CHP NEDEN İKTİDAR OLAMIYOR?

CHP NEDEN İKTİDAR OLAMIYOR?
Zeki Sarıhan
Zeki_Sarihan_portresi
 
     Kendisine CHP’yi dert edinmeyen kişi yok gibidir.  İktidarı, muhalefeti, sağcısı, solcusundan başka bizzat CHP’liler için de CHP bir dert halindedir.CHP için en çok sorulan, merak edilen konu, onun neden iktidar olamadığıdır. Bu soru iktidar olamamış ve olamayan bütün partiler için geçerli ise de CHP için daha anlamlıdır. Çünkü CHP 1923’ten 1950’ye dek kesintisiz olarak 27 yıl iktidarda kalmıştır. 1950’den sonra muhalefete düşmüş, zaman zaman tek başına iktidara yaklaşan sonuçlar almışsa da çoğunluğun oyunu alamamıştır.
En başarılı olduğu dönem 1971 askerî darbesinden sonra
Ecevit’in genel başkan olduğu 1973 seçimleridir.

Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi gibi sağcı, liberal, muhafazakâr partiler tek başlarına iktidara gelecek kadar oy aldıkları halde, CHP niçin bunu başaramamaktadır?

Türkiye’de seçimleri CHP’nin değil de sağ partilerin kazanmasının nedeni tek değildir. İktidara gelebilmek kimi koşulların bir araya gelmesi gerekir.


Birinci olarak partinin temsil ettiği sınıfın güçlü olması,
İkinci olarak partinin geniş yığınların özlemlerine yanıt verecek bir program ortaya koyması,Üçüncü olarak halk içinde yaygın, güçlü ve kararlı bir örgütlülüğe sahip olması gerekir. Bunlara başka kimi koşullar da eklenebilir. Genel başkanın güçlü ve güvenilir biri olması gibi. Ancak unutmamalıdır ki, şeyh uçmaz onu uçuran müritleridir. Her parti, kendi içinden en iyi politika yapanları öne çıkarır, CHP de bunun istisnası değildir. Menderes’in “Odunu aday göstersem kazanır” sözü ve bunun maalesef doğru olması, sorunun genel başkanlıkta veya adaylarda olmadığını kanıtlayan örneklerdendir.

CHP’nin öncelikle sınıfsal ve politik yerini saptamada yarar vardır. CHP’nin sınıfsal tabanı büyük burjuvazinin bir kanadından başlayarak küçük burjuvaziye kadar uzanmaktadır. Politik olarak kendini Sosyal demokrat olarak nitelemektedir. CHP, daha çok öğrenim görmüş, laik, aydın kesimlerin partisidir. Alevi kesimlerin desteğine sahiptir. Köylerdeki nüfuzu çok zayıftır, Kürt nüfus içindeki etkisi ise nerdeyse sıfıra inmiştir.Türkiye’nin en zenginleri günümüzde AKP tarafındadır.

AKP, ABD’nin de bölgedeki çıkarlarına uygun bir politika izlemektedir.
Bu nedenle Batılı büyük güçler tarafından da desteklenmektedir.
Fakat Türkiye siyasal tarihi, seçimi kazanmak için en zenginlerin çıkarlarını savunmanın ve yabancı güçlere dayanmanın koşul olmadığını kanıtlamıştır. Halk kitlelerini harekete geçiren ve onlara dayanan partilerin de seçim kazandıkları gerek CHP tarihinde, gerek dünya tarihinde görülmektedir.

CHP niçin iktidara gelecek düzeyde oy alamıyor?

Bunun birçok nedeni olmakla birlikte yalnız biri üzerinde duracağız.Bu neden CHP’nin 1923-1950 tarihleri arasında uyguladığı halkla bütünleşmeyen, onların özlemlerini dikkate almayan politikalardır. Aslına bakılırsa, Tek Parti Dönemi’ne damgasını vuran CHP diye bir örgüt yoktur. Bu dönem şeflik dönemidir ve CHP şeflik tarafından kullanılan göstermelik bir örgüttür.

1923’te Cumhuriyet ilan edildiğinde Türkiye henüz Tek Parti Dönemi’ne girmiş değildi. Halifelik de 1924’te kaldırılmıştır.

Tek Parti Yönetimini 1925’te Takriri Sükûn Kanunuyla başlatmak gerekir. Bu dönemde tekke ve zaviyeler kapatılmış, medeni kanun kabul edilmiş,
aşar vergisi kaldırılmış, yeni yazı kabul edilmiş, 1930’da kadınlara seçme
ve seçilme hakkı verilmiştir.

Bunların hepsi halkın yararına yeniliklerdir. Ancak bunları gerçekleştiren de CHP örgütü değildir. Sınırsız yetkilerle donanmış Mustafa Kemal Paşa’dır.Bu dönemde CHP, her dört yılda bir, ikinci seçmenlerin oy kullandığı göstermelik seçimlerle mebuslukları “kazanmış” görünse de başka bir parti karşısında zafer ilan etmekten yoksun kalmıştır. Milletvekillerinin tümü atama ile getirilmiştir. Bu nedenle parti, devletin yönetiminde karar verici bir örgüt de değildir. Alınmış kararları onaylama durumunda kalan göstermelik bir partidir.


Bu nedenle CHP’nin “Cumhuriyet Devrimlerini biz yaptık” diye övünmeye hakkı yoktur. Böyle bir hak varsa, bu, tek başına karar veren Ebedi Şef’in ve (biraz daha az olmakla birlikte) Milli Şef’indir. Tek Parti döneminin başarı ve başarısızlıklarıyla ilgili tartışma CHP üzerinden değil, Atatürk, İnönü, Celal Bayar, Fevzi Çakmak üzerinden yapılmak zorundadır. Bütün tek parti döneminde mebus, İş Bankası Genel Müdürü, İktisat Vekili ve Başbakanlık yapan Celal Bayar, 1945’te yeni bir parti kurdu diye
bu dönemin değerlendirilmesi dışında kalamaz.
CHP ancak rakipleriyle yarıştığı 1950 seçimleriyle parti olabilmiştir.

1946 seçimlerini saymıyorum, çünkü bu seçimlerde rakiplerinin oyları
eksik sayılarak CHP hükmen galip sayılmıştır.“Tek Parti Dönemi” olarak anılan, gerçekte parti dönemi de olmayan 1923-1950 döneminin halk kitleleri açısından önemi, kimi üst yapı devrimlerinin onlar tarafından reddedilmesi değildir.


Türkiye halkının halifeliği savunduğu, onu kaldırdığı için devlete
(CHP’ye kızdığı) söylenemez. Halifeliği ancak Osmanlı artığı birtakım feodaller savunuyorlardı. Medreseler zaten devirlerini tamamlamışlardı. Medeni Kanun’un halka hiçbir zararı dokunamazdı. Aşarın kaldırılmasını halk büyük bir memnunlukla karşılamıştır. Okuma yazma bilenlerin sayısı çok az olduğu için Latin harflerinin kabulü önemli bir sorun yaratmamıştır.
Üstelik bu kanun okuma yazmayı kolaylaştırmıştır.   

Ancak… Bu dönemde Türkiye’de küçük bir azınlık, bu üst yapı devrimlerini yaparken halk kitlelerini yanlarına almamışlar,
onların ekonomik ihtiyaçlarıyla ilgilenmemişlerdir. Kurtuluş Savaşı yıllarında bir halk devleti kurmaya, iktidarı halka vermeye söz verdikleri halde, sözlerini tutmamışlardır. Devleti kullanarak kendileri bir an önce zengin olmaya bakmışlardır. Bankalar, şirketler kurmuşlar, kendilerini, eş ve dostlarını devlet olanaklarını kullanarak buradan nemalandırmışlardır. Uygulanan iktisadi devletçilik zengin yaratmayı amaçlayan ve buna hizmet eden bir devletçilik olmuştur. İktidarı denetleyecek, yolsuzlukların hesabını soracak hiçbir örgütlenmeye izin vermemişler, özellikle emekçilerin haklarını savunan örgütleri şiddetle yasaklamışlardır.

Bu iktidar merkezde bir avuç bürokrat-burjuvazidir.

Taşradaki dayanakları ise tüccar, tefeci ve toprak ağalarıdır. Taşranın bu geleneksel sınıfları, kendi iktidarlarına dokunmadığı için merkezin tercihi olan batılı bir yaşam tarzına ses çıkarmamıştır. (Bunun acısını, serbest kaldığı 1950’den sonra çıkaracaktır)

Korkut Boratav’ın işaret ettiği gibi, Kurtuluş Savaşı sonrasında Rum ve Ermenilerden kalan toprakların işlenmesi, savaşın sona ermesiyle üretime yönelen işgücü nedeniyle iktisadi durum bir süre tatmin edici gitmişse de, 1930’lara doğru halkın geçimi iyice zorlaşmış, buna karşılık halk üzerindeki devlet baskısı daha da artmıştır. Yönetici sınıf, kendinin
kısa zamanda zengin olmasına karşı itirazları ve adil bir bölüşüm isteğini önlemek için Türkiye toplumunun “sınıfsız bir toplum” olduğunu ileri sürmüştür. 
Bugün bile o dönemin uygulamalarını haklı çıkarmak için Türkiye’de o dönemde sınıfların olmadığını ileri sürenler vardır! Devlet yatırımlarına sermaye bulma işi, nerdeyse tümüyle köylülerin sırtına yıkılmıştır. Köylüler bu dönemi jandarma ve tahsildarla hatırlamaktadırlar.

Bu yazdıklarım, benim yorumlarım değildir.
Cumhuriyet dönemini yaşamış veya yorumlamış hemen bütün aydınlar Yakup Kadri’den Falih Rıfkı Atay’a, Şevket Süreyya Aydemir’den, Şefik Hüsnü Değmer’e, Hikmet Kıvılcımlı’dan, Mehmet Ali Aybar’a ve Doğan Avcıoğlu’na kadar bu gerçeği belirtmişler, Cumhuriyet’in halkçılık yapamadığını anlatmışlardır.

Attila İlhan, 1940’lı yılları “karanlık yıllar” olarak adlandırırken haksız değildir. Böyle tekçi bir siyasal yapıda bilim ve sanatın geliştiğini söylemek de mümkün değildir. “Barikai hakikati” doğuracak bir “müsademei efkâr”a
izin verilmemiştir. Fevzi Çakmak’a emanet edilen ordu teşkilatı bile yenilenememiştir. 
Hürriyetsizlikten iktidar bile bunalmış, 1930’da icazetli de olsa yeni bir parti daha kurdurulmuştur. Dürüst bir seçim olsaydı, bu seçimde CHP’nin iktidarı kaybetmesi kaçınılmazdı. Bu göze alınmayarak Serbest Fırka çok geçmeden kapatılmış, daha sonra parti içinde kurulan ve üyeleri atama ile belirlenen serbest bir grup kurma işi de işlevsiz kalmıştır.

Tek parti döneminde partiler eşit koşullarla seçime girselerdi halk kitlelerinin
CHP’ye oy vermeyeceği kesin gibidir.

Bunun nedeni “CHP Halifeliği kaldırdı, yeni yazıyı getirdi, onun için oy vermeyelim” değil, “Bizi aç ve hürriyetsiz bıraktı” olacaktı. CHP’nin kentli aydınlar, memurlar ve bir bölüm toprak ağasından oy alacak olması ve daha sondaki yıllarda da alabilmesi, Tek Parti Dönemi’nde kollanıp korunmalarındandır. Yani rejim onlar lehine işlemiştir. Partinin bugün bile, toprak ağalarını dışarıda tutarsak bu kesimlerden oy alması, o dönemin “hatırası” ndandır. Köylülerden ve yoksullardan oy alamayışının nedeni de o dönemin “hatırası” ndandır.

Esasına bakılırsa, Türkiye’deki siyasal mücadele esas olarak örgütlülükleri uzun süre yasaklanmış, kendine güven duygusu bastırılmış olan emekçilerle hâkim sınıflar arasında değil, hâkim sınıfların çeşitli kesimleri arasındadır. Dün de bugün de.

Halk kitleleri esas olarak oy deposudurlar. Hâkim sınıflar, iktidarlarını meşrulaştırmak, yani sandıktan da çıkmak için çeşitli cilveler yapmakta, halka yakın yürümeye çalışmakta, zaman zaman kendi “boğazlarından” artandan halka da koklatmaktadırlar. Halkın desteğini almak için yoksulların bu bölüşümdeki payı biraz daha artırılabilir.
Geleceğini düşünmeyen Tek Parti Yönetimi bunu bile yapamamıştır. Kendi ayağına kurşun sıkmıştır. Bugünkü CHP bunun acısını çekmektedir.


Birçok aydının zannettiğinin aksine, AKP’nin oyların yarısını alması İslamcılığı, gelenekçiliği değildir. Genel başkanının kaşına gözüne âşık olması da değildir. O’nun iktidarı döneminde (hangi nedenle olursa olsun ve sonunda ne olacaksa olsun!) refah düzeylerinin yükselmesidir.
Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni kitabında verdiği anlamlı bir örnek vardır. 1945’te, uygulanmayan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çıktığında, her nasılsa Orta Anadolu’da birkaç köylüye toprak verilmiş. O köylüler sonuna dek CHP’ye oy kullanmışlar. Ecevit’in Zonguldak’ta güçlü bir temel atması da nedensiz değildir. İşçilerin haklarını gözeten bir yasayı çıkarmasıdır. 
Bugünkü CHP, Tek Parti Dönemi’nin nasıl ele alınacağı konusunda bocalamaktadır. O dönemin siyasal yapısını eleştirse, bunun kendi aleyhine olacağını sananlar çoğunluktadır. Eleştirilmese, dönemin uygulamaları sonuna dek “başına kakaç” olacaktır.

Tarihe emekçi sınıfların penceresinden bakmayı öğrenemeyenler
veya bir zamanlar bakarken günümüzde bunu unutmuş olanlar,
Tek Parti Dönemi eleştirilirse “Cumhuriyet’in yıkılacağı” kanısındadırlar.
Her türlü dogma gibi bu konudaki önyargılar da bir yana bırakılmalı, gerçek ne ise onu dile getirmelidir. Bu aynı zamanda kendine güvenin
ve olgunluğun kanıtıdır. Başına köylü kasketini geçirerek “Toprak işleyenin; su kullananın” deyip yollara düşen Ecevit’in yaptığı da bundan başka bir şey değildi. 
CHP için yapılacak şey, korkmadan kendi olumsuz geçmişini ele almak, bunu parti içi eğitim olarak işlemek ve topluma da açıklamaktır. Bundan hem kendisi, hem toplum kazançlı çıkacaktır. Bunun siyasete getireceği önemli bir kazanç da, bundan sonra ve her zaman toplumun ezilen kesimleriyle birlikte yürümenin, iktidar olmak için bundan başka bir yol olmadığının anlaşılması ve anlatılması olacaktır.

Partinin geçmişi hakkındaki olumsuz izlenimleri silmek mümkündür.
Ancak bu kararlı bir özeleştiri ile mümkündür.
Korkulmasın, kitleler kin tutmazlar(5 Şubat 2013)

GERİCİLİĞİN SEVDİĞİ TARİH

Zeki Sarıhan

GERİCİLİĞİN SEVDİĞİ TARİH

 

Sonunda Başbakan da Muhteşem Yüzyıl dizisi hakkında konuştu. Kendilerinin dizide gösterildiği gibi bir Kanuni tanımadıklarını, O’nun 30 yılını at sırtında seferlerde geçirdiğini söyledi. Osmanlı atalarının gittiği yerlere bugün kendilerinin de gideceklerini ekledi.

Zaten bir süredir, bu dizi hakkında şikâyetler duyuyorduk.

Bu tartışma, tarih üzerine tartışmaları yoğunlaştırdı. İyi de oldu.

Her sınıfın kendi tarihi var: Tarih, geleceğimizi kurarken en önemli ilham kaynağımızdır.

Her sınıfın başka bir tarihi vardır.

Emekçilerin alın terlerine el koyan, onları sömüren ve onlara zulmeden sınıflar, tarihte kendilerine benzeyenleri sever ve yüceltirler. Milletin de tarihteki sömürücü ve zalimleri sevmesini isterler. Kendileri iktidardaysa ders kitaplarını ona göre yazdırarak milletin ruhunu biçimlendirirler. Bunu yaparlar ki, halk kendilerini de sevsin.

Ezilenler ise tarihte yoksulların, sömürülenlerin, zulüm görenlerin tarihini gün yüzüne çıkarmaya uğraşırlar. Böylece kendilerinin de bugünkü itirazları ve isyanlarına bir temel ararlar. Ancak bunu yapmaları için siyasi bir bilince ulaşmaları gerekir. Aksi halde egemen sınıfların kendilerine sunduğu tarih görüşüyle biçimlenip köle kalmaya devam ederler.

“Hâkim sınıflar” diye adlandırdıklarımız tek bir sınıf değildir. Bunların içinde köle sahipleri, köleciliğin yıkılmasından sonra toprak ağaları, daha sonra tarih sahnesine çıkan burjuvazi gibi gruplar vardır. Bazen bunların tarih görüşleri de birbirleriyle çatışır. Sınıf bilinci kazanamamış halk kitleleri, bu çatışan kuvvetlerin tarihe bakışları arasında savrulur durur.

Kanuni’nin de içinde yer aldığı klasik Osmanlı döneminin siyasi özelliği, güçlü olanın zayıfı acımasızca ezdiği, sınırsız yetkileri elinde bulunan bir hanedanın milletin emeğine el koyduğu, bununla da yetinmeyip erişebildiği her yerde halkları boyunduruk altına almayı hak gören, yağmacı bir yönetim olmasıdır. Kendilerini meşru kılan şey “Hak” değil, “kuvvet”tir. Din, bunun kılıfıdır. Şeyhülislamlar, kadılar, padişahın emrindedir.

Başbakan imam hatip Lisesi’nde, Osmanlı atalarının İslam için fetihlere çıktığını, adil bir dünya düzeni kurduklarını, çocuklarını, kardeşlerini de bu düzenin devamı için katletmek zorunda kaldıklarını öğrenmiş olmalıdır. Başbakan kim bilir Osmanlı’nın Avrupa seferlerinde üzüm bağlarını talan eden askerlerin bunun bedelini asma dallarına bıraktığına bile inanmıştır. Aslında bu yalnızca İmam hatip okullarında öğretilmiş bir tarih değildir. Bütün okullarda öğretilmektedir ve Türkiye’nin hâkim sınıflarına da iktidarları için meşruiyet kazandırmaya yöneliktir. Tevfik Fikret’in Tarihi Kadim’i buna gür sesle bir itirazdı. 1922’de Mustafa Kemal Paşa’nın Türk köylüsünün niçin milletin efendisi olduğunu söylerken onun 700 yıldır ezildiğini ve kemiklerinin yabancı diyarlarda bırakıldığını söylemesi de feodal dönem tarihine yöneltilmiş, halkçıları okşayan bir konuşmadır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yeni iktidar olmuş burjuvazi, kendisini bu geçmişten ayırmak için bir süre Osmanlı tarihine eleştirel olarak bakmış, sonra o da iktidarını pekiştirince o tarihe dönmüş, yalnız son dönem padişahları ile arasına bir mesafe koymakla yetinmiştir.

  • Biz ezilenler ise tarihte ezilenlerin başkaldırmalarını öğrenip öğretmek isteriz.

Nazım Hikmet Şeyh Bedreddin Destanı’nı bunun için yazmıştır. Anadolu Selçuklu döneminde perişan Anadolu Türkmenlerine umut aşılayan yoksul Yunus’u bunun için severiz.  “Ferman Padişahın dağlar bizimdir” diyen Dadaloğlu adeta bizim sesimizdir.

  • Şanlı olan, aslında halkın mücadele tarihidir.

Başbakanın Kanuni ve dönemi için söyledikleri, gericiliğin Türkiye halkına nasıl bir gelecek vaat ettiğini de gösteriyor. Bu geleceğin içinde “İnsan hakları” diye bir kavram yoktur. Milletlerin eşitliğinden söz edilemez. Sömürü ve zulüm bir haktır. Cariyelik, kölelik normaldir. Üstüne üstlük, başbakanın inandığı din de Yunus Emre’nin inandığı dinden tamamen farklı olarak bunları emretmektedir!

Yaşadığı tarihsel dönemde Kanuni yalnız değildir. Üç aşağı beş yukarı bütün hükümdar saraylarında benzer olaylar cereyan ediyordu. Türkiye hâkim sınıfları da bugün yeryüzünde tek değillerdir. Başta Amerika Birleşik Devletleri’ni yönetenler gibi bütün zalimler ve sömürücüler aynı soydan gelmektedir ve birbirlerine benzemektedirler. Bu nedenle halkları boyunduruk altına alma projesinde güçlü bir dayanışma içindedirler.

Ezilenlerin devrimcileri de yalnız değildir.

Onlar da insanlığın ebedi kurtuluşu için dünyanın her tarafında faaliyet halindedir. Elbette son gülen iyi gülecektir.
(3 Aralık 2012)

SELATİN (SALTANAT) CAMİSİ…

Cami 10 bin kişi kapasiteli.. Emevi islamı ülkede tırmanışta.. Devlet bir türlü laikliği içine sindiremedi.. Laik bir ülkede devletin tüm inanç kesimlerine uzaklığı eşit olmak zorunda.
Öğretmen Dünyası dergisinin kurucusu, yıllarca omuzlayıcısı, Ulusal Eğitim Derneğinin kurucusu ve uzuun yıllar omuzlayıcısı, Cumhuriyet’in aydınlık öğretmeni ve yazarı Zeki Sarıhan öğretmenimizin kitapları okunmalı. O’na çok teşekkür yüklüyüz..
S E L Â T İ N C A M İ İ

Zeki Sarıhan
22 Temmuz 2012, Ankara

Başbakan Erdoğan İstanbul’un Doğu yakasında Mimar Sinan’ın adı verilen büyük bir camiyi açarken “Selâtin Camileri”nden söz etti. Boğaz’ın Anadolu yakası böyle bir camiden yoksundu ve onu da kendisi ibadete açmaktan mutluydu (21 Temmuz 2012).

Türkiye giderek dincileştiriliyor.. Görünüş, görüntü ise giderek büyüyen bir talanı maskelemek için kullanılıyor.. Ne acı.. Yüce Tanrı bunların hesabını sormayacak mı? Gerçekten inananlar bunu bilir ve buna uygun davranır değil mi ? O halde ??

Bu olay çocukluğumda ve gençliğimde cuma namazları için gittiğimiz köyümüzün camisini hatırlamama vesile oldu. Bu iki katlı ahşap binanın saçaklarında kuş yuvaları bulunurdu. Oralarda hayvan güderken, mısır kazarken, fındık toplarken her zaman açık olan kapısından girer, içinde oyun bile oynardık. Yürürken tahtaları gıcırdardı. Köylüler onun avlusundaki çimenlikte bayram kutlamaları yapar, çeşitli oyunlar da oynardı. Börek kapmaca, “kale kale” bu eğlencelerin en ünlüleriydi. Köyün camisi, yapısındaki sadeliği, dışındaki atmosferiyle köylülerin ayrılmaz bir parçasıydı. Onlar kendilerine göre bir cami yapmışlar ve onu sevmişlerdi.

Ankara’da oturduğumuz bir tarihte annem bizi ziyarete geldi. Bir çiftçi karısı olan, okuma yazma bilmeyen annem çok dindar bir kadındı. Kendisinin ve çocuklarının ileri yaşlarında bile, onlara beş vakit namazlarını kılmalarını telkin ederdi.
Evimiz Kocatepe Camii’nin hemen yanındaydı. Cami ibadete yeni açılmıştı. Hoşuna da gideceğini düşünerek onunla birlikte camiyi gezdik. Sütunlara, kubbeye ve diğer müştemilata (eklentilere) dikkatle baktı. Eve döndüğümüzde:

— Camiyi nasıl buldun? diye sordum. Övgü dolu sözler duyacağımı sanıyordum.
— Beğenmedim! demez mi?

Nesini beğenmemişti acaba? Mimarisini mi? Akustiğini mi? Caminin ne kusuru vardı? Bu cami için dünyanın parası ödenmiş,
Ankara’nın her yerinden görünsün diye de Kocatepe’ye dikilmişti. Büyük bir törenle de açılışı yapılmıştı. Annem dedi ki:

— İbadet etmek için bu kadar büyük bir yapıya, dünya kadar masrafa ne gerek var?

Onun bu sözü bana halk İslamlığı ile hâkim sınıfların İslamlığı arasındaki farkı daha yakından düşündürdü.
Halk dediğimiz köylüler, işçiler, emeğiyle geçinen, toprakla uğraşan insanların Allah’ı, yoksulların, çaresizlerin koruyucusu,
yolda kalanın imdadına yetişen, zalimleri cezasız bırakmayacak bir hâkimdi. Zalimler bu cezalarını dünyada değilse bile öteki dünyada kesinlikle çekeceklerdi. Çocukluğumda köyün yoksul çocuklarından “Yarın ahrette zenginler cehenneme, fakirler cennete gidecekler..” dediğini hatırlıyorum.

Selâtin camileri bilindiği gibi sultan ailesine mensup olanların yaptırdığı camilerdir. Bu camilerin harcında emekleri yağmalanmış binlerce insanın alın teri, gözyaşı ve kanı vardır. Her birinin giderleri, Saltanat mensuplarının bir gün bile emeğini içermez. İstila edilen yerlerden yağmalanan zenginlikler, yıllık bilmem şu kadar bin veya milyon altına bağlanan haraçlar, köle olarak getirilip çalıştırılanların emekleri vardır. Anadolu köylüsünden alınan vergiler de buna dâhildir.

Padişahlar bu görkemli ibadethaneleri niçin yaptırmışlardır? Kuşkusuz ki, kendi saltanatlarının gücünü ve devamını sağlamak için. Onların savunduğu İslam, zulmü, sömürüyü, köleleştirmeyi meşru ve şart görüyordu. Onlar, bu düzenlerinin Allah tarafından emredildiğini, yağma seferlerini Allah için yaptıklarını ileri sürüyorlardı. Tarihçiler sultanlardan söz ederken “Cennetmekân” ifadesini kullanırlardı. Koskoca Padişah cehenneme gidecek değildi herhalde! Zaten bu dünyada sıradan halk için yasaklanmış bir ortamı saraylarında da kuruyorlardı. İçki, kadın onlar için yasak değildi.

Selâtin camileri, Osmanlı devleti zamanında “Yüksek” sanatın da bir örneğidir. Mimarlar, devletin emrindeydiler. Nef’inin,
Baki’nin, Nedim’in şiirleri de bu yüksek kültürün örnekleridir. Fakat halk da kendi sanatını kilimlere dokumaktan, Pir Sultan’ın, Karacaoğlan’ın dilinden, anonim türkülerle ifade etmekten geri kalmadı.

“Selâtin Camileri” özentisi bende bu duyguları uyandırdı. Ben annem gibi köyün küçük ahşap camisini daha çok sevdim…
Bu duygularımın kökeninde bir sınıfa bağlılık yatıyor. Emekçilerin tanrısı bile zalimlerin tanrısından çok farklıdır.
(22.07.2012)

Zeki Sarıhan : AZİZ NESİN (Ölümünün 17. yılında..)

Zeki Sarıhan, AZİZ NESİN 6.7.12

Konuk yazar Zeki Sarıhan : Seçmeli Kürtçe dersleri hakkında.. / Elective Lectures for Kurdish Teaching

CHP_Milletvekillerine_acik_mektup_Kurtcenin_secmeli_ders_olmasi