Uçurumun kenarında…

Uçurumun kenarında…

Ergin Yıldızoğlu

2002’de hükümeti ele geçirdikten sonra bir pasif devrim süreci içinde devleti, toplumu dönüştürerek siyasi iktidara yükselen, siyasal İslamın egemen sınıfının ekonomik çıkarlarının, kültürel projelerinin, dış kaynak girişine bağımlı Türkiye kapitalizmi üzerindeki yıkıcı etkileri ülkeyi o uçurumun kenarına getirdi. Ancak bu “kriz” bu etkilere, Daron Acemoğlu’nun, 2006 sonrası kurumsal bozulma olarak gördüğü gelişmelere değinmeden de açıklanabilir. Acemoğlu’nun, nedenlerini anlamakta büyük zorluk çektiği, aslında bir iktidar biçimi olan “kurumsal bozulma” en fazla, ülkenin “uçurumun kenarına” gelişini hızlandırmıştır. Benzer krizlerin Arjantin’den, Brezilya’dan Güney Afrika’ya, Endonezya’ya kadar birçok ülkede kendini gösteriyor olması da yerel nedenlerin ötesinde kapitalist sistem çapında dinamiklerin söz konusu olduğunu söylemektedir.

Kimi ülkeler değil tüm sistem 
Bugün artık bir ironiye dönüşen “yükselen piyasalar” kavramının kapsadığı ülkelerdeki ekonomik zorluklar, öncelikle, bu ülkelerin kapitalist (emperyalist) sistemle olan ilişkilerinin ürünüdür. Bu zorlukların, adeta düzenli aralıklarla sert krizler üretmesinin arkasında, öncelikle, kapitalist sistemin merkezlerinin (emperyalizmin) kapitalizmin krizini yönetmeye çalışırken ürettikleri politikalar, merkezdeki egemen sermaye ile çevredeki bağımlı sermayenin krize uyum sağlama çabaları yatıyor. 
Pazartesi yazımda değinmiştim, bu bağımlılık esas olarak, çevre ekonomilerinin, merkezin ekonomilerinin gereksinimlerine göre şekillendirilmiş olmasından kaynaklanıyor.

  • Çevre ekonomileri, merkezdeki egemen sermayenin, sermaye, üretken kapasite ihracı, finansal spekülasyon, kaynak tedariki gereksinimlerini karşılayacak biçimde serbest dolaşımına açık tutulacaktır.

Kapitalist sistemin yapısal krizleri içinde ve özellikle de krizin finansal kriz momentinde bağımlı ülkeler üzerindeki ekonomik ve siyasi basınçlar artacaktır.

Delikten içeri düşerken… 
Yapısal kriz, II. Dünya Savaşı sonrasının Fordist sermaye birikim rejiminin ve Keynesyen düzenleme sistemlerinin tükendiği 70’li yılların başında patlak verdi. Bu yıllarda merkez sermayenin, krize uyum sağlayabilmek için avlanma alanlarını genişleterek, hızla çevre ekonomilerine gitmeye başladığını görüyoruz. Bu gidişle hızlanan, çevreden merkeze değer transferi, çevre ülkelerde genelleşmiş bir borç krizine yol açtı. Bu borç krizi, çok daha büyük ve hızlı değer transferine olanak verecek yeni bir kriz yönetim modelinin (neo-liberalizmin) çevre ülkelere, IMF ve Dünya Bankası’nın finansal şantajları yoluyla dayatılmasını kolaylaştırdı. 
Neoliberal model, çevre ekonomilerinin mal ve sermaye piyasalarını merkez sermayenin kullanımına tamamen açtı. Böylece merkezden çevreye ikinci büyük sermaye akışı, “yükselen piyasalar” kavramıyla birlikte başladı. Bu akışın beslediği spekülatif balon ve değer transferi, 1997- 98 Asya krizini yarattı. 
En son büyük sermaye akışı, 2008 mali krizinin ardından başladı. Merkez ülkelerin yönetimleri, tükenmiş birikim modelini yenilemeyi deneyeceklerine, Financial Times’dan Wolf’un da işaret ettiği gibi (04/09/18) mali sermayeyi korumaya, toplam talebi restore etmeye yöneldiler. Faizler sıfır düzeyine indi, piyasaya para basıldı, mali sistemin borçları devlet maliyesine taşındı, oradan da bütçe üzerinden halkın sırtına yıkıldı. Düşük faizler, parasal genişleme yatırımları, tüketimi (ekonomik büyümeyi) canlandırmadı. Çünkü, yüzeyde görülen talep yetersizliği, aşırı birikim sorunlarının altında daha derinde, “üretkenlikteki gizemli durgunluk” tartışmalarının ima ettiği gibi bir başka sorun vardı: 

Ortada, kârlılığı restore edecek yeni bir sermaye birikim rejimi yok

Bu koşullarda merkez sermayesi yine çevre ülkelerin ekonomilerindeki değerleri talan etmeye yöneldi. Gelen sermaye yerli ortaklarını zengin ederken ekonomide büyük bir delik açtı. Yükselen piyasa ekonomilerinin halkları, şimdi de işte bu deliklere düşüyorlar.
==================================
Evet dostlar,

Yetkin iktisat bilimcisi Sn. Ergin Yıldızoğlu (Londra Üniversitesinde öğretim üyesidir), son zamanlarda çok çarpıcı – sarsıcı yazılar yazmakta. Özellikle uluslararası ekonomi yazınını (literatürünü) yakından izlemesi ufku genişletiyor.

Çok kıdemli hocamız, bizim de mezunu olduğumuz SBF – Mülkiye’den Prof. Korkut Boratav, Cumhuriyet’te düzenli yazan Prof. Erinç Yeldan, AYDINLIK’ta yazan uluslararası kalkınma iktisatçısı Bartu Soral ve Mustafa Pamukoğlu, Prof. Esfendar Korkmaz.. son derece değerli, iktidara yol gösteren makaleler yayınlıyorlar.

Erdoğan ve danışmanları ne ölçüde izliyor, yararlanıyor, bilemiyoruz.

Ancak ekonomi – maliye  – hazine damada emanet.. Damadın bilimsel donanımı ve mülkiye (kamu yönetimi) donanımı ne ölçüde elverişli bu olağanüstü ağır yüke, o da ortada. Oysa bu olağanüstü dönemde özellikle ekonomi badem bıyıklı – çember sakallı – Erdoğan’ın bakışından duruşundan anlam çıkararak davranacak müritlere değil, Türkiye’nin en yetkin ekonomistine teslim edilmeliydi, edilmeli.. Hala çok geç değil..

  • Damat geri çekilmeli, Bilal işine bakmalı ve

Erdoğan nepotizm illetinden bir parça olsun yakasını kurtarmalıdır; başka yolu yok bunun! Nepotizmin (yandaş kayırmacılığı) panzehiri yaraşırlıktır (liyakat).

Çare                 : Kapalı devre hanedan sultası asla değil (oradan olsa olsa Saray entrikaları ve daha koyu dinci faşizm çıkar!); fakat mutlaka

  • açık – demokratik – hukuka dayalı ve ehiller eliyle, TBMM’ye dayalı çağdaş devlet yönetimidir.Hiç oyalanmadan, Devlet öncülüğünde planlı karma ekonomiye geçiştir.
  • Durum vahim ötesi ciddi ve kritiktir.
  • AKP’yi dinci yandaşları zengin etme ve iktidarı besleme, düzeni dönüştürme… kapalı devresi tüketti.

Ne var ki Türkiye de bu süreçte nefessiz kaldı ve 466 milyar $ dış borç yığılarak bırakın düzenli ödemeyi, faizleri bile yeni borçlarla döndürülemez tıkanmaya düştü. 24 Haziran sonrası 4,5 TL olan $, 7 TL’ye koşuyor.

  • 2 ayda net %50 devalüasyon demektir bu; muazzam bir yıkımdır.

Halka dilediğiniz masalı anlatın, en ağır dinci – kutsal değer sömürüsü yapın.. bu minare bu kılıfa sığmaz.. Mutlaka siyasal faturası da olacaktır ve Türkiye ile birlikte AKP de bu kaçınılmaz bedeli ödeyecektir.

Sevgi ve saygı ile. 07 Eylül 2018, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir