler paravanası kullanılırken, başarısızlık durumunda, kullandıkları 3  sabit yöntem onları hemen ele veriyor.

    1- Yaşı küçük çocuklar – tinerci sokak çocukları bile kullanılmış-
    2- Hastalık kerameti – tetiği çeken yakayı ele vermişse- katil hemen hasta ilan ediliyor, hasta raporları çekmecelerde hazır tutuluyor.
    3- Yapılan eylemlerin araştırma süresinin dünya ortalamasına göre çok kısa olması, adeta ezberden verilen resmi demeçler- ”yapan X terör örgütündendir” – Özel harpçilerin örgütledikleri, karanlık guruplara bağlantlılı objelerin eylem yerlerine paralel hazır tutulması-  çoğu olaydada MLKP- DHKP-C ve PKK- den yakalanmış, ama her ne kerametse hepsi de yanlışlıkla serbest bırakılmış veya cezaevinden kaçmış ögelerin varlığının hemen manşetlenmesi!

     
    Bazı örnekler:

    – Hrant Dink suikastında planlanarak yaşı küçük birine yaslanıldı, Dink cinayeti üzerinden yıllar geçti ve hala esas failler bulunamadı. Ancak ortaya çıkan bulgular faillerin bağlı oldukları organların biçim değiştirerek devam ettiğini gösteriyor. Hrant Dink cinayetinde perde arkasında lojistik görev yapan Gürhan Kuşçu:”…Ogün Samast’ın Başbakanlık müfettişlerine söylediği “Beni öldüreceklerdi” ifadesine ilişkin “Bu işi yaptıranlar Ogün’ü öldürmek istediler. Papaz cinayetinde yönlendiricilik yapan örgüt elemanları– Trabzon’da 5 Şubat 2006’da Santa Maria Katolik Kilisesi’nde 16 yaşındaki Oğuzhan Akdin’in silahlı saldırısı sonucu öldürülen Rahip Santoro– eylemini yönetenlerdir.”
    – Zirve katliamında ve bazı kilise elemanlarına yapılan suikastlerde yaşı küçük ve kriminal unsurlar kullanıldı. Çocuk yaştakilerin deşifresi kolaylaşınca bu yönteme son verildi.
    – Özel harpçi A.Doğan yakalanınca  6- 7  hastalık taşıdığını söyledi.
    – V. Küçük kendisinde 4 çeşit hastalık olduğunu askeri doktorların raporlarına dayanarak idda ediyor.
    – Cezaevlerinde bulunan emekli orgenerallerin hemen hemen hepsi tedavisi mümkün olmayan en az 2 hastalık taşıdıklarını idda ediyorlar, çoğunun da resmi askeri hastanelerden alınmış raporları var…Bu hasta subaylar bir orduyu yönetiyorsa, o ordu hasta bir ordudur.

    – Sabancı’nın kardeşini vuran DHKP-C li kadın hastaymış zaten, ”Belçika teröristi bize geri vermiyor”, ne aksilikse iade etmemeleri için elden gelen de yapılmıyor değil..! Bu hasta kadın olağanüstü bir kerametle son DHKP-C operasyonunun başarılı olmasında da kilit rol oynamış!

    – Şimdilerde tarikatların dayatması ile yeniden bakan yapılan, özel harpçilerin Public relations (PR) elemanı kabul edilen M. Güler, özel harp dairesince İstanbul’da yapılan Güngören katliamını, aradan 20 dakika geçmeden PKK’ ye yüklemiş, aradan 2 sene geçince de bazı general ve emniyetçilerin de parmak izlerine rastlanıldığı söylenmiş, belgeler yok edilerek, araştırıcılar da  doğuya sürgün edilmiş!

    – İ. Tatlıses suikastında, kullanılan silah MİT elemanlarından gelmesine rağmen, olaydan bir kaç saat sonra demeç veren müdür ve bakanlar Kürtler’i hedef göstererk, özel harp çemberinde hareket ettiklerini yeniden sergilemişlerdir. Halbuki bu türden eylemlerin araştırılması günler, haftalar alır!

    – Paris’de 3 kadını katleden Murat’ın beyninde hastalık olduğu iddası, ailesine baskı yapılarak ortaya sürüldü, hemde suç delilleri daha tam değilken! Fransa en iyi büroları ile araştırma yapıp örgüt adını vermezken, AKP bakanları her  zamanki gibi özel harpçilerin dezenformasyonu ile hareket ettiklerini yeniden sergilediler. Yeğeninin hasta olduğunu anlatan Zekai Güney “Yeğenim hasta. Beyninde tümör var, Hastane raporları var. benim yeğenim hasta rahatsız”.

    Canlı yayına telefonla bağlanan amca Güney “Benim yeğenim, rahatsızdır. Beyninde tümör var. Yarım saat öncesini hatırlamaz. Daha evvelden, hastane raporları” dedi. Bunun üzerine Ahmet Hakan’ın ‘Madem hasta nasıl güvenlikçi oldu?’ sorusuna ise, ‘Nasıl çalışıyor, neden çalıştırılıyor bilemem’ cevabını verdi.  Erdoğan ise çete reisi gibi konuşmaya devam ediyor,  “Bakın Almanya sırada. Ben Merkel’e bu meseleleri kaç kez anlattım. ‘Şu anda bizde yargılamada olan 4 bin dosya var’ dedi. Paris’te öldürülenlerden Sakine Cansız’ın biz iadesini istedik vermediler. Şimdi durum bu hale geldi. Bundan sonra Almanya’da ciddi sıkıntılar ile karşı karşıya kalabilir” dedi.
     
    – Son 4 yılda PKK adına yapılan 23 eylemin 17 sini başbakana bağlı TSK’ nin özel güçleri-resmi subaylar- MİT_özel harpçiler yönetmiş. Erdoğan burada yine bağırıp çağıracak ve yapanların bu işi komplo mahiyetinde, aslında kendisini yıkmak için yaptıklarını idda edecek ve her zamanki gibi mağdur rolünü oynamaya devam edecektir. Son 4 yılda devletin tam kontrolü kendisindedir. Her istediğini yapmakta, bakanlarını bile ayaküstü değiştirip, beğenmediğinin eline küçücük kağıt parçaları tokuşturarak alay etmekte, bir defada binlerce emniyetçiyi, subayı istediği yerden alıp istediği yere göndermektedir. Cuntacılar bile bu kadar başarılı olmamışlardır. TSK Erdoğan’ın kontrolündedir, MİT polis teşkilatı keza yine öyle… Bu durumda karakol bastırtan, arabalara bomba koyan elemanların sorumluluğu dünyanın neresinde olursa olsun onların ait oldukları örgütlerin bağlı oldukları kişiden sorulur, bu dünyanın her yerinde böyledir. Yoksa her defasında, ”ama orada bulunan güvenlik elemanları görevleri için bu işi yapmışlardır”, deyip arkasından cahil insanları sokaklara dökmek başka şeydir. Bu 23 eylemde toplam ölü sayısı 348 dir. Kanlı eylemin yapılması ile caydırıcılık arasında dağlar kadar fark vardır. Bu sabotajlar kimi caydırıyor?

    – Amerika elçiliğini basan Ecevit Şanlı, ”beyninde tedavisi mümkün olmayan bir tümör taşıyordu, işte bu bir solcudur, lav silahları– özel harp elemanlarının kullandıkları başlıca silah– ile orduevi ve karakol basmış”, cezaevinden çıkmış ve elini kolunu sallayarak, Türkiyeyi kötülemek isteyen Avrupa’lıların arasına sığınmış, sonra ne kerametse, Türkiye’yi özleyerek tekrardan elini kolunu sallayarak geri dönüp elçiliği basmıştır.

    ……………….
    Bu liste uzar gider! Yapılmak istenen bu. Eylemlerin aynı daire tarafından planlandığı ve uygulandığını herkes biliyor. Bütün yollar, eldeki deliller oraya çıkıyor. AKP iktidarında çete eylemleri sadece biçim değiştirmiştir.

    Tedhiş çetelerini araştırırken, soruşturmalardan kendilerine uzanacaklardan korkan AKP kendi çetelerini sağlamlaştırma çabalarına, yeni manipulasyonları ve desenformasyonları kullanmaya devam ediyor! Sanki AKP kontrolündeki MİT, demir kapılarla korunan DHKP-C sığınağının kimin tarafından yapıldığını bilmiyor!?

    Olan hala şudur, AKP iktidarı öncekiler gibi sadece kendisine dokunan çeteleri hedefliyor, gerisi aynen devam ediyor: karar alıcılar el değiştirdi. hâkim zümre dini yelpaze etrafında vücut bulacaktır, yöntemler aynı kalacaktır. Karar alıcılar yeni yapıda istihbarat, medya, mafya, sermaye ve bürokrasiden unsurları yeniden örgütleyeceklerdir… Uygulayıcılar ise görünür, yerüstü birimi Özel Kuvvetler Komutanlığı; yeraltı birimleri ise İslamcı tarikatları içererek gücünü her alana yayıyor.
    Kişisel kaprisleri için herşeyi göze alan, tek tip inan türü yaratma peşindeki bir gücün elinde, devasa bir kudrete ulaşması beklenen örgüt devam ediyor. Bunların amaçları, taktikleri, yukarıda birkaçının adını verdiğimiz şekliyle sabittir. Kalleşçe katlet. Ortadan kaldır. Yalan ve kara propagandayla, sahte istihbarat raporlarıyla kendini temize çek. Suçu katlettiklerinin üstüne yık ve işin içinden çık.
     

    Sevgi ve Saygılarla

    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Sezer Aşkın,
    Melahat Baykara,
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk
    Bedri Engin,
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman Bahar
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik

    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    http://www.facebook.com/entegrasyon.komitesi

  5.  Rasim Özdenören’in ‘Avrupa, AB, din, kilise vesaire’ yazısına cevap.
     
    Rasim Özdenören’in Avrupa artık bir “Hristiyan Klübü” değildir, temasını da içeren yazıya ilişkin eleştirisine cevap:
    Avrupalıların dindarlığı tarihe karışmıştır savı, dünyanın çeşitli üniversitelerince yapılan araştırmaların da konusu oldu. Hiç bir Avrupa ülkesi AB’ni Hrıstiyan temelli bir birlik olarak görmüyor. Bugüne kadar da hiçbir platformda hiçbir yetkili AB’nin “Hrıstiyan birlik idealini” gerçekleştirmek için kurulduğunu ifade etmedi. AB’ği, insanlığın evrensel değerleri üzerinde kurulmuş bir yapıdır. “Çok kültürlü” bir AB yapısı, Hrıstiyanlık değerlerini de kucaklamakla birlikte bunu kat kat aşmış ideal bir yapıdır. Müslümanların yanlış hareketlerini, dindarlığın bir parçası olarak algılayan geniş kitleleri oy deposu olarak kaybetmek istemeyen Hristiyan Demokrat Partiler bile gerçekten dini hükümleri gözeten ve insanları Hristiyan inancına göre yöneten partiler olmaktan çıkmışlardır.
    Avrupa toplumları, cahil ve bağnaz geniş kitleleri kışkırtıp, başka yerleri ele geçirme derdine giren İslam’a karşı antipati duyarken ona benzeyen Hıristiyan dininden de soğumuşlardır. Batı medeniyeti, insanlık tarihinin bu yeni uygarlığı Hıristiyan’lığın bir uygarlığı değil, ona karşı gelişen hareketlerin yarattığı bir sentezdir.
    Avrupa, gelinen noktada bir Hristiyan kulübü olmadığı gibi, milliyetçilik üzerine kurulu bir birlik de değildir. Daha AB’ye üye olmadan, 5.kol gibi örgütlendirilen cahil ve bağnaz göçmenleri kullanarak her yere cami, kur’an okulu, mescitler açan, her tarafa din doğmaları ihraç eden, türban satışında dünyada 1. sıraya yükselen Türkiye’nin, tam tersine Avrupa kimliğinden uzaklaştığı gerçeği ortdadır. Sorun sadece saman alevi gibi yana sönen ekonomi sorunu değildir. Libya, İrak ekonomileri bir zamanlar bazı Avrupa ekonomilerinden daha iyi idiler, Türkiye’den işçi alırlardı. Bu türden birlik sorunlarında ana faktor mentalite birliğidir. Avrupa’nın şimdiki kimliği, özgürlük,eşitlik ve kardeşlik temelinde, bilim ve tekniğin yaratıcılığı, özgür düşüncenin doğmalara karşı mücedelesi sayesinde oluşmuştur. Türkiye Avrupa’nın bir parçası olacaksa, onun kimlik sentezine doğru yönelmesi gerekir, yoksa Ortaçağın Osmanlı mentalitesine yönelmekle değil!

    Avrupa, dini ve etnik bağnazlıklarından kurtulduktan sonra kendisini bugün bulunduğu noktaya getiren atılımları başlatabilmiştir. Türkiye’yi, oradan gönderilen milyonlarca cahil kitlenin yüzlerce yıl geriye dayanan değer ve yargılarıyla, algılayan, yani dini ve kültürel alanda, oraçağı canlandırdığını gören Avrupa toplumları hayal kırıklığına uğradıkları gibi, geleceklerinden de endişe etmeye başlamışlardır.
    ‘Avrupa Birliği bir Hıristiyan kulübüdür savı hayata uymayan bir savdır. Avrupa’da Hıristiyan dini son derece marjinal hale gelmiştir, kiliseler boştur. Türkiye'[nin] başını çektiği politik İslamcılar camileri tıklım tıklım doldururken, papazlar müze haline gelmiş kiliselerde sinek avlamaktadırlar. Yani Avrupa’da din adına örgütlenen ve harekete geçen toplam Müslüman sayısı, dine indeksli toplam Avrupa yerlilerinden daha fazladır. Din’e indeksli bir Avrupa yoktur, aksine şimdiki Avrupa gücünü, rönesans ve dincilerin baskısına karşı direnerek yapılan reformlardan almaktadır. Yani AB’ nin şimdiki kimliği dinlen değil, aydınlanma ile şekillenmiştir. (…) Avrupa’nın büyük şehirlerine binlerce cami, Kur’an kursları, mescitler açarak İslam bayrağını sallamakla AB’ne üye olunamaz.’ – Selda Suner, Entegrasyon komitesi-
     (Rasim Özdenören.) ”…1. Hıristiyan dininin ‘son derece’ marjinal hale geldiği görüşünden hareketle AB’nin bir Hıristiyan kulübü olmadığı kanısı tümüyle temelsizdir. Kiliselerin boş kalması olayı başka bir şeydir, büyük harfle Kilise’nin boş durup durmadığı olayı daha başka bir şeydir. Kilise binaları boş kalabilir. Kaldı ki, bu iddianın da gerçeklikle ilgisi yoktur. Pazar günleri her kilise kendi cemaati ile ayinlerini düzenli biçimde ifa etmektedir. Ama daha önemlisi Kilise (yani Papalık) dünyanın her yerinde, Asya’nın her tarafında, Ortadoğu’da, Afrika’da, her yerde milyarlarca doları misyonerlik faaliyeti çerçevesinde harcamaktadır. Türkiye’de bile nerdeyse her mahalleye bir kilise açmışlardır. Açmaya da devam ediyorlar.”
    ”Bu arkadaşlar kiliseye veya dine kayıtsız kaldığını gördükleri sıradan Hıristiyanları ölçü alırlarsa yanılırlar. Halen Japonya misyonerlerin cirit attığı bir ülke halindedir ve orada Hıristiyan nüfus artan bir ivmeyle çoğalmaktadır.
    2. Belki bazı kiliseler ‘müzeye’ dönüşmüş olabilir. Fakat Kilise’nin kurumsal faaliyeti aralıksız sürmektedir. Öte yandan: ‘Avrupa’da din adına örgütlenen ve harekete geçen toplam Müslüman sayısı, dine indeksli toplam Avrupa yerlilerinden daha fazladır’ cümlesi de yazı sahiplerinin kafa karışıklığını ve bazı temel kavramları bilmediklerini gösteriyor. ‘Dine indeksli Avrupa yerlileri’ denirken ne kastediliyor? Eğer bu ibareden sıradan bir Hıristiyan’ı anlayacaksak onların tümü dine endekslidir. Tümü Kilise’ye vergisini ödemek zorundadır. Aksi takdirde Kilise’den alması gereken hizmeti alamaz. Yani çocuğu vaftiz edilmez (isimsiz kalır), evlenemez (çünkü nikâh kıyma mercii Kilise’dir), ölünce cenazesi kalkmaz, çünkü bu hizmeti de Kilise verir. İnsanların dine kayıtsız gibi durmaları, onların Kilise’ye kayıtsız kalmasını sonuçlamaz.
    Rönesans olsun, Reform olsun, bir başına aydınlanma hareketi değildir. Fakat yeniçağların Aydınlanma hareketinin öncüleridir. ‘AB’ nin şimdiki kimliği dinlen değil, aydınlanma ile şekillenmiştir.’ cümlesi bu bakımdan biraz netameli görünmektedir. Avrupa Hıristiyan insanı Kilise’ye uzak durmak istemiştir (onun soygunu, vurgunu, talanı dolayısıyla), fakat Kilise’ye karşı bu mesafeli duruş onun dine kayıtsız kaldığı anlamını taşımaz. Avrupa ülkelerinin bütün temel yasaları elan dine dayalı yasalardır. ” (Rasim Özdenören)

    İlk önce yeniden belirtelim ki, Hıristiyan dini, Avrupa Birliği ülkelerinde etkisini yitirmeye sadece sembolik pozisyonda olan Kiliselerle ilişkide değil, ruhi şekillenme, politik ve sosyal alanda da kaybetmeye başlamıştır. İnsanlar kilselere gitmiyorlarsa, bu yalnızca 10-15 Euro için değildir. Manevi yaşam alanında Kiliseler ve Hıristiyan dini ile olan bağların kopması, ruhi yaşam kontrolünün değişmesi, kiliselere karşı gelişen ‘biçimsel kayıtsızlıktan’ çok farklıdır. Ortaçağın kiliseleri yüksek minareleri ile muhteşem birer hakimiyet sembolü idiler. Kiliselerce seferber edilen kitleler bu sembollerin gölgesinde, insan maneviyatını yöneten mutlak güce ruh ve bilinçlerini teslim ediyorlardı. Kilise savaş ve barışın, ekonomi ve politikanın temel direği idi. Kilise, bu şekliyle toplumsal yaşamı yüzyıllarca olağanüstü derecede etkilemiştir. Fakat şimdi Avrupa’nın göbeğinde bu Kiliselerin boş durması veya Camilere çevrilmesi iflasın bir kanıtıdır. Kiliseler kuvvetli oldukları zamanlar göçmenleri kendi dini inançlarına çekmeye çelışırken, şimdilerde acizlik içinde kendilerini onlara teslim etmeye başlamışlardır.
     ”…Eğer bu ibareden sıradan bir Hıristiyan’ı anlayacaksak onların tümü dine endekslidir. Tümü Kilise’ye vergisini ödemek zorundadır. Aksi takdirde Kilise’den alması gereken hizmeti alamaz. Yani çocuğu vaftiz edilmez (isimsiz kalır), evlenemez (çünkü nikâh kıyma mercii Kilise’dir), ölünce cenazesi kalkmaz, çünkü bu hizmeti de Kilise verir….”
    Birincisi, Avrupa’ da ”ben hıristiyanım” diyen insanlar gerçekten çok azdır, ”ben Müslümanım” diyenlerden daha azdırlar. Hıristiyanım diyenlerin Kiliseye bağlılıkları da nüanslıdır: çok küçük bir gurup dışında vergi veren yoktur. Pazar günleri bir kaç saatliğine ayinlere katılan insan sayısı da hızla azalmaktadır, bunlar genelikle yaşlı insanlardır ve doğal olarak azalmaktadırlar. Avrupa toplumlarında nikah kıyma mercii olarak kilisenin kullanılması tamamiyla marjinaldır. Geleneksel veya göstermelik fenomenler dine indeksli bir çoğunluğun varlığına işaret edemiyor. Şurada burada varlığını devam ettiren katı Katolik norm ve değerler, yeni tipten ailevi yapılanma, yeni tekniğe dayalı modernize sosyal ilişkilerin hızla form değiştirmesi karşısında ortaya çıkan şartlara cevap verememektedirler. Kilise evliliklerinin serbest düşüşünde önemli rol oynayan faktörlerden biride, klasik evlilik biçiminin azalmasıdır. Aile yapılanmalarının giderek ortak yaşama, ”serbest arkadaşlık” veya benzeri biçimlere bürünmesi, eski değer ve yargıların yeni nesillerde sönmeye yüztutması, hıristiyan kökenlilerin başka kültür ve inançları olanlarla evliliklerindeki artışı, Hıristiyan kilisesinin bu alanlardaki aktivitelerini de geçersiz kılmıştır.
    Yeni nesil Müslüman kesiminin hızla yozlaşıp kriminalleşmesi de, camilleri bekleyen felaketlerden birisidir. Her 200-300 metrede bir cami var. “Caminiz ne kadar çoksa, o kadar fazla Müslümansın” mantığını taşıyan cahil kuru kalabalık hızla çoğalıyor. Caminin birine bilmem ne cemaatı, diğerine başka cemaat gidiyor. Cemaat müezzinlerine “Maşallah hoca, sesin ötekileri bastırıyor, taa 10 km’den duyuluyor. Nefesine kuvvet, ha gayret.” diye övüyor,  Hoca da sakalını sıvazlayarak mütevazi bir şekilde “ Evel Allah sesimizi yedi düvele duyuracağız ki, islamın sesi daha gür çıksın, kafirler imana gelsin.” kelamında bulunuyor. Yaşadıkları yere tamamen yabancı, saygısız bu kör cahiller sürüsü ile bir yere varmak mümkün değildir.
    Yeni nesil Türkler’le, eroin, kokain ticaretini yapanlarla, kilisenin karşısına, uyuşturucu ticaretinden elde edilen paralarla camiler dikmek, zamanı geçmiş bir süreci yeniden canlandırmaktır. Bu tabiat kanunlarına terstir. Uyuştrucu ticaretinden elde edilen paranın önemli bir bölümü islam dinini, Hıristiyanlığa karşı rekabette, ona hizmet eden ticari iş alanlarında,bankalarda, eğitimde, spor alanlarında kullanan ırkçılarla Avrupa toplumlarını Müslümanlaştırmak mümkün değildir.
    En son örneklerden birisini verirsek:
    ”Paris’te Türk şirketine saldırı
    Fransa’da işadamı Ali Gök’ün inşaat şirketi, kendilerinden haraç isteyen Müslüman sokak çetesinin silahlı saldırısına uğradı. Paris’in banliyölerinden Pierrefitte Sur Seine’de şirketin şantiyesine saldıran silahlı bir şahış, 3 işçiyi yaraladı. Saldırıya uğrayan şirketin sahibi Ali Gök, haraç taleplerine boyun eğmedikleri için hedef alındıklarını söyledi.
    “SOKAKLAR ÇETELERE BIRAKILMIŞ DURUMDA!”
    Daha öncede aynı bölgede çeşitli çetelerin saldırısına uğradıklarını aktaran Ali Gök, “2011ve 2012 yıllarında sosyal konutların ilk bölümünün inşaatı sırasında şantiyemiz çeteler tarafından yakıldı. Polise başvurduk. İki kişi tutuklandı ve cezaevine gönderildi. Ancak değişen bir şey yok. Baskılar halen devam ediyor.” dedi. Polisin bazı semtlerde ve mahallelerde çaresiz kaldığını belirten Gök, “Maalesef sokaklar çetelere bırakılmış durumda. Paris’in bazı banliyö semtlerinde hukukun ve devletin aciz kaldığını görüyoruz.” ifadelerini kullandı. Gök, “Beni en çok yaralayan hadise bu çetelerde Müslüman kökenli gençlerin olması. Maalesef bu çeteler Fransa’daki İslam algısına ve Müslümanlara büyük zarar veriyor.” dedi. [kaynak:yeni şafak gazetesi]
    Devamla: ”(…)İnsanların dine kayıtsız gibi durmaları, onların Kilise’ye kayıtsız kalmasını sonuçlamaz.”, diyorsunuz.
    Kilise her dinin sembolü gibi, hıristiyanlıkta da sistemin çekirdeğidir, ana çekim merkezidir. Avrupa toplumlarının kiliseye kayıtsızlıları, onların, onun temsil ettiği inanç ve kültüre olan kayıtsızlıklarından kopuk değildir. Kilise kontrol mekanizmasını kaybetmeye başlamıştır, bu sadece onun pratik uygulamalarından kaynaklanmıyor, toplumsal gelişmenin geldiği noktada genel olarak din’in insanlar üzerindeki etkisi biçim değiştirmiştir. Türkiye’de, AKP, eski tip İslamcılık, sahteliği sırıtan Diyanet islamcılığını bıraktıktan sonra gelişebilmiş, Fethullah cemaati de Avrupa’da kuru kuru camiler kurma yerine, okullar kurarark hakim pozisyonuna erişebilmiştir. Kısacası, genel olarak İslam dini de Hıritiyanlık gibi kendini yenilemediği yerde kan kaybetmeye devam edecektir. Avrupa’da yetişen yeni nesil Türkler, Diyanet cami’sine maç bakmak için gidiyor, geleneketen dolayı oruç tutuyorsa,bunları dini bütün muminler diye algılamamak gerekir. Bu nesilller arasındaki ailevi ilişkiler, Almanlar’ın ilişkilerinden daha kötüdür. Almanya’nın ve diğer ülkelerin bir çok yerinde, Türkler arasındaki aile boşanmaları, yerliler arasında ki ailevi boşanmaları geçmiştir. Sadece bu temel konuda değil, ruhi yaşamın tüm alanlarında yükselen sahtelik, çürüme ve yıkım, Cami’nin, yıkılan kilisenin yerini dolduramayacağı haberini veriyor.
     3. ‘…şimdiki Avrupa gücünü, rönesans ve dincilerin baskısına karşı direnerek yapılan reformlardan almaktadır’ cümlesinin de içi boştur. Rönesans, evet, Kilise’ye başkaldırı olarak yorumlanabilir. Fakat dine karşı bir başkaldırı değildir. Kilise’nin vurgununa, soygununa, talanına karşı verilen mücadelenin bir kesimini remz eden bir harekettir. Reform hareketi de keza merkezî Kilise’ye başkaldıran, onun yerine mahalli kiliselerin kurulmasını öngören bir başka dinî hareketin adıdır. Ancak şu hususa dikkat etmek lazım: reform, dincilere karşı bir hareket değildir, Kilise’ye karşı bir başkaldırıdır. Ve de gene farklı bir Hıristiyanlık anlayışının tezahürü olarak gerçekleştirilmiştir.”
    Birincisi kilisesiz Hıristiyan dinciler topluluğunu varsaymak yanlıştır. Kilisesiz bir dinin varlığı Avrupa’da sözkonusu olmamıştır.
    Kiliseye karşı çıkanlar, sadece onun haksızlıklarına karşı değil, onun genel ruhani yapısına karşıda yazmış, çizmiş, kilisenin ideolojik politik temellerine, Hıristiyan dininin temel doğmalarına saldırmışlardır. Bütün reform hareketlerinde bunu görmek mümkündür. Galile’den beri bu böyledir. Bilim ve teknikteki bütün ilerlemeler her seferinde Kilisenin ruhani mevcudiyeti ile çatışma durumuna girmişlerdir. Bilimdeki icatlara karşı çıkanlar sokakta, kiliseye gitmeyen saf dindarlar değil, Kilisenin örgütlediği dinci kitlelerdir. Kiliseler arasındaki bölünme hizipleşme hareketleri onların bir bütün olarak reformların karşısında durmalarına engel olmamıştır.

    Saygılarla
    Entegrasyon komitesi adına: Selda Suner
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Sezer Aşkın,
    Melahat Baykara,
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk
    Bedri Engin,
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman Bahar
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik

    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol

    http://www.facebook.com/entegrasyon.komitesi

  6. 12 SENELİK AKP REJİMİ VE ONBİNLERCE KATİLİ MEÇHUL İNSAN MİRASI!

    AKP rejimi altında Türk olmayan, Müslüman olmayan aydınlara ve başka dinlerden olanlara karşı işlenen cinayetlerin hasır altı edilmesine göz yumulmaya devam ediliniyor.
    Sözde demokratik, sivil anayasa girişimi yozlaştırılıp türban, cami ve yeşil din ordusu kurma özgürlüğüne indirgendi. İçerde ve dışarda onca fırtına koparan, düşünce özgürlüğünün önünde bir dikene dönüşmüş yasaları kaldırmaya yanaşamıyor AKP.
    Tarihinde ilk defa kavuştuğu Nobel ödülünü kazanmayı kutlama yerine, yas tutmayı yeğleyen böyle kültürsüz bir rejim dünyada görülmemiştir. Kötü bir paradoks bu! Uluslararası nobel ödülü ile övüneceğine, Çamlıca tepesine dikilecek beton yığını ile övündürülecek yığınlarla ortaçağ karanlığını arayan rejimin demokratlığına kim inanır?
    Bu anlayışla ne demokrasi kazanılır, ne Kürt sorunu çözülebilinir, ne de hükümetin ve parlamentonun saygınlığı korunur. Mesele bu ülkede geçerli sistemin demokrasi değil, ırkçı dinci totaliter bir sistem olduğunu görüp itiraf etmemek mümkün değildir. Nobel ödülü kazanan yazarın Türk Müslüman olmadığı ima ediliyor, özel harpçilerin tehditleri karşısında can güvenliğini kaybediyor ve her zamanki gibi kurtuluşu Türkiye’den kaçmakta buluyor. Erdoğan istemediğini ayak üstü ekarte edip ve beğendiğini de saat hesabı ile istediği yere getiriyor. Böyle bir operasyon gücüne sadece askeri cuntalarda, Stalin, Hitler ve Musolini rejimlerinde rastlanabiliniyor.
    Eğer demokrasi kazanılacaksa önce bu sistemin kökü olan anayasanın değişmesi gerekir. Kürtlerle alınıp verilecek bütün şeyler, demokratik hukuk çerçevesinde resmi komisyonların plan ve projeleri ile, dürüst yollarla, karşılıklı imzalı belgelerle sağlanmalıdır…Aşiret tarikat cemaat kafası ile Kürtler’i imzasız, belgesiz karanlık maceralara sürükleyen AKP’nin böyle bir derdi yok. İki Mafya reisinin işgüzarlığını anımsatan şimdiki yabanilikle, bölge halkı ile alay edildiği, Kürtlerin normal birer insan yerine bile konulmayarak, yeryüzünde bütün toplumlar için geçerli yöntem ve metotların onlara fazla görüldüğü, zaman kazanılarak bölgede bellirli politik hedeflere varılmak istendiği ispatlanıyor. Amaç yine herzamanki gibi Kürtler’in birleşmelerini engellemek ve Suriye Kürtlerini kontrol altına alarak petrol alanlarına yayılmaktır. Kürtler’e otonomi vaya başka türden bir statü verilecekse, AKP, hükümet olarak önce, Kürtlerin normal insanlar olduğunu belirten yasalar çıkarmalı, köy koruyucularını ve diğer terör örgütlerini fesh etmelidir. Kürtler’i iç- dış düşman diye lanse eden devlet doktirini açıkça terkedilerek, Tarih kitapları yeniden yazılmalı ve bu coğrafyanın bütün eski adları serbest bırakılmalıdır. Son dönemde ortalıkta boy gösteren, ‘sivil’ dinci ırkçı örgütler kuran, kahramanlık hikayelerini temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp topluma sunan, her tarafa akıl veren ve pervasız bir cürete sahip tarikat ve aşiretlerin kurdukaları paramiliter örgütlerin kanlı serüvenleri ortalıkta duruyorken, yeniden din adamları denilen eşkiya sürülerini ortaya sürmekle soruna çözüm bulunamaz. Ve asıl bu noktada bir yargılama ve hesaplaşma gerekiyor. Mevcut haliyle bu dava iktidar kavgalarının bir parçası olmaktan başka bir anlama gelmiyor.

    Kürtler Lozan’dan daha ileri gitmiyor!

    Lozan antlaşması ile adları bile yasaklanan Kürtler’e yamanan ve şimdilerde ”İslam bayrağı altında birleşelim” diye fetva veren A. Öcalan’ı Kürtlerin tek lideri diye lanse eden AKP rejimi, Kürtler’i din ordusu yoluyla hakimiyet altında tutmayı esas alıyor. Abdülhamit’in Hamidiye alaylarına benzer bir örgütlemeyi kabul eden PKK´nin Türk istihbaratı tarafindan yönetildigi de artık kör gözlerden kaçmıyor. 1908-1909’dan sonra Abdülhamit tahtı kaybedince, adına kurduğu “Hamidiye Alayları”, Süvari Birlikleri’ne çevrildi. 1915 Ermeni soykırımında bu süvari birliklerinin bir kısmı çok çirkin bir şekilde kullanıldı ve sonrasında ise resmi Kemalist orduya katıldılar. Koçgiri, Palu- Genç, Dersim, Piran, Zilan vs. katliamları Ermeni, Süryani, Pontus soykırımlarından ayrı olarak ele almak yanlış olur. Bu anlamda şimdiki devletin şekillenişini, Osmanlı ve TC’nin Kürtlere karşı izlediği politikada Hamidiye Alayları olayını kavramak, şimdi içine girilen ihanet sürecini anlamakta önem kazanmaktadır.

    Kürtler 1919 larda içine düştükleri ihanetin tekrarını yaşama tehlikesi ile karşı karşıyalar!
    M. Kemal, o dönemde Kürtler’i kendi safına çekebilmek için İslam temasını kullanmıştı, ”bütün Müslümanların birliği, Osmanlı halifeliğinin kafirlere karşı korunması”, taktiği tutmuş ve Kürtler kandırılarak tarihlerindeki en büyük tuzağa düşürülmüşlerdi. Savaş kazanıldıktan sonra devam eden jenosit uygulamaları, ad,dil ve kültürlerinin tümden yasaklanması ise dünyanın ender bir kara lekesi olarak karşımızda durmaya devam ediyor.
    ”İslam bayrağı altında birleşelim” diye hortlayan PKK şefi, varlığı inkar edilen, jenosit politikaları canlı ve uzun sürece yayılan, asimilasyon gibi insanlık suçu ile eritilmek istenen bir halka, “sınıf ideolojisi”, bu tutmayınca, bu defa da İslami din aidiyeti diyerek Kürtleri zafiyete uğratmaya çalışıyor.

    40 000 civarında Kürdü öldürttüp, milyonlarcasını Batı metropollerine sürerek, 4 000 civarında yerleşim birimini haritadan silip, akabinde sindirilmiş bu topluma, ”çözüm” adı altında esirlik durumunu sürüdürmeyi dayatmak, Kürtler açısından utanç vericidir. Hamidiye alayları bölge coğrafyasında gelmiş geçmiş en zalim güçlerden biridir. Ermeni, Alevi, Pontus, Suryani ve diğer azınlıkların haritadan silinmesi için başlatılan sürecin ilk figüranlarıdırlar. Sunni – Şafi Türk – Kürt sentezi temelinde, Sultan’a bağlı kurulan bu alaylar son dönemlerinde dünyanın en gaddar soykırımlarına da imzalarını atmaktan geri kalmadılar.
    Yakındoğu’yu “büyük Türk yurdu” haline getirmeyi tasarlayan siyasi proje, Rum, Ermeni, Pontus, Laz, Kürt, Êzdi, Alevi vs. soykırımları neticesinde başarıya ulaşmıştır. Tüm Yakındoğu ülkelerini “Anavatan”ı ve “Misakı Milli” olarak sayıp, haritadan çıkarmış, kendisini de Ortadoğu’ya dahil ederek gözünü Uzak Asya’daki Çin Sedi’nden Adriyatik’e kadar olan coğrafyanın hakimi olmayı yeniden planlıyorlar. Hamaset siyasetinde başarılı olan Türk Sunni liderleri şimdiye kadar savaşsız bir şekilde “zaferler”ini kutladılar, mazlumlar başarıyla yokedildiği için bugün aynı türden politikalarını yeniden tekrarlanması kaçınılmazdır.

    PKK’ yi bölgede polis gücü yapmayı öngören bu türden Hamidiye alayları benzeri, Erdoğan alaylarını kurmayı hedefleyen sürecin Kürtler’in hakları ile bir alakası yoktur. Hamidiye alayları zamanında Kürtler bir şey kazanmadı, tarihsel olarak sadece kaybettiler: ticaret yaptıkları, beraber çalıştıkları ve kendilerine kendi adları seslenen komşularını da kaybettiler, dillerini kültürlerini kaybettiler. Lozan ile birer mezarlığa çevrilen bu alanda, eski Hamidiye aşiret reislerinin yerine, modernize edilmiş, ”R. T. Erdoğan’ın başkanlık sistemini kabule hazırız”, diyerek Kürtler adına konuşturulan Öcalan kliğinin önderliğinde hareket edecek Erdoğan alaylarının kuruluşuna yönelme süreci, Kürtler’e Lozan’da dayatılan yok olmak sürecinin devamını öngörmektedir.
    Bu süreçte ortaya çıkan toplumsal etkiler, Türkiye’nin üzerine kurulduğu temelleri sağlamaya yöneliktir. Bu etkinin Kürt Sorununu çözeceğini sananlar yanılıyor. Çağdışı bir kültür ve mentalite ile bu sorun çözülemez. Bu etki ve adaletsizlikle kurulan siyasi ortaklıklar da muhtemelen tutmayacaktır.
     
    Yeni türden Hamidiye alayları istemiyoruz.
    Çamlıca’ya ve Taksim’e cami istemiyoruz!

    İmza için buraya klikleyiniz
    https://www.change.org/petitions/%C3%A7aml%C4%B1ca-tepesi-ne-30mart-ta-kazma-vurman%C4%B1za-r%C4%B1zam%C4%B1z-yok-bu-sizi-ilgilendirmiyor-mu-camlica?utm_campaign=autopublish&utm_medium=facebook&utm_source=share_petition
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Bedri Engin,
    Sevda Suner
    Sezer Aşkın,
    Salih Demir
    A. Demir
    Melahat Baykara,
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman Bahar
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
     
     
     

  7. ‘Her Türk Anasından Asker doğar’ ve Askerlikte Anasına binlerce kere küfür edilir!

    ”…Asker nöbette intihar etti
    Kırklareli’nde 21 yaşındaki Piyade Er Ümit Ünlü, nöbeti sırasında G3 piyade tüfeğini çenesinin altına dayayıp ateşleyerek intihar etti. Bu alanda savaş falan yok!, batı da intihar doğuyu geçtiğine göre Batı da daha fazla küfür edildiği kesin!! Askerde intihar eden askerlerin sayısı her geçen gün artıyor. 2013 yılının ilk üç ayında intihar eden asker sayısı 13′e ulaştı. Her yıl ortalama 100 asker intihar ederken bu intihar oranlarına göre ortalama her 3-4 günde, bir asker intihar ediyor…”
    Asker’e küfür etmeyen apoletli otoritesiz görülüyor! Adi, kriminal, sadist ve kültürsüz unsurlardan oluşan subay sınıfının ”askeri eğitim, kutsal vatan görevi” adına yaptıkları biyolojik işkenceden daha ağır olmasaydı bu kadar asker intihar etmezdi: gencecik insanların bilinçaltına çevrili cinsel işlevlerinin, sistematik şekilde piskolojik işkence derecesinde işlenerek hasta bir toplum yaratılmasının sonuçlarını şimdi her alanda görmekteyiz. Mecliste küfür eden vekil bu noktaya durup dururken gelmedi: daha çocuk yaştan, öğretmenlerinden, polis ve subaylardan küfürden başka bir şey duymayan insanların kendilerinin de birer küfürbaz olmamaları mümkün değildir.
    TBMM’ deki küfür ortamı, kazavari, geçici dil sürçmelerini andırmıyor. Kaynağını barbarlıktan alan Türk İslam sentezi diye adlandırılan köhne ideolojinin bu türden belirtilerinin, sistemin bir parçası olan bu alanda da daha net olarak ortaya çıkması doğaldır. Türk ordusu, kominikasyonunu küfürsüz yapamıyor. Her askerin komuntanından duyduğu ilk ‘selam’, anasını hedefleyen adi bir küfürdür. TC ordusu, disiplin adına, cinsel aşağılamayı temel alan piskolojik baskı yöntemini esas alırken, kullanılan küfürler sanki ordu doktirininin ana temeliymiş gibi hiç bir subay da bu ‘kırmızı hattın’ dışına çıkamıyor.
    İşkenceci subay takımı metotlarını terketmeye yanaşmadığı gibi, kendini maskelemek için dinci kılıklara giriyor. Halkın kanını emen parazitler binlerce askerin intihara sürüklenmesini herzamanki gibi papağanvari propogandalarla, “… vatan şehitliği, peygamber ocağı ve benzeri, ilkel ruhları okşayan kavramlarla örtüştürerek yapay bir kutsallık oluşturmaya çalışıyorlar.
    Toplumdaki olumsuz, adi, kriminal ve kötü eğitim görmüş insanların, parti liderlerinin kendi hazırladıkları dikta listeleri ile öne çıkarılarak adına ‘Büyük Millet Meclisi’ denilen bu oluşumun örgütlenmesi, demokratik ülkelerde asla görülmemiş duyulmamış bir rezalettir. Sınırsız dokunulmazlıklara sahip küfürcü tiplerin TBMM denilen çatı altında büyüklük oynamaları, hiç bir kuruma karşı hesap vermemeleri çağ dışı bir olaydır. Ağızları sokak kabadayılarından farksız. Ana avrat birbirlerine küfür eden çete mensuplarında utanma yok! Seviye tamda cahil cuhul Anadolu gürühuna göre indekslenmiş. Biliyorlar ki geri kalmış toplum ancak küfürden, bağırma ve çağırmadan, işkenceden anlar! Meclisteki bu bağırma çağırma adi bir sokak kabadayısının piskolojik durumunu yansıtıyor. Bu halleriyle, bu parti yöneticileri yeni uyanmaya başlıyan Arap halklarının gerisine düşüyorlar. Parti liderlerine ruhunu-şeytana satan; emret kölenim imzasıdır, bireysel çıkarları için acımasızca yöntemleri, siyasal çatışmaları yürüten bu ilkel tiplerin her zaman çoğunluk sağladığı, çeteleşmenin doğal bir yol olarak benimsendiği bu yapıya ‘büyük millet’, ‘büyük meclis’ gibi yakıştırmaların yapılması saçmadır. Kendilerini en yüksek, en büyük diye lanse edenlerin oluşturdukları TBMM, esasen belirli kliklerin sistemli dayatmacılığının bir ürünüdür.

    ANADOLU ERKEKLERİNİN KÜFÜRE ”ANA” dan BAŞLAMALARI!
    Bilindiği gibi Ana veya Anne kelimeleri Türkçe kökenli değildir. Sonu “a” ya da “e” ile biten kelimeler Türkçe değildir. Bunlar Hint Avrupa dillerinden vaya Arap’lardan devr alınmışlardır.
    Bazı örnekler verirsek: “Abluka” kelimesini gündelik hayatta bazen kullanırız. Kelimenin kökeni İtalyancaya dayanıp orijinali “a blocco” ( bir şehrin deniz yolunu kesecek biçimde çevirmek)dur.
    “Anadolu” kulağımızaa en hoş gelen kelimelerden biri, çoğu insan ”anaların bol olduğu bir diyar” olarak anlıyor. Oysa manası bambaşka. Anadolu kelimesi Yunanca kökenli Anatolia’dan gelip doğu yönü, doğudaki ülke manasındadır.
     “Pırlanta” kelimesi aslen İtalyanca’dan dilimize geçmiş olup İtalyancadaki haliyle kelimenin aslı Brillanta’dır.
    ” Çete” kelimesi aslen Arnavutça olup Arnavutların silahlı eşkıyalara taktığı isimdir. harik(a) : Arapça “karıştıran/harekete geçiren” anlamındadır.
    Kafa: Rumca, Kεφάλι (Kefâli) veya Κέφαλος (Kêfalos).
    Kahkaha: Rumca, Kαγχασμός (Kaghasmôs).
    Paçavra: Πατσαβουρα (Paçavura), Panorama: Πανόραμα (Panôrama). Παν (Pan): Her, bütün, tüm-Oραμα (Orama): Ufuk. Bütün, topyekûn ufuk, Papatya: Παπαδια (Papadia). Παπας (Papas): Papaz. Παπαδια (Papadia): Papaz’ın karısı. Bir tür çiçek. Türkçe’ye bir yanlış anlama sonucu girmiş olan bir kelimedir. Pırasa: Πρασα (Prasa). Πρασινα (Prasina): Yeşil kelimesinden mülhem. Bir tür bitki (sebze),
    Politika: Πολιτική (Politikî). Πoλı (Pôli): Şehir-Θεκα (Theka): Korunak. Şehri sarıp sarmalayan, dört duvar içine alan. Anlam genişlemesiyle, siyâset,

    Kundura: Κουντουρα (Ku-n-dura). Tiyatrolarda, oyun sırasında ayağa giyilen özel bir ayakkabı türü, tahtadan yapılan ayakkabı. Anlam genişlemesiyle pabuç, ayakkabı, Lahana: Λάχανο (Lâhano). Bir tür sebze, Lamba: Λαμπα (La-m-ba). Parlayan, ışık veren, ışık saçan. Λαμψις (Lampsis): Parlayış, aydınlık kökünden. Yunanca, “Kurt” anlamına gelen “Λύκος” (Lîkos) kelimesi de, “parlamak, aydınlatmak” anlamındaki “λαμπω”dan (labo) evrilmiştir,
    Madalya: Μέταλλιο (Mêtalio). Mâden’den mütevellit, mâdenî olan. Fransızca’ya “Médaille” (Mêday) olarak geçmiş, oradan da Türkçe’ye girmiştir,
    Efe: Rumca, Έφηβος (Êfivos). Yiğit, delikanlı.
    Falaka: Φαλαγγος (Falagos). Kalın sopa. Yunanca’dan Arapça’ya oradan da Türkçe’ye geçmiştir. Fire: Φύρα (Fîra). Azalma, eksilme.
    Fiske: Φούσκα (Fûska). Şişik, kabarık. Funda: Φουντα (Fu-n-da). Püskül, tepelik anlamlarında.
    Galata: Γαλατας (Ğalatas). Sütçü. İstanbul’un en eski semtlerinden birinin ismi. Gübre: Κοπρος (Kopros). Dışkı, Gaita.
    Müze: Μουσεïο (Musio). Güzel sanatların dokuz perisinden biri olan Μουσα (Musa) kökünden
    Harita: Χάρτης (Hârtis). Hülya (Hulya): Χολή (Holî). Safra. Mâl-i Hülya: 4 unsur (kan, safra, balgam, aşk). Yunanca’dan Arapça’ya oradan da Türkçe’ye geçmiştir. Hayal, rüyâ anlamlarında da kullanılmaktadır. Mütareke : (terk kökünden) karşılıklı terketme, karşılıklı silah bırakma, kitabe : yazıt, şemsiye : (şems=güneş kökünden)güneşten koruyucu, ( Arap coğrafyasında ancak “güneşten korunmak”ihtiyacı olabileceği için ), Pizza kelimesi, Arapçadaki z/d harflerinin birbiri yerine geçebildiği örneklerden biri olarak : Pidda kelimesinin karşılığı ve Türkçede kullanılan ‘Pide’ kelimesinin de orijinalidir.
    Hegemonya: Hγεμονία (İgemonîa). Egemenlik. Hâkimiyet.
    şur”a : danışma kurulu, istişare : karşılıklı görüş/fikir alışverişi/danışma. Rumcadan gelen:
    çene: Γενις (Genis / Yenis) veya Γναθος (Gnathos). Çene, Altçene. Delta: Δέλτα (Dêlta). Üçgen biçiminde olan. Akarsuların denize döküldükleri yerlerde oluşan alüvyondan zengin coğrafî yapı. Coğ. Ter. Diaspora: Διασπορά (Δiasporâ). Δια (Dia): Den, ile, için, dolayı, baştan aşağı-Σπόρος (Spôros): Tohum. Sağa sola dağılmış tohumlar anlamında. Anavatan’ın dışında yaşayan ve aynı milletten olan insan topluluğu. Örn: Diaspora Ermenileri.
    Diploma: Δίπλωμα (Dîploma). İkiye katlama, kıvırma, bükme. İkiye katlanmış olan anlamında, Anlam genişlemesiyle Şahadetnâme, ehliyet belgesi. Dogma: Δόγμα (Dôgma). Değişmez kanı, Nass, İnak / İnag. Felsefe ter.
    Drama: Δράμα (Drâma). Aslen eylem anlamına gelmekte olup bir tiyatro türünü ifâde eder. Izgara: Σχάρα (Skâra). Yara kabuğu (skar) anlamında da kullanılır, İskele: Σκάλα (Skâla). Aynı zamanda merdiven mânâsına da gelir, Karavana: Χαριβανός (Harivanôs). Büyük yemek kabı, Karizma: Χάρισμα (Hârisma). Bahşiş, hediye, Allah vergisi. Χάρις (Hâris): Letâfet, nezâket, hüner, iyilik, hidâyet, lütûf, nimet, af, hatır, şükr. Bu kelimeden türetilmiştir, Kestâne: Kάστανο (Kâstano), Kırtasiye: Χαρτες (Hartes). Kâğıt kelimesinden türetilmiştir, Kilometre: Xιλιόμετρο (Hiliômetro). Χιλιός (Hiliôs): Bin-Μετρο (Metro): Metre. Bin metre,
    Kirve: Κύριος (Kîrios). Bay, bey, efendi, beyefendi. Anlam genişlemesiyle, Sünnet törenlerinde, çocuğun “mânevî baba”lığını yapan ve kimi zaman da bütün masraflarını üstlenen kişi mânâsına. Bir diğer sava göre ise, kelime, Yezidîler (Ezidîler) tarfından kullanılan, “Khirfê” sözcüğünden gelmektedir. Bu sözcük de aşağı yukarı aynı anlamda kullanılmaktadır, Mağara: Μεγαρον (Megaron). Oda, Ev, oturulan mekân. Anlam genişlemesiyle, in, büyük oyuk, büyük kovuk mânâlarını yüklenmiştir, Makina: Μεχος (Mehos): Araç,

    ”Anadolu”, cahillik nedeniyle talafuzda zorlanan ilkel kitlelerin, ”Anatolia”, Ana-Tolia’ yı söyleyememelerinden türeyen sahte bir ad’dır. Göçebe barbar kitlelerin Anatolia’ya akınları, akabinde uygarlığı yakıp yıkmaları, sadece yerleşim alanlarının adlarının çarpıtılması, yanlış söylenmesi ile sınırlanmadı. Türkiye’de ki isimlerin yaklaşık % 84″ ünün Türkçe olmayışına rağmen, hafıza kaybına uğrayan kitlelerin bunların kökenini oluşturan uygarlıklardan öcü gibi kaçmaları, bilinçaltlarında taşıdıkları ”ana, anne” ye yönelik negatiflik, kendilerinden olmayanlara duydukları piskolojik vurgunun bir ifadesidir. Bugünkü Türkiye’de, fertlerin dişi komponentlerine savrulan aşağılayıcı hakaretler, Türklerin halen konsistent olarak yaşadıkları Türkmenistan veya diğer Orta Asya ülkelerinde rastlamak mümkün değildir. ”ana” küfürleri ile kinli ruhları rahatlatmanın yöntemini bulan pirimitif güruhlar, bunu kültürlerinin de belirgin bir hattı haline getirmişlerdir. Dünya da hiç bir toplumunda dejenere olmuş Türkler’deki kadar Anne veya kişinin dişi eşini hedefleyen bu kadar küfür görülmemiştir. Hiç bir Alman, başka bir Alman’a kızdığında onun Annesine hakaretle işe başlamaz. Avrupa toplumlarında genellikle kişinin kendisi hedeflenir ve oral çatışmada o kişinin olumsuzlukları veya zayıf noktaları hedeflenir. Doğu toplumlarında çokça ratlanan hayvanlara benzetmeler, şamanist kültürden etkilenmiş alanlarda doğal bir kültür olarak devam ediyor. Türklerin devr aldıkları şimdiki küfür kültürü esasen Bizans’ların son dönemlerinde ki dönemin bir mirasıdır. Bu küfürbaz kültürü başlatanlar tabii ki din değiştirip Müslüman olan Rumlar’ın kalıntılarıdır. Dikkat edilirse, ”ulan” ile başlayan ve aile fertlerini ”ana”dan başlayarak rencide eden, piskolojik saldırılar mentalitesi, Anadolu’ daki kültür yıkımı ile şekillenmiştir. Orta Asyalı göçmenler, Osmanlı saray geleneğinde olduğu gibi, Müslüman olmayan kadınlarla evlenir, eş seçimi yüzde doksan bu yönde olurdu. Özellikle Selçukluların son dönemlerinden itibaren gelen göçmenler, direkmen Bizans’lılardan arta kalan, Türk olmayan Rum, Ermeni ve diğer onlarca etnik toplumlarlardan kadınları eş alarak 2 – 3 göbekte anadolu’da ki yerleşik toplumda eriyerek melezleşti. Bizans’tan tek fark sadece İslam’laşma idi. ” Ana” buranın yerlisidir, Baba ise Orta Asya’dan gelmiştir ve o hedeflenmez. Asker doğan Türk, ekmeğini yediği, suyunu içtiği Anadolu’ nun ‘Ana’sına küfürü de doğuştan almış gibidir…Yoz kominikasyonu, melezleşme döneminden itibaren genlerine işleten doğunun bu ilkel göçebeleri bu topraklara kötü bir miras bıraktılar.

    ORDU:
    Türk ordusunda askerlik yapan her genç, hayatında duymadığı küfürleri, burada sözde şanlı, kahraman, sırtı yere gelmez apoletlilerden duyar! Eline kamçı alan her lümpen subay, ilk olarak, sözde ”vatan görevi” yapmaya gelmiş garibanların bütün sülalesini düzme seremonisi ile ”eğitime” başlar…Düyada, küfür etmede rekor kıran Türk ordusunun dinciler tarafından kapitüle ediliş biçimi, kendi halkına karşı aslan kesilen bu köhne gücün kofluğunu gözler önüne serdi. Askere giden yoksul gençlerin beyinlerini zorla yıkayarak, işkence ve zulümle sözde resmi Kemalist ideolojiyi savunma adına, ırkçı dinci Türk-İslam sentezini aşılamada etmediğini bırakmayan ordu liderliği, sarıklı türbanlı tarikatçıların önünde pısırıkça diz çöktü. Generallerin hemen hemen hepsi pişmanlık getiriyor, başkalarına terörle dayattıklarının arkasında durmak yerine, kendilerinin de ne kadar İslamcı olduklarını ispatlamak için, saltanatlarını korumak için vede yağma ve talandan pay almak için bukalemun gibi renk değiştirmeye devam ediyorlar.
    Varlığı tamamıyla dışa indeksli 1 milyonluk resmi ordu, içi boş, çeşitli menfaat şebekelerinin at oynatığı yabancı güçlerin elinde eskimiş bir oyuncaktan başka bir durum arzetmiyor.
    Kürt, Ermeni veya bir Rum(dikkat edilirse bu milletler Anadolunun kadim halklarını temsil ederler) gördüğü zaman şaha kalkan, ama sarıklı kabadayı çetelerini görünce hemen saf değitirerek, arap devletlerinin dönek subayları gibi aşağılık bir manzara yaratan bu ordu, savunma değil, yeniçeriden kalan o mirasın devamı derdindedir.

    AKP:
    AKP, kendisinden öncekiler gibi işkence olaylarının faillerini koruyor. Türkiye’de güvenlik güçleri tarafından yapılan işkence, kötü muamele ve öldürme olaylarının dokunulmazlık zırhı altında devam ettiği açık bir biçimde ortada duruyor. Türk ordusu ve polisini, eğitim ve öğretimin her alanını avucunda tutan AKP kabadayılarının, küfürü devlet organlarında yasaklamaları için yeni bir anayasa yapmalarına gerek yokken, bu noktada da öncüllerine sadık kalıyorlar.
    Emniyet teşkilatının yasal kadrosu 230.928 kişiyi buluyor.1994 yılı rakamlarına göre fiili kadro 146.303 kişi olarak belirtilirken, münhal kadro miktarı 24.625 kişiye ulaşıyor. Bu kadroları yöneten “çekirdek” giderek özel eğitim veren akademilerde yetiştiriliyor. Kendisi de bir mafia elemanı olan eski Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, bu görev tanımını, “”Özel eğitim” normları ekseninde belirginlik kazanan polislik bilinci, ordunun “cumhuriyetin yılmaz bekçiliği”” diye ifade etmişti. Ana yöntem aynı kaldı: İşkence.  Türkiye’de; tekelli polis devletinin otoriter hızının en saldırgan yöntemlerinden biri işkencedir. AKP döneminde toplam 7.394 işkence olayı belirlenmiştir. Mağdurlarının herhangi bir açıklama ve başvuruda bulunmadığı işkenceler bu sayının dışındadır. Bu işkencelerin ağırlıklı olarak polis merkezlerinde yapıldığı biliniyor. AKP’ nin sorumlu olduğu devlet görevlileri tarafından yapılan insan hakları ihlallerini, tarafsız ve etkin bir biçimde soruşturabilecek bağımsız bir kurum olmadığı için ve güvenlik güçleri tarafından işlenen insan hakları ihlalleri için merkezi bir veri toplama sistemi bulunmadığı için, kanunsuzluk artarak devam ediyor.
    AKP’ nin gücünü oluşturan Türk yargısına, polis ve askerine, özellikle 12 Eylül askeri darbesinden bu yana sadece toplumun en kötü ahlaksız unsurları, işkenceci sadist unsurlar, ırkçılar ve İslamcılar alındı. OHAL, Sıkıyönetim ve DGM mahkemeleri dönemlerinden miras alınan, resmi olmayan gözaltılar sırasında, gösteriler sırasında ve sonrasında, hapishanelerde ve hapishane nakilleri sırasında işkence ve kötü muamele uygulaması tabi ki devam edecektir. Devam eden, işkence altında alındığı ortada olan ifadelerin asıl kanıt unsurunu oluşturduğu davalar ve mahkemelerin bu tür kanıtları kabul edilebilir sayması, AKP tarafından devam ettiriliyor.
    Seviyesi düşük, marijinal kalmış, kendini ifadeden aciz ipsiz sapsızlara polis üniforması giydirildiğinde olacak budur. AKP döneminde islamcı kesilen sadist polisin eline düşen bir vatandaşın piskolojik alanda gördüğü işkence cuntacılarınkinden az değildir. Allah düşürmesin düştünmü adamı ya sakat yada astı kendini yok camdan attı, yok çok alkollu idi” derler. Dünyanın en adi katil, rüşvetçi, ahlaksız zalim işkencecilerinden oluşan bu devasa polis gücü AKP döneminde daha da kuvvetlendi. Türkiye’ de Polis’e düşen bir insan hayatının en kötü dönemini geçirmeye mecburdur. TC poliisinin suçsuz insanları rencide derecesi dünyada üniktir. İslamcı kesilen bu soytarı sürüsünün küfürlerinde azalma değil artma görülüyor.
    CHP:
    Askeri diktaları altan alta destekleyen ırkçı islamcı CHP’nin kendi kimliğine dönüşü ya da boyanın dökülüp altta ki gerçeklerin ortaya çıkmış olmasıdır. CHP, Almanya ordusundan daha büyük bir kapasiteye (98.000 dinci asker)sahip olan İmam-hacı-hoca ordusunu (diyaneti) destekliyor, zorunlu din dersleri denilen islamcı ideolojik çalışmaların arkasında duruyor, türban va çarşaf reklamını yaparak kadınların köleliğe sürüklenmeleri prosesini hızlandırmaktan da geri kalmıyor… Bu haliyle CHP, ana hatlarıyla, Arap memleketlerinde faaliyet gösteren yobaz partilerden önemli bir farklılık göstermiyor.
    CHP İttihat terakkinin devamıdır. Ermeni, Süryani soykırımı, Rum soykırımını ve Anadoludaki diğer yerli hakların yokedilmesi sürecini ilerleten bir akımın devamıdır: 1880 lerden beri başlatılan temizlik hareketlerini yöneten bir partinin mirasçısıdır.
    Soykırıma uğradığı halde sürgündeki milyonlarca insanı bu soykırımı hak etmiş gibi göstererek, ortada bir isyan ya da ‘terörizm’ varmış gibi havalar yaratıp, yeni soykırımlara zemin hazırlayan neo diktacı CHP zamanını tamamlamıştır.
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Sevda Suner
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir
    A. Demir
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman Bahar
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel

  8. AKP PROPAGANDASI

    AKP lideri R.T. Erdoğan’ın halk hareketi karşısındaki çarpık tavırları, tutarsızlığı, beceriksizliği, kin ve kaprisi AKP’yi oluşturan bazı tarikatların neredeyse ‘sabrını taşırdı’. Bölünme ve dağılmanın somut şartları, Erdoğan’ın betonlaşmaya başlayan tavırları sayesinde kaçınılmazdır. Son zamanlarda okullara, askeri kışlalara gönderilen, tarikat propagandası içeren genelgelerle Sunni devlet yapılanmasını hızlandıran AKP, ideolojik politik dayatmasını ağırlaştırdı. Toplumu geriye götürmek, dönüştürmek kolay olmadığı için yeni ayaklanmalar kaçınılmazdır. Arap yeşil sermayesinin localarınca yönetilen ve bir cemaat- tarikat koalisyonu olan AKP’ nin yapılanması son Taksim isyanı ile daha fazla belirginleşti. Sunni dinci tarikat çetelerinin polis ve MİT’ e hakim olma alanında bile hala rekabet ettikleri, aralarında ki dalaşmanın bitmediği ve daha güçlü bir isyanla dağılabilecekleri ortaya çıktı.
    AKP Devletinin Sunni Irkçı yapılanması daha fazla insanı tedirgin etmeya başladı. 1980 lerin Askeri Anayasasının zorla, sunni Türk islam ideolojisi temelinde, diğer halk ve kültürleri yok etme sürecini devam ettiren AKP arta kalan son gurupları da asimileye hız verdi. İşte bu yeni resmi Türk İslam ideolojisine karşı durma her zamanki gibi gözaltı, tutuklanma ve işkence gerekçesidir. Karşi duranları fiziki imhaya tabi tutan Sunnici ırkçı,kafatasçı AKP son Taksim olayında olduğu gibi karşı çıkma cesareti gösterenleri insanlık dışı işkencelerden geçiriyor. 

    AKP’nin ‘Acil Eylem Planı’ kapsamında gerçekleştirmek istediği tüm projeler aslında çağdağlaşmayı engelleyecek, sosyal hakların budandığı, tek şefliğe dayanan polis rejiminin “arka bahçe”de kurgulanmış ideolojik yönelimlerini oluşturan parçalardır.
    AKP propogandasına göre, Erdoğan büyük bir önderdir, karizmasının eşi TC tarihinde görülmemiştir. İslamci ırkçı propogandaya göre, Erdoğan ekonomiyi düzeltmiş, PKK yi de ikna ederek terörü bitirmiştir.
    Burada birincil olarak, düzeltilmiş, büyütülmüş görünen ekonominin tamamen dışa bağımlı bir balon ekonomisi olduğunu vurgulamak gerekir. Bu türden iplikli ekonomiler daha önce Irak, Yunanistan, Arjantin, Şili gibi ülkelerde denendi. İpler başkalarının ellerinde olduğu için her defasında kolaylıkla dipe vuruldular. Erdoğan’ın dışa bağımlı kof ekonomi kahramanlığı ucuz bir kahramanlıktır. Sunni islamın başını çeken Arap kral-şeyh tayfasının tefecilik sistemince pompalanan dolarlar eroin şırıngası etkisini göstermekten ileri gidemez.
    Erdoğan kliği Avrupa ve diğer batılı ülkeleri ideolojik-kültürel alanda düşman olarak görmeye devam ettiğini açıkça beyan etmeye başladı. Nakşi tarikatçılığı, Milli görüş propogandası Makyavelizmle ve Militarizmle birleşerek serseri mayın gibi ne tarafa gidileceğini tamamen muğlaklaştırdı. Hem Avrupa düşmanlığı yapmak, hemde üyelik için bir bakanlık kurup çırpınıp durmak, Hem Kürtler’in lideri, muhatap alınacak te adamı diye cezaevine konulmuş birini, gizli servis elemanları vasıtası ile lanse etmek, onunla yapılan planların hiç birine imza atmamak, arkasından hiç bir şeyden haberi yokmuş gibi davranmak, bu türden birsürü feci tutarsızlık ve tezatlar içinde boğulmak, Erdoğan için ”güvenilmez” imagosunu yarattı. Şimdi artık bir gurup Sunni devlet lideri dışında hiçbir devlet Erdoğan’ı ciddiye almıyor. Sunni Müslümanların, Hisristiyanlarla beraber yaşadıkları Bosna, Makedonya, Kazakistan, Sudan, Mısır,Arnavutluk benzeri ülkelere gidip orada, en az 5 çocuk yapın diyerek Sunni islamcı nüfus patlamalarını kışkırtmak, oralarda baş gösteren çelişki ve savaşları derinleştirmek, Erdoğan’ı daha önce bu kadar deşifre etmemişti. Daha önce sahtekarlıkla bazı salon sosyalistlerini kandırıp arakasına alan büyük hünkarımız, neden çok çocuk yapın dediğini de böylelikle bir kez daha açığa serdi.
    Taksim isyanı, totaliter yeni Osmanlıcı, 1980 darbesinden devralıp “muhafaza” ettiği tüm eski engelleri ve yeni inşa ettiği tekadamcı totaliter rejimi, teste tâbi tuttu ve bunun zaman içinde tamamen tasfiye edileceği gerçeğini ortaya koydu. 
    Değişecek kurumlar, devletin tüm organları, polis ve askeri mekanizma, insanlık düşmanı Diyaneti, sayabiliriz. Geçmişte Türkiye’nin ayağına bağ olan tüm siyasi yapılanma türlerinin, bürokratik yapılanmaların ve eski ideolojilerin aşılacağı gerçeği ufukta görünüyor.
    Geçmişten gelen ve insanlara sığınılacak liman olan eski ideolojilere gerek duyulmayacağı bir atmosfere doğru yol alıyor Türkiye. İnsanlar eskiden sığındıkları bu ideolojilerin ve kimliklerin, artık kendilerine ayak bağı olduğunu daha iyi anlayabilirler. 
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Ferdi koçkar
    Yeliz seren
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Nazmi Dogan,
    Sevda Suner
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir,
    Nizamettin Duran
    A. Demir
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Murat Koç
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Ahmet Meriç
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman B.
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Ali Serin, Gül Akın, esra Serin
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel
    İsmet C. Koray
    sali
    Nuri Akçay, Gül Akçay, Esra Akçay
    ***********************************************************************
     
    TAKSİM’E VE ÇAMLICA’YA CAMİ İSTEMİYORUZ. YENİ SULTANLARA HAYIR!
     
    İMZA KAMPANYASINA KATILALIM…
     
    http://www.change.org/petitions/başbakan-yuksek-bina-yapmayın-demis-peki-ya-camlica
     
    Çamlıca ve Taksim’e kazma vurmanıza rızamız yok, bu sizi ilgilendirmiyor mu? #Camlica – Kampanyaya İmza Ver!
    Kampanyaya İmza Ver
     

  9. Eğer bir gün gelirde bütün Camiler Buda tapınaklarına çevrilirse bundan memnun olurmusunuz?

    Müzelik kiliselere bile tahammülü olmayanlar!
    Türkiye’de geri dönüş sürecinin belirgin yanlarından biride İstanbul ve Trabzon’da batılı kültür geleneklerini taşıyan Hagia Sofiai’ların Cami’ye çevrilme planlarıdır. Truva ve Hitit anıtlarına, Frigya ve Lidya uygarlıklarına da bahane bulun, Nemrut yöresindeki tarihi eserler de islam diniyle bağdaşmıyor! Ayasofya Klisesinin 100 metre doğusunda bir camii var zaten hatta o camiiden yaklaşık 200 metre doğuda bir camii daha mevcut.Vakit namazlarının hangisinde doldu bu iki camii de düştünüz 800 yıllık klisenin peşine.
    Yüzyılların kültür barbarlığı bir türlü son bulmuyor. Resmi Tarih eğitiminde sürekli tekrarlanan ”Orta Asya’dan geldik” teorisinin devlet doktirininde ana tema olarak kalması ve bunun çocukluktan başlayarak yarattığı ağır şartlanmalarla büyüyen kitlelerin, ”biz nasılsa buralı değiliz, 7 göbekten beri burada doğmuş olsakta buralı değiliz” piskolojik saplantısına kapılmalarına yol açmıştır.
    Bu şekliyle yetiştirilen, eğitilen cahil kitle bu toprakların yerlilerinin ölülerine, sembollerine, anıtlarına, mezarlarına, kemiklerine düşmandır. Bu kitle şimdi, her türlü ilerleme ve gelişmenin önünde engeldir. Halk artık dindar ve dindar olmayan diye ikiye ayrıldı.Siyasilerin din üzerinden oy avcılığı yapması maalesef memleketimizi bu hale getirdi.Ben şahsen geleceğimizi hiç iyi görmüyorum. Müslümanlık artık tahammülsüzlük,kindarlık,inat,sevgisizlik,hoşgörüsüzlük,intikam,asma,kesme,tehdit etme sistemi olarak biliniyor!
    Türklerin müzeleri camiye çevirme eylemleri barbarlığa tekabül ediyor..İstanbul ve Anadolu’da ibadet yapılabilecek büyüklüklerde binlerce cami varken neden kilise gibi bir yapının içinde ibadet yapılmaya çalışılıyor? Sonuçta orası cami motiflerine uygun tasarlanmamış bir yer. İçerisine minber ve vaaz kürsüsü konuldu diye cami mi oldu şimdi? Türkler müze kavramını neden anlayamıyor?
    Dünyanın neresinde bu kadar ilkel bir şeye rsatlanabiliyor: Fransızlar Sinagogları Kilise yapmaya kalksalar dünyanın altı üstüne gelir. Yahudiler Ortdoks kiliselerini kendilerine ibadethane yapmaya kalışıyorlar mı?
    Bu kadar bağnaz ve hain bir millet olmanın nersi ile övünülüyor?
    Alevilerin ibadethanelerine izin yok! Diğer inançlara sahip insanlaraın ibadet yerlerini de çalıyorsun, açık hırsızlıkla din iman sevdası nasıl bir arada yaşayabilir?
    İstanbul ve Trabzon’a gelen turistlerin uğrayabileceği ve döviz bırakabileceği yegane eserlerden biri olan Ayasofya, çok komik görünecek bir şekilde yamalanarak perdelerle kaplandı. Kapatılması, o yapının kilise olduğu gerçeğini değiştirecek mi? Müslümanlık dini hoşgörü diniyse, başkalarının inançlarını ve eserlerini koruyamamak, saygı göstermemek ne derece doğrudur?
    Görülüyor ki AKP rejimi kesinlikle Hilafet’e doğru yol almaktadır. AKP, Müzelik kiliselere bile tahamül edemiyor, bırakın sanat, ilim ve bilimde yeni ilerlemeler sağlamayı…!
    Bu kadar hoşgörüsüzlük olamaz! islam hoşgörü dinidir’i yalanlayan zihniyettir. senin olmayan, senin yapmadığın bir ibadethanede nasıl gönül rahatlığı ile namaz kılabilirsin ki? o nasıl bir vandallıktır ki, kilise içindeki tüm resimleri, freskleri, süslemeleri pervasızca yok eder. 

    21 inci yüzyılda var olması evrensel bazlı çağdaş, insancıl, modern, ilerici anlayışa ters düşecek olup içinde yaşadığımız coğrafyanın geçmişten bugüne hoşgörüsüzlüğün boyunduruğuna girmesinin başlıca nedeni olup, ötekine saygı anlayışını içermeyen ve saplanıp kaldığı bataklığı güzellikler ile aydınlıkların üzerinde hakim kılmak adına sahip olduğu gücüde kullanmak suretiyle eşkıyalığın ötesine geçip işgalciliğe ve barbarlığa kapak atmak suretiyle geleceği ipotek altına alan zararlı ve bir o kadar da yayılmacı olup günümüzde de gücünü hissettirip varlık süren ama kati suret ile bertaraf edilmesi gereken AKP zihniyettidir.

    Türklerdeki bu işgalcilik, bu saldırganlık, bu ötekini yok etme ve ötekine saygı göstermeme geni belli ki, Ayasofya yı gereksiz ve de stetik olmayan bir mimariye dönüştürenlerden miras kalmış. ayrıca ayasofya’dan daha iyisini de yapamamıştır koca osmanlı.

    Fatih sultan mehmet in istanbul u işgal ettiğinde sözüm ona gerçek istanbul ahalisinin canına, malına ve namusuna hiçbir zeval gelmemiş. duyda gülme efenim bu masala. adamların, aslında sadece onların değil dünya ortodokslarının ve hatta hıristiyanlarının en büyük ibadet anıtlarından birisini sen kalk gasp et, aslını boz cami yap sonrada hoşgörüden bahset.
    Bir kültür ile tanışmak, ondan bir şey alıp vermek, ona düşmanlık ederek olamaz. Bu geleneklerle yetişen ve Avrupa’ya sürülen milyonlarca Türk, üzerinde yaşadıkları ülkelere düşman olup çıktıkları gibi, Türkiye’den desteklenen örgütler vasıtasıyla oturdukları ülkelerin kültürüne karşı cepheden bir mücadele başlatmışlardır. Hırvatistan, AB’ye hemen girdi, çünkü Avrupa ülkelerine 5.kol gibi cahil cuhul insanları sokup o ülkeleri içerden kışkırtma durumuna girmedi, keza Bulgaristan ve Romanya da bunu yapamamışlardı. Bulgarlar, Almanya’yı Müslüman Bulgar yapacağız diye, AB’ye girmeden önce, oraya binlerce kişi sokup her tarafa kendi kilise veya camilerini kursalardı, belki onlar da Avrupa’ya alınmayacaktı! Bu proses Ortaçağda kaldı, din değiştirmeler, etnik problemler yaratmak çağdışıdır. Avrupa’ya gönüllü gidiyorsan, orayı beğeniyorsu, bnimsiyorsun demektir.
    Müslümanlık üstün bir şey ise neden herhangi bir Müslüman devletine değilde, inatla islamla alakası olmayan bir yere girmek istiyorsun?
    Refah problemi ise, en az 4 arap devleti Avrupa devletlerinden daha fazla bir yıllık hasılaya sahip, buralara bir Müslüman olarak kabul ediliyormusun!
    İçerde olanlar, Avrupa’ya gelip, tamamıyla yabancı kalan ve her zaman öyle kalmak isteyen milyonlarca Türk, üyelik konusunda belirleyici bir rol oynamaktadırlar. Bu insanlar, yaşadıkları ülkelere tamamıyla zıt hal ve hareketleri ile oranın halkını Türkler’e düşman yapmış durumdadırlar.
    Ortaçağ kafalı kitlenin yarattığı imago feci şekilde negatif motivasyonlar taşıyor! Bu motive ile çoğalan uyumsuzlar sürüsü hiç bir topluma fayda vermez. İslamcı ırkçı örgütler önderliğinde kışkırttılan dejenere kitle, Avrupa halklarına şimdiden korku slmaktadır.
    Günümüzde de bu zihniyet devam etmektedir. Türkiye’de hala kiliseler camiye çevrilmemektedir, bu zihniyet şu an için Aayasofya yı hala tutsak etmektedirler kendi dogmalarına. inatla cami müze olarak tutulması saygısızlıktır. ayasofya özgür bırakılmalı, yüzyıllar önceki özgünlüğüne kavuşturulmalıdır. ancak bu şekilde geçmişin günahlarından arındırılabilir… vicdanlar efendim.
     
    – Ayasofya kilise olarak kalmalı, camiye çevrilmiş haline son verilmeli, tarih ve sanat katliamına son verilmelidir. islam diktatörlüğüne son verilip bütün dinlere özgürlükleri geri verilmelidir.
    – Askerlik parası denilen haraç kalkmalıdır.
    Zorunlu askerliği “vatan borcu”, “vatani görev” gibi hamasi saçmalıklarla kutsamak anlamsız bir akıl dışılıktır: 19. yüzyılın devlet, din, ırk politikasıdır bu. Günümüzde devletler şirketler gibidir. her fırsatta halktan haraç kesen devlet sınır falan da koruyamaz. Vatana hizmet, halka hizmet elde silah tutmakla olmaz, bunu artık o kalınlaşmış 19. yüzyıl artığı beyinlerden çıkarmak gerekir. Mısır örneğinde olduğu gibi, zorla askere götürülen gençler, acımasızca, kendi ana anne babalarına kurşun sıkmaktan da geri kalmazlar. Türk ordusu bu haliyle, haraç ve baskı ile hiç bir savunma yapamaz. Nihayetinde İslamcılığa teslim bayrağı çekmesi onun geldiği noktayı gösteriyor. Nice asker intihar etti, veya kaza-intihar diye arakadan vuruldu. Yozlaşma, çürüme son noktaya varırken, bunu dağıtıp özel orduya geçmenin tam zamanıdır.
    TAKSİM GEZİ HAREKETİNDE ‘ASKER’ OLMAK!
    Son zamanlarda, Gezi eylemlerine yamanmaya çalışılan  “M. Kemal’in Askerleriyiz” sözü militarist bir anlayışı çağrıştırıyor. Asker ölme ve öldürme mevzisindedir. Bu sloganların sivilleşme ve modernleşme amacı güden böylesine demokratik bir eyleme bulaştırılması onu provoke anlamına geliyor.
    Sistem karşıtı bir protesto esnasında onun bunun askeri olduğunu iddia etmek, hareketi bozmak demektir.  “mustafa kemal’in askerleriyiz” demek ne demektir?  Kemalist askerlerden oluşan TSK, Hilafetçi AKP elinde, onun iktidarı için kullanılan şiddet aygıtlarından biridir. Yeteri kadar Kemalist asker var ve bunlar bu köhne rejimin bel kemiğidirler, daha fazlası ne yapacak?
    AKP rejimi, gezi direnişini bastırrmak için, 12 Haziran’da Taksim’e Mustafa Kemal’in dev bir portresini astı ve orada bulunan insanlara bu portrenin altında olmadık işkence ve zulüm yaptı. Türkiye’de yapılan bütün darbelerden sonra olan da budur. İşkencelerin Atatürk’ün resmi altında yapılması bir gelenek haline gelmiştir!
    Taksim’e asılan bayrak ve Atatürk resmi orada duruyor, hareketi bastıran AKP, zafer sembolü olarak M. Kemal’in resmini temel alıyor.
    Gezi eylemine gelip, ”askeriz” diye slogan atanların kastettikleri ‘Mustafa Kemal’, herhalde başka bir Kemal olsa gerek…! Rabıta işaretini yapan şimdiki başbakanı iktidara sürükleyenler, 1981 lerde Türkiye’yi dikta zoru ile Rabıta örgütüne peş keş çeken Kemalist askerlerdir.
    Kemalist Türk ordusu’nu yöneten R.T Erdoğan’ın  göğsünü gere gere rabıta işaretini yapması, arkasında yürüyen apoletliler olmadan mümkün değildir…
    Halka kan kusturan bu Jandarma ve polisler uzaydan mı indi? Kemalist askerler olmasaydı bunlar zaten bu kadar işkence ve zulüm yapamazdı!
    Kemalist TSK, halka karşı kullanılan, tepeden tırnağa silahlı, iktidarın ve şiddetinin temel direğidir.
    Gitgide daha militarist bir toplum olma yolunda ilerliyen AKP rejimi, askerliğe, islam din motifi de katarak kutsallaştırdı. Tüm komşu ülkelerin ve ülkedeki tüm azınlıkların düşman olduğu propagandası ile, “her türk asker ve Müslüman doğar” militarist ırkçı dinci propagandasının iyice yaygınlaştırıldığı bir ortamda, ona karşı mücedeleyi ‘biz daha falzla Kemalist askerciyiz’ sloganları ile güdülemek, savaş ortamı ve kaosu zihinlerde daha fazla canlandırmaK anlamına gelmektedir…

    – Okullara yerleştirilen polis ve jandarma geri çekilmelidir. Bu polis devleti olduğunun göstergesidir. Politik partilerce üniforma giydirilip polis ilan edilen sadist, kriminal unsurların bu köhne teşkilatı var oldukça hiç bir demokratikleşmeden bahsedilemez! Polislerin sahte diplomaları geçersiz kılınmalı, beyinlerindeki ırkçı kinci, halk düşmanı sadist tümorlar kökten sökülmeden görev verilmemelidir. Şimdiki Polis teşkilat tasfiye edilerek, yerine modern eğitimli bir güvenlik sistemi kurulmalıdır.
    – Köyleri baskı ve zulüm altında tutan Köy koruyucuları, devletin kullandığı diğer paramiliter örgütlenmeler dağıtılmalıdır. Bunlar var oldukça daha çok insan ölecektir. Köy katliamlarının çoğunun bunlar tarafından, PKK kılığı altında yapıldığına göre, bunların AKP tarafından kuvvetlendirilmesi daha çok kan döküleceğinin işaretini veriyor.
    – Polis ve jandarmanın ata kültürü diye benimsedikleri İşkenceye son verilmelidir. Devlet kurumlarında ki İşkence, son Gezi eyleminde tutuklananlara karşı yapıldığı gibi devam etmektedir. Bütün işkenceci polis ve subaylar iş başındadır, kurumları aynen duruyor, destekleri artmış, kariyerleri yükseltilmiştir.
    – Nüfus planlamasına geçilmelidir. Türkiye’de nüfus planlaması zorunludur. Aşırı bir hızla artan cahillik, eğitim öğretim yetersizliğinden kaynaklanan hal ve hareketler, toplumun içine düştüğü feci yozlaşma ve çürümeye son verip daha özgür bir toplumun kurulması için dengesiz büyümeye son verilmelidir. Eskiden avrupa kapılarna doğru itilen cahil kalabalıklara orada da fazla rağbet olmadığına göre, bunlar Türkiye’de kalacak ve büyük felaketlere yol açacaklardır. Mesela son haftalarda bayram kutluyoruz diye sağa sola koşusan kalabalıkların neden oldukları trafik kazaları, cinnet geçirmeler nedeniyle Türkiye’de 249 insan öldü ve 600 e yakın yaralı var! Bunun Mısırda ki katliamdan ne farkı var?
    Aşırı şekilde anormal yollarla yapay şekilde çoğaltılan ot gibi kitlelerle tarihsel, sosyal ve bilimsel başarılar sağlanamaz. Çin, nüfus planlaması yaptıktan sonra, bilim, teknik ve ekonomik alanda başarıya giden yolu açabilmiştir.

    Mısır örneğinde olduğu gibi ”her sene bir doğum” parolası ile çoğaltılan insanlar, Nil vahası ile sınırlı bir alana sıkıştırılırsa bu türden toplumsal felaketler kaçınılmazdır.

    İstanbul ve çevresi de feci yığılmalar nedeniyle aynı toplumsal patlamalara gebedir.
    İslamcılar, başta Tayip Erdoğan olmak üzere Mısır’ın Müslüman kardeşleri, politik çıkarlardan dolayı, bilimsel rasyonal metodları redettikleri için, oluşan bu türden toplumsal felaketlerin sormlusudurlar.
     
    – Cami değil, Köy Enstitüleri kurulmalıdır. Arap’ça ezan alçak sesle ve semt başına en fazla 1 tek camiden okunmalıdır. Her taraf Arapça marşlar çalan camilerle dolup taşıyor. Köhnemiş düzenin birer sembolü olan cami minarelerinden, orada oturan halka ihtar anlamında okunan eğemenlik, hükmetme marşlarına son verilmelidir. Ezan Arap dilinde, anlaşılmaycak şekilde kamufüle edilip gizemli manalar verildiğinden dolayı bunu anlamayanların tepkileri kısmen bastırılmıştır. Hükmedenin, eğemen olanın ihtar marşıdır bu, onun orada devam ettiği sinyalini verir! Bunlar ortaçağı temsil eder. O dönemlerde kominikasyon araçları çok ilkel olduğu için, yüksek minareler yapılır ve oraya hükmedenlerin kudretlerini gösterme anlamında yüksek sesli propoganda ile kitlenin piskolojisi kontrol altında tutulurdu. Bu çağ kapandığına göre köy ve mahallelere zorla cami yapımından vageçilmelidir.
     
    – Diyanet dağıtılmalıdır. Diyanet işleri başkanlığının ilke olarak ülke içindeki bütün inanışlara eşit mesafede olması, gerekirken, şimdi sadece Sünni İslam’ın temsilcisidir. Günümüzde ise, 9 milyar ytl ye yaklasan bütçesi, birçok bakanlığın önündedir. Başkanlık 100 binin üzerinde imam ataması yapmakta yine bir o kadar camiyi bünyesinde bulundurmaktadır. Din kurumu özelleşmeli diyaneti finanse etmek için devlet tarafından yapılan soygun bitmelidir..

    – Zorunlu din dersleri ve nüfus kağıtlarındaki ”İslam” hanesi kaldırılmalıdır. Devlet okullarında din dersi okutulmamalı,kuran kursu vs resmi kurum olmamalı. Nüfus cüzdanlarından din hanesi kaldırılmalıdır. İnsanların inançlarına göre bu veya başka yöntemlerle fişlenmesinin önüne geçilmelidir.

    Sevgi ve Saygılarla

    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Ferdi koçkar
    Yeliz seren
    S. Aktaş
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Nazmi Dogan,
    Sevda Suner
    R. Adalı
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir,
    Nizamettin Duran
    A. Demir
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Murat Koç
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Erdal Cömert
    Ismail Bulak
    Ahmet Meriç
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman B.
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Ali Serin, Gül Akın, esra Serin
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel
    İsmet C. Koray
    salih Söğütlü
    Nuri Akçay, Gül Akçay, Esra Akçay
    Ali Dem. Sarahoğlu
    Ayten Karaman, Mehmet Azal
    L. Uzan, Harun Tabaklı
    ***********************************************************************

  10. Dinsel Nasyonalizm ve Üniformalar sorunu.
     
    Son dönemlerde özellikle Arap toplumlarında görülen ve Türkiye’de de yaygınlaşan dinci milliyetçiliğin karakteristiklerine daha yakından bakıldığında, buların 1930 larda Avrupa’ya hakim olmaya başlayan Nasyonal Sosyalizm ile örtüştüğünü görüyoruz.
    Arap ülkeleri ve Türkiye’ye hızla yayılmaya başlayan bu türden Dinci milliyetçilik ile Askeri cuntalar arasında da önemli yakınlaşmalar olduğu da görülüyor.
    Nasyonal Sosyalizm ırkçılığında <> vardır: tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek din, tek dil vs…Dinci miliyetçilik olan Politik islam da bunların benzerlerini görüyoruz.
     
    Türban bir üniformadır.
     
    Arap ülkelerinde kara veya beyaz çarşaf, sistemi karakterize eden ana önemli direklerden biridir. kadınların çarşafları atması demek, Arap ideoloji ve sisteminin yok olması demektir. Bu rejimlerin varlıklarını sağlayan kadın kölelerdir, bunlar petrol kadar değerli olup üniforma taşırlar.
    Türk islam sentezi ise Türban’ı resmi üniforma olarak benimsemiştir. Nasyonal Soszyalizm’de olduğu gibi, Politik İslam da da Üniforma önemlidir, Üniforma taşımak ideolojinin vurgularından biridir. Müslüman kadınlara dayatılan Türban ve benzeri üniformalar, Cuntaların askeri kıyafetleri kadar önemlidir. Kadınların, bizzat başbakanın önderliğinde bir çocuk doğurma makinası gibi değerlendirilerek üç çocuk, beş çocuk tartışmasına muhatap kılındığı Tükiye’de, türban üniforması giderek daha fazla önem kazanıyor. Getirilmek istenen, gelen, Anadolu’daki kadınlarımızın yaşmağı, başörtüsü değildir. Gelen, Arap-Vahabi, Abbasi-Emevi İslam yorumunun, Türkiye’ye yönelik projelerinin bir simgesi olarak, Türkiye’deki işbirlikçileriyle birlikte Anadolu halkına dayatmaya başladığı bir kölelik üniformasıdır … Bu konsantrasyon kamplarında taşınan Üniformalarla özde aynıdır.
    Yeni Tek Tip, türbanlı üniforma,  türbanı takmanın kılık kıyafet özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği bizzat Tayyip Erdoğan tarafından da itiraf edilmiştir. Türban takan kadınlar bunu inandıkları dinin kurallarının toplumsal hayata nüfus edebilmesini sağlamak için yada erkekler tarafından dikte edilerek takmaktadırlar. Türban bir simgedir, dinci gericiliğin yaygınlaştırılmasını sağlayan işlevsel bir araçtır.
    Din sömürüsünün, yobazlığın, zenginleşme çabasının ürünüdür türban. Tarikat liderlerinin, patronların, din tüccarlarının gücünü pekiştirmeye, cüzdanını şişirmeye yarayan, bunun için de zavallı kadınların gözlerini bağlayan ideolojinin yayılmasının simgesidir. Şeriatla yönetilen ülkelerde bu zorunluluk hayatı etkileyebilmektedir, bu ülkelerde kadınlara üniforma gibi kıyafet zorunluluğu getirilmiştir.
    İslam’a göre kadın ikinci sınıf bile değildir, kadının hiçbir değeri yoktur. Kadının erkekler için yaratılmış olduğu kabul edilir. Bu yüzden de AKP rejimince hedeflenen kadınlara, ancak kocanın veya abi ya da babanın yanında ve özel durumlarda bunların izni ile seyahat edebilir. Çocuklar üzerinde hiçbir hakkı olmadığı gibi, maddi açıdan da kendi geliri olamaz. Mirastan da faydalanamaz. Eğitim görmek kadınlar için gereksizdir, zaten eğitimli olsa da çalışmasına izin verilmez. Bu kuralların dışında yaşamak isteyen kadınlara, ki çoğunlukla buna cüret eden çıkmaz, hayat zindan edilir. İşte Dershane ve öğrenci yurtları tartışmaları bu yönde atılacak adımların ilk sinyalleridir..  Ayrıca, birçok kız yurdunda kız öğrencilerin kapanması için (veya erkek yurtlarında erkeklerin oruç tutmaya ve namaz kılmaya zorlanması, baskı yapıldığı, baskıyla halledilemediğinde fakir öğrencilere vakıflardan para yardımı ve kalacak yer sağlamak yoluyla onları aralarına kattıkları ortadadır. Ne kadar çok türbanlı olursa o kadar örgütlenmiş olacaklar ve arzuladıkları şeriata biraz daha yaklaşmış olacaklardır. Bu nedenle de türban meselesinin dini gereksinim olmaktan çıkıp siyasi bir üniforma, siyasi bir araç haline geldiği kesinleşmiştir. 
    Türban savunuculuğu özgürlüğün değil gerici bir kısıtlayıcılığın savunuculuğudur. Kadınları tahakküm altına almak isteyen bir kısıtlayıcılığın savunusudur. Türban savunuculuğu, kadınların İslami kurallara göre giyinmesinin zorunluluk olduğunu savunanların, kadına “güdülmezse yoldan sapar” gözüyle bakmanın bir başka ifadesidir. Bu düşünce aslında kadınları, kendileri için birer yumurtlayıcı makine gören geri kalmış Müslüman erkeklerin beyinlerindeki yanlış bir işlevden kaynaklanmaktadır. AKP, dershane ve yurtlara bu kadar önem veriyorsa, burada, Müslüman üretim mekanizmasının zaafa girme riskini taşıyan faktörlerin kontrolünün endişesi yatıyor.
     
    Sadece tek parti döneminde yoğunluklu olarak değil, diğer bütün otoriter ve tek parti rejimlerinin önem verdiği bir konudur üniforma kullanımı ve yeni nesil üretiminin kesintisiliğini sağlayan makinenin sağlam işleyişi. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında etkin olan İtalya faşizmi ve Alman nasyonalizmi, sözde modernleştirici elitler tarafından yapacakları değişiklerde esin kaynağı olmuştur. Mesela, Anadolu’da ki bütün etnik topluluklar resmen ölü sayılmıştır. Bütün insanlara hafıza kaybı terapisi uygulanmış, herkes kendisini Orta Asyadan gelen birer yabancı kişi diye algılamaya başlamıştır.
    Bilindiği gibi her siyasal rejimin, ana beslenme kaynağı yaslandığı ideoloji doğrultusunda yetişecek nesillerdir. Askeri kanatlar 1980 lerde yeni bir yol belirlediler ve şimdiki AKP kadrosu o zamandan itibaren yetiştirilmeye başlandı.
    Kemalizm ve onu yaşatan askeri darbeciler, tek tip, herşeyi Türk ve Müslüman olarak algılayan, Anadolu’ya sanki uzaydan düşmüş bir insan tipini yaratmada büyük ilerlemeler kaydettiler..Her dikta rejimi, aile ve okul eğitimini kendi doktirini çizgisinde topluma dayatmayla başlar. İşte AKP bu yolu takip ediyor. R.T.Erdoğan da kendi doktirinini uygulamak mecburiyetindedir. Aksi halde AKP’nin varlık temelleri ortadan kalkacaktır.
    Hiç şüphesiz bu tek tipleştirici projeyi uygulayanların ana amacı, rejime sadık vatandaşlar yetiştirmektir. Askeri cuntalar bunu yaptı ve AKP devam ettiriyor.
    AKP rejimi Askeri cuntalar gibi tek tip insan yaratma yolunda sürekli yeni değişiklikler yapıyor, tolumu kendi ideolojisi doğrultusunda yeniden biçimlendirmeye devam ediyor..
    Bu haliyle dikta rejimlerini karakteristiklerini taşıyan, Ümmetçilik diye de adlandırılan İslamcı nasyonalizm değişik adlar almasına rağmen ortak payda da aynı kalmaktadır. Dinsel Nasyonalizmin Türkiye deki adı Türk İslam sentezidir.
    Mesela Tayyip Erdoğan, Barzani’yle yaptığı Diyarbakır gösterişinde bile, Nasyonal İslam’ın sloganlarını tekraralamaktan vazgeçmedi: ”ein volk ein reich ein führer’ sloganlarının Türkçesini, Kenan Evren gibi ezbere okuyup duran AKP lideri, burada, amaç için her aracın denenebileceği mesajını verdi.
    Erdoğan, TC ordusunun, eski ideolojisini İslam nasyonalizminin yayılmacı amaçları doğrultusunda AKP ideolojisine entegre ederek, Askeri kesimleri Türk milliyetçiliği alanında yakın görüşlere yöneltti.
     
    Çobancılık, Dikta ve Baskı sistemi Tarih Boyunca İslamiyet’in ayrılmaz bir parçası olmuştur.

    İslamcı ümmet Nasyonalizminin, hem siyasal, hem de ideolojik olarak uygulanması, günümüz şartlarının demokratik devlet sistemiyle çelişkiye düşmektedir. İslamcı teori, siyasal – dinsel iktidarların birliğini öngörerek Milliyetçiliğini inşa etmektedir. AKP hükümeti gelinen noktada asker sivil devşirme güçlerden devraldığı yapının resmi milliyetçilik söylemini devam ettiriyor. T.C devleti hükümeti olmak, ABD’ den verilecek mazbata olmadan olamaz. Mazbata el değiştirdi. Yeni vali Erdoğandır.

    Şimdi aynı şekilde aynı ordu üst yönetimi ve yüksek bürokrasi içindeki milliyetçi-ulusalcı-Türk-İslam Sentezcisi çevrelerin işbirliği ve teslimiyetiyle rejimin mazbatası AKP’ye verilerek,12 Eylül rejiminin temellerini oluşturan anayasa ile dikta rejimi revize edilmiştir.
    Erdoğan ve AKP hükümeti iktidara, ABD onayını alarak geldi. Şu anda AKP, MİT ve diğer çekirdek kadrolarını Başbakan’ın izni olmadıkça yargılanmaktan koruyacak bir kanune sahipler, işte bu her diktatörlüğün çıkış noktasıdır. Her otoriter rejim, çekirdek kadroyu kanun üstüne koyarak işe başlar. Erdoğan problemli adamları için hmen, <> diyerek onları kanun üstü yaıyor. Topluma hoş görünmek başka, kendi arkadaşlarını özel kanunlarla koruma altına almak başka..! Herkes hukuk önünde eşit ise, ‘yedirmem, ettirmem’ nereden çıkıyor?
     
    Sevgi ve Saygılarla

    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Ferdi koçkar
    Yeliz seren
    S. Aktaş
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Nazmi Dogan,
    Sevda Suner
    R. Adalı
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir,
    Nizamettin Duran
    A. Demir
    hasan kayısoğlu
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Murat Koç
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Erdal Cömert
    Ismail Bulak
    Ahmet Meriç
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman B.
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    İsmet Yelkenci
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Ali Serin, Gül Akın, esra Serin
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel
    İsmet C. Koray
    salih Söğütlü
    Nuri Akçay, Gül Akçay, Esra Akçay
    Ali Dem. Sarahoğlu
    Ayten Karaman, Mehmet Azal
    L. Uzan, Harun Tabaklı
     Ertekin Sancak, mehmet değerli.
    Kemal Güler, Zeynep Güler
    B. Urak

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir