Kategori arşivi: Yurttaş Saltık

Hukuk ve Adalete Davet

Cumhuriyet

Cumhuriyetpostakutusu@cumhuriyet.com.tr  
20 Mart 2025


Bu süreç en geç 2028’de yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi için CHP önseçimle adayını belirleme kararını almasıyla başladı. CHP, cumhurbaşkanı adayını önseçimle belirleme kararı aldı. Bu nedenle, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu on gündür etkin biçimde çalışıyordu. Çeşitli illerde coşkulu geçen geniş katılımlı toplantılar yaptı.

Bu toplantıların CHP tabanı ile birlikte halk yığınlarını da harekete geçirdiğini gören siyasal iktidar, İmamoğlu’nun yükselişini durdurmak için 23 Mart’ta yapılacak önseçimden önce hukuku zorlayarak kimi önlemler almaya başladı.

İmamoğlu hakkında önce çeşitli konularda soruşturmalar başlatıldı. İki gün önce, hukuken açık ve kesin yetki tecavüzü yapılarak 31 yıllık diploması iptal edildi. Dün de sabah evinde arama yapıldıktan sonra kendisi gözetim altına alındı. Söylentilere bakılırsa, yürütülen soruşturma teröre bağlanarak İBB’nin başına kayyum atanacak…

İmamoğlu’nun gözetim altına alınmasının hemen ardından İstanbul, askeri sıkıyönetim dönemlerinde görülen benzer uygulamalarla karşı karşıya kaldı. Kimi cadde, sokak ve metrolar valilik kararları ile yasaklandı.

“Kul hakkının yendiğini” belirterek “kendisini millete emanet ettiğini” duyuran İmamoğlu’nun bu çağrısı dün yurdun çeşitli illerinde toplu eylemlere, öğrenci hareketlerine neden oldu. Demokratik haklarını elde etmiş ve demokrasiyi içselleştirmiş olan yurttaşlar, kazanılmış haklarını savunmaktan geri durmayacağını gösterdiği tepkilerle dile getirmeye başladı.

İmamoğlu ve yakın çalışma arkadaşlarına yönelen gözaltı uygulamaları, ekonomide de anında önemli bir deprem etkisi yarattı. Borsa, endekslerindeki yüksek kayıplar yüzünden dün işlemlerini birkaç kez durdurmak zorunda kaldı. Döviz yükseldi, piyasalar olumsuz etkilendi.

İmamoğlu’nun gözetim altına alınması, dünya basınında da iktidarın yargıyı kullanarak muhalefeti bastırma çabalarının bir parçası olarak yorumlandı.

Görünen odur ki tarihteki benzer örneklerde olduğu gibi AKP önderliğindeki Cumhur İttifakı, son uygulamalarıyla bir anlamda kendisinin yenilgisini hazırlıyor… Demokrasiye inanan tüm muhalif partiler ve seçmenler de bu son hukuksuzlukları kabul etmiyorlar.

Demokrasilerde hukukun üstünlüğünün bittiği yerde, bugün Türkiye’de yaşandığı gibi üstünlerin hukuku işlemeye başlar. Bu da temelde objektif hukukun kenara itilmesi ve hukuksuzluğun devreye girmesidir.

Başta AKP içindeki -eğer kalmışsa- aklıselim sahipleri olmak üzere iktidarın bu gidişinin iyi bir gidiş olmadığının ayırdına vararak yaptıkları yanlışlardan bir an önce dönmesi gerekmektedir.

Bilinmelidir ki demokrasi konusunda hassas olduğu bilinen halk, demokratik hakların kısıtlanmasına, onların kullanılmasının engellenmesine karşı tarih boyunca karşı durmuştur.

Bu kez de yurttaşları demokratik haklardan mahrum etmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.

Egemenlik milletindir!

Örsan K. ÖymenÖrsan K. Öymen

15 Mart 2025 Cumhuriyet
https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/orsan-k-oymen/egemenlik-milletindir-2309524

23 Mart 2025’te önseçime girecek olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin cumhurbaşkanı aday adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Anadolu’nun ve Trakya’nın illerini gezmeye ve CHP örgütüyle buluşmaya başladı. Ekrem İmamoğlu, bu illerde gerçekleştirdiği toplantılarda bir yandan CHP örgütüne bir yandan da Türkiye’deki tüm seçmenlere mesajlarını iletiyor.

Ülkenin ekonomi, adalet, yargı, demokrasi, eğitim, sağlık konusunda yaşadığı sorunlara  değiniyor ve kendisine yönelik gerçekleştirilen hukuk dışı kumpas “davalarının ve haksızlıkların altını çiziyor, milletin, halkın sesi olmak için, büyük bir mücadele veriyor.

Ekrem İmamoğlu yaptığı konuşmalarda, AKP Genel Başkanı ve “Cumhurbaşkanı” Recep Tayyip Erdoğan’ın, hukuk dışı yollarla kendisinin adaylığını engellemesinin, mertliğe ve cesarete aykırı olduğunun, bunun bir korkaklık göstergesi olduğunun altını çiziyor.

Ekrem İmamoğlu bu bağlamda konuşmalarından birisinde Erdoğan’a, “Kaybedeceksen şerefinle kaybet, ama kazanmak için asla şerefini kaybetme!” deyimini hatırlattı.
***
Ekrem İmamoğlu, hakkındaki üniversite diplomasını iptal etme girişiminin de tüm vatandaşları ilgilendirdiğini vurgulayarak şunları ifade etti:

  • “Böyle bir resmi belge, 35 yıl sonra bir kişinin siyasi amaçları, siyasi ihtirası, siyasi çıkarlarıyla iptal edilirse, artık bu ülkede hiç kimse elindeki resmi evraka güvenemez. Benim 35 yıllık diplomamı iptal ettirmeye çalışanlar başarılı olursa, yarın da sizin 40 yıllık, 50 yıllık, 60 yıllık zeytin tarlalarınıza, aileden kalma tarım alanlarınıza, bağınıza, bahçenize, bankadaki paranıza çöker bunlar. İktidarın kendisi değil, devlette, yargıda etkisi olan, adamını bulan her şahıs bir kumpas kurar, elinizdeki 40 yıllık, 50 yıllık tapuyu, mahkeme kararını iptal ettirir. Devletin verdiği evraklar siyasi amaçlarla, kişisel hırslarla, ihtiraslarla, böyle kolayca geçersiz ilan edilirse, bu milletin devletine güveni kalır mı? Kalmaz. Beni, Ekrem’i, seçim yarışı dışına itmek için, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bu hale düşürmeye razı bunlar. Aynı zamanda 572 yıllık İstanbul Üniversitesi’ni rezil etmeye bile hazırlar. Oradaki bilim insanlarını, oradaki dekanları, rektörleri, oradaki akademisyenleri rezil etmeye hazırlar. Onları itibarsız etmeye hazırlar.”

Erdoğan ile kendisi arasındaki farkı anlatırken, “Ben cumhuriyetçiyim, ben demokratım, ben Atatürk sevdalısıyım, ben Cumhuriyet Halk Partiliyim. Aramızdaki fark bu” diyen Ekrem İmamoğlu,
kendisi ve CHP hakkındaki kumpas “davalarını” da “Ergenekon” kumpas “davalarına” benzetti ve
şu açıklamaları yaptı:

  • FETÖ kumpaslarıyla organize edilmiş Ergenekon davaları için ben bu davaların savcısıyım diyen zat, şimdi de Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve bana açılan davaların savcılığına soyunmuştur. Savcı aramayın, savcı o. Geçmişte bu iki ortak, yargı eliyle siyasi amaçlarına ulaşmayı çok iyi bilirlerdi. Şimdi aynı taktiklerle sandıkta yenemedikleri, bundan sonra da asla yenemeyecekleri Cumhuriyet Halk Partisi’ne yargı eliyle boyun eğdirmek istiyorlar.

Cumhuriyet Halk Partisi’ne boyun eğdirirsek, millete de boyun eğdiririz diye düşünüyorlar.
Ama ne biz boyun eğeriz ne de bu aziz millete boyun eğdirecek, bırak kişiyi, ne devlet ne başka bir unsur, anasının karnından doğmadı, doğmayacak! Bu aziz millet büyüktür. Bizler zalimin değil, bizler yalnızca milletin iradesi karşısında boyun eğeriz.”
***
1922’de padişahlık, 1924’te halifelik düzeninin kaldırılmasıyla ve 1923’te Cumhuriyetin kurulmasıyla, egemenlik padişahın ve halifenin elinden alınıp halka, millete devredildi.

AKP iktidarı ise egemenliğin yeniden post-modern bir padişaha ve halifeye verilmesi sürecini başlattı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisindeki önseçim, AKP’nin ve MHP’nin bu oyununu bozmanın ilk adımı olacaktır!
————————————————————————
Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları
23 Mart’ın anlamı17 Mart 2025
Egemenlik milletindir!15 Mart 2025
Rusya-fobik Avrupa10 Mart 2025

 

18 Mart Çanakkale Destanının 11O’uncu yılında Koca Seyyid’in unutulmaz öyküsü…  

Dr. Noyan UMRUK

18 Mart Çanakkale Destanının 11O’uncu yılında
Koca Seyyid’in unutulmaz öyküsü…  

 Abdurrahman oğlu Seyyid…
1889’da Balıkesir Havran’ın Çamlık köyünde dünyaya merhaba der…
Mektep medrese görmez ama yine de iyi kötü derdini yazar, anlatır..
Köv yerinde nossun, kah hayvan güder, kah anacığı ile el bahçesinde zeytin silkeler…
Balkan Harbi çıkınca onu da alırlar askere…
Amma bir türlü gelemez teskere…
Pehlivan yapılı olduğu için adının başına bir “Koca” yakıştırırlar.
Koca Seyyid Balkan dağlarında üç yıl komitacı kovalar.
Tam terhis vakti gelmiştir ki topçu neferi yaparlar…
Ve de ver elini Çanakkale…

Kilitbahir, Mecidiye Bataryası…

***
Hey koca topçu…
Şu dağlara yan gele yan gele
Vahreş-i fitteki düşman sefilesinin su kesimi
Denkleş dur
İki bıyık bükümü sağa
Beraber bir iki
Üç evlek ile ruh 
Beraber bir iki üç
Bir gülle tıkıla
Ikıla, sıkıla
Mesafe hak getire

Haydi Allah rasgetire…***

Topçuluğu başlamıştır…
İngiliz’i, Fransız’ı 18 Mart seheri Boğaz’ı zorlar..
 Zırhlıların ateş gücü yüksek,
Siperleri göğe savururlar.
Tam “oldu galiba” diyeceklerdir ki,
Topçu bataryalarımız ateşe başlar.
İngilizler, yanı başlarında yükselen sudan kuleleri görünce çok heyecanlanmıştır…
Queen Elizabeth ve Ocean zırhlıları Kilitbahir önlerine varmıştır,,,
Veee cehennemi ateşe başlar…
Merminin biri cephaneye isabet eder; müthiş bir gürültü kopar.
Bataryanın kırk yiğidi sığınağa sokulacak fırsat bulamazlar…
Koca Seyyid hayal meyal havalandığını hatırlar…
Gerisi genzindeki pis koku,
Kulaklarındaki derin uğultu
Ve de bulanık simalar…
Seyyid gözünü açtığında bir sıhhiye erinin kucağında…
 Yiğitlerden 14ü şehit, 24ü yaralanmıştır…
Niğdeli Ali şaşkın şaşkın ortalıkta dolanmakta…
Ocean önlerine kadar sokulmuş hala ateş yağdırmakta…
 Şimdi cevap vermenin tam zamanıdır…
Lakin toplardan ikisi toprak altında kalmıştır.
Üçüncüsü belki işe yarar ama…
Onun da mataforası (mermi vinci) çalışmamıştır…
Koca Seyyid, bir katil zırhlıya, bir kırık topa bakar.
Sonra çılgınlar gibi patlamamış mermi arar.
Tozun toprağın arasında üç tane mermi bulmuştur…
Mermiler kendinden üç misli ağırdırlar.
Koca Seyyid “Ya Allah” diyerek 276 kiloluk mermiyi kavrar,
Niğde’linin yardımıyla sırtına atar.
O yükle altı basamak çıkar
Mermiyi namluya koyar.
Başlarında komutan olsa şüphesiz isabetli atışlar yapacaklar…
Nitekim ilk mermi uzak düşer, ikincisi yakın …
Gemi nam-ı diğer Ocean tam önlerinden geçmek üzeredir…
 Üçüncüyü yetiştirir, ateşlemeyi başarırlar…
Gemiyi zor zahmet kıçından vururlar.
Ne var ki; o darbe ile dümen tertibatı devreden çıkar.
Binlerce beygir gücündeki gemi fırıldak gibi dönmeye başlar.
Gidip bir gece evvel Nusret’in döşediği mayınlara toslar…
Mayınlar o koca alameti kağıt gibi parçalar…
Mürettebat  girdaba kapılır, döne döne  batar sulara….
Müstahkem Mevki Kumandanı Cevat Paşa gelir koşa koşa; öper Koca Seyyid’i alnından
Onbaşı rütbesini takar koluna…
Hadiseyi duyan Almanlar fotoğraf makineleri ile dondurmaya kalkar o anı…
Lakin kalmamıştır işin heyecanı, imanı …
Seyyid bırakın sırtlamayı, yerinden bile oynatamaz mermiyi….
Bu poz için boş bir kovan bulunur,  kaldırmış gibi
İşte budur hafızalarımızdaki resmi,,,
Sonra istemez ne izin  ne de para…
O günden sonra bir yerine günde iki tayın bırakırlar ona…
Boğazından geçmez birini verir yaralı arkadaşlarına…
1918 terhis… Köyü, anası, avradı, yavrusu…
Çanakkale’den Havran’daki köyüne dek 145 kilometreyi 13 günde yayan yürür.
Köyünde O’nu herkes öldü bilir.
Geldiğinde evine giremez; çünkü 9 yılda belki karısı, yeniden evlenmiş olabilir.
Akşamdan geldiği evini sabaha dek göz hapsindedir…
Sabah koyunları çıkarmak için gelen bir akrabası ona doğru seğirtir:

“-Sen kimsin?
 -Ben Seyidim.
 -Biz seni öldü biliriz.
– Gördün gaari sağ döndüm. Benim hanım evli mi?
 -Hayır evli değil. Bir çocuğun var içeride, çocuğu korkutursun. Bağırarak git, haberi olsun.”

Kapıdan eşinin ismini seslenir.
8 yaşında  kız kapıya gelir.
“Anne sakallı bir adam kapıda dikilir…”
Annesi gelir…
“Kızım o senin baban Seyit.”
Daha soluklanamadan Yunan’ın çıkarması…
Efedir ya… Silahını kapar, çıkar dağlara
Manisa, Kula, Uşak derken Afyon’a…
Kurtuluştan sonra döner sessiz sedasız…
Köyüne, anacığına, avradına…
1929’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk Havran’a gelir.
Nahiye Müdürüne “Burada bir Seyit Onbaşı olacaktı onu görmem lazım.”
 “Buluruz Paşam” deyip, Manastır köyünde bulur.
Şubeden 2 jandarma  salınır.
Sabah çıkan jandarmalar akşamüstü köye gelir. Koca Seyyid, dağa kömüre gitmiştir..
Akşam geç saatte Seyit gelir…
Jandarmayı, kaçak kömür için geldiler sanır.
Askerlere “suçum ne ki?” diye bağırır.
Suçun yok, seni Paşa çağırır”.
Paşası O’na maaş bağlamaya kalkar.
O istemez.

“Hayır paşam,  Ben dağda kaçak odunla kömür yaparım
Havran ve Edremit’e odun, kömür satarım.
Sen emir ver de ormancılar baltamı almasa… 
Seyit neferin de rahat çalışsa… 
Ben vazifemi yaptım istemem maaş falan da”

Kendi yağıyla kavrulmaya bakar…
Dağdan dal budak getirir, odun kömürü yapar…
Yıl 1939…
Ata’sına kavuşur…
Boğazın köpüklü mavisine bakan bir heykel,,,

Bu onur O’na da, yedi sülalesine de yeter…

 
HEY GİDİNİN KOCA SEYYİDİ HEY…

ÇANAKKALE ZAFERİNİN 110. YILINI KUTLUYORUZ

Ahmet Nişancı
Em. Öğretmen, Eğitimci – Yazar
Marmaris ve Artvin ADD eski şube başkanı

18 Mart 2025. Çanakkale Zaferinin 110. yılını kutluyoruz.

Türk Ulusu, varlığını borçlu olduğu Kurtuluş Savaşı’nın yok olmakla var olmak arasındaki kilit noktasıdır Çanakkale Zaferi. Eğer Çanakkale Zaferi kazanılmamış olsaydı belki de bir Kurtuluş Savaşı olmayacak ve Türkiye (Osmanlı Devleti) Anadolu’nun ortasında bütün kolları kesilmiş, budanmış, “Yedi Düvel” denilen egemen güçlerin ağır silahlarına teslim olmuş bir müstemleke (sömürge) ülke olacak; Türklük yok olacaktı. Bu nedenle Çanakkale Zaferi, zaferin kazanılmasını sağlayan direnişin Öncü Komutanı Mustafa Kemal Atatürk adı, değeri dünya ölçeğinde çok büyük başarıyı simgeliyor.

Çanakkale’de bulunan 5. Ordu’nun Alman Komutanı Liman von Sanders 10 Ağustos 1915 günlü Enver Paşa’ya gönderdiği mektupta şöyle diyor:

  • Albay Mustafa Kemal Bey’i, vatanın bu büyük savaşta hizmetlerine muhakkak surette muhtaç olduğu çok müstesna kabiliyetli, yetkili ve cesur bir subay olarak tanıdım. Öyle ki kendisine takdirimi ve şükranımı tekrar tekrar ifade ettim:”

Çanakkale askeri tarihi yazarı General Aspinal C.F. Oglander Mustafa Kemal için şöyle diyor:

  • “Bir tümen komutanının üç ayrı yerde, kendi inisiyatifi ile giriştiği hareketlerle, sadece muharebenin değil, bir harbin, hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek az görülür.”

Çanakkale Anzak Kolordusu Komutanı Mareşal Birdwoord -ki düşman Anzak Askerlerinin komutanıdır-

  • ”Atatürk kadar kahraman ve yüce gönüllü bir komutan tanımadım.” diyor.

Amerikalı General Douglas Macarthur ise:

  • “Askerlik dehasıyla, insanlık idealini Atatürk kadar nefsinde birleştirmiş bir adam tanımıyorum.” diyor.

Savaşta yer almış bir İngiliz subayı olan H. C. Armstrong, 1932’de “Bozkurt” adıyla (İngilizce özgün adı Grey Wolf) yayınladığı biyografik eserinde Çanakkale Savaşını şöyle anlatmış:

  • “ …sabaha karşı M. Kemal ön siperlere geldi. İngilizler O’nu görünce ateş ettiler. Kurşunlardan biri göğsüne geldi, fakat saatinin üstünden sekerek, O’na dokunmadı. Elini kaldırıp ileri doğru atıldı. Bütün Türk piyadesi de korkunç naralar atarak peşinden geliyordu. Pırıl pırıl yanan süngü dalgasına dayanmak olanağı yoktu. İki İngiliz taburunu ezip geçtiler. Şafak sökerken Türkler sahildeydiler. Conkbayırı’nı temizlemişler, vaziyeti kurtarmışlardı.”

Burada Mustafa Kemal’in Türk askerinin önünde savaşa katıldığını belirten İngiliz Subayı Atatürk’e ve Türklere düşmanlığını açık ederken, Mustafa Kemal’in büyüklüğünü kabul ediyor, hayranlığını gizleyemiyor.

İngiliz resmi tarihindeki değerlendirmede ise:

  • “Çanakkale’de geleceği elinde tutan komutan, üstün şahıs, Mustafa Kemal’di .Çanakkale muharebelerinde göstermiş olduğu çok yüksek sevk ve idare, fedakârlık ve feragat, her türlü övgünün üzerindedir ve bu hususta ne söylense azdır…. Gelibolu muharebeleri, bütünüyle, Mustafa Kemal’in üstün deha ve zekâsıyla etkili olduğu bir tarihi anlatır.” deniyor.

Bir de Mustafa Kemal’e karşı, hatta bir ölçüye kadar O’nun başarılarını kıskanan, başarısız göstermeye çalışanlar, öfkesini haince kusanlar var.

İttihat ve Terakki Partisi Genel Sekreteri Mithat Şükrü Bleda:

  • “Düşmanı olduğu yere mıhlayan M. Kemal’in bu başarısına rağmen, neden hâlâ terfi ettirilmeyişi, hepimiz gibi Dr. Nazım’ın da dikkatini çekmişti. Bunun nedeninin Enver Paşa olduğu doğrudan Talat Paşa tarafından ifade edilmiştir.” diyor.

Tasvir-i Efkâr Gazetesi yazarı Abidin Daver, Mustafa Kemal’in fotoğrafının gazetede basılmasının nasıl engellenmeye çalışıldığını şöyle anlatıyor:

  • ”Bu muharebeler, Çanakkale Savaşları sırasında, Boğaz’ı ve İstanbul’u birkaç kez kurtarmış olan o kahraman kumandanın Mustafa Kemal’in resmini basmak için ne güçlükler çektiğimizi şimdi teessürle (üzüntü) hatırlıyorum.”

Başkumandan vekili olan Enver Paşa ayrı bir sıkıntı yaratıyor Mustafa Kemal’in kişiliğinde; Mustafa Kemal’i kendine rakip olarak görüyor ve kıskanıyor. Bu nedenle Enver Paşa’nın adamları Çanakkale Savaşı sırasında M. Kemal’in başarıları üzerine “Harp Mecmuası”na konan Mustafa Kemal klişesini Liman von Sanders’in klişesi ile değiştirerek Mustafa Kemal’in başarısını gölgelemek istiyorlar ve Enver Paşa’nın öfkesini yatıştırıyorlar. Hatta Mustafa Kemal’in başarılarına karşın terfi etmesi Enver Paşa tarafından geciktiriliyor.

Hilafetçi, saltanatçı, keşke Yunan kazansaydı diyecek kadar alçalan, Kurtuluş Savaşı ve Mustafa Kemal düşmanı -sözüm ona tarihçi, sahte tarih yaratıcısı- Kadir Mısıroğlu savaşın akışını olmadık öyküler anlatarak saptırıyor, çelişkiler yaratıyor ve başarıları başkalarının hanesine yazmayı deneyerek Mustafa Kemal’i yok saymaya çalışıyor. Bir insan ülkesine ve O’nun kurtarıcısı, ülkesinin kurucu önderine karşı nasıl bu denli hain ve nankör olabilir?

Prof. Yalçın Küçük neyin profesörüyse– “Türkiye Üzerine Tezler” kitaplarında niçin ve neye dayanarak olduğu bilinmez bir kıymet bilmezlikle;

  • “Mustafa Kemal’in bütün yaşamı boyunca, savaş sanatında parlaklığına işaret eden bir tek kanıtın bulunabileceğini sanmıyorum, hiçbir deha işareti de göremiyorum.” diyor.

Emperyalist Türkiye” kitabında ise Atatürk’ü sevimsiz, sevgiden yoksun, annesini sevmez olarak değerlendirmesinin ötesinde; İngiliz ajanlığıyla suçluyor ve Samsun’a gönderilişinin İngilizlerin aracılığıyla gerçekleştiğini yazıyor; gerçekle hiçbir noktada buluşamayacak bir koca saptırma ve utanmazlık!..

Daha pek çok örnekler verilebilir. Ancak bütün bu gerçek değerlendirmelere karşın yabancıların, düşmanların bile takdirlerinde üstün bir değer olarak görülen Atatürk’ü Türk Ulusu’nun gönlünden söküp atmak, başarabilirlerse tarihten silmek için içerde ve dışarıda işbirliği içinde çalışan o denli çok hain var ki!..

Büyük tarihçiler yaşamında hiç yenilgi almamış Mustafa Kemal Atatürk’ü hiç yenilgi almamış şu üç hükümdar ile karşılaştırırlar :

Büyük İskender (Yunan Antik Makedonya Kralı M.Ö. 356 – 323).
Timur (Küregen, Aksak Timur, Timurlenk / Timurlu İmparatorluğu’nun Kurucu Hükümdarı / 1336-1405).
Cengiz Han (Temuçin / Moğol İmparatorluğu Kurucusu, Hükümdar, / 1162 – 1227).

Ama bir yokluktan kurtuluşla, Cumhuriyetle taçlandırılmış bir ülke kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün üstünlüğü tartışılmazdır.

UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim. Bilim ve Kültür Kurumu) Mustafa Kemal Atatürk’ü doğumunun yüzüncü yılı 1981’de;

  • ”Atatürk uluslararası anlayış, işbirliği ve barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, UNESCO’nun etki alanlarında yenilikler gerçekleştirmiş bir devrimci, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önderlerden biri, insan haklarına saygılı, insanları ortak anlayışa ve devletleri dünya barışına teşvik eden, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, din, ırk ayırımı gözetmeyen, eşi olmayan devlet adamı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusudur.”

gerekçesiyle dünyada bir ilk olarak ATATÜRK’Ü ANMA ve KUTLAMA PROGRAMI kararı almıştır.

Bütün çirkin ve asılsız karalamalara ve suçlamalara karşın Büyük Türk Ulusu, kurtuluşunu, varlığını ve bugün ulaştığı çağdaş cumhuriyeti Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e borçlu olduğunun bilincindedir. Türkiye Cumhuriyeti’ne, Atatürk ilkelerine, devrimlerine sonsuza dek sahip çıkacaktır. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmamak gerekir.

Türk Ulusu, her yıl olduğu gibi, Çanakkale Zaferi’nin 110. yılında da büyük zaferini (utkusunu) coşkuyla kutlayacak, başta Başkomutan Yüce Atatürk’ümüzü, zaferin başarılı ve vefalı komutanlarımızı, savaş alanlarında vatanın kurtuluşu için korkusuzca canlarını seve seve veren Kahraman Şehitlerimizi, merhum gazilerimizi sonsuz bir şükranla, minnetle anacak ve ruhlarının rahatlığı için dualar edeceklerdir.

Büyük Türk Ulusu, büyük Çanakkale Zaferin kutlu olsun!..      

23 Mart’ın anlamı

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen

Önseçime tek aday olarak CHP’li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu girecek.

Önseçimin yapılması, zamanlaması ve önseçimde tek adayın olması bazı partililer tarafından eleştirilse de, AKP’nin hem Ekrem İmamoğlu hem de CHP üzerinde kurduğu hukuk dışı baskılar nedeniyle, üyelerin büyük çoğunluğu, bu önseçime katılımın, AKP’nin diktatörlük rejimine karşı bir direniş eylemi ve bir demokrasi mücadelesi olduğunun farkında.

Önseçime katılımın düşük oranda kalması durumunda, AKP Genel Başkanı ve “Cumhurbaşkanı” Recep Tayyip Erdoğan bunu, CHP’nin ve Ekrem İmamoğlu’nun aleyhinde kullanacak, “kendi partisinin bile desteklemediği adayı milletin karşısına çıkartıyorlar” söylemiyle propaganda yapacaktır.
***
Ekrem İmamoğlu hakkında açılan kumpas “davaları”; Ekrem İmamoğlu’nun çalışma ekibindeki kişilerin banka hesaplarına, tapularına el konması; başka kumpas “davaları” nedeniyle CHP’li mevcut ve eski ilçe belediye başkanlarının, başkan yardımcılarının, meclis üyelerinin tutuklanması; CHP Gençlik Kolları başkanı hakkında hapis istemiyle bir başka kumpas “davasının” açılması; CHP’nin 38. Olağan Kurultayı ve 38. İstanbul İl Kongresi hakkında soruşturma açılması, bu baskılara dair (ilişkin) örneklerdir.

  • CHP son aylarda, 102 yıllık tarihindeki en büyük baskılardan birisiyle karşı karşıyadır.

CHP daha önce iktidar tarafından uygulanan bu kadar yoğun bir baskıyı, 1950’lerde Demokrat Parti döneminde ve 1980’lerde 12 Eylül askeri darbe döneminde yaşamıştı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi olan CHP’ye yönelik bu baskıların, son zamanlarda hem uluslararası hem de ulusal bağlamda gerçekleşen bazı olağanüstü siyasal gelişmeler de dikkate alındığında, Türkiye’nin üniter ve laik yapısını ortadan kaldırmaya yönelik olduğu ve 1950’lerde, 1980’lerde olduğu gibi emperyalizme hizmet ettiği açıktır.

Bu nedenle, önseçime katılımın yüksek olması ve Ekrem İmamoğlu’na sahip çıkılması için, CHP’nin bir önceki genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve CHP’nin, SHP’nin yaşayan eski genel başkanlarının da etkili bir açıklama yapmaları gerekmektedir.
***
Bu süreçte yaşanan bir hukuksuzluk da, Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Üniversitesi’nden aldığı üniversite diplomasının iptal edilmesi girişimidir. Daha önce uygulanan tüm resmi işlemlere ve İstanbul Üniversitesi tarafından verilen tüm raporlara göre söz konusu diploma hukuka, yasaya, mevzuata uygun bir biçimde alınmış olduğu halde, hükümetin üniversite yönetimi üzerinde kurduğu baskıyla, Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olamaması için, üniversite diploması iptal edilmeye çalışılmaktadır.

İstanbul Üniversitesi’nin bu baskıya boyun eğmesi durumunda, bunun İstanbul Üniversitesi’nin tarihine kara bir leke olarak geçeceği ve sorumluların er ya da geç hukuk önünde mutlaka hesap vereceği kesindir!

Hükümetin beklediği ve daha önce verilen raporla çelişen yeni raporu vermeyen dekanın istifa ettirilmesi ve uygulanan baskılar karşısında, İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinin sessiz kalması da, akademik özgürlük, dürüstlük, onur, namus, şeref ve erdem açısından utanç verici bir durumdur. (AS: Üniversite öğretim üyeleri basın açıklaması yayınladılar..)

Söz konusu diplomanın iptal edilmesi, hukuka aykırı olduğu gibi, hem dört yıl verilmiş olan bir emeğin çalınması hem de halkın yöneticilerini seçme özgürlüğünü kısıtlamasından dolayı, halk egemenliğinin çalınması anlamına geldiği için, aynı zamanda bir ahlaksızlıktır!
***
AKP’nin son aylarda attığı adımlar, serbest ve özgür bir seçimle iktidara gelip diktatörlük rejimi kuranların, hiçbir zaman serbest ve özgür bir seçimle iktidarı bırakmayacakları tezini doğrulamaktadır.
—————————————————————
Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Rusya-fobik Avrupa10 Mart 2025

Meşru Direnme Hakkı; Tarihsel, Hukuksal, Ekonomik, Toplumsal Boyutları

TİHAK’ın düzenlediği direnme hakkı panelinde ‘mücadele için’ önemli mesajlar verildi: ‘Halkı örgütlememiz gerekiyor

Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı’nın (TİHAK) düzenlediği

  • “Meşru Direnme Hakkı; Tarihsel, Hukuksal, Ekonomik, Toplumsal Boyutları”

adlı panel ve forumda konuşmacılar; direnme hakkının insanca bir yaşama ulaşmak ve hukuk düzeninin oluşmasında meşru bir hak olduğunu vurgulayarak, iktidarın Türkiye’de hukuk üstünlüğü ile hak ve özgürlükleri hiçe saydığını söyledi.

TİHAK’ın düzenlediği direnme hakkı panelinde ‘mücadele için’ önemli mesajlar verildi: ‘Halkı örgütlememiz gerekiyor’

Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı (TİHAK), Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde dün “Meşru Direnme Hakkı; Tarihsel, Hukuksal, Ekonomik, Toplumsal Boyutları” adlı panel ve forum düzenledi. İki oturum şeklinde düzenlenen panelde 6 konuşmacı 15 dakika süreyle söz hakkı aldı.

Konuşmacılar; direnme hakkının “1776 Amerika Bağımsızlık Bildirisi” ile “1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi”nde evrensel bir hak olduğu ve uygarlığın ilerlemesinde önemli bir hak olduğunu vurguladı. Devrimsel mücadele direnme hakkının bir ödev olduğunu da belirten Konuşmacılar, direnme hakkını Türkiye Cumhuriyeti tarihinde nasıl işlediğini de anlattı.

‘2015’TE İKTİDAR DEĞİŞMİŞTİ’

Erkinliğin onur konuğu olan iktisatçı Prof. Dr. Korkut Boratav sağlık sorunları nedeniyle etkinlikte yer alamadığı için salona görüntülü bir ileti gönderdi. Görüntülü iletisinde Boratav; Türk anayasa tarihinde direnme hakkının 1961 Anayasası’yla şekillendiğini vurgulayarak, “Darbe yapan ekip, direnme hakkı mücadelesine katılmak ve eylemselliğe getirme amacındaydı. İktidardaki Demokrat Parti’nin yaptığı yasal işlerle iktidarı devretmek istemediği anlaşılmıştı.

Geçirdikleri kanunla, Meclis’te kurulan bir komisyona yargı devri sağlandı. Ama. milletvekilleri dahil, muhalefeti yargıyla susturmaktı. O dönem bizleri de harekete geçiren durum buydu; çünkü ipin ucu kaçmıştı. Bu da halkta direnme hakkını doğurdu” dedi. AKP döneminde toplumun direnme hakkını kullandığını belirten Boratav; “2007’de Cumhuriyet Mitingleri ve 2013 Gezi Parkı Eylemlerinde halk direnme hakkını kullandı. Ancak bu hak iktidara o dönem değil, biraz geç olarak 2015’te geldi. 2015’te iktidar aslında değişmişti; ancak iktidar yasal siyasete uymayarak koalisyon görüşmelerini kesti” ifadelerini kullandı.

‘HALKI BİLİNÇLENDİRMELİYİZ’

Açılış konuşmasının ardından panelde ilk olarak tıpçı-hukukçu ve gazetemiz Cumhuriyet’in yazarı Prof. Dr. Ahmet Saltık konuştu. Direnme hakkının meşru bir hak olduğunu vurgulayan Saltık;

  • Bu hak kadim Artisto’ya ve Platon’a kadar gidiyor. 2 bin 500 yıl öncesine kadar giden bu hak, dinamik bir hukuku tanımlıyor.” dedi.

Osmanlı Devleti’nin Sevr Anlaşması’yla kendi toplumunun haklarını sattığını belirten Saltık;

  • “Bu süreçte Mustafa Kemal Paşa çıkıp, barışı getirdi. Şu an ise Karşı Devrim son adımlarını atmak üzere… 2017’den bu yana tek adam Tayyip Erdoğan’ın yaptıkları meşru değildir.
  • Meşru bir zeminde yaşamıyoruz.
  • ‘Yeni Türkiye’ Atatürk Türkiye’sine karşı sürdürülen bir söylemdir” diye konuştu.
  • Bilinçli bir şekilde halk yoksullaştırıldı. Kurgulu yoksullaştırmayla halk çürütüldü,
    aç karnının gurultusundan kaynaklı hak seslerini duyamaz oldu” diyen Saltık;
  • TBMM felç oldu. Bunlar meşruluk zemininin dışına çıkarılan siyasal bir portreyi gösteriyor.
  • Bize düşen halkı bilinçlendirecek ve harekete geçirecek örgütlenmeyi sağlayarak,
    bu çürümüş düzene karşı çıkmak.” ifadelerini kullandı.

‘ÜLKE 20 SENEDİR YÖNETİMSEL DARBELERLE YAŞIYOR’

İkinci konuşmacı Av. Salim Şen insanlık tarihinin hak ve hukuk mücadelesi olduğunu söyledi. Şen, “Hukuk adaleti tesis etmektir. Adalet ise hakkı olana hakkını vermektir. Yaşadığınız her an hak davasıdır.” diye konuştu. İktidarın bireyi yok saydığı, özgürlüklerin ve hakların tek bir kişinin iradesine bağlı hale getirdiğini söyleyen Şen, “Bu ülke bizim; ama işgal edilmiş durumda. Yoksullaşıyorsak bunun sebebi yolsuzluktur, yolsuzluğun temeli de hukuksuzluktur.”

“Hukukun üstünlüğünü sağlamak zorundayız. Hukukun üstünlüğü ise ülkeyi yöneten kadroların da yönetilenlerle aynı kural ve yasaklara tabi olmasıdır. Ülke 20 senedir yönetimsel darbelerle yaşıyor. İçimizde bulunduğumuz durum, özgürlüklerin sınırlarını belirleyen ve milli iradeyi oluşturan hukuk, tek bir kişinin iradesini sağlamaya dönüştürüldü.

Ya örgütlü mücadele edeceğiz ya da yok olacağız” değerlendirmesini yaptı.

‘EGEMENLİĞİMİZ GASP EDİLMİŞTİR’

Direnmenin hakkının salt hak değil, devrimsel bir ödev olduğunu da vurgulayan diğer konuşmacı Av. Muhammed Aybars Akdoğan da

  • 2017 Anayasa Referandumu, bir anayasa değişimi değil, darbedir.
    Bugün egemenliğimiz gasp edilmiştir.
    Doğru teşhisi koymadan ve düşünsel zemini kurmadan eylemlerimizi belirleyemeyiz.
    ” dedi.
====================================================

Dostlar,

Çağrımız şöyleydi :

***

“Biz değilsek kim? Şimdi değilse ne zaman?”

Değerli yurttaşımız ,

15 Mart 2025 Cumartesi günü saat 12:00’de Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde gerçekleştireceğimiz

“Meşru Direnme Hakkı: Tarihsel, Hukuksal, Ekonomik, Toplumsal Boyutları”

konulu panel ve foruma ilişkin çağrıyı sizinle paylaşıyoruz.

Katılımınız ve bu çağrıyı yaymanız bize güç verecektir.

Saygılarımızla.

***

Sonuç bildirgesi taslağına yazdıklarımız şöyleydi :

DİRENME HAKKININ TARİHÇESİ ve ULUSLARARASI ÖRNEKLERİ

Direnme hakkı, kişilerin veya toplulukların, baskıcı veya hukuksuz yönetimlere karşı koyma hakkını anlatır. Bu hak, tarih boyunca çeşitli felsefi, hukuksal ve siyasal temellere dayanarak gelişmiştir. Kökeni Antik Çağ‘a uzanır. Platon ve Aristoteles, kötü yönetimlere karşı halkın direnişini ahlaksal bir zorunluluk görmüştür. Roma Hukuku da despotik yönetime karşı direnişe yer vermiştir. Ortaçağ’da Thomas Aquinas, adaletsiz yasaların bağlayıcı olmadığını ve halkın bu tür yasalara karşı direnme hakkı olduğunu savunmuştur. Modern anlamda direnme hakkı, Magna Carta (1215) ile İngiltere’de ilk kez hukuksal çerçevede tartışılmıştır. 16-17. yy’da, Reform hareketleri ve İngiliz Devrimi (1642-51) bağlamında bu hak güçlenmiştir. John Locke, hükümet halkın haklarını çiğnerse (ihlal ederse) direnme hakkını savunmuştur. Bu fikir Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi (1776) ve Fransız Devrimine (1789) önemli katkı sağlamıştır.

  • Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi (1776): Thomas Jefferson, halkın baskıcı yönetime karşı direnme hakkını meşru bir hak olarak belirtmiştir.
  • Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi (1789): “Her toplumda, insan haklarını güvence altına almayan bir hükümetin meşruiyeti yoktur.” ilkesi yer almıştır.
  • Sevr Andlaşmasına ve Saltanata karşı Türk ulusunun Atatürk önderliğinde verdiği bağımsızlık savaşı da H.H. Dinamo ve kimi düşünürlerce “Kutsal İsyan” olarak nitelenmiştir.
  • BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (1948): Kişilerin baskıya karşı direnişinin, insan haklarının korunması için gerekli olduğu vurgulanmıştır.
  • Alman Anayasası (1949): Demokratik düzene tehdit oluşturan yönetimlere karşı halkın
    direnme hakkını tanımaktadır (m.20).
  • Arap Baharı (2010-2012): Tunus, Mısır ve öbür ülkelerde halk, otoriter (baskıcı) rejimlere karşı direniş hakkını kullanarak önemli kazanımlar edinmiştir.

Direnme hakkı tarih boyunca meşru bir hak olarak savunulmuş, anayasalar güvence altına almıştır (Örn. 1961 Anayasası Başlangıç bölümü). Günümüzde bu hak; demokrasi, insan hak ve özgürlükleri için yerleşik, temel bir ilke olarak kabul görmektedir.

Dr. Ahmet SALTIK
***
Genel sonuç bildirgesi, 7 konuşmacının ve açıkoturum (panel) sonrası Forum’da dile getirilen düşünceleri yansıtmak üzere önümüzdeki günlerde kamuoyuyla paylaşılacaktır.

Sevgi ve saygı ile. 16 Mart 2025, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, BSc, LLM
A​tılım Üniv. Tıp Fak – Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı
Hekim – Hukukçu – Siyaset Bilimci
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik       X (Twitter) : @profsaltik

Devletin hukuki sorumluluğu

Suna Türkoğlu
EMEKLİ DANIŞTAY ÜYESİ

12 Mart 2025, Cumhuriyet  Olaylar Ve Görüşler: Devletin hukuki sorumluluğu – Suna Türkoğlu

Demokratik hukuk devletleri, evrensel hukuk ilkelerine ve kendi anayasalarının koyduğu
hüküm ve kurallara uymak; bağımsız yargı organlarının kararlarına uygun işlem ve eylemlerde bulunmak zorundadır. Kamu gücü kullanma ayrıcalığıyla donatılmış İdarenin de, kurmuş olduğu veya kurulmasına izin verdiği kamu hizmetlerinden ve istihdam ettiği kamu personelinin
hizmetle ilgili tutum ve davranışlarından doğan hukuksal sorumluluğu vardır.

Devletin hukukla bağlı olması, kamu yönetiminin her türlü eylem ve işlemlerinde hukuka uygun davranması ve bunlara karşı yargı yolunun açık olması mutlak bir zorunluluktur.

Devletin temel amaç ve görevleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 5. maddesinde

  • Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti
    ve demokrasiyi korumak; kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak
    “ olarak belirlenmiş bulunmaktadır.

Bugünkü hukuk devleti insan haklarına yalnızca saygılı olan değil; aynı zamanda bu hakları koruyabilecek adil düzeni kurup yaşatmayı başarabilen devlettir. Dolayısıyla devletin
hukuki sorumluluğu, insan haklarının söz konusu olduğu her yerde ve her alanda vardır.

Anayasaya göre devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde yasa önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar. İnsanlar da yaşamak, maddi ve manevi varlıklarını korumak ve geliştirmek hakkına sahiptirler. Bu nedenle de anayasa ile tanınmış olan
hak ve özgürlükleri ihlal edilen her bireyin yetkili makama başvurma hakkı bulunmakta olup,
bu olanağın geciktirilmeksizin kendisine sağlanmasını isteme hakkı vardır. Çünkü anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve
kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

SORUMLULUĞUN TEMELİ

Devletin hukuksal sorumluluğunun temeli anayasadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik bir hukuk devleti olduğunu belirleyen 2. madde ile; İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğunu hükme bağlayan 125. madde; İdareyi objektif-sübjektif,
olumlu-olumsuz, açık-kapalı, eylemli-eylemsiz, hukuki-fiili olarak bir biçimde sonuç yaratan
tüm icraatlarından ve hatta hareketsiz kalmasından sorumlu tutmaktadır. Ayrıca 129. madde ile önemli bir sorumluluk ilkesi daha ortaya konulmuş ve kişilerin kamu hukukuna tabi görevlerle
ilgili olarak uğradıkları zararlardan ötürü, bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil,
ilgili kurum aleyhine dava açacakları belirlenmiş bulunmaktadır.

BOZULAN DENGE

Devletin ve İdarenin geleneksel, ahlaksal, vicdani sorumluluğu elbette ki vardır.
Ancak asıl önemli olan, kişiye göre değişmeyen ve herkese eşit uzaklıkta bulunan
hukuksal sorumluluğudur. Devletin hukuksal sorumluluğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın bu konudaki içtihatları ile biçimlenmekte, vücut bulmakta ve varlık kazanmaktadır.

Devletin hukuksal sorumluluğu, kamusal faaliyetler sonucunda İdare ile kişiler arasında,
kişi aleyhine bozulan dengenin yeniden kurulmasını sağlayan hukuksal bir kurumdur.
İdari etkinliklerden dolayı veya bu etkinliklerin sonucunda, idare edilenlerin zararına
bir durumun ortaya çıkması durumunda, bu zararın devletçe tazmin edilmesini sağlar.
Devletin hukuksal sorumluluğu, lütuf veya atıfet duygularıyla kişilere belli miktarda
para ödenmesini öngören bir kurum değil; demokratik toplum düzeninde ve hukuk devleti bağlamında biçimlenen “yöneten-yönetilen” ilişkisinin ortaya çıkardığı hukuksal bir sonuçtur.

İdare, faaliyetlerini, tesis ettiği işlemleri ve icra ettiği eylemleri ile gerçekleştirmektedir.
Faaliyet alanında ortaya çıkan hukuksal sorumluluk, idari yargı yerlerinde açılacak tam yargı davalarıyla belirlenmekte olup bu sorumluluk, idarenin hizmet kusuru, kusursuz sorumluluğu ve sosyal risk ilkeleri kapsamında  değerlendirilmektedir. İdari işlem ve eylemlerden kaynaklanan tam yargı davalarında idari yargı mercileri, işlem ve eylemin niteliğini ve idare işlevinin yerine getirilmesi sırasında icra veya tesis edilip edilmediğini, her bir olayda ayrı ayrı
ve idare hukukunun ilke ve kurallarını gözeterek değerlendirecektir.

Çağdaş devlet, öncelikle demokratik hukuk devleti olarak sorumluluk üstlenen devlettir.
Bu hukuksal yaklaşım nedeniyle de idari yargı, idare hukukunun ilke ve kurallarını bu anlayış çerçevesinde ve anayasal düzenlemeler doğrultusunda uygulamak suretiyle, idarenin sorumluluk alanını ve sorumluluk sebeplerini belirlemek ve sorumluluğun gereklerini kararlarında
ortaya koymak zorundadır.

NEFES

Suay Karaman

Ülkemizin tüm sorunları bir yana bırakılıp PKK terör örgütünün bebek katili başı, gerçek adı Artin Agopyan olan Abdullah Öcalan’dan barış elçisi yaratılmaya çalışıldı. Öcalan soyadı ile gerçekten Türklerden öç almak için savaşan bu emperyalizmin maşası ile sözde barış görüşmeleri yapılmakta ve PKK terör örgütünün kendini feshedeceği, silah bırakacağı gibi söylemler ortaya atılmaktadır.

Ermeni terör örgütü ASALA’nın eylemlerini sona erdirip, PKK terör örgütü ile ülkemizi bölmeyi, parçalamayı amaçlayan ABD ve AB, bu isteklerinden vazgeçmemişler ve şimdi farklı bir senaryoyu uygulamaya koymaktadırlar. Milyarlarca dolar harcamamıza ve elli binden çok insanımızın ölümüne neden olan PKK terör örgütü ile mücadele yerine, pazarlık yapanları
tarih unutmayacağı gibi bağışlamayacaktır da.

15 Şubat 1999’da yakalanan “Benim de annem Türk, Türk devletine hizmet etmek istiyorum,
beni kullanın
” diyen Abdullah Öcalan, şimdi “gelin tarihsel ilişkimizi yeniden düzenleyelim” diyerek
Türk Milletini ve Türk Devletini pazarlığa çağırmaktadır.

  • Aptallar, yüzeyseller, hainler ise bunu barış olarak adlandırmakta ve sevinmektedirler.

Terörist başının geçtiğimiz Cuma günü yaptığı açıklamanın özeti şöyledir:

  • “Kürt realitesinin tanınmaması”,
  • “kimlik inkârı”,
  • “cumhuriyetin tek tipçi yorumları”,
  • “demokratik toplum”,
  • “cumhuriyetin ikinci yüzyılını demokrasiyle taçlandırmak”

Bu işin ardalanında ise terörist başına ‘umut hakkı’, anayasada ‘millet tanımı’, ‘eğitim dili’ değişiklikleri gelecek için ve cumhurbaşkanlığı seçimi için gizli pazarlıklar vardır. PKK terör örgütünün eli kanlı başıyla yapılan görüşme heyetinde olan ve “bu cumhuriyetin ne hayrını gördük?” diyen Sırrı Süreyya Önder, basın toplantısının sonunda terörist başının bir notunu paylaşarak şunları söyledi:

  • ”Bu perspektifi ortaya koyarken şüphesiz silahların bırakılması ve PKK’nin kendini feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir.”

Yeni yapmak istedikleri anayasada ilk dört madde kalsa bile 42. ve 66. maddelerin değiştirilmesi ile PKK terör örgütünün istekleri karşılanabilecektir. Bu konuda 26 Şubat 2025’te İzmir Bakırçay Üniversitesi’nde Hukuki Araştırma Derneği’nin düzenlediği panelde Binali Yıldırım, sinyalleri verdi. Konuşmasında sivil anayasanın bir an önce yapılması, vatandaşlık tanımının yeni anayasada gözden geçirilmesi ile vatandaşlığı önceleyen bir güncelleme yapılabilmesi ve
Tayyip Erdoğan’ın yeniden aday olmasının yolunun açılması gerektiğini vurguladı.

  • Terörist başının silah bırakma çağrısında, Atatürk’ün kurduğu üniter, demokratik ve laik ulus devleti, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni hedef alınmıştır.

Madem PKK terör örgütü,  terörist başının “silahları bırak” çağrısıyla silah bırakıyordu da,
neden 25 yıldır beklendi? (AS: AKP 22,5 yıldır tek başına iktidar! Aklı şimdi mi başına geliyor?)

TBMM’deki yalnızca İYİ parti, bu çirkin pazarlığa karşı çıktı.

Kimileri desteklerken, kimileri yuvarlak sözlerle geçiştirdiler.

  • ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dili Türkçedir,
  • kırmızı çizgimiz üniter devlettir,
  • hapis cezası almış PKK teröristlerinin affı mümkün değildir’

diyemeyen hiçbir siyasetçi, siyasal parti ve demokratik kitle örgütü açıkça Türk Milletinin karşısındadır.

Bu doğrunun ışığında, gerçek yurtseverlerin ve Atatürk milliyetçilerinin, yinelenen yeni açılım süreçlerine karşı çok dikkatli olması gerekmektedir.

19 Ekim 2009’da barış süreci diye davulla zurnayla karşılanan eli kanlı PKK teröristleri,
Habur’da çadır mahkemeleri kurularak serbest bırakılmıştı.  Daha sonra PKK terör örgütüne
3 Mart 2013’te AKP iktidarı tarafından çağrı yapılmıştı. Nevroz’da okunan terörist başının mektubu, beklenen etkiyi yapmadığı gibi, terör örgütü kendisine gösterilen hoşgörü ortamından yararlanarak 2015-2016 arasında Hendek Savaşları için bölgeye yığınak yapmıştı.
Bunun sonucunda yaşanan olaylar, yüzlerce vatandaşımızın ve güvenlik görevlilerimizin ölümü ile sonuçlanmıştır.

Yapılan bu rezilliklerden sonra terör bitti mi? Bu sözde barış sürecini yeniden planlayanlar, allayıp, pullayıp servis edenler, destek verenler, destek olanlar öldürülen elli bin insanımızdan utanmadınız mı? Yaralanan, engelli (sakat) kalan insanlarımızdan utanmadınız mı?
Şehitlerimizin çocuklarından, yetimlerden, öksüzlerden, yüreği yanan analardan, babalardan, kardeşlerden, tek başına yaşam savaşımı vermeye çalışan eşlerden utanmıyor musunuz?

2018 Mart ayında Afrin’de şehit olan askerimizin evine giden bir binbaşının anlatımı, içinde biraz sevgi olan insanların nefesini keser:

  • “Ailesine taziyeye gittiğimiz şehidimizin beş yaşında bir kızı vardı ve elindeki mavi balonu hiç kimseye vermiyordu. ‘Beraber oynayalım mı?‘ dedim. ‘Olmaz, patlarsa ölürüm’ dedi. ‘Patlarsa ben sana binlerce balon alırım.’ dedim. Minik kız, beni bir mıh gibi yere saplayan ve karşılığında hiçbir şey söyleyemediğim şu yanıtı verdi: ‘Babam şişirdi bu balonu, içinde onun nefesi var…‘ Şehidimizin beş yaşındaki küçük kızının elindeki balonda babasının nefesini saklaması duygusu karşısında söylenecek söz olabilir mi? Terör örgütüyle yapılan bu
    hain pazarlık ihanet değilse, nedir?

Adına Büyük Ortadoğu Projesi-BOP denilen ama aslında Büyük İşgal Projesi olan bu emperyal projenin son durağı İran ve Türkiye’dir. İran ve Türkiye, işgal edilen öbür devletler gibi değildir; köklü gelenekleri ve devlet yönetimleri vardır. Anadolu topraklarında yanan Mustafa Kemal’in ateşini söndürmek olanaksızdır. Emperyalistler de bunu bildiği için, her türü hileli yolla ülkemizi yoklamaktadırlar. Ancak Kuvayı Milliye bilincini hiçbir biçimde öldüremeyecekler.
(Azim ve Karar, 3 Mart 2025)

EDİP AKBAYRAM

Suay Karaman

(AS: Bizim kısa  notumuz yazının altındadır..)

Mücadelenin ve umudun sesi, kendine özgü yorumu ile tanıdığımız değerli sanatçı Edip Akbayram’ı geçirdiği zatürre sonrası yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle 2 Mart 2025’te İstanbul’da yitirmenin üzüntüsünü yaşamaktayız.

29 Aralık 1950’de Gaziantep’te doğan ve dokuz aylıkken çocuk felcine yakalanan Edip Akbayram, çocukluğunu bu hastalığın pençesinde geçirdi. Müziğe tutkusu da çocukluk yıllarında başladı. Lise yıllarında kurduğu orkestra ile
Pir Sultan ve Karacaoğlan‘ın şiirleri üzerine yaptığı bestelerle müzik dünyasına adım attı.
1971 yılında İstanbul’da Altın Mikrofon Yarışması’na katıldı. Âşık Veysel‘in bir şiirinden esinlenerek gerçekleştirdiği ilk bestesi olan “Kükredi Çimenler” şarkısıyla birinci oldu ve müzik dünyasında kendine sağlam bir yer edindi.

1974’te kurduğu Dostlar Orkestrası ile Türk Halk Müziği ve rock müziğin birleşmesiyle ortaya çıkan Anadolu rock türünde unutulmaz eserler (yapıtlar) verdi.

  • Edip Akbayram halkın sıkıntılarını, mücadelelerini ve umutlarını şarkılarında anlattı.
    Bu yüzden şarkıları, ezilenlerin ve emekçilerin yüreğinde yıllardır yaşamaktadır
    ve sonsuza dek yaşayacağına da kuşku yoktur.

Bekle Bizi İstanbul” şarkısında ‘haramilerin saltanatını yıkacağız’ söylemiyle, “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” şarkısında umut aşılamasıyla, “Aldırma Gönül” şarkısıyla her şeyin üstesinden geleceğimizi, “Güzel Günler Göreceğiz” şarkısıyla güneşli günlere kavuşacağımızı seslendirerek gönüllerde büyük sevgi kazandı.

Fethullah Gülen’in vereceği ödülü kabul etmeyen nadir kişilerdendi.

Fethullah Gülen’den ödül alanların “Yılın Atatürkçüsü” seçilmelerinin aksine, unutulmaz Cumhuriyet Mitinglerinin güçlü ve gür sesiydi, şarkılarıyla milyonların içini ısıtan halk sanatçısıydı. Atatürk devrimlerinin ve cumhuriyetin söz konusu olduğu her yerde sesiyle, müziğiyle bulunması unutulmayacaktır. Cumhuriyet mitinglerine kendi olanaklarıyla katılıp, ücret almadan umut aşılayan büyük bir değerdi.

17 Mayıs 2009’da Atatürkçü Düşünce Derneği olarak Ankara’da bir milyonun üzerinde bir katılımla düzenlediğimiz mitingi anımsamadan geçemeyeceğim. Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Sekreteri olarak Edip Akbayram ile görüştüm. Mitinge katılmaktan onur duyacağını söyledi ve küçük bir istekte bulundu; “beni otelden alıp, sonra yine otele bırakabilir misiniz?”
Bu görevi gerçekleştiren eşim Gülümden Alev-Karaman, Edip Akbayram’ı otelden alarak
miting başlamadan önce alana getirdi. Miting başlayana dek Edip Akbayram ile sohbet ettik.
Son derece alçakgönüllü, hoşsohbet, sevecen bir kişilikti. Konuşma sırasında Gaziantep yemeklerinden söz açılınca, “Mutlaka İstanbul’a gelin, sizi nefis Gaziantep yemekleri yapan restorana götüreceğim.” dedi. Miting bitince otele götürmek üzere Edip Akbayram’ı
eşim arabasına aldı. O kalabalıkta araba ağır ağır yol alırken, araçta Edip Akbayram’ın olduğu fark edildi. O insan seli, arabayı kucakladı, sırtladı ve elden ele, omuzdan omuza,
miting alanından Anıtkabir’e doğru adeta havada uçurup, götürdü.

Son derece üretken ve yaratıcı bir sanatçı olan Edip Akbayram, rüzgâra karşı şarkı söyleyerek, topluma karşı bilinçli aydın sorumluluğunu üstlendi. Eğilmez, bükülmez dik duruşu ile
birçok sanatçının önüne geçerek; müziği, güçlü sesi, insancıl duruşu ve Cumhuriyete bağlılığıyla unutulmazlar arasında yerini aldı.

İlkelerinden hiç ödün vermeden, Cumhuriyetin aydınlık yolundan yürüyerek, milyonların gönlünü kazanan saygın ve büyük sanatçı Edip abim, huzur içinde uyuyun. Ülkemize yaptığınız katkılarınız hiç unutulmayacak, şarkılarınız yıllar yılı hep belleklerimizde yerini alacak ve çok özleneceksiniz… (Azim ve Karar, 10 Mart 2025)
======================================
Dostlar, 

Sevgili dostumuz Suay Karaman, bizim de duygularımıza aracı oldu bu sıcacık yazısıyla..
Gaziantep Şehreküstü Otaokulu’nda (sonra Şahin Bey Lisesi) sınıf arkadaşımız olan merhum Edip ile 60 yıldır süregelen dostluğumuz, O sonsuzluğa kanatlanınca fiziksel olarak sonlandı. Ama gönlümüzdeki tahtta oturmayı sürdürüyor..

Sevgi ve saygı ile. 10 Mart 2025, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, BSc, LLM
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı
Hekim, Hukukçu-Sağlık Hukuku Uzmanı, Mülkiyeli
www.ahmetsaltik.net        profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    X : @profsaltik
https://www.instagram.com/ahmet_saltik

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 05 Mart 2025

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

BAŞ

RTE, teğmenler olayı ile ilgili Kuvvet Komutanlarını eleştiren Özgür Özel’e

  • “Başkomutan olarak sana sesleniyorum; ayaklarını denk al almazsan denk getirmesini biz biliriz. Ordumun komuta kademesine laf atma yetkisi ve haddi sende değildir, haddini bileceksin.”

Tehdit, şantaj RTE’nin Yeni Türkiye demokrasisi yöntemi.

Başkomutanlığı ise meal/anlam hatası…

(AS: “Anayasa m. 117 – Başkomutanlık, Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevi varlığından ayrılamaz ve Cumhurbaşkanı tarafından temsil olunur.” Buna göre RTE Başkomutan değil. Başkomutanlık yetkisi TBMM’nin. RTE salt “temsil ediyor. Okuduklarını mı anlamıyorlar, çarpıtmak mı seçiliyor?) 

BOP’ÇULAR

Öcalan Çağrısı’nın arka plan açıklamaları gelmeye devam ediyor.

Kandil ve DEM Öcalan’ın serbest bırakılması ile siyasal ve hukuksal düzenlemeler (ana dilde eğitim vb.) yapılmasını istedi.

AKP megafonu olarak kullanılan Binali Yıldırım iki koşulu dillendirdi :

  • Vatandaşlık tanımı yeniden gözden geçirilebilir.
  • Yerel yönetimlerde adem-i merkeziyetçilik düşünülebilecek bir husus.

Anlaşılan hiç pazarlık yokmuş!

BOP’çu çocukları!..

PAZARLIKSIZ

DEM Parti Eş başkanı Tülay Hatimoğulları, “Demokratikleşme, barış bir siyasi pazarlık konusu olamayacak kadar değerli ve önemlidir, siyaset üstüdür. Tüm kamuoyu bunu böyle bilmelidir.
En temel haklar pazarlık konusu yapılamaz, yapılmamalıdır.

İstediğimizi alırız, yoksa yooook diyor…

MADIMAK

Madımak’taki 35 canın 23 katili, AYM kararı (çakmak ile yangın çıkarmak terör eylemi sayılmayacağından) ile serbest bırakıldı.

Gezi mahkumları yerinde.

İşine geldiği gibi AYM…

ANTİ-LAİK

Zorlu Holding’in CEO’su Köksal, şirketin 70 yıllık tarihinde Ramazan ayı kutlaması yapılmadığını ve bu tür dinsel kutlamaların kurumsal olarak doğru olmadığını belirtti diye İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ‘inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme’ suçundan resen soruşturma başlattı. Köksal’ın ifadesi alındı.

Kim neyi engelledi?..

İKİLİK

MEB, okullardaki Ramazan etkinlikleri kapsamında “Ramazan günlüğü tutulmasının ve oruç tutan öğrencilerin ödüllendirilmesi” talimatı verdi.

Öğretim Birliği Yasası’nı (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) ihlalden soruşturma açarlar mı?..

AVOKADO

Reis, Medine hurması ve manda yoğurdu ile sağlıklı beslendiğini anlatmıştı.

DİB’lığı da sahurda avokado (tanesi 70 TL) yenmesini önerdi.

Zenginler iktidarının Diyaneti…

KİM BİLİR?

İmamoğlu’nun tarafgirliğini gündeme getirdiği bilirkişi hakkında haber yaptıkları için yargılanan ve haklarında 24-55 yıl hapis talep edilen beş gazeteci berat etti.

Bilirkişi, savcı veeee yargıç…