CÂNÂ’ya SERENAT..

 

C Â N Â ‘ ya
S E R E N A T …

 

 

Albümler, albümler, albümler..
Zamanı durdurabilmenin büyülü araçları
Ya da tersine, kurgu-bilimsel canlandırmalarda olduğu gibi,
olağanüstü hızı akıtmanın..
Öyle ya, saniyenin minicik kesitlerinde
bakışınızı birinden ötekine kaydırdığınızda,
resimdeki kişileri o denli yaşlandırabiliyorsunuz bir çırpıda..

Aynştayn’ın karmaşık fizik modelleri niye ki,
zamanın göreceliliğini anlama böyle somutken
Tanrısal bir yeti sahibi oluyorsunuz sanki..
bir eskisine, bir yenisine.. bir daha eskisine, bir daha yenisine..
Gözleriniz mekik dokurken sarıyorsunuz zamanı ileri, geri
Olanca hızınızla, bilgisayarın birkaç avuç içi ekranında üstelik
Hem zamana hem de mekana meydan okuyorsunuz.

Teknoloji işte..
Gel gör ki, bu pek yaman teknoloji hazretleri aslında zavallı mı zavallı
En az benim kadar, belki de senin kadar..
Nedeni mi, çok basit : Kocaman bir yanılsama yaratıyor da ondan..
Döndürebiliyor mu bizleri 1 saniye olsun geçmişe, gerçek anlamda??
Dolayısıyla insanın çileli yaşam savaşına yok ciddi bir katkısı özünde.
Hüner size kalıyor yine..
Kurşun gibi ağırlığıyla, delip geçmeleriyle, paramparça etmeleriyle
yoğun mu yoğun yaşayabilirsiniz;
saniyenin minicik kesitlerinde koca yılları.
Tükenen bir ömrü, 4 – 5 onyılı, 40 – 50 yılı ya da
Onlarca yılın yaprak dökümünü ve de küsüratını.
Ap ak saçlarınızı görürsünüz o gidip gelmelerde..
Dökülenleri ve de direnenleri..

*****

Bir zamanlar Öklit’in düzlemlerini hasetten çatlatacak denli pürüssüz
o nur simanın derin kırışlarına takılırsınız..
Derin kanyonlarda dibe vurursunuz adeta.
Savrulurken uçurumlara, zülüflerinin tellerini ararsınız tutunmak için..
Hepsi boşunadır Cânâ!
Dalgalı, gür, deli ormanlar yitiktir; tutunamazsınız.
Kafanız gözünüz dağılır, elleriniz paramparçadır, üst baş harap,
boşuna öykünürsünüz Tarzan’sı uçuşlara..
kan revan içindesinizdir hiç abartısız..
heyhat, O daha bir çeyrek yüzyıl yaşına erişmemiştir
oysa siz 2 çeyreği aşmışsınızdır artık
şansınız yaver giderse belki, kör topal bir 3. çeyrek yakalarsınız

*****

Yüreğinizin kan kırmızısı çerçevesine alırsınız
yitirdiğiniz sevgiliyi on yüz bin yıl öncesinde!
Sıcacık bir renkle sararsınız O’nu, aman üşümesin diye.
25 yaşınızın güçlü kollarıyla yapamadığınızı,
damarlarınızdaki yaşam sıvınızla becermeye çalışırsınız duraksamasız,
hiç çekincesiz..

Bir biçimde sararsınız yitik Sevgili’yi,
zamanın alabora ettiği sarhoş yaşam kavşaklarından birinde
Hatırası, içinizin kuytularında hala taptaze, hala dipdiri,
kıpkızıl bir gonca güldür çünkü
rayihası ruhunuza kazınmış,
bir uzak Anadolu gecesi, yalnızca ama yalnızca tek 1 kez içebildiğiniz,
kan kırmızısı bir kadeh şaraptır O!

*****

Birden, evrenin uzun atlama rekorunun sahibi olursunuz
Işık hızı halt etmiştir Cânâ!
Düşünce hızı bu; atlarsınız ömrünüzün cehennem demlerini,
dakikalarını, 
saatlerini, gecelerini ve de gündüzlerini..
haftalarını, aylarını ve yıllarını ve dahi onyıllarını
Bir soluk alma bile sürmez, varırsınız bir başka sanal menzile..
Bu kez kapkara bir çerçevedir sevgiliyi sarıp sarmaladığınız..
Daha, daha kalın olsun istersiniz;
acılarınıza tercüman olacaktır çünkü siyah, simsiyah çerçeveler..
3-5 onyıl geri gider, zamaneye dönersiniz tunelde;
-bir de kendinize gelmeye çabalarsınız-
Haklısınızdır yerden göğe
çerçeve çizgilerin karasının 10 değil 60 pt olması gerekir
bu kez ruh-u revanınız küçülür, küçülür, küçülür 60’ına 1 kala,
içinizin karasının rengi çerçeve içinde
sol yanağındaki benlerin nasıl yittiğini bile anlayamazsınız..
daha pek çok detay da yitmiştir bu arada;
yılların acımasızca, utanmadan sevgilinin yüzüne nakşettiği..

*****

Ama kalamazsınız orada
Ayrılık yıllarının yüreğinizde mayaladığı kör kurşun yarası,
kanamaya başlar apansız
Sen O’nu avuçlarımda kum taneleri mi sanırsın ki,
sel de olsa gözyaşlarıyla yunsuuun, gitsin??
ne sel gider, ne de kum;
bu öylesine, kural dışı bir “öykü”dür işte Cânâ!

***** 

Sevgiliye makyaj yapmayı (!) sürdürürsün..
Ebruli, erguvan, mor, portakal çiçeği hatta kan kırmızısı..
türlü türlü renklerde çerçeveler geçirirsin
yitik onyılların yonttuğu yorgun mu yorgun yüzüne
Zordur uyum sağlamak, iyi bilir renklerin dilini sevgili
Gerçi yapmaz, yapamaz vuslatın güzelim resmini O,
ama olsun, yakışmalı O’na her bir şey gene de
saatler akar, içinde erirsin,
bereket, bu kez kapkara değildir çizdiğin çerçeve..

***** 

Üçüncüsünde, 
sevgilinin bilmem kaç on yıl önce elleriyle yaptığı kahve gelir aklına
40 yıl hatırı saklıdır ne de olsa!
aslında bu ayrılık da 50 yılllık bir bakıma
… okulu bitmiş, yollar kentler ayrılmıştır..
Kesişir gene yollar, çook yılar sonra..
O ne sarhoşluktur, siz siz olmaktan çıkarsınız ..
19.. yazı ve izleyen 19..’in kör Şubat’ındaki gecikmiş vuslat

bir tatlı “hayal” olarak kaldığına göre;
doğrusu “50. Yıla Ağıt” yerine belki de
“50. Yıla Serenat”; umut ya da terennüm..

*****

Dileyelim, bu sonki kavurucu uğraşa gerek kalmaya.
40 yıl hatırlı kahvenin sıcacık dost rengi içinde
Tanrı sevgiliyi saklaya, 
O’nu kutsaya
saçının tek bir telini bile incitmeye
Sevgimiz O’na sağlıklı, uzun ömür vere;
bizden ise o hızla ala, tükete..

***** 

Cânâ!

Gençlik yıllarıydı “serenat” sözcüğüyle ilk karşılaşmam
bilmiyordum anlamını
ama içimdeki ben, anlattı bana onu
kavradım sezgisellikle, bakmadan sözlüklere
çok sevdim bu büyülü sözcüğü
“Sevgiliye serenat”lar okudum yürek yangını..
sonraları benim de yazma sıramın geleceğini
hiç akıl edemedim doğrusu
kısmet işte.. oratoryo yazacak değildim ya..
hem ne anlarım ki ondan
şimdilerde yazıp çiziyor ve sevgiliye
serenat diye, şiir diye sunuyoruz
geniş gönüllü ya, sağ olsun, çıkarmaz sesini
Bakalım zaman ne diyecek..
Biz geçip gittikten sonra kim bilir kimlerin eline geçecek?
Yeri acilen çöp kutuları mı olur, yoksa fareler mi kemirir
ya da bilgisayar virüslerine yem mi olur?
Ya da Bedri Rahmi’nin 1930’larda “Bucişkam” diye başladığı
aşk mektupları gibi Fransızca’dan dilimize mi çevrilir??

***** 

Hayın ayrılığın 50. yılına az kaldı
19.. baharıydı, .. mahallesi .. Sk. .. no evinden koparıldığımda..
yazmak istedim, bir an önce yazmak istedim, bilmiyorum nedenini
Birkaç onyıl aralı fotoğraflar.. bilgisayarda gelince yan yana
tetikledi bu duygu yoğunlaşmasını belki de
bir parça erken (!) doğurdu 50. yıl serenadını
ya da 50. yıla ağıdı..

*****

Bu kez senin sevgin-aşkın (??) nöbete Cânâ!
O’nun gücü, yakıcılığı, sana sunacağı 2. bahar aşısı,

asılman, çaban, uğraşın, azmin, sebatın ve de sabrın..
Bu kez senin sınavın oluyor kanımca, yarım yüzyıl sonra
koskoca bir armağan yaşamın sonbaharında
kulak ver yüreğinin sesine,
ille de vicdanına, vicdana 
sağduyun egemen kalsın hep ama hep
parlayıcı, ani kararcı olma ne olur?
“Noktalı cümleleri sevmem” derdin, yap gereğini lütfen
Dinleyen, anlayan, iletişim kuran-kurulabilen ol
Sanırım, -o denli basit olmasa da- bir kez daha,
iletişim kazasına olmayalım kurban

*****

Bir kez daha kaçıp gitme sakın “vınnn” diye..
dinle bir yol, bak gözlerimin içine;
     inanmazsan sözüme, yazıma
Dön bak arkana, kör olma da gör beni;
     ne yeni serenatlara ne de ağıtlara
     ne derman var, ne de zaman…
mevsim sonbahar..
ahdini hatırla, ahdimizi, kadim mi kadim
sakın ola, sakın haa; girme eloğlunun koynuna
Kahrolası!
Kahrolası!
Kahr olası!

inletme beni, inletme beni, inletme…

 

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir