Entübe

Entübe

Zafer Arapkirli
Cumhuriyet, 22 Mayıs 2020

Tıp dünyasının profesyonelleri ya da yolu bir şekilde yoğun bakım servislerine düşmüş olanlar dışında kimsenin pek bilmediği bir tabirdi, “entübe”.

Yani, “suni solunum borusuna bağlı” veya “cihaz yardımı ile nefes alabilen” hasta.

Bugün, maşallah (belki de maalesef) günlük hayatımızda kullandığımız en harcıâlem kelimelerden biri haline geldi. Sokakta kâğıt toplayan çocuğa sorsan anlatır. O kadar yani.

Her Allah’ın günü Sağlık Bakanı’nın yayımladığı günlük “Corona Veri Tablosu”nun en “havalı” maddelerinden biri. Daha doğrusu, insanların birbirine “hava yaptığı” verilerden biri.

“Onu bunu boş ver abi. Entübe sayısı kaçmış?..” diyecek neredeyse insanlar birbirine.

İşin esprisi bir yana, yoğun bakım kapısından içeri girmiş, hatta kafayı şöyle bir uzatmış olanlar bilirler, “Allah göstermesin – düşürmesin” denecek bir durumdur “entübe” olmak.

Ciğerlerin işlevsiz kalmasıdır, resmen. O “tüp” ya da o fiş çekildi mi, maazallah yaşamın sonudur.

Aslında bugün sadece hastanelerde değil, hayatın her alanında “entübe” bir durumdan söz ediyoruz.

Önüm, arkam, sağım, solum entübe

Ekonomiyi saymıyorum bile.

Dış politika da öyle. Uzun zamandır entübe.

İç politikada bırakın gelecek seçimi, gelecek hafta sonunu bile doğru dürüst “okuyabilecek” bir babayiğit bulabilir misiniz bana?

Şu an ülkede, “hangi sektör tam randımanla ve tıkır tıkır” çalışıyor diye sorsanız, herhalde “sağlık sektörü” yanıtını alırsınız. Orası da, sonuçlar itibarı ile bakıldığında yani elde edilen verilerin gizlenmesi ve kamuoyu ile tam olarak paylaşılmaması anlamında bir tür “Yoğun bakım” koşullarında faaliyet gösteriyor. Binlerce hayat kurtarılıyor. Ama geleceği, yani önünü tam olarak göremiyor. Çünkü bugüne kadar on yıllardır görülmemiş olağanüstü hal koşullarında bir mücadeleden söz ediyoruz.

Ama bütün bunların ötesinde en “entübe” vaziyette olan 2 şey var, bence…

Biri ülkeyi artık yönetemediği apaçık belli olan “Yeni Rejim”, yani ATATÜRK Cumhuriyeti’ne alternatif olarak 16 Nisan hileli referandumu ile tesis edilen rejim.

Diğeri de dünya çapında kapitalizm adı verilen “sıfırı tüketmiş” düzenek.

Birincisine, yani Yeni Rejim’e baktığımızda hemen her şeyin tek bir şahsa bağlandığı ve neredeyse köşe başında yandaş birine yol sorsanız “Ben bilmem o bilir. Bilsem de söyleyemem. Başıma bir iş gelmesin abi. Neme lazım” moduna bağladığı bir acayip ortamdan söz ediyorum.

Sağlık Bakanı’na, üstelik salgın hastalık koşullarında (Bakan diyorum yahu) sorulan neredeyse en basit bir soru bile, “Sayın Cumhurbaşkanımız karar verecek ona. Yarın açıklar herhalde” karşılığını buluyorsa, varın gerisini anlayın. O zaman her akşam üzeri attığı tweet’lerdeki verilerin “Bilimsel sağlığı ve otantizmi” konusuna varın, siz karar verin.

Hâkim ve savcılar için kura çekimi yapılıyor, aynı “En Üst Otorite” Adalet Bakanı’na dönüp, “neden şöyle şöyle bir yöntem uygulamıyorsunuz..” diye adeta fırça atıyor. Koskoca Adalet Bakanı ezilip büzülüp “Efendim, düşünmemiştik bunu. Bir bakalım…” diye adeta “Allah kahretsin, bunu nasıl akıl edemedik, herkesin önünde mahcup olduk” duygusu içine giriyor.

Milli Savuma Bakanı, İçişleri Bakanı filan askeri birlik denetlerken bile “Ben geldim hoş buldum” demeden önce “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatı ile onun sizlere selamlarını getirdim” diye söze giriyorlar. Yahu bir kere de “Siz” gidin ve “Siz” denetleyin, “Siz” hal hatır sorun. Yok. Asla!

Özetle Yeni Rejim’in temel karakteri bu. Bir “Yaşam borusu” (tüp) var ve oradan “nefes” alınmadan yaşayamıyor sistem. İlla ki o “kaynak”tan gelecek oksijen.

Kapitalizme dönelim          :

Pandemi koşullarında bütün dünya ekonomisi ve sosyal yaşamı felç durumda seyrederken, en zengininden en yoksuluna tüm devletler “burnunun ucunu” görmekte güçlük çekerken, kapitalizm, bir gerçeği hâlâ kabullenmek istemiyor. Emeğe ve emekçinin üretici-yaratıcı gücüne muhtaçlığın asla sona ermediği gerçeğini.

Hayatlarını tehlikeye atmak pahasına emekçiyi, (üstelik ölümcül koşullarda) fabrikaya, tarlaya, atölyeye, ulaşım aracına, dükkâna, mağazaya sürüp çalıştırmaktan söz ediyorum.

Onların alın terinin ve üretici gücünün, ezelden ebede görmezden gelinmesi üzerine kurulu bir sistemin (düzeneğin) iflasını gözlerden kaçırma çabasından söz ediyorum.

Bir yandan da bu milyarlarca insanı üretim sahasına sürerken koparılan “Artık normale dönmek lazım” yaygarasının müelliflerinin kendilerinin ve ailelerinin yaşamlarını güvenli koşullarda sürdürebilmek için dağa, ovaya, yaylaya, açık denizlere, adalara kaçma telaşından söz ediyorum.

Normal ya da (en moda deyimle) “Yeni normal” diye bizlere yutturmak istedikleri, aslında ölmüş, kokuşmaya yüz tutmuş, “Entübe” koşullarda bir düzen değil de nedir?

Oksijen tükenmek üzere.

Ciğerlerimiz daha ne kadar dayanabilir buna?

Cevabını acilen bulmamız lazım.

Yoksa durum hiç iyi değil.

‘Ne bilimi ulan?..’

‘Ne bilimi ulan?..’

Zafer Arapkirli
Cumhuriyet, 15 Mayıs 2020

Anahtar sözcük: Rejim.

Hayatın her alanında; siyasette de, ekonomide de, dış politikada da, sporda da, sanat dünyasında da kendini buram buram hissettiriyor rejim değişikliği.

Ve şimdi de, belki de son 100 yılın en ciddi küresel ve ulusal sorunu ile boğuştuğumuz bugünlerde pandemi ile mücadelede de bunun izlerini “fevkalade” bir şekilde görmekteyiz.

Daha o günlerde, yani rejimi değiştirmek ve parlamenter sistemin tabutuna son çivileri çakmak istediklerinde avazımız çıktığı kadar bağıra bağıra söylemiştik. “Yapmayın. Bu girişim, (haydi daha da açık yazayım – bu darbe) sadece ATATÜRK Cumhuriyeti’nin değil, ufacık da olsa kırıntıları kalmış olan parlamenter sistemin de yıkımı anlamına gelir..” diye haykırmıştık. Bizim gibi demokrasinin safını tutanlar, sadece hazırlık ve tasarım aşamasında değil, 16 Nisan 2017 günü yapılan hileli oylamanın sonuçlarının “kuzu kuzu” kabullenilmesi aşamasında da kendilerini paraladılar.

Neden?

Çünkü yapılan şey bir “teknik” değişim, şekilsel bir “revizyon”un ötesindeydi. Bir darbe ile demokrasinin “tüm kalelerinin, tüm burçlarının, tüm tersanelerinin, tüm fabrikalarının, atölyelerinin üzerinden buldozerle geçmek”ti. Sanayisinden medyasına, sivil toplumundan adliyesine, irili ufaklı tüm kurumlarının ve aslında demokrasi denen seçeneğin “berhava” edilmesiydi.

Dediklerimiz bir bir yaşandı… Ve geldik bugüne.

En somut örneğini pandemi ile mücadele sürecinde yaşamıyor muyuz?

Bir Sağlık Bakanı var ülkenin. Aslında herkesin (hâlâ) eski anlamda “Bakan” zannettiği bir makamın temsilcisi. İnsanlarda öyle bir izlenim uyandırıyor. Sanki bir “Bakanlığı” var da, onun bünyesinde birileri çalışıyor da, kararlar alınıyor.. filan. Aslında bir “Kabine Sekreteri” bir de Bilim Kurulu var. Masanın etrafında çok sayıda değerli (kinaye ile yazmıyorum bunu. Yerden göğe kadar o unvanlarını hak eden hocalarımız bunlar) bilim insanları sıralanmış ve durum değerlendirmesi yapıp “Bakan Bey”e sunuyorlar ve bir karar alınıyormuş gibi bir “sanal” izlenim.

Oysa gerçek, “Yeni Rejim”in, yani “Tek Adam Rejimi”nin damgasını taşıyor. Alnına koca puntolarla vurulmuş damgasını. Hem de, gizli saklı da değil, alenen ilan ediliyor bu “yeni işleyiş.”

Nasıl mı? Şöyle:

Sağlık Bakanı bir tıp doktoru. Bilim Kurulu’nda da çok değerli prof.’lar, doç.’lar, Dr.’ler oturuyor. Ama hiçbirinin (Bakan dahil – ben değil, kendisi söylüyor) karar yetkisi yok. Hatta, iki günde bir tekrarlıyor bunu Sayın Bakan. Adeta ben sadece “buralara bakıyorum” demeye getiriyor.

Soruyorlar Bakan’a: AVM’lerin açılmasına Bilim Kurulu ile siz mi karar verdiniz?

Yanıtlıyor: Hayır. Zaten kapatmak için de karar verilmemişti ki. Sayın Cumhurbaşkanımız…

Soruyorlar: Futbol?

Yanıtlıyor: Sayın Cumhurbaşkanımız…

Soruyorlar: AVM’lerden sonra camiler de?…

Yanıtlıyor: Sayın Cumhurbaşkanımız…

Soruyorlar: Bayramda da sokağa çıkma yasağı?

Yanıtlıyor: Sayın Cumhurbaşkanımız…

“E o zaman…….” diye devam sorusu sormuyor (soramıyor) kimse tabii. Ne yazık ki.

Aslında sadece o değil, tüm bakanlar, tüm bürokratlar, hepsi aynı şeyi yapıyor. 3 cümlelik bir uzun açıklama ya da uzun bir cevap metninde 33 kez “Sayın Cumhurbaşkanımız” sözünü tekrarlamaktan öteye gidemiyorlar. Her şey “oraya” bağlı. “Orası” karar veriyor her şeye.

Bunun adı demokrasi olamaz.

Yeni Rejim’in demokrasiyi ve hukuku, adaleti ve (son süreç bize gösterdi ki) hatta bilimi bile böylesine kayıtsız şartsız tekeline almasından memnun olanlar da “Biz çoğunluğuz nasıl olsa… Ve bir şikâyetimiz yok. Siz de tatava etmeyin” tavrı da cabası.

Son “pandemi ile mücadele” sürecinde de Sağlık Bakanlığı’nın “Bilimsel Yayın Denetimi – Bakanlık onayı” kararı alınması da işin, deyim yerindeyse “tuzu biberi” niteliğinde.

Bilim Akademisi’nin değerli üyelerince bu konuda bir “feryat” niteliğindeki bildiride, anayasanın “Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama yayma ve bu alanlarda araştırma hakkına sahiptir” diyen 27’nci maddesi ile “Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler…” diyen 130’uncu maddesine atıflar bulunuyor.

Göğüs hastalıkları alanında değerli çalışmaları ile tebarüz eden Toraks Derneği de, bu “itiraz”a sesini ekleyerek “Bilim insanlarının çalışmalarının ve yönteminin politik irade tarafından denetime tabi tutulması kabul edilemez bir tutumdur. Ayrıca hangi çalışmalara hangi kriterlerle onay verilip verilmeyeceği konularında şeffaf bir tutum sergilenmemesi…” diye de önemli bir “kuşkuya” (arızaya) daha dikkat çekiyor.

Şimdi, akıllara şu geliyor: Acaba toplam bilimsel çalışma ve emek birikimleri belki de yüz binlerce yıla yaklaşan onca bilim insanının çalışmaları da, acaba klasörler halinde “Saray”a götürülüp “o masa”ya mı sunulacak?

Olur mu olur? Burası Türkiye. Cevap ne olur? Burası Türkiye.

Virüse bir gün galebe çalacağız mutlaka.

Ama kendimizce “gerçek bir başarı öyküsü” ve gerçek bir “normalleşme” zaferi ilan etmek istiyorsak, bizi böyle bir mücadele de bekliyor.

Demokrasiye, parlamenter rejime, kısacası “çağdaş dünyaya” geri dönüş mücadelesi.

Zor, ama imkânsız değil.

Asıl sorun, “Ben nereden bileyim? Ben bir naçiz Bakanım.. Ben bilmem yukarısı bilir..” zihniyetinde.

 

SALGININ RESMEN 50. GÜNÜNDE NE SÖYLEMEK İSTİYORUZ?

SALGININ RESMEN 50. GÜNÜNDE
NE SÖYLEMEK İSTİYORUZ?


Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF-Mülkiye)

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

KRT TV HABER SUNUCUSU SAYIN ZAFER ARAPKİRLİ’den İLETİ

ile başlayalım… Prof. Dr. AHMET SALTIK, Corona ile mücadelede yapılanları, yapılmayanları, tehlikeleri ve Sağlık Bakanı’nın açıklamalarını @krtkulturtv Akşam Haberleri‘nde (29.4.2020) değerlendirdi.

21 dakika dünkü katılımımız.. Bir haber programı içinde uzunca bir süre.. Sn. Arapkirli’ye ve KRT TV’ye, COCID-19 salgını boyunca bizi kezlerce programlarına konuk alarak mütevazi birikimlerimizi paylaşmamıza olanak verdikleri için teşekkür ediyoruz.

Bu programda özellikle test sayılarına değindik.. S. Bakanlığı neden “çok kıskanç” test yapmada?? Bir gün 40 bin, ertesi gün 30 bin, izleyen gün 20 bin, sonra gene 30+ bin test?? Oysa günlük kapasitenin 50 bin olduğunu Sn. Bakan açıklamıştı daha önce. Nedir bu dalgalanmanın kuralı / kuralsızlığı?? Kimler ve hangi ölçütlerle karar verirler bu test sayılarına? Nihayet dün S. Bakanı Koca‘nın ağzından öğrendik ki, verilen sayı “test yapılan kişi” sayısı imiş.. Acaba neden günümüze dek bu konu netleşmedi? Tabii yine testin aynı kişide yinelenmesi (aynı kişide mükerrer test) sayılarını bilmiyoruz.

DSÖ geçtiğimiz günlerde Dünyanın bir an önce platoyu görmek istiyorsa günlük 40 milyon test yapması gerektiğini açıkladı. Türkiye, 88 m / 7,8 Bn dünya nüfusu içinde %1,1 pay sahibi (toprakları ise 0,8 / 144 m km2= % 0.55!) ve 40 m X .011 = 440 bin test yapması gerek ülkemizin her gün! Oysa en çok 40 bin test/gün yaptık şimdiye dek.. Gerekenin 11’de 1’i!

Az test, yeteneği sınırlandırılmış test ve az olgu (hasta) kaydı! Şeytan üçgeni tam da burası.

  • Bastırılmış rakamlarla algı yönetimi ve kamuoyunu,
  • FACİAYA karşın BAŞARI MASALINA KOŞULLAMA!

ABD’de ise ekonomiyi yeniden açmada en etkili anahtarın HERKESE TEST YAPMAK olduğu tartışılmakta yaygın olarak.. Buyurun 2 önemli makale :

Dikkate sunalım, “Ubiquitous Testing” herkese test anlamında.

Bu arada PCR testinin duyarlığı (sensitivity), COVID-19 olgularını yakalama yeteneği %60-70’i geçmiyor. S. Bakanlığı tüm laboratuvarlara PCR testinin “primerini” / gerekli çözeltiyi kendisi yolluyor ısrarla! Dolayısıyla testin duyarlığı %60-70’i geçemiyor bir türlü!? Burası olgu sayısını sınırlamada kritik bir nokta!?

S. Bakanlığı sağaltımda (tedavide) “çığır açtıklarından” (!) dem vurmakta?? Anlayamıyoruz, Dünyada kullanılan ilaçlar ne ise bizde de o.. Hepsi birkaç kalem. Endikasyon Dışı İlaç Kullanma Kılavuzu bağlamında, daha önce başka endikasyonlar için ruhsat verilmiş ilaçlar, bu salgında “acaba iyi gelir mi?” sorusuna yanıt olarak deneme – yanılma süreçleri içinde ampirik olarak uygulanmakta..

Dikkat çekelim; bu birkaç ilacı öylesine sınırsız deneyerek insanları deneme tahtasına dönüştürme olanağı da yok! Helsinki Bildirgesi temel kuralları koymakta.. “İLAÇ VE BİYOLOJİK ÜRÜNLERİN KLİNİK ARAŞTIRMALARI HAKKINDA YÖNETMELİK” de.. İknicisi ilkini temel almakta.

Sınırlar belli. Haydi çokkkkk başarılı olduk bir biçimde; bu verilerin uluslararası yazında (literatürde) yayınlanması gerek, bilim dünyasının irdelemesine açılması gerek. Bunları da bekliyoruz, herkes yararlansın ve Türkiye’den öğrensin çığır açan başarılarımızı, ödül alalım.

Sn. Bakan ölüm sayılarını saklamadıklarını belirtti.. Karmaşık ve anlaşılmaz tümcelerle savunma yaptı, kendisi de süreci anlamış değil anlaşılan ya da bilinçli karmaşa sürdürülüyor.. Ama mızrak çuvala sığmıyor… Açıkça kanıtlandı ki;

  • Çok net olan o ki, hasta sayısı da ölüm sayıları da şöyle ya da böyle GERÇEK DEĞİL!

Lütfen tıklayın : Turk_Toraks_Dernegi_COVID19’a_bagli_olumlerin_yuksekliginden_endise_duyuyır

Salgın iyi yönetil(e)miyor; AKP bu sürece de siyaset bulaştırdı ve başarı öyküsü yaratma peşinde halka masallar anlatılması sürdürülüyor! Şehir efsaneleri bile kurgulanıyor.. Bir gün dünyanın bir köşesinden, öbür bir başka ülkeden ambulans uçaklarla hastalar getirip, yüksek teknolojimizle tedaviye alıp 1-2 gün içinde toparlıyoruz..

Ancak kritik olan bir başka konu şu       :

  • Bilim Kurulu‘nun önüne de halka açıklanan bu veriler geliyorsa, son derece eksik – yanlış – çarpık bu verilerle SALGIN YÖNETİLEMEZ! İlk koşul uluslararası bilimsel kurallara uygun SÜRVEYANS.. (veri toplama diyelim kısaca..)

Ek olarak, halka başka, Bilim Kurulu masasına başka veriler konuyorsa, bunu etik – moral – hukuksal – politik – bilimsel …  olarak Bilim Kurulu üyeleri içlerine sindirebiliyorlar mı??

Ülkemiz bilimsel olarak ÖZGÜR, yönetsel (idari) ve akçalı (mali) olarak ÖZERK KURUMLARA sahip olmadığından (Almanya’da R. Koch, Fransa’da L. Pasteur Enstitüsü gibi), AKP bunları -TBMM dahil- birer birer çökertip – işlevsizleştirip – göstermelikleştirip TEK ADAM REJİMİ kurduğundan, yangın çıkınca iş KURULLARA düşüyor..

  • KURUM yerine KURUL…

Kaçınılmaz olarak bu Kurullar ne bilimsel olarak ÖZGÜR, ne akçalı – yönetsel açıdan özerk! Tersine siyaset güdümlü.. Bu kaçınılmaz, daha oluşturulurken siyasetin mutlak belirleyiciliği ile malul! Ve alaturka ve dramatik hatta yer yer traji – komik..

Üstelik içselleştirilen bir “usluluk” da gündemde.. Sn. üyeler koro halinde bir armoni ile kendilerinin “bir danışma kurulu” olduklarını derinden ve taaa en başından uysalca benimsemişler.. Ya da varsa karşı oy yazıları, bilmiyoruz. Kurulun çalışma ve karar alma yönergesini de..

Çare; her akşam Bilim Kurulu sözcüsünün alınan kararları açıklamasıdır. Siyaset kurumu da gereğini yapmalıdır, yap(a)madıklarının gerekçelerini kamuoyuna açıklayarak..

Buradan bir siyasal başarı öyküsü çıkarılamaz; yazıktır, günahtır bu ülkeye ve insanımıza.

Yitirilen canlarımızdır, insanlarımızdır, çöken ülke ekonomisidir ve karartılan da geleceğimiz..

Biricik yol BİLİMSEL AKILCILIKTIR.. asla ve hiçbir koşulda bu yoldan en küçük sapma göstermeyelim.. Yukarıda erişkesi verilen 21 dakikalık değerlendirmemizi dikkate alın..

Sevgi ve saygı ile. 30 Nisan 2020, Ankara

COVID19 SALGINININ SEYİR DEFTERİ

COVID19 SALGINININ SEYİR DEFTERİ

Birazdan, yaklaşık 1 saat sonra, KRT Televizyonunda Sn. Zafer Arapkirli’nin haber programında 15-20 dakika dolayında konuğu olacağız.. Duyuru aşağıda..

 

PROF. DR. AHMET SALTIK (Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı) Coronavirüs’le mücadelede yapılanları ve yapılmayanları değerlendirdi.
@krtkulturtv Akşam Haberleri’nden

11 Mart 2020 : 1 olgu
13 Mart 2020 : 5 olgu
14 Mart 2020 : 6 olgu
15 Mart 2020 : 18 olgu
16 Mart 2020 : 47 olgu
17 Mart 2020 : 98 olgu, 1 ölüm
18 Mart 2020 : 191 olgu, 2 ölüm
19 Mart 2020 : 359 olgu, 4 ölüm
20 Mart 2020 : 670 olgu 9 ölüm
21 Mart 2020 : 947 olgu, 21 ölüm
22 Mart 2020 : 1236 olgu, 30 ölüm
23 Mart 2020 : 1529 olgu, 37 ölüm
24 Mart 2020 : 1872 olgu, 44 ölüm

SAĞLIK Bakanı Fahrettin Koca, son 24 saatte toplam 3 bin 952 test yapıldığını belirterek, 343 yeni tanı var. 7 hastamızı kaybettik dedi.

*****
Sağlık Bakanlığı, yaygın test uyulamasını değil, belli koşullarda seçili olgularda test uygulaması politikasını sürdürüyor..

Bu bağlamda, deyim yerinde ise oltaya “epey takılma” oluyor..
Dün, 3952 test (kişi??) yapıldı ve 343 olgu (taşıyıcı / hasta??) yakalandı.. %8,7.. Önceki gün %6,5 dolayında idi biz Halk TV‘de yayında iken..

Bu oranlar “başarılı – verimli” sayılabilir mi, şimdi tartışmanın zamanı değil..
Testin akçalı (mali) bedeli çok yüksek değil..
O bakımdan, baştan beri savunageldiğimiz tezi yineliyoruz…

  • DAHA ÇOK TEST! DAHA ÇOK TEST, DAHA ÇOK TEST!…
  • Dünya Sağlık Örgütü de taaa başından beri bunu önermekte..
    Sağlık Bakanlığı bundan çekiniyor.. Daha çok olgu bulunursa ne yaparız diye??
    Sağlık altyapımızı 2,5 – 3 ay önce Çin’den ilk olgular bildirildiğinde başlayacaktınız güçlendirmeye.. Bunu yapmadınız yeterince, büyük hata..
    Hala uygulanacak test tartışılmakta.. o mu, bu mu?? Yazık ülkeye ve halka..32 bin yeni sağlık çalışanı Mart sonunda İŞ-KUR’a başvuracak; kimbilir ne zaman başlayacak?
    Bu kişilerin hizmet öncesi ve himet içi eğitimi ne zaman ve nasıl verilecek bu salgın ortamında??Atamaları bekleyen / bekletilen, güvenlik soruşturması nedeniyle yüzlerce Doktor neden engellenir??

    15 Temmuz 2016 sonrası KHK ile atılan yaklaşık 3500 doktorun durumu 5 yılda hala açıklığa kavuşturul(a)madı mı??

    KALDI Kİ                              :

    Siz “az / seçici test” yaparak olgu / taşıyıcı yakalamada rehavet içinde olursanız;

  • Salgının doğal seyri size uyarak yavaşlayacak mıdır???

Böyle bir bilimsel gerçeklik yok!..

Dolayısıyla;

HongKong, Singapur, G. Kore, Japonya… gibi çoook sınırlı atlatma olanağını ne yazık ki yitirdik..

Salgınla yüzleşiyoruz.. Kontrollü salgın yönetimi Sağlık Bakanlığı’nın stratejisi..
Bir yandan da umut havaların ısınmasına bağlanmış durumda..
6 Nisan sonrası gerekirse birkaç hafta daha tatil ile atlatma beklentisi var..
Ancak senaryo buna uymayabilir.. Halen havaların sıcak olduğu ülkeler de bu hastalık var ve korona salgını yaşıyorlar : Avustralya!

Salgın birden tepe yapmasın, sağlık kuruluşları felç olup çökmesin, hasta ve ölü sayıları patlamasın. elbette hoş beklentiler.. KİM KATILMAZ??? Ama boş!

Ancak, zaten çok ağır hasta olan EKONOMİ NE OLACAK??

Çok ağır hasta ulusal Ekonomi hepten çökerse nasıl ayağa kaldıracağız??

Pekiii, “biraz fazla insan ölsün, ekonomiyi feda etmeyelim” mi diyoruz??

HAYIR!

Siz zaten “kontrollü salgın” stratejisi izlerken, yakalayamadığınız bir yığın hasta ve bu hastalıktan ölen insanımız oluyor.. Bu acı olgu, gözlerden saklanarak ya – şa – nı -yor.. Kayıtlara girmiyor.. Deve kuşu gibi miyiz acaba diye endişe duymamak olanaklı değil!
Salgını zamana yayma yolu izlenirse fatura bu..

Oysa:

Bir an önce ŞAH deyip resti çeker ve toplumdaki tüm olgulara elden gelen en kısa zamanda erişmeye çabalarsak hem ölümleri daha da azaltırız, hem hasta / taşıyıcıları hızla yakalar ve bulaş zincirini daha çabuk kırarız. Salgın eğrisi aşağıya inmeye başlar hem de ekonomiyi ayağa kalkamayacak derecede çökmekten koruruz..

  • Bilim Kurulu ve Türkiye bu stratejiyi hızla ve mutlaka tartışmalıdır..

Ülkemizin sağlık altyapısı, epeygeç kalınmakla birlikte, hala, yeterince desteklenirse, bu çok ağır yükün altından daha kısa sürede de çıkabiliriz, çıkmalıyız..

  • Hemen bir  KORONA SALGINI ULUSAL KRİZ YÖNETİM MERKEZİ kurmalıyız..

Başına Cumburbaşkanı yardımcısı geçmeli..

Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu elbette çalışmalı; mutlaka birkaç HALK SAĞLIĞI UZMANINI daha katarak..

Asla BİLİMSEL AKILCILIKTAN ayrılmayarak..
Saydam, açık, halka güven ve moral vererek; DEMOKRATİK ve KATILIMCI..

Mutlaka LİYAKATE dayalı..

Sosyal devleti ve kamusal sorumluluğu en öne çıkararak..

Asla hiçbir siyasal hesap yapmadan ve tüm Ulusu kucaklayarak..

Sevgi ve saygı ile. 25 Mart 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF-Mülkiye)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ÇARŞAMBA İĞNELERİ 17 Temmuz 2019

ÇARŞAMBA İĞNELERİ

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

HAKARET

“6 yaşında çocuk evlenebilir” diyen Nurettin Yıldız’ı eleştiren gazeteci Zafer Arapkirli’ye “hakaret” davası açıldı.
Adam tüm çocuklara ve millete hakarete etti çıt çıkmadı…

HEDEF
AKP, 2011’de 25 bin Dolar olarak açıkladığı 2023 kişi başına milli gelir hedefini 2013 hedefi olan 12 bin dolara düşürdü.
AKP başarır!…

ÜMMET
RTE, parti kuracağını açıklayan Babacan’a “ümmeti bölmeyin” demiş.
Milletin cumhurbaşkanı mı? Ümmetin baş imamı mı?…

KADI
İlahiyatçı Cemil Kılıç, “Başörtüsü İslami gerektir ancak ilahi emir değildir.” dediği için savcılık dava açmış.
Cumhuriyet kadısı…

YATIRIM
Seçim döneminde ziyaretçileri çoğaltılan ve TRT’den mesajı yayımlatılan Öcalan’ın kardeşine ziyaret izni verilmedi.
Seçim için yatırım dönemi bitti…

BAHÇELİ
Kılıçdaroğlu, S-400 füze sisteminin alınmasına desteğini açıkladı. Aynı gün Bahçeli, “S-400 istemeyenler HDP-CHP diye nutuk attı.
Acil yardım…

AB
AB, Doğu Akdeniz’deki petrol-doğal gaz aramalarımızı haksız ilan ve tehdit etti.
Bahçesindeki kulübede yıllarca beklemeye razı olunca o da kendini efendimiz sanır tabi…

ATIN
İşsiz sayısı 4.2 milyona ulaştı.
Damat 2.5 milyona iş bulunacak mı demişti? 2.5 milyon kişi daha işsiz kalacak mı demişti?

TUTUN
Bütçe açığı yıllık hedefi ilk altı ayda aşıldı.
Damat yine gemide mi?…

BİRLİK
RTE, 15 Temmuz “milli birlik ve dayanışma” konuşmasına, Kılıçdaroğlu’na sataşarak başladı.
Bununla olmaaaaaaz…

YÜREK
Kılıçdaroğlu, FETÖ darbesi konusunda RTE’yi sorgulayacak cesur yürekli bir savcıya gereksinim olduğunu söyledi.
Mumla değil projektörle aranmalı…

SABETAYİST
TSK’dan atılma dinci Akit yazarı Vehbi Kara, Nerede halkı aşağılayan ve rakı içen bir devlet görevlisi görürseniz bilin ki; bu kişi yüzde elli ihtimal ile bu menfaat grubunun üyesi veya esiridir. Kendisi Yahudi inancı taşıdığı ve Yahudi ismi de olduğu halde Türk gibi görünür.”
Tencerenin dibi kara, karalamacı karanın her yeri kara…

ÖMER HAYYAM’dan :

Benden Hayyam’a selam söyleyin demiş Peygamber;
Sözlerimi yanlış anlamışsa çiğlik eder:
Ben şarabı herkese haram etmiş değilim ki
Hamlara haramdır, doğru, ama olgunlar içer…

===============================

Yayınlamada gecikme için sayın yazardan ve site okurlarımızdan hoşgörü dileğiyle..

Dr. Ahmet Saltık, 22.7.19