Dr.Serdar KOÇ Şiiri : KARANLIĞIN ŞAFAĞI

Dr. Serdar Koç

KARANLIĞIN ŞAFAĞI

-karanlığın şafağı göründü/ karanlığın ışığı açıldı önümüze-

benden sonra doğanlar çocuklarımdır/ kitaplardaki
tüm bilgiler eninde sonunda eskir/ geçmişin kimi dehaları ışır hâlâ,
kimileri aşıldı/ sürülmüş tarlalar en eski görüntüsüdür/ “kutsal”
insan uygarlığının/ taşın yontulması, demirin dövülmesi…

lütfen hiçbir siyaseti mumyalamayalım/ bir an önce gömülmeli siyasiler
allayıp pullamadan/ eninde sonunda her biri birer mezarlık ahalisi

sevdiklerimize veda edecek zamanımız bile olmayacak
kemiklerimize dek çürüyeceğiz, mezar taşımıza dek
Bir büyük karanlığa düşeceğiz, sonsuza dek, bilelim
ve zamanı geldiğinde, vakit erdiğinde, ayrıntılar da silinecek
hiçbir şeyin belleği kalmayacak; her şey; artık olmayacak

o büyük ırmağın kıyısında yüzyıllardır oturuyorduk;
hep oturuyorduk nesiller boyu, ama ırmak da olmayacak
kaynağını kuruttuk çünkü/ hep beraber/ olmayacağız
kalbin taş kesilecek sonunda, en sonunda kurşun dökecek üzerine zaman

ben hep yalnızdım; senle/ sensiz/ kentler kurduk hiç var olmayan
hep hasretine yandığım yârimle başka kentlere taşındık
hiç durmadan taşındık kentimizin bir semtinden diğerine
kentimiz de bizle birlikte taşındı bir kentten diğerine/ halbuki
sevgilimiz gelmedi peşimizden/ ırmaklar boyu… (bungun…

her insanı her okuyuş, başka bir insan/ bir metni her okuyuş
her okuma başka bir evren/ başka duyarlıklarda yaşayan
bütün kuşlar geceleri kendi yuvalarına döner; cümle mahlukat
oyuklarına doluşur; karanlık hep kendini tekrarlar/ mütemadiyen

sırtındaki yükü hafiflet yoksa erken öleceksin/ demedi deme
her gün/ akşamına sonlanır/ tekrarlayan gün yoktur, akşam olur…
her dünyalı ay’ı sonsuzluk sanır/ rüyasız var olamayız
rüyalarımız gerçeğin kaynağıdır/ sözcüklere el verir

masa kurar/ rakı içer/ muhabbet eder/ yarenlik ederiz
ölü bir şehzadenin yarım kalmış düşü müydü bütün bunlar
düş ölümlüdür/ şiir kalıcı/ sahi kalıcı mıdır/ sahih mi?

biz hep peynir yiyoruz, şarapla ve rakıyla, yüzyıllardır, bazen
üzerine kahve içiyoruz, bazen likör/ elma yediğimiz de oluyor;
yine kahveli ve de limonlu/ ama bu sefer kahvemiz ıslak değil, kuru)
(birayla cilaladığımız da oluyor// votkayı, viskiyi yedeklediğimiz de…

çaydanlık taştı, süt köpürdü/ sevgilimin parmakları ince, uzun ve güzel
çocukluk arkadaşlarımla yazık ki yazgımız ayrıldı, hiç istemeden
hiçbir zaman yolun öte yakasına geçemedim, çok istememe rağmen
ömrüm; ömrüm hep suyun bu kıyısında kalsa da buluşur köklerimiz

ah! ki ah! şehzadeyi uyku tutmuyor/ ölmüş atalarını özlüyor/ ağlıyor
hey! ilk gençlik hülyasının yoldaşları/ neredesiniz/ hangi cehennemde
her şeyden fazla size ihtiyacım var/ hangi cehennemin dibinde…
artık çıkın kovuğunuzdan/ görmüyor musunuz size ihtiyaç var

kırmızı şekerler damlıyordu dillerinizden/ bir damlası tutuştururdu
devasa karanlığını yobazın/ oysa oturarak geçti ömrünüz/ eli kolu bağlı
bağlamadılar ki/ öyleydiniz zaten/ sanki karanlığa gönüllü/ ışıktan korkan
metafor, değil ama metafor ömrüm, değil, benim ömrüm değil bu

sen bakıyorsan o da sana bakıyordur/ yoksa bakmak fiili olmazdı, olamaz
olanaksız/ uluslar arası sularda kıydım nikahımı şiir ile/ beşik kertmesi
gerçeğin bir başına anlamı da yoktur, insansız/ karşılıklı birer acı kahve içelim
ikimiz/ zerdali ağaçlarının gölgesindeki o dingin günde/ çene çalalım
bahçelerden meyve çalalım/ ortak arkadaşlar üzerine yine/ laflayalım

on binlerce, yüz binlerce köle emeğiyle kuruldu büyük tarihi yapılar
hiç tarih bilinci olamadı kölelerin, düşünceleri de/ köleliğini bilemediler
ağaç insandan daha geniş görür dünyayı/ yapraklarıyla/ verevine
bir mevsim boyu gördüğünü/ götürür toprağın altına// biriktirdiği
tüm arkadaşlıklarını da götürür beraberinde/ güvenin ağacın belleğine
(kapitalizmin gezegenimize verdiği zarar saymakla bitmez/ ve insana…
ey yeryüzü kıygınları! örgütlenin; “el pueblo unido jamás será vencido”)

arkadaşlık, çocukken/ daha çok da gençken güzel/ doyulmaz tadına
birbirinin hayallerine taşınırlar/ düşlenirler/ uçsuz bucaksızdır dünya
elle tutulabilir birer hakikattir düşleri/ düşleri abartısız sahiplenirler
bütün tanımlamaları darmadağın eder/ kurguyu yıkar/ ezber bozarlar

bütün bu soyut sözcükler asıl gerçeğimiz/ gerisi hayal/ en sonunda
insan da yaşam da yok olur/ sözcükler kalır/ zamanın belleğinde
nedensellik, felsefe ve bilimde bir anlam ifade eder/ kelebekler ve
kertenkeleler bunu bilmezler/ yaşarlar gök kubbenin altında/ yalnızca

rüzgâr her şeyi savurur/ ve ayıbımızı yüzümüze vurur/ rüzgârın belleği…
insan söze ulaşabildiğinde insan oldu/ çok sonraları insanlaşabildi…
sandalyeye yerleş, içkini yudumla/ sigara tüttürme!/ çay iç, kitap oku
bol bol oku, eh! ara sıra da yaz biraz/ bir iki dize/ yaz boyu, dinmesin esinti

yol ayırımında kayboldum ve dönemedim bir daha başladığım yere
gerçeğe hapsoldum/ yaz boyu esti rüzgâr, kapılar pencereler arasında
çıngırakların ezgisi/ belleksiz düşünülmez, düşünmeyince de bellek oluşmaz
çocuklar ve fidanlıklar durmadan büyür/ kimse engel olmamalı onlara
rengarenk yelkenlilerin gökkuşağı filosu/ gün arası birkaç saniyelik rüyada

meze tırtıklayıp kadeh çakıştıralım, sözcüklerle oynayalım/ yaz vedasında
yaşlı gençlerle, genç yaşlılardan, bir de çocuklardan bahis açalım/ annesinin
sofrayı hazırlayıp da onu oyundan çağırdığı zamanları özlemeyen çocuk
yok/ her yaşta çocuk, her yaşta anne/ ayrılığın yarası öylesine derin…

dünya, pencerenden gördüğün kadar/ çepeçevre/ birbirine paralel ve
dik/ üç çift düzlemin arasında geçer ömrümüz/ adına ev dediğimiz oyuk
sokaklar ki kilometrelerce oysa/ ve bulvar/ dağ bayır/ el ele gezdik sevgilimle
türlü nebatlar, çiçekler, rayihalar tadında, gezip tozduk/ ölmeye yakın…

tembellik hakkını kullanır bir gün/ kırk yıl kamuda çalıştıktan sonra, felsefe ve
siyaset konuşur şair/ ve aşık olur/ sayısız kitaplar okur ve kadehler okutur…
sevgilim meyveleri ayıklıyor, ben peynir dilimliyorum ve rakı soğuyor sessizce
buzdolabında/ su ve buz hazır/ kavun kesiyorum, mis tadında ağızda eriyor
sohbetler demindeyiz, aşk faslında, esintili bir yazı daha bırakmışız geride
secde etmiş de aşkın önünde/ orda huzur bulmuş gibi sanki…

ünsüz bir serdarım/ ünlü harflerle arası iyi/ bir şiirle daha vedalaşmaya doğru…
yontu tamam, yazımı bitti, işçilik, derken/ dinlenmeye çekildi/ demleniyor…
dil işçiliği şiirin bazen uzun sürer, belli olmaz, bazen de bir çırpıda…/
mezar taşım da çürüyecek bir gün, biliyorum, kalırsa bir iki dize…/ (sözcüklerin ebesi…

tadı kaçtı kasıklarımızın sevgilim, suyu çekildi, dünya saati yönünü ayrılığa döndü
upuzun bir mezarlık dünya, ötesi upuzun bir karanlık, kasveti şimdiden bastı
mutlu yıllarım da olmuştu/ anne, baba ve dört kardeş / kısa süren bir düş
tüm çocukluk ve gençlik arkadaşlarımdan ayırdı yaşam/ dünya görüşünü boş ver
görme daha iyi/ sakıncalı insanlar; dünyanın yüzü suyu/ onlar da küsüp gitti…

gövdesi gibi belleği de; fark edilmez yavaşlıkta ufalır/ kuruyup kabına girer de
bir avuç çocukluk anısına dönüşüverir insan/ sonra o da uçup gider/ döner cenine
hiç yaşanmamışçasına öykü/ gözyaşıyla yıkanan…/ (Acıbadem…

çok uzaklardan, kederli bir tebessümle bakıyor çocuklarına ve ömrü hayatına;
sonra yarasının kabuğuna çekiliyor, orada kayboluyor, uzun ara…
uyuyan gözlerinden kucakladım/ sabaha değecek yüreğim sana

her ayrıntıyı anımsayanım, çocukluk yıllarımın belleği anam, kendinde değil…
hem yanımızda taşıdığımız hem geride bıraktığımız tek şeydir anılarımız
hem geçmişimiz hem geleceğimiz/ yazgısı gurbet olana, ardınca el sallayanım
geceler boyu sabi uykularımda üzerimi örtenim/ can kaynağım/ höllük eleyenim…
Sultanahmet ile Ayasofya arasından kızıl bir gülle halinde devriliyor güneş ufka

Cerrahpaşa./ Haydarpaşa Numune’den sonra Bahçelievler Medicalpark yoğunbakım…
sekiz ağustos cumartesi öğleyin, dünya telaşıyla kesti merhabayı sonsuza değin
yol boyu solumuzda ince bir kavun dilimi ay/ gün ağarırken vardık Amasya’ya
Kayabaşı köyünde atalarının toprağına sırladık bizdeki emanetini, ertesi öğleüstü
(toprağa sırlanmadan henüz/ kalbin sırlarını yüz yüze (yazıya) dökmek gerek…

-doğduğu(m)(uz) evi şimdi cangıl otlar bürümüş/ “Yavru uçmuş ıssız kalmış otağı”-

çocuklar yine ıslık çalarken yakalandı, cezaları idam/ hırsızlar çaldıklarıyla böbürlendi
uzun ve karanlık bir yıl oldu/ kitaplar kapandı/ polis takibinden kurtulamadık yine
iktidar partisi kaybettiği bir genel seçime karşı darbe/ ülke savaşa…
muhalefet yine bölündü, bir kısmı darbeci/ büyük yıkımlar, ölümler…
yoksullaştık/ yas bile tutamadık faşist yargıçların pençelerinde can verirken çocuklarımız

ben Serdar Koç; Mehri hatunun doğurduğu ilk çocuk/ öğretmen Haydar beyin büyük oğlu
Sinan, Sermet ve Semra’nın ağabeyi/ Kerem, Gülnihal, Haydar Özgür, Elvan ve Boran’ın
amcası/ Fırat’ın dayısı/ Elif ve Ezgi’nin babası/ ve bir tabur erkek ve kadının kuzeni…
bir gün daha fazla olabilmek için kızlarımla/ nelerden vazgeçmedim ki ama değerdi…

yıllar yılı sürdü memuriyet hayatı/ kıyamete dek/ bıktım usandım/ ilenmelerinden
şikayetlenmelerinden/ hiçbir şeyi beğenmemenden/ sızlanmalarından
karanlığında kaybolduğum ruhum, rüyalarıma giren/ ölümün sesi-
ayırt edilir diğerlerinden/ soğukluğuyla iliklerimize dek ilerleyen…

diş minesi kadar sağlam olsun dizelerin/ sözcüklerin anlatabildiğincedir dünya
ben bu dünyanın sırrına erdim de/ söylemem billahi/ ayaklarınla yürürsün
ellerinle sever, okşarsın/ yazarsın da/ soyunur redifini sözcüklerin

aşk azabına talip, ömrünü adayabileceğin bir yalana aldanmak istersin
dilek ağacına bağlanmış bir çaput misali, çıplak dalda savrulursun
başkalarının acılarıyla tecrübe olunmaz, başa gelmeyince…

çocukken ne çok ağaca tırmanırdım/ uç dallarından ötelere…
evren kendini bilmek istedi ve insanı yarattı/ vakitlice uyu da dinlen yavrum
yarın erken kalkacaksın/ annesinin rüyasıdır çocuklar/ rüyalarında annelerini gören
rüyalardan bir dünya/ uzanıyor/ nesneye ant olsun ki/ (…)

yaprakların yeşerecek, taptaze meyveler verecek tüm dalların…
dişlerinin tadı damağında elmanın/ uçsuz bucaksız bir aşk ülkesi yüzü
ey! karanlığın ışığı; (ey! karanlıktaki ışık) (ey! karanlığımın içi) sevgilim…

-karanlığın şafağıdır ölüm, cennetin kapısı, aşka açılan, ey kalbim!-

Zeyl:
“çocukluğumun o uzak dağlarında/ yankılanan/ o deli tren çığlık çığlığa/ çekip gitti çoktan
Yeşilırmağa şavkı vuracak hep/ anacığımın/ sel sularında saçların tarayan/ o küçük kızın
çocukluğum; ah o bir nazlı definedir/ boy verir/ gül-gün elma bahçelerinde/ elma bahçelerinde…”

Ağustos 2015, Ankara
(Finli şair Pentti Saarikoski’nin, Karanlığın Dansları adlı şiirinden esinlenerek)
-ANAGRAFİ-

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.