İşte Gerçek Adalet, İşte Gerçek Demokrasi

İşte Gerçek Adalet, İşte Gerçek Demokrasi!

Demokrasinin mostrası, uygulanan eğitim sistemidir. Türkiye’de demokrasinin “ne mal” olduğunu anlamak için uygulanan eğitim sistemine bakmak yeterlidir. “Kul” mu yetiştiriyoruz, yoksa “özgür birey”ler mi?

İbrahim TÜRKEŞ
Felsefeci

Hukukun rezil edildiği, yerlerde süründüğü bir dönemi yaşıyoruz (bu yüzden o kimliğimi bir süreliğine bıraktım). Hukukun kendi mecrasında akan su hemen her dönemde bulandırılmaya çalışılmış, fakat hukuk hiçbir dönemde bugünkü kadar kirlenmemiş, kirletilmemiştir. “İntikam”a dönüşmüş bir adalet! Onun siyasilerin maşası olmayı içine sindirebilmiş kimi mensupları! Yargıçlık sınavı sorularını “yandaş”a sızdıracak ölçüde kalbi karartan nefsaniyyet ve çalıntı sorularla “kürsü”ye bağdaş kuran sözüm ona “hak”, “hukuk”, “hakkaniyet”! Hukukun da, adaletin de, demokrasinin de ufkunu sarmakta, hatta karartmaktadır.

“Bir ambar buğdayın mostrası bir avuç buğdaydır” der, halkımız. Çoğun “ne mal” olduğunun azından çıkarsanabileceğini deyimleyen bu özlü söz, demokrasi için de geçerlidir. Siz demokrasiyi, kafalarınızda önceden var olan, dinsel eğitimle kazanılmış kavramlar çerçevesine sıkıştararak toplumu, devleti ve siyaseti “dini hayat” bütününde, dinsel kavrayış ve davranış ölçüsü ile yeniden düzenlemeye kalkarsanız, bunun adı “ileri demokrasi” değil, “benim demokrasim” olur. Anatole France bir söyleşisinde “Mesele büyük şair olmakta değil, gerçekten şair olmaktadır” der. Bu yargı, hayatın her alanında olduğu gibi demokrasi için de geçerlidir. Mesele “ileri demokrat” olmakta değil, gerçekten demokrat olmaktadır. Bir yandan “İşkenceciler yargılansın” deyip öte yandan işkenceciyi “Yedirmem” diyeceksiniz, bir yandan kadına pozitif ayrım deyip öte yandan kadına yönelik“hasılı kelam”larıyla ünlü birisini Polis Akademisi’nin başına koyacaksınız, bir yandan Hz. Ömer’in adaleti deyip öte yandan adaletin cebinden soru çalarak yandaşa dağıtacaksınız (kendi kızım da dahil yargıçlık sınavına hazırlanan gençlere acıyorum). Sizin ifadenizle, sevsinler sizin demokrasinizi, sevsinler sizin adaletinizi!

Asıl tehlike

Ziya Gökalp, “Herkesten, yaptığı iş ne olursa olsun, vecidli bir dini zihniyet içinde olmasını isterseniz, bunun ferdi ve içtimai (sosyal)sonuçları, ikiyüzlülük, dini riyakârlık ve istismarcılıktır” der. Bu tespit, bugün yaşananların tasviridir. Bir “tercih” ve “özel yaşam”konusu olan dindarlığın “zorunlu” ve “kamusal” bir statü kılınması yolunda iktidarca atılan adımların nasıl ikiyüzlü kimlikler yarattığı, Sayın Prof. Dr. Binnaz Toprak tarafından 3.9.2012 günlü Cumhuriyet gazetesinde ayrıntılı olarak açıklanmıştır. İktidarın “dindarlık” startı ile birlikte toplumda gözle görülür bir “dindar görünme” yarışının başladığı gözlenen bir olgudur. Konu mankeni ne yazık ki devlettir. Artık devlette olsun, yerel yönetimlerde olsun, dini vecibeler kameralar karşısında yerine getirilmekte, siyasi mesajlar patlayan flaşlar altında cami kapılarında verilmekte, devlet erkanının cuma namazları, padişahın “Cuma selamlığı”nı aratmamaktadır. Devletten iş bekleyen, atama bekleyen çaresiz vatandaşın önünde davranışlarını devlete göre ayarlamaktan başka seçenek kalmamıştır.

Demokrasi açısından asıl tehlike, dindarlığın zorunlu ve kamusal bir statü kılınması görevinin eğitime verilmiş olmasıdır. Bugün uygulamaya konulan 4+4+4’lü eğitim, bu misyonla yüklüdür. Demokrasi kültürünün geniş insani şuur ve vicdanının temellendiren eğitim, laik eğitimdir. Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller, laik eğitimin ürünüdür. Karşıtı, kulluk eğitimidir. Kulluk, tabiiyeti ifade eder. 4’lü eğitimin temel görevi ise “özgür birey”ler değil, medrese geleneği içinde şahsiyetsiz çömezler yetiştirmektir. Oysa çocuk, soru tutkunudur. Gün geçmez ki, çevresindekileri soruları ile usandırmasın. Bu yüzden “psikiyatri”den “felsefe”ye geçmiş ünlü Alman filozofu Karl Jaspers, “Çocuk, gerçek bir filozoftur” der. Şimdi siz, 7, 8, bilemediniz 10 yaşındaki çocuğu devlet okulunda öğretmenin önünen alıp biraz sonra yan sınıfta imamın (doğuda melenin) önüne oturtur, onun soru tutkunu beynini cinlerle, şeytanlarla, hikmetinden sual olunmaz dogmalarla doldurursanız, bunun adı “vicdan özgürlüğü” değil, Hasan Âli Yücel’in deyimi ile“vicdan istibdadı”dır. Çocukta kendi özünün derinliklerinden çıkan, kendi özünün açılması olan sorulara masal yüklü metafiziklerle yanıt vermek, ondaki sebep-sonuç ilişkisini kurma, nedensel düşünme bilincini daha doğmadan boğmak demektir. Oysa Batı demokrasisi,“İnanıyorum, o halde varım”dan (Augustinus), “Düşünüyorum, o halde varım”a (Rene Descartes) geçişin sonucudur. Kimse dinin öğrenilmesine, öğretilmesine karşı değildir. Ancak çocukta “bilinç” ya da “temyiz kudreti” (ayırt etme yetisi) oluştuktan sonra! Bilinçsiz inanç kör, bilinçsiz dindar “yobaz” ya da “bağnaz”dır. Din insanlığın inancı ise felsefe de insanlığın bilincidir. Felsefesiz din olmaz. Peki, felsefe (bilinç) bu eğitim sisteminin neresindedir? Bırakınız bir yerinde olmayı, felsefe, bu eğitim sisteminin müebbed sürgünüdür.Atatürk aydınlanmasının yaşandığı yirmi yıllık bir dönem hariç, felsefe bu sürgünü hep yemiştir.

Sorun “dinsizlik” değil,“felsefesizlik”tir.

Tehlikenin başka boyutu

4+4+4’lü eğitimle yaşanması olası bir diğer sorun, kötü paranın iyi parayı kovması örneği, şimdilik “seçimlik olanın, ileride gitmemek üzere “kalıcı” olmasıdır. Ünlü fizikçi ve bilim felsefecisi Niels Bohr, bilim tarihindeki en önemli araştırma programlarından bazılarının, kendisi ile uzlaşmayan eski programlara aşılanarak, peşin karşı koymalardan korunduğunu söyler. Ancak, aşılanan genç program güçlendikçe, önceki(eskisi) ile “barış içinde birlikte var olma” giderek rekabete dönüşecek, sonuçta aşılanan programın şampiyonları hep birlikte eski programın defterini dürecektir.

Sistemin demokrasi açısından içerdiği bir başka tehlike budur. Şimdilik “seçimlik” adı altında programa aşılanan “Kuran”, “Peygamberin hayatı” ve ileride ilave edileceği söylenen (zikir) gibi dinsel programlar, gerek iktidarın baskısı, gerek mahalle baskısı ile güçlendikçe eski programla birlikte yaşama giderek rekabete dönüşecek, sonuçta “seçimlik” olan bu programlar öncekini kovarak “kalıcı” hale gelecektir.

Esasen, “Bütün okulları imam hatipleştirme fırsatı yakaladık” itirafının gerisindeki “siyasi realite” budur.

Sonuç

Demokrasinin mostrası, uygulanan eğitim sistemidir.
Türkiye’de demokrasinin “ne mal” olduğunu anlamak için uygulanan eğitim sistemine bakmak yeterlidir.

“Kul” mu yetiştiriyoruz, yoksa “özgür birey”ler mi?

4’lü eğitim sistemi ile yapılmak istenen, çocuktaki sorgulama bilincine mümkün olan en erken yaşlarda müdahale ederek çocuğu soru soran bir “filozof” konumundan çıkarıp itaat eden“kul” kılmaktır.

Kulluk eğitimi ve demokrasisi hepimize hayırlı olsun!

Cumhuriyet, 18.09.2012

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir