Balbay ve Özkan ile söyleşi..

Dostlar,

İnsanlık tarihine not düşülecek içerikleri olan bir söyleşiyi dikkatinize sunuyoruz.

Cumhuriyet Gazetesi ve bu önemli söyleşiyi yapan Zeynep Altıok Akatlı’ye teşekkür borçluyuz.

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 17.9.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
==========================================================

Altıok sordu, Balbay ve Özkan yanıtladı

Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan, düşündükleri ve gazetecilik yaptıkları için tutsak olan
81 gazetecimizden yalnızca ikisi.

Zeynep Altıok Akatlı
Cumhuriyet, 17 Eylül 2012

Cumhuriyet- 23 Eylül günü Tuncay Özkan’ın tıpkı Mustafa Balbay ve diğer gazetecilerimiz gibi suçunu bilmeden yaşadığı esaretin 4. yılı doluyor. Düşündükleri ve gazetecilik yaptıkları için tutsak olan 81 gazetecimizden sadece ikisi onlar. Ergenekon, Oda TV, Balyoz, Devrimci Karagâh, KCK… Düşüncenin, ülkesini seven her aydının muhalif olması doğalken tek suçu, bu muhalif tutum olanların yargılandığı davalar sürmekte.

Tüm yazılanların yetersiz kaldığı, iddianamelerin bilimsel delillerle çürütüldüğü, çökmüş davalar yerleşkesi Silivri’de pek çok kanayan yara gibi, medyada biraz yer buluyor kendine. Çünkü susturmalar ve sansür dışarıda da devam ediyor. Bir de belki de aralarında en insancıl bulunabilecek neden olan “korku” başta olmak üzere ağırlığı giderek artan etik yoksunluğu, fırsatçılık, yandaşlık ve riya kol geziyor.

Medyaya yansıdığı yüzüyle işin hukuki yönü ele alınıyor. Ben haksızlığın, baskının, ezanın, yıldırmanın ve sindirmenin bir başka boyutuna dikkat çekmek istedim. Aydınlarımızın hayat damarı ve varlık sebebi olan kültür ve sanat yoksunluğu üzerine kafa yoruyorum bir süredir. Davaları izledikçe artan farkındalığım ve kabaran isyanım, aralarında kimi dostlarım da olan bu insanların yaşama tutunma gücünü nereden bulduklarını da sorgulamama neden oldu. Öyle ya dimdik duruyorlar, yılmıyor hatta büyüyorlar ve evlatlarına, dostlarına onlar umut veriyorlar.

Oysa bildiklerimiz buzdağının sadece bir bölümü. Bakın tecritte geçen bir günün bilmediğimiz yoksunlukları neler! Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’a sordum. Buraya da üçümüz sohbet ediyormuşuz gibi yan yana almayı özellikle istedim. Yakın bir zamanda bunun gerçek olmasını umarak!

-Kültür ve sanatla beslenen bir aydın olarak Silivri’deki günlük yaşamınızda bu ihtiyacı nasıl karşılıyorsunuz? En çok nelerin eksikliğini hissediyorsunuz?

ÖZKAN: Silivri’de özgürlük mahpus! Böyle olunca barış da yok. Gündelik yaşam öylesine kahredici ki, insanlar 5 TL karşılığında ya geçinmek için bütün pis işleri yapıyorlar ya da bu acıların kahredici zulmüne katlanıyorlar. Barış olmadığından sanat ve kültür adına da hiçbir şey yok. Örneğin resim kursu olmaz mı? Yok. Bağlama kursu yok! İnsanlar ut, keman kursu istiyor yok. Tiyatro kursu istiyoruz. Yok. Yoklar arasında serap görüyoruz. Öylesine açlık içindeyim sanata karşı. Örneğin yokluktan daha önce 4 No’lu cezaevinde el işi, boncuk dokumayı öğrendim. Siyah, sarı, yeşil, kırmızı, beyaz, mavi boncuklarla balıklar ve kuşlar dokudum. Ney kursuna gittim. Ancak 28 Şubat 2011 gecesinden bu yana tecrit karanlığındayız. Oysa rehabilitasyon için kültürel ve sanatsal aktivite olmalı. YOK!

BALBAY: Yazmak ve okumak, en büyük iki liman bu. Üniversite yıllarımdan sonra en çok kitap okuduğum dönem cezaevi yılları oldu. Haftada ortalama 1000 sayfa okuyorum, 50 sayfa yazıyorum. Masamda şiir kitapları bulunduruyorum. Okuma yazma aralarında bir şiir okuyup ruhumu tazeliyorum. Bazen heyecanlı lise öğrencileri gibi bu şiiri ezberle diyorum kendime. Gazetelerin kültür sanat sayfalarında ayrıca durup öteki sayfaların yorgunluğunu atıyorum.

İzleme hakkımız olan 20 kanaldan ikisi müzik kanalı. Müzik dinleme yelpazemiz de oradaki kadar oluyor. En çok bir tiyatroya gitmenin eksikliğini hissediyorum. Özgürlükte en son, tutuklanmadan kısa bir süre önce ailecek Genç Osman ve Galilei Galileo oyunlarını izlemiştik. Sahneler hâlâ gözümün önünde.

-Sevgili Tuncay Özkan, bir yazınızda klasik müziğe olan özleminizden bahsetmiştiniz. Müzik kaynaklarınızdan Balbay da biraz bahsetti. Klasik müzik neden yasak? Bu da tecridin bir parçası mı? Neler dinleyebiliyorsunuz? Özleminiz neye?

ÖZKAN: Burada müzik çalan alet yasak! Yani CD, DVD, mp3 player, pikap, teyp, gramofon dahi yasak. Sadece idarenin odamıza yerleştirdiği hoparlörden üç radyo kanalı dinleyebiliyoruz. Onlar da hep arabesk çalıyor. O nedenle müzik yok. Televizyonda ise 20 kanal izliyoruz. Nerede yakalarsam müziği adeta içiyorum. Ben klasik müziği çok seviyorum. 4 No’lu cezaevinde TRT 2’de eskiden pazar öğlenleri Konser Salonlarından adlı programda bu özlemimi gideriyordum. Bu nedenle koğuşum bile basıldı. Ben bir yazımda klasik müzik dinlediğimi belirtince, idare “Biz sana dinletmiyoruz, nereden dinliyorsun” diye koğuşu bastı. Aradılar. TRT deyince gittiler. Ama TRT’de o program kalktı. Şimdi hasrete yazdım dinlemek istediklerimi. Şu an Fazıl Say’ın “Mezopotamya Senfonisi”ne mahpusluğumun birkaç yılı fedadır. Öyle çok merak ediyorum ki anlatamam. Yazılanlardan rengini, kokusunu, tadını hayal ettim. Ama kulaklarım isyanda. Bir kanal yayımlasa başka bir şey istemem.

-Günün büyük bölümünü okuyarak geçiriyorsunuz sanırım. Yeni çıkan kitaplara ulaşmak kolay oluyor mu? Neler okuyorsunuz?

ÖZKAN: Burada inanılmaz bir birikim var. Örneğin Prof. Yalçın Küçük, İngiliz ve Amerikan kitap eleştirilerinin yayımlandığı haftalık yayınlar ile Fransız kültür ve sanat dergilerini de takip ediyor ve duruşma olduğu zaman her öğlen bunlardan bilgi aktarıyor. Rusça, Çince, Almanca bilenler okuduklarını aktarıyor. Ayrıca inanılmaz bir tartışma birikimi var. Pek çok kitap takası oluyor. Hücrede kitapları tutuyordum eskiden, ama binlerce oldu. 6 aydır sürekli dağıtıyorum.

Kitabı olmayanlarla paylaşıyoruz. Günün en az 6 saati okumakla geçiyor. Yeni yayınları Cumhuriyet Kitap ekinden takip ediyorum. Bir de duruşmayı takip eden 10. Köy, Biz Kaç Kişiyiz, Memleket Sevdalıları derneklerinden dostlar, katalog ve broşür getiriyorlar. Onlardan seçiyorum. Gülbin Başkanım sağ olsun cezaevine veriyor kitapları. Uygun bulunanlar incelendikten sonra bize ulaştırılıyor. Bulunmayanlar iade ediliyor. Yani müthiş bir kitap okuma eylemliliği içindeyim.

4 yılda binlerce felsefe, sanat, mitoloji, sözlük, roman, bilim kitabı okudum. Örneğin 6 ay sadece sözlük okudum. Mitoloji, felsefe, antropoloji, sosyal psikoloji sözlüklerini bitirdim. Yorulunca arada diğer kitaplar yardımıma koşuyor.

BALBAY: Büyük ölçüde takip ediyorum. Eşim haftalık görüşlere çoğunlukla kitapla gelir.
Yeni çıkanlardan seçki yapar. Postayla kitap gönderenler de oluyor. Belli aralıklar yaratıp klasikleri tekrar okuyorum. Homeros’u üniversite yıllarımda okumuştum. Mahpusluğun ilk aylarında yeniden okudum. Bugünlerde yeniden yüksek sesle okuyorum. Nedenini sonra anlatırım. Yaz sonunu “mektup” dalına ayırdım. Bugünlerde “İlhan Berk’ten Memet Fuat’a Mektuplar – Elin Üstünde Gezsin”i ve “Metin Eloğlu’ndan Oğuz Tansel’e Mektuplar – Canım Oğuzcuğum”u okuyorum.

Elimde bir de Işık Öğütçü’nün Orhan Kemal’in babası Abdülkadir Bey’in anıları var. İlk sorunuzu yanıtlarken yazmak ve okumak iki büyük liman demiştim ya; işte edebiyat da o iki limanın açıldığı koca bir deniz. Edebiyat, hapisteki özgürlüğüm.

İkisinin de mektup kitapları okuması ne ilginç değil mi, bir mahpusun tek iletişim aracının mektup olduğunu düşününce, belki de başkalarının da olsa mektup okumak onlara iyi geliyor.

Mahpuslukta eksik kalan sıcak sohbet tadı belki de mektuplardan geçiyor…

-Son dönemde özgürlüklerin kısıtlanması ile birlikte adeta yeni bir edebiyat türü doğdu:

“Silivri edebiyatı.” Birçok tutuklu gazeteci de sizin gibi Silivri’den ses verdiler. Seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Bu eserleri takip edebiliyor musunuz ve nasıl değerlendiriyorsunuz?

ÖZKAN: Bastırılan her şey mutlaka geri döner. Bu sosyolojik bir gerçek. Ergenekon sürecinde bir zorba hukuk düzeni egemen. Örneğin bir hırsızla bir namuslu insanı yargılıyorlar.

Hırsızın suçlarını namusluya yüklüyorlar; hesap soruyorlar, ama hırsızı da olmayan bir terör örgütüne üye yapıyorlar. Hırsız da feryat ediyor namuslu insan da. Ama seslerini duyan yok. Şimdi kitaplar aracılığıyla burada olup bitenleri anlatarak halka gerçek bilgiyi ulaştırmanın peşindeyiz. Ben 6 Silivri kitabı yazdım. Soner Yalçın “Samizdat”ı yazdı. Hasan Ataman Yıldırım, “Ergenekon Kazanında Kurbağa”yı, Oktay Yıldırım, “Ergenekon Bombalarının Sırrı”nı yazdı.

Serdar Öztürk, “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı”nı yazdı, Doğu Perinçek Silivri’yi anlatan üç kitap yazdı. İlhan Selçuk, “Ergenekon Mergenekon”u yazdı. Mustafa Balbay, “Silivri Üçlemesi”ni, ardından “Gülümsemek Direniştir”i, Bekir Öztürk, “Ergenekon Kılavuzu”nu, Behiç Gürcihan cezaevinde yaşadıklarını, Demir Yıldırım gazeteciyken nasıl terörist olduğunu yazdı.

Hasan Atilla Uğur yazdı, Çetin Doğan yazdı. Sanık avukat Hüseyin Biroğlu yazdı.

Ben bir sene önce 36 kitap saydım Silivri zulmünü anlatan. Şimdi 50’yi geçti sanıyorum. Silivri edebiyatı tıpkı 12 Eylül’ün Mamak, Diyarbakır cezaevlerinin edebiyatı gibi, kendisini yaratan zalimleri ve yaşanan zulmü kuşaklar boyunca canlı tutacak. Daha filmler, belgeseller ve oyunlar yazılacak. Örneğin ben “Sehven Ergenekon” adında bir tiyatro oyunu yazmak için iki yıldır uğraşıyorum. Bitmek üzere. Örneğin müzik öyle etkili ki, Mehmet Erdem “Hâkim Bey” adlı bir parça seslendirmiş. Salona gelen izleyenler söylemeye başladı. İzleyiciler şarkı, türkü seslendiriyor.

Yani Silivri edebiyatı ve müziği var. Bir bölümü şöyle:

“Şikâyetim var cümle yasaktan

Dillerimi hâkim bey bağlasan durmaz

Gelsin jandarma, polis karakoldan

Fikrim firarda mahpusa sığmaz

Sorsan olmuyor sussam olmaz

Dil dursa hâkim bey tende can durmaz

Yazsam olmuyor yazmasam olmaz

Kaleme tedbir koma tek durmaz”

-Sorarım siz hangi dönemde izleyicilerin şarkı, türkü, marş söylediğini duydunuz?
Silivri edebiyatı, tiyatrosu (Levent Kırca oynuyor) zulmüyle yaşamın bir parçası oldu bile.

BALBAY: Takip ediyorum. Çoğunu okudum. Ama gerçek anlamda Silivri edebiyatı başlamadı. Bugünkü duruma Silivri Kitaplığı diyebiliriz. Biliyorsunuz, olaylar sıcakken edebiyat biraz izlemede kalır. Daha sonra esaslı ve kalıcı olarak devreye girer. Edebiyatımızda hapishaneler ayrı bir yer tutar. Bunların çoğunda kalabalık koğuşlar da konu edilir. Silivri edebiyatında belki yalnızlık öne çıkacak.

Tecrit koşulları, yargılamalardaki ortaçağı da aratan uygulamalar konu edilecek. Bugün Silivri’den hukuk ve anı kitapları çıkıyor. Bunu oyunlar, şiirler, romanlar izleyecek. Filmler çekilecek.

Sanat zulmü, zalimi yenmekle kalmayacak, sanat gerçeği sonsuzlaştıracak. Bunda bir parça benim tuzum olursa ne mutlu.

-Bilgisayar kullanma imkânınızın olmadığını biliyorum. Bu nasıl bir eksiklik? Bu durumda yeni çıkan filmleri vb. takip etmek de mümkün olmuyordur. Sinema sizin hayatınızda bir eksiklik mi? TV ile açık kapanıyor mu? Neleri özlüyorsunuz?

BALBAY: Silivri’ye göre bilgisayar henüz icat edilmedi! Böyle bakmazsak hayat çok zor.
Örneğin siz soruları bana yazılı verdiniz. Ben de elle yazarak yanıtlıyorum. Az önce bir cümleyi beğenmedim. Üzerini çizsem size ayıp olacak, sayfayı yeniden yazdım. Bilgisayarda birkaç saniye olan bir düzeltme, bizim için 15-20 dakika olabiliyor.

TV kanallarından biri video yayını yapıyor. Seyrek de olsa yeni filmler getiriliyor. Böyle bir durumda koğuş anonsundan “Az sonra film izlettirilecektir” duyurusu yapılıyor. TV’deki eski filmleri de zaman zaman izliyorum. “Monte Kristo Kontu”, “16. Round”, “Son Samuray”, “Truva” en az 4-5 kez izlediklerim arasında. Türkçemizdeki “Bu filmi görmüştüm” deyişi daha geniş anlamda kullanılmalı. Gördüğünüz filmi yeniden izlerken yeni dersler çıkarabiliyorsunuz. Koğuş arkadaşım Barış Pehlivan’la bunun çok sohbetini yapıyorduk.

TV bizim için daha çok haber demek, tartışma demek, son dakika demek. Sadece 20 kanal sınırı olduğu için bunların arasına tüm haber kanallarının konması için dilekçe yazdık. Ancak yöneticiler öteki koğuşların isteklerini dikkate almak zorunda olduklarını söylediler. Bir yelpaze yapıldı. Kimi sanatçılarla yapılan söyleşileri ilgiyle izliyoruz. Son olarak Enver Aysever’in Alpay’la yaptığı söyleşinin tadı damağımda. Özlemin sınırı yok. Yapmak istediklerimi “yapamayacağım” diye değil de “ileride yapacaklarım” diye düşünüyorum. Bir bakıma gelecek biriktiriyorum.
Hapishane sloganım: üretmek devrimdir!

-Tuncay Bey bildiğim kadarı ile bir “sesli kitap” projesi var. Ne durumda? Siz de bu projede seslendirmeyi yapacak cezaevinde olan aydınlarımızdan birisiniz. Hangi kitabı seslendireceksiniz?

ÖZKAN: Boğaziçi Üniversitesi ile birlikte cezaevi yönetiminin uyguladığı bir proje bu. Ben Samet Behrengi’den “Küçük Kara Balık” adlı eseri seslendirmek istedim, ama listede olmadığı söylendi. Alternatif olarak Marquez’in “Anlatmak İçin Yaşamak” adlı otobiyografik eserini seçtim. Ancak her gün duruşma olduğundan başlayamadım. Mahkeme ara verdiğinde bir engel çıkmaz ise okumaya başlayacağım.

-Mustafa Bey hapisten önce çok kitap yazdınız, şimdi de üretiyorsunuz. İçeride kendi gelişiminizle ilgili neler söylemek istersiniz?

BALBAY: Yıllar önce bir arkeologdan şöyle bir anlatım dinlemiştim. “En iyi kazı, müzenin deposunda yapılır. Bir arkeolojik alanı kazarken ulaşmayı hayal ettiğiniz eser dışında bulduklarınızı alır depoya koyarsınız. Sonra başka bir zaman depoyu elden geçirirken bakmışsınız çok büyük bir eser çıkarmışsınız…”Silivri’de içimde çok kazı yaptım. Daha önce depoya koyduğum pek çok şeyi elden geçirip yeniden keşfettim.

Bunun hapis nedeniyle olmasını istemezdim, ama çok verimli oldu. Bu anlamda söylemek gerekirse ben hapiste yatmıyorum, sürekli çalışıyorum. Yapabildiklerim yapmak istediklerimi artırıyor. Hapishane sloganım şu: Üretmek devrimdir!

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

“Balbay ve Özkan ile söyleşi..” üzerine 2 yorum

  1. Sayin saltik,silivri cehenneminden yatan tüm aydinlara selam olsun ,bir sanatcinin dedigi gibi kazanacagiz mutlaka kazanacagiz.Devletimizi bu diyanet belasindan kurtaracagiz.Bu kurum türkiyeyi mahvetmistir.bu milletin beyni felc edilmistir.Simdi bütün aydin yazar ,ve sanatcilara sesleniyorum.REFORM icin ayaga kalkin yoksa yok olup gidecegiz.

    1. Yusuf bey,

      İlginize teşekkür ederim.

      Evet, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı (DİB) kuran Atatürk, din işlerinin devletin gözetiminde tutulmasını amaçlamıştı. Zamanla tersi oldu, Diyanet devleti ele geçirdi neredeyse.

      O dönemde tarikat, tekke, türbe vs.kapatıldığından, yer altına iinilmesin diye DİB kuruldu ama amacından saptı, Hanefi mezhebinin Emevi (Yezitçi) yorumunu ülkeye dayatan devasa, militan bir devlet kurumu oldu.

      Kapatılmasının ve sıkı seküler yasalarla develet denetimi ile din işlerinin topluma (cemaata) bırakılmasının zamanı geldi, geçiyor.

      DİB, sözde İslam Hanefi hukukunu (şeriatını) engiziyon mahkemeleri gibi dayatıyor topluma.. Bu büyük bir zulüm ve Avrupa’nın seküler düzene geçiş öncesi aşamasına geriletiyor Türkiye’yi.. Çooook ciddi bir sorun ve çatışma alanı ne yazık ki..

      Sevgi ve saygı ile.
      Ankara, 18.9.12

      Dr. Ahmet Saltık
      http://www.ahmetsaltik.net

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir