KANLI NOEL

KANLI NOEL

portresi_papyonlu
Türker Ertürk
E. Amiral, Araştırmacı – Yazar

Kıbrıs’a ilk kez tam tamına 30 yıl önce geldim. Burada, 1985-87 arasında, iki yıl yaşadım ve görev yaptım. Çok olumlu ve güzel anılarla ayrıldım ve hala sürdürdüğüm dostluklar kazandım.
Dün (24 Aralık 2015), eski günleri anmak ve hafta sonunu geçirmek için, Kıbrıs’a geldim. İlk dikkatimi çeken; ekonominin bozukluğu ve insanların mutsuzluğu oldu.
Halbuki 30 yıl önce; Kıbrıs ekonomisi çok canlıydı, insanlar mutluydu ve
gelecekten umutluydu.
Bugün gördüğüm manzara; feci bir ekonomik durgunluk ve umutsuzluk. Bu biraz da; dış dinamiklerin yanında, içeriden kasıtlı olarak yaratılıyor. Amaç; adanın kuzeyini, ‘Türk Tarafı’nı yani KKTC’ni güneye, Rumlara ve AB’ye satabilmek.
Halk zor durumda olsun, güneyi bir çekim merkezi olarak görsün ve güneyle birleşmeyi istesin diye. Bunun başat sorumluluğu; 13 yıldır iktidarda bulunan AKP’nin sürdürdüğü, yalan yanlış ve kökü dışarıda olan Kıbrıs politikalarıdır.
Ölmüş Eşek Fiyatına
AKP; esasında Annan Planı ile 2004’te, KKTC’ni sattı. Rum Tarafı; daha düşük bir maliyetle, doğrusunu söylemek gerekirse kuzeyi ölmüş eşek fiyatına almak istediğinden, o zaman referandumu reddetti ve almadı. Şimdi ise; zamanı geldi, KKTC’nin ve Türkiye’nin pazarlık gücü azaldı, almayı planlıyorlar.
Türkler, Kıbrıs’ta 444 yıldır var. Varın siz tahmin edin; şu anda yaşayan Kıbrıslı Türklerin, kaçıncı kuşak olduğunu. Ayrıca Kıbrıs; Rumlardan ve Yunanlardan değil, Venedik’ten alındı. Fethedilmesinin nedenlerinden biri de; ağırlıkla Ortodoks yerli halkın, Katolik Venedik yönetimi altında baskı görmesi ve yardım istemesiydi.
Padişah II. Selim’in 21 Eylül 1571 tarihli fermanı ile adaya; Anadolu’dan,
Karaman vilayetinin belli yerlerinden, nitelikli ve seçilmiş ‘Müslüman-Türk’ aileler yerleştirilmiştir.
Kıbrıs Türkleri, işte bu seçilmiş insanların genetik devamı ve torunlarıdır. Ayrıca Kıbrıs Türkleri; 1878’de başlayan İngiliz yönetimi altındaki
ağır baskılar ve haksızlıklar, daha sonra Rum terörü nedeniyle çektikleri acılar ile kimliklerine sahiplik konusunda gösterdikleri duyarlıkla, rüştlerini kanıtlamışlardır.
İfestos
Bugün birleşme adı altında; adanın asli sahibi olan Türkleri önce azınlık statüsüne düşürmek ve sonrasında Kıbrıs’ın dışına sürmek istiyorlar. Dün gece, kaldığımız otelde yabancılar için Noel (Christmas) yemeği vardı. Barış ve huzur içinde yapıldı.
Bir anda, 52 yıl öncesini anımsadım.
Kanlı Noel olarak tarihe geçen barbarlığın yıldönümüydü. Türkleri yok etmeye ve soykırıma tabi tutmaya yönelik saldırılar; 21 Aralık 1963’te başlamış ve 24 Aralık’ta vahşet, doruk noktasına ulaşmıştı. Saldırılar sırasında; Dr. Binbaşı Nihat İlhan’ın
eşi ve üç çocuğunu da evde delik deşik ettiler ve banyo küvetinde katlettiler.
Kıbrıs’ta yaşayan Türkleri, soykırım yaparak ve göçe zorlayarak yok etmek istediler. Bu kötü niyetin yadsınamaz belgeleri var. Soykırım planının adı; “AKRİTAS”.
Bu planın bir de harekât emri var. Ayrıntıları içeren, hangi Türk köyünün hangi birlik tarafından imha edileceği ve hangi toplu mezarlara gömüleceği gibi!
Onun adı da; İFESTOS”. Bu belgeler ve kanıtlar elimizde!
Saf ya da Satılmış ve Hain!
Farklı etnik yapılardan gelen, farklı kültürlere sahip, aynı dili konuşmayan,
aynı dine inanmayan ve geçmişe yönelik kötü deneyimleri olan 2 farklı toplumu
niçin birleştirmeye çalışıyorsunuz?
Bunu istemek ve desteklemek iyi niyetli bir yaklaşımın ifadesi olabilir mi? Size tecavüze yeltenen ve öldürmeye çalışmış birisi ile aynı evde yaşamanız önerilse ve istense, buna rıza gösterir misiniz?
Hiç aklınıza gelmiyor mu? Emperyalizm her yeri bölüp parçalamaya çalışırken,
niye Kıbrıs’ta birleşme istiyor?
Yugoslavya’yı yediye böldü, Libya’yı parçaladı, şimdilik en az üç parça gibi.
Irak bölündü, Sudan aynı şekilde ve Suriye ameliyat masasında. Yüzyılın sonunda
iki bin devlete
(AS: bin devlete..) ulaşmayı planlıyorlar ve açıkça söylüyorlar. Yugoslavya’da; aynı etnik kökenden gelen, aynı dili konuşan ve aynı dine inananları bile birbirinden ayırdılar. Ama her şeyi farklı olan Rumlarla Türkleri birleştirmeye çalışıyorlar. Burada iyi niyet olduğuna inanmak için, ya saf olmak gerek ya da satılmış ve hain!
Gerçekten, 1974’de yapılan ‘Barış Harekatı’ndan sonra, adaya barış gelmiştir.
Sorun budur!

Saygılar sunarım. (25.12.2015)

======================================

Dostlar,

Değerli E. Amiral Sayın Türker Ertürk‘e, 23 Aralık 1963 gecesi Kıbrs’ta Rumların
Türklere uyguladığı kanlı soykırım planını unutmadığı ve unutturmadığı için
teşekkür ederiz. Geçtiğiimiz yıllarda sitemizde bu yakıcı sorunu işlemiştik.
(Kapsamlı ve belgeseldir, bakılmasını dileriz..  KANLI NOEL’in 50. Yılı
http://ahmetsaltik.net/2013/12/23/kanli-noelin-taniklari-konusuyor/
)

Kıbrıs’ta oyun büyük ve AKP bu alanda da ulusal çıkarları değil, Batı’nın isteklerini
öne alıyor. Çünkü bir proje partisi ve bunları yapmak üzere programı dışarıda yazıldı, işbaşına getirildi, işbaşında tutuluyor..

Bunun en büyük kanıtı,
RTE’nin 30+ kez kandi ağzından itiraf ettiği BOP eşbaşkanlığı misyonudur.

Geçtiğimiz ay KKTC’ye bağlanan su hattı ile ilgili AKP’nin kaprisleri acı vericidir.
Böylesi önemli bir ulusal projeyi bile devlet güvencesi yerine özel sektöre (yandaşlara??)
peş keş çekmek için olanca güçleriyle dayatmışlar, çok haklı olarak KKTC hükümetinin
kamu güvencesi istemini geri çevirerek su göndermeyi durdurabilmişlerdir!

Kıbrıs’ta 2 devletli – 2 kesimli bir çözüm dışında kalıcı ve sağlıklı bir çözüm yoktur.
Kurulduğundan bu yana KKTC’deki Türklerin cen güvenliği bu modele dayalıdır.
KKTC bağımsızlığını başka gerekçelerle yeniden feda ederse artık dönüş yoktur
ve Türkiye’nin de yapabileceği birşey kalmayacaktır.
Hele TSK kolordusu Kuzey Kıbrıs’tan çekildikten sonra..

2004 Annan Planı oylaması öncesinde Kıbrıs’ta, merhum kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş döneminde çok emek vermiş, sorunu izleyen bir kişi olarak bir de biz yazmış olalım
Türker Paşaya ek olarak…

Sevgi ve saygı ile.
26 Aralık 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

 

 

Türker Ertürk: İhanette sınır yok


İhanette sınır yok

portresi_sade

 

Türker Ertürk

 

 

Mustafa Balbay yaklaşık beş yıl zindanda tutulduktan sonra ansızın
serbest bırakıldı. İçeri atılması ve Ergenekon adında bir dava ile yargılanması bir hukuk operasyonuydu. Bu operasyon, emperyalizmin yerli işbirlikçileri aracılığı ile Türkiye Cumhuriyeti‘ne karşı sürdürdüğü savaşın bir bölümünü oluşturuyordu.

Şimdi Mustafa Balbay ansızın tahliye edildi. Çok sevinçliyiz, evet ama yetmez. Ergenekon, Balyoz ve Casusluk gibi davalardan zindanlarda yatan
tüm insanlarımız tahliye olmadan ve onlara bu tertibi yapanlar yargılanmadan sular durulmayacak ve durulmamalı da! Türkiye bu hukuksuzlukla ve adaletsizlikle ileriye gidemez, insan içine çıkamaz ve geleceğine güvenle bakamaz.

Mustafa Balbay‘ı yurtseverliğiyle, satılmış kalem olmamasıyla ve nitelikli yazılarıyla tanıdım. Kişisel temasım ise sadece izlediğim Ergenekon davalarından birinde mahkeme salonunda uzaktan uzağa konuşarak oldu.
Dile kolay tam beş yıl içeride ailesinden, sevdiklerinden uzakta ve özgürlüğünden yoksun olarak yaşadı. Hem de teröristlerin, ihanet içinde olanların ve namussuzların elini kolunu sallayarak yaşadığı bir Türkiye’de! Bunun hesabı mutlaka verilmeli!

Bugün geldiğimiz noktada ne yazık ki ülkemizde yargıya güven yoktur.
Bu nedenle Mustafa Balbay‘ın tahliye edilmesinde bile müteakip hamle için bir operasyon kokusu almaktayım. Bunu hep birlikte göreceğiz.

Kadına dayağı normalleştiren

Geçtiğimiz perşembe günü “Muhafazakarlaşan Türkiye” konulu panel için
Sayın Zekeriya Beyaz‘la birlikte İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü
Atatürkçü Düşünce Topluluğu
‘nun davetlisiydik. Panelin yapılacağı amfi ağzına dek doluydu. Öğrencilerin gösterdikleri ilgi, katlım, heyecan ve sordukları sorular her türlü takdirin üzerindeydi. Görmeliydiniz!
Bu İzmir’in toprağında galiba bir şey var!

Türkiye esasında muhafazakarlaşmıyor, hızla bağnazlaşıyor, ilahi mesajı doğru anlamaktan uzaklaşıyor, Atatürk önderliğinde yapılan Aydınlanma Devrimlerinin kazanımları yok ediliyor ve Ortaçağ karanlığına doğru dörtnala gidiyor.

Açıkça söylemek gerekirse bugün Milli Eğitim Bakanlığı,
Ortaçağ karanlığı
nın temsilcileri tarafından yönetiliyor
.

Milli Eğitim Bakanlığı‘nın dağıttığı kitapların birçoğu hurafelerle ve toplumu birbirine düşman edici safsatalarla dolu. Kadını böcek gören, onu ötekileştiren, kadına dayağı normalleştiren, aklı ve bilimi dolaylı olarak yok sayan bakış açısı bu öğretinin temel yaklaşımı.

  • Gerçekten Erdoğan liderliğindeki AKP hükümetleri ülkemize karşı ihanette sınır tanımamaktadır.

Bu sınır tanımazlık içinde Davutoğlu’nun özel bir yeri ve makamı var.
Biz İzmir’de iken o da Erivan’a gitti.

ABD batıdan bastırıyor ve “Ermenistan ile ilişkilerinizi geliştirin ve kapıyı açın” diyor.

Ermenistan‘da;

  • “Önce sözde soykırımı tanıyın (1) sonra arkasından gelecek
    tazminat (2) ve toprak (3) istemlerimizi karşılayın.”
     diyor.

Erdoğan liderliğinde AKP iktidarı bu 2 istem arasında sıkışmış durumda.
Esasında kabul edecekler ama, yaklaşan seçimler öncesinde halkın tepkisinden korkuyorlar.

Zürih Protokolü ve Annan Planı

Davutoğlu, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Dışişleri Bakanları toplantısına katılım maksadıyla gittiği Erivan‘da Azerbaycan’ın 1/5’inin Ermenistan tarafından işgaline karşı takındığımız eski tutumu sulandırarak
ve ödün vererek ilişkileri ABD’den aldığı direktifler (AS: buyruklar) gereğince geliştirmek istemekteydi.

Bu bir ihanettir!

Böyle olmasına karşın Ermenistan Türkiye’den tam teslim olmasını beklemekte ve 3T‘nin (Tanıma – Tazminat – Toprak) gereğini yapmasını istemektedir.

Nitekim 2009′da imzaladıkları Zürih Protokolü ile de, 1921 tarihli
Kars Antlaşması
‘nı yok sayan ve ülkemizin çıkarlarına ihanet eden girişimde bulunmuşlardı ama Allah’tan, bu ihaneti yeterli görmeyen Ermenistan, protokolü onaylamamıştı.

Bu durum aynen Güney Kıbrıs‘ın Annan Planı‘nı çıkarlarına olmasın karşın referandumda reddetmesine benzemektedir. Her iki durumda da ihanet düzeyinde bulunan ödünler yeterli görülmemiş tam teslimiyet istenmiştir.

Geçenlerde değerli dostum ve büyüğüm emekli bir büyükelçiden öğreniyorum ki; bu köşeden sizlere “İhanetin Piştisi” başlıklı yazımda anlattığım
Londra Büyükelçisi, meğer bir ihanet çalışması olan Zürih Protokolü‘nün
hazırlık mutfağında baş aşçı olarak görev yapmış.

Gördüğünüz gibi hiçbir şey rastlantı değil. Bu baş aşçı Londra‘da Şükrü Sever Aya‘nın Ermeni Soykırımı‘nın bir emperyalist yalan olduğunu ortaya koyan ve İngiliz hukukçu Geoffrey Robertsen‘ın 2009′da yazdığı “Bir Ermeni Soykırımı Var mıdır?” başlıklı kitabını belgeleri ile çürüten kitabının tanıtımına, en düşük düzeyde memurunu bile göndermemişti.

*****

Bugün 13:00′da Beşiktaş’ta Sessiz Çığlık eylemine ve 14:00′da
Beşiktaş Belediyesi Kültür Merkezi’nde yapılacak Milli Merkez toplantısına katılacağım ve konuşmalar yapacağım. (14.12.13)

Saygılar sunarım.