Etiket arşivi: Yurt Gazetesi

Gelir’in de yalan TÜİK; ‘Yoksul Sayıları’n da!..

Dostlar,

Bu sitede TÜİK’in artık aklı başında hemen hiç kimsenin itibar etmediği güvenilmez ve saygınlığı kalmayan bir kurum durumuna düştüğüne ilişkin sayısal irdelemelere dayalı epey yazı yazıldı. Nüfus artış hızını bile kendi verilerinden 4 işlem ile doğru hesaplayamayan bir Kurum için ne söylenebilir??

Ne bir özür, ne özeleştiri ne de yanlışları düzeltip yinelememe..

En son, “Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması – 2012” araştırmasını eleştirmiş ve
TÜİK’in sahibinin sesi bir propaganda kurumuna indirgendiğinden yakınmıştık.  (http://ahmetsaltik.net/2013/09/23/gelir-ve-yasam-kosullari-arastirmasi-2012/, 23.9.13)

Bir siyasal iktidarın ülkenin kurumlarını bu denli yıkıma uğratma hakkı var mıdır?
Hangi uygar ülkede örneği gösterilebilir ve hoş karşılanabilir?
İktidarlar gidici, kurumlar kalıcıdır; ülke insanlarının bu tür kurumların yayımlayacağı “güvenilir” verilere gereksinimi vardır önünü görebilmek, yatırım yapmak için vs.
Yabancıların da..

Ayrıca bu saçna sapan verilerle insanların hele uzmanların ve de yabancıların yanıltılabileceğini sanmak en hafifinden “illüzyon” olsa gerektir ve
bir ruhsal sayrılık durumudur..

Böylesi yozlaştırmalar ülkede çok gereksinilen istikrara katkı değil zarar verir.
TÜİK’in ne zaman, kaç yıl sonra yeniden saygınlık kazanacağı hesaplanabilir mi??

Söz konusu TÜİK raporunu YURT‘tan, lise arkadaşımız sevgili Mustafa Sönmez de yerden yere vurmakta.. Sayıların dili ile..

TÜİK’in bu tablodan soruımlu uzmanlarının hiç bilim namusu kalmadı mı?
Dürüstlük ve insan onuru gibi kavramlardan haberleri var mı?

Ya TÜİK’i ve uzmanlarını yalan makinesine dönüştüren iğrenç siyaset kurumuna
ne demeli?

Lanetlemeli..

Sevgi ve saygı ile.
27.8.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

===================================

Gelir’in de yalan TÜİK; ‘Yoksul Sayıları’n da!..

Gelir’in de yalan TÜİK, ‘Yoksul Sayıları’n da!..

Mustafa SÖNMEZ

TÜİK’in gelir dağılımı araştırmalarının bir türevi de yoksulluk araştırmaları.
Dünkü yazımda, TÜİK’in, paylaşılan gelirinin saptanmasında güvenilmez bir yöntem kullandığından bahsetmiştim. O güvenilmez veriler yoksulların sayısının, yoksulluk oranının saptanmasında da yanlışlara sevk ediyor ve kamuoyuna hem eksik ve yanlış yoksulluk bilgileri hem de eksik yoksullaşma oranları vermeye götürüyor.

Bakın; neler, nasıl eksik ve yanlış gösteriliyor, hem de yoksulluk gibi yakıcı bir konuda!

EKSİK GELİR, EKSİK YOKSUL

Hatırlamakta yarar var; TÜİK, gelir dağılımı araştırmalarını, deneklerin gelir beyanına göre yapıyor. Farklı sınıflar, ücretli, işveren, kendi hesabına çalışan hane reisleri hem esas işlerinden elde ettikleri gelirleri, hem de farklı gelir (kira, faiz vb.) türünden eve giren gelirleri beyan ediyorlar. TÜİK, bu örneklemden elde ettiği gelir dilimlerini ‘en yüksekten en düşüğe’ sıralıyor ve oradan, en ortadakine medyan (AS: ortanca) gelir diyor.
Mesela, TÜİK’in bulgularına bakarsak; bu, 2012 yılında kişi başına yıllık 9 bin liraya yakınmış. Yani: ayda 746 TL.

TÜİK, yaygın ‘yoksul saptama’ tanımına bağlı olarak, bu en ortadaki (medyan) gelirin %60’ının altını yoksulluk sınırı kabul ediyor. Örneğin 2012 için yoksulluk sınırı yıllık 5.373 TL, aylık olarak da 448 TL kabul ediliyor. Dolayısıyla, bu sınırın altında kalan nüfus yoksul nüfus sayılıyor ve toplam nüfusun ne kadarının yoksul olduğu sonucuna ulaşılıyor.
2012 için bu sayı 16,6 milyon ya da nüfusun % 22,6’sı imiş. 2006’daysa: 17 milyon ve o tarihteki nüfusun % 25’i imiş. Böylece, AKP iktidarının son 6 yılında yoksulluk oranının neredeyse 2,5 puan, yoksul sayısının da 500 bin azaldığını görmekteymişiz!..

Görüleceği gibi; bildirime (beyana) göre elde edilen gelirler, saklanan kazançlardan dolayı ‘eksik’ sıralanınca, medyan gelir de komik rakamlara gelmekte ve yoksul sayısı da,
ona göre, olduğundan az gösterilmektedir. Uzağa değil, 2012 yılına gidelim, Türkiye’nin en ortasındaki grubun gelirinin aylık 748 TL olması size makul geliyor mu? Asgari ücretin 800 TL’ye yakın olduğu koşullarda, nüfusun ağırlığı asgari ücretli gibi bir algı makul müdür? Sakatlık buradan başlıyor; bu gelirin %60’ını aldığınızda da, “yoksul” dediğin
aylık geliri 448 TL olan insan olarak tarif edilmiş oluyor. Sayı da tabii ki 16,6 milyon,
oran olarak da nüfusun ancak %23’e yakını bu tanıma girmiş oluyor.

YAŞAM KOŞULLARI

TÜİK’in gelir ve paylaşımı ile oradan hareketle yoksulluk sınırı ve yoksul sayıları ile ilgili verileri ciddi çapaklar, eksikler içerirken; deneklere yaşam koşulları ile ilgili sorduğu sorulardan gelen bulgular, bir başka Türkiye tasviri yapıyor. Anketi yanıtlayan ailelerin
% 40,6’sı konutunda ‘sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçevesi vb.’ sorunlar olduğunu bildirmiş. Demek ki, evlerin neredeyse yarısı bakımsız. %47’ye yakını, oturduğu konutta ‘izolasyondan dolayı ısınma sorunu’ yaşadıklarını bildirmiş.
Hanelerin önemli borç yükleri olduğu ortaya çıkıyor. %61,3’ü ‘hanesinin taksit ödemeleri ve borçları olduğunu’ belirtmiş. Hem de, konut kredisinden filan kaynaklanan borçlar değil bunlar.

Tatil yapabilecek kadar gelirleri var mı, Türkiye’deki hanelerin?

  • Hanelerin %86’ya yakını ‘evden uzakta, bir haftalık tatili’ ancak hayal edebiliyormuş.

Hanelerin %62’ye yakını ‘beklenmedik harcamalarını’ ve %79’a yakını ‘yıpranmış ve eskimiş mobilyalarını yenileme ihtiyacını’ ekonomik nedenlerle karşılayamadığını belirtmişler.

TÜİK anketinde, ciddi finansal sıkıntıyla karşı karşıya olan nüfusun oranını saptamak için belirlenmiş 9 madde var. “Ne sıklıkta et yiyorsunuz”dan “Ne sıklıkta giysi yeniliyorsunuz”a kadar çeşitli sorular… Bunlardan en az 4 tanesini karşılayamayan ya da yoksun olanlar “maddi yoksun” diye tanımlanıyorlar ve bunların 2011 yılında oranı %60,4 iken, 2012 yılında da çok değişmemiş %59,2 olarak hesaplanmış.

Bir de böyle yoksulluk tanımı var ve evet, maddi yoksun oranı % 60!..

AKP Türkiyesi’nin gerçek yüzü daha çok burada ortaya çıkıyor.

(http://www.yurtgazetesi.com.tr/gelirin-de-yalan-tuik-%E2%80%98yoksul-sayilarin-da-makale,5870.html, 25.9.13)

Merdan Yanardağ’ın yeni kitabı : Türkiye Neden Feda Edildi?


Dostlar,

Yetkin ve yürekli yazar ve de Ergenekon tertibi mağduru bir yurtsever olarak da
Sn. Merdan Yanardağ’ın güncel tarihe ışık tutan bu yapıtını okuyalım, okutalım..

O’na bir moral destek de olsun..

Cezaevinde ziyaret gidemesek de kitabını edinelim, önerelim..
Bu kitap “çooooooooook” satsın ve herkese ileti (mesaj) olsun..

  • Yürü bre Hızır paşa
    Senin de çarkın kırılır
    Güvendiğin padişahın
    O da bir gün devrilir.. 
  • Demiri demirle dövdüler;
    Biri sıcak diğeri soğuktu!                                                                        
    İnsanı insanla kırdılar;                                                                                
    Biri aç diğeri toktu…

    Pir Sultan Abdal

Merdan Yanardağ gözaltına alınırken

1. Direnmedi
2. Kendisine zarar verme riski yoktu
3. Başkalarına zarar verme riski de yoktu
4. Kaçma riski de yoktu..

Peki neden kelepçe takıldı??

Bu emri veren Polis yetkililerine BİLGİ EDİNME YASASI bağlamında soruyoruz?

Evet, Merdan Yanardağ hangi hukksal gerekçe ile kelepçelendi?

Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı Atilla Sertel‘in yazdığı gibi
kin ve intikam duyguları mı belirleyici oldu?

Sizler hukukla değil de kin ve intikam dürtüleri ile davranan insanlar mısınız?

Merdan’ın kitabını da çoook çok okuyacağız,

YURT Gazetesini de

BAĞIMSIZ Dergisi’ni de..

Sevgi ve saygı ile.
22.9.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================

Merdan Yanardağ’ın yeni kitabı:

Türkiye Neden Feda Edildi?

Gazetemiz Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ın tutuklanmadan önce yazmaya başladığı “Türkiye Neden Feda Edildi?” kitabını yayınevine gönderdi. Yanardağ, ‘gazetecilerin Ergenekon sürecine neden dahil edildiğini’ yazdı.

Merdan Yanardağ'ın yeni kitabı: Türkiye neden feda edildi?

MUĞLA – Ergenekon davasında 10 yıl 6 ay hapis cezasına mahkum olan ve Bodrum’da tutuklanarak Muğla E Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderilen gazetemiz
Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, Bodrum’da yazdığı kitabını yayınevine gönderdi.

Yanardağ’ı dün cezaevinde kuzeni Ertan Yanardağ ziyaret etti. Kapalı şekilde yapılan ziyaret sırasında Merdan Yanardağ, kuzenine, “Bitirdim gözaltına alındım” dediği kitabının içeriği hakkında bilgi verdi.

TARTIŞMA YARATACAK

Kuzeni Ertan Yanardağ’a moralinin yüksek, sağlığının da yerinde olduğunu söyleyen Gazetemiz Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, Bodrum’da yazdığı ve yayınevine gönderdiği “Türkiye Neden Feda Edildi?” adlı kitabında Ergenekon sürecine neden gazetecilerin dahil edildiği detaylarıyla yazdığını söyledi. Kitabında Ergenekon sürecinde başlangıcından bugüne dek yaşananları belgeleriyle anlatan Yanardağ’ın baskı aşamasındaki kitabının çok konuşulacağı ve uzun süre tartışılacağı tahmin ediliyor.

‘BOYUN EĞMİYORUM’

Ergenekon davasının bir tertip olduğunu, kendilerinin buna karşı koyamadıklarını anlatan Gazetemiz Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, kuzeni Ertan’a,

  • “Bizim başımızı eğmemizi istediler. Biz eğmedik. Cezaevinde de
    başımız dik. Boyun eğmiyoruz. Barış ve özgürlük için mücadele edeceğimi tekrarlıyorum.
    Yazı yazmaya devam edeceğim.
    Dışarıda nasıl mücadele ediyorsam, içeride de devam edecek.”
    dedi.

33 YILDIR DARBE SÜRECİ

Ziyaretle ilgili olarak bilgi veren Ertan Yanardağ şunları söyledi:

“Merdan Yanardağ amcamın oğludur. 12 Eylül darbe döneminde de gözaltına alınmış ve tutuklanmıştı. Ben 10 yaşındaydım. Bir şeyler olmuştu. O zaman küçüktüm pek bir şey anlamamıştım. Bugün 43 yaşındayım. Merdan Yanardağ yine cezaevinde.
Bugün şunu anlıyorum;

33 yıl önceki darbe süreci bugün de devam ediyor. Ben 10 yaşında iken Türkiye neyse, bugün de o. Bu durumu Dünya kabul etmiyor. Biz her geçen gün Dünya da yalnızlaştırılan bir ülke konumuna geldik. Merdan Bey gayet iyi. Sağlığı yerinde,
morali yüksek. Bir de başı dik.”

‘ALDIRMA MERDAN’

Yayın yönetmenimiz Merdan Yanardağ’ın Ergenekon tertibi kapsamında tutuklanması konusunda pek çok yayın yönetmeni ve yazar sessiz kalırken soL Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kemal Okuyan önceki gün köşesinden Merdan Yanardağ’a destek verdi.

Okuyan’ın yazısının ilgili bölümü şöyle:

Merdan Yanardağ cezaevinde

Bir gazeteci daha demeyeceğim. Gazeteciliği önemsemediğim için değil, Merdan’ı öncelikle bir sosyalist, bir devrimci olarak gördüğüm için. Ergenekon saçmalığının
“en absürd” halkası diyebiliriz Merdan’ın tutsaklığına dair. Bu halka eklenmeseydi de, Ergenekon her şeyi ile saçmaydı ama yine de söylemek gerekiyor: Merdan Yanardağ’ın yaşamına, mücadelesine, üretimine en küçük bir gölge düşürmüyor, düşüremiyorsa Ergenekon davasındaki suçlama ve mahkumiyet, o halde gerçekten saçmalığın
dik alası ile karşı karşıyayız.

Aldırma Merdan, fazla uzun sürmez.”

Hüsnü Mahalli : DİYALOG

Dostlar,

Üstad gazeteci – yazar, Ortadoğu uzmanı Dr. Hüsnü Mahalli, 2.9.13 günü
YURT Gazetesindeki köşesinde DİYALOG başlıklı müthiş bir makale yazdı.
Hem içerik ve öngörüler olarak hem de yazı tarzı olarak son derece başarılı..
Suriye bunalımının aktörleri devlet başkanlarını sanal olarak diylaoga soktu ve konuşturdu.. Sorunun nasıl çözülebileceğini de.. Çin ve Rusya başta olma üzere ağırlıklarını net olarak koyar ve sıkı dururlarsa, gerilim yumuşar ve görüşmelerle
çözüm üretilebilir..

Dr. Mahali, kimyasal silah kullanımının perde arkasını da yazıyor..

Bize göre bu yazı mutlaka okunmalı ve çokça paylaşılmalı.

Gazeteci – yazar Sn. Hüsnü Mahalli’yi ve gazetesi YURT’u kutluyoruz..

  • Bu vesile ile YURT‘u günümüzün başarılı gazetesi YURT yapan usta ve yürekli gazeteci – yazar dostumuz Sayın Merdan YANARDAĞı da gönülden dayanışma ile selamlıyoruz… Mutlaka ve hızla özgürlüğüne kavuşmasını ve her biri birer ders gibi olan makalelerini okuyabilmeyi diliyoruz. O’nun engin birikiminden ve usta makalelerinden bizleri yoksun bırakmaya kimsenin hakkı olmadığını düşünüyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
Datça, 3.9.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

========================================

DİYALOG…

Portresi

 

Hüsnü Mahalli
YURT, 2.9.13

 

 

Esad: Ben kimseyi kimyasal ile vurmadım

Obama: Hayır vurdun. Vurduğun için de ben seni vuracam

Esad: Peki kanıt göster

Obama: Kanıta ihtiyacım yok. Vurdum diyorsam vurdun demektir. Patron benim.

Esad: İyi de bari Şam’da bulunan BM Kimyasal Silah Araştırma Komisyonu’nun raporunu bekle.

Obama: Ben kimsenin raporunu beklemem. Benim adım Obama..

Üstelik boyum senden 3 santim daha uzun.

Esad: Bu iş boy ile olmuyor. Biraz akıl ve vicdan ile olması gerekir. Bak İngiliz dostun Cameron bile çuvalladı..Sen bizim bölgedeki uşaklarına bakma . Onlar sıcaktan kafayı üşüttü.

Obama: Fazla konuşmayı bırak. Hazırlan yakında gelip seni dövecem.. Ama önce bizim Kongre’deki morukları ikna etmem lazım.

Putin: Beyler kusura bakmayın sohbetinize kulak misafiri oldum. Sanki savaştan söz ediyorsunuz?

Esad: Barış sözü ile iktidara gelen Obama, Libya’dan sonra şimdi de Suriye’yi vuracam diyor. Adam kafayı üşütmüş..

Putin: Hüseyin abi neden böyle yapıyorsun. Üstelik Nobel Barış Ödülü’nü vermişlerdi sana.

Bak benim bile böyle bir ödülüm yok.

Obama: Sen de nereden çıktın ulan Putin. Zaten senin mavi gözlerinden gıcık alıyorum. Ayrıca benim adım Hüseyin değil, Barack Obama’dır.. Bu senin Esad mı Esed mi ne idüğü belirsiz zat sinirimi bozuyor. Adam Arap Baharının içine etti. Bütün planlarımı bozdu. Benim de belli bir prestijim var. Bölgedeki adamlarım da beni sıkıştırıyor. Söyle adamına, bıraksın gitsin artık.

Putin: Sen de bölgedeki adamlarına söyle Suriye’de savaşan on binlerce Kaide, Nusra ve benzeri terör örgütlerinin ruh hastası katillerine destek vermesinler. Unutma bu örgütler senin için de tehlikeli. Yoksa yanılıyor muyum?

Obama: Buna sen değil ben karar veririm. Sen git adamın Esad’a kimyasalın hesabını vermesini söyle.

Putin: Kimyasalı Esad değil, senin destek verdiğin radikal İslamcı muhalifler kullandı. Nereden aldıklarını ve nasıl kullandıklarını sen de biliyorsun. Senin de benim de Suriye üzerinde uydularımız var.

Obama: Esad’ın kullandığına dair benim kanıtım var.

Putin: Neymiş bu kanıt? Varsa o zaman tüm dünyaya göster bu kanıtları . Kanıtların ciddi olsaydı İngiliz vekilleri ikna ederdin.

Obama: Bir Suriyeli subayın telsiz konuşmasını kaydettik. Kimyasal kullanmadan söz ediyor.

Putin: ÖSO’lu olmadığını nereden biliyorsun. Ayrıca konuşmayı kaydeden uyduların atılan bombayı da kaydedebilirdi.. Tıpkı bizim uyduların kaydettiği gibi. İstersen sana yollayayım, kayıtlarımızı bir bakarsın..

Netanyahu: Başkan Obama kusura bakma uydularımız üzerinden sizi dinliyordum.
Ne olur bu komünist artığı Putin’i dinleme. Eski KGB şefi olarak o bu işleri iyi becerir. Ama bizim de MOSSAD‘ımız var. Esad vurdu diyorsak Esad vurdu.

Esad: Anlaşıldı.. Yine bu işin içinde İsrail var. Yani Kongre’deki Yahudi lobileri var.

Netanyahu: Ne sandın sen. Senden bir kurtulsak hemen Hizbullah ve İran’ın işini bitirecem.

Bak bölgedeki tüm Sünni dostlarım bunu istiyor..

Obama: Netanyahu doğru söylüyor.. Benden de aynı şeyi istediler.

Kral Abdullah: Obama doğru söylüyor. Ben uyuyordum ama hemşire ne konuştuğunuzu anlattı. Hüseyin kardeş, emrettiğiniz gibi Mısırlı generaller Suriye’ye yanaşmasın diye ha bire onlara dolar gönderiyorum. Ama sen sözünü verdiğin taze ve güçlü Viagraları henüz göndermedin.

Ne olur beni unutma..Suriye’yi vurmadan bana haber ver. Benim uyumam lazım.. Anlarsın ya!!

Obama: Özel üretim Viagraları bu sabah sana ve Körfez’deki dostlarımıza gönderdim.

Putin: Bırakın bu aptalca işleri. Anlaşıldı siz üçüncü dünya savaşı istiyorsunuz . Benim için sorun yok. Ben her şeye hazırlıklıyım.

Esad: Ben de hazırlıklıyım..

Obama: Esad efendi, senin orada bir gürültü var yoksa yine sarayın mı basıldı..

Esad: Evet basıldı .. Ama dostlar tarafından . Adlarını sayarsam ödün kopar

***

Hamaney, Nasralah, Maliki, Castro, Maduro, Mandella, Xi Jinping

Obama: Beyler siz de beni çok ciddiye aldınız. Bakın daha Kongre’ye danışacam. Sonra da Kenya’daki babaannemden bir büyücü istedim. O da gelip falıma bakacak. Sonrasında şu Suriye konusunda karar verecem. Tabi Michelle’e de danışmadan olmaz.

Esad kardeş sen de Esma’ya söyle onu bi arasın konuşsun. Belki bu işi tatlıya bağlarız.

Bu arada Şam’ın o meşhur baklavalarından 3-5 kilo göndermeyi unutma. Benim kızlar bayılıyor o tatlılara..

Esad: Söylerim Esma arar Michelle’i. Sen de kızları al gel birlikte hem kebap hem tatlı yeriz.

Bak bugün de 1 Eylül Dünya Barış Günü. Sen bizim bölgedeki savaş manyaklarını dinleme.

Akıllı adama benziyorsun.

Obama: Yahu akıl mı bıraktılar bende..

Putin: Beyler beni unutmayın. Ben de kebap ve tatlıyı çok severim.

Merdan Yanardağ’a verilen cezanın kanıtları açıklanmalıdır!

Dostlar,

YURT Gazetesi’nin başarılı genel yayın yönetmeni, toplumcu yazar – aydın
Sayın Merdan Yanardağ kardeşimize verilen terör örgütü üyeliği gerekçeli
10.5 yıllık hapis cezası içimizi bir “yanardağ”a çevirdi..

Ergenekon davası boyunca böyle bir örgütün varlığı kanıtlanamadı.

Ama, varlığı kanıtlanamayan, Emniyet’in, Genelkurmay’ın “yok” dediği
sanal örgüte üyelikten, özel yetkili İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi
çooook ağır cezalar yağdırdı..

Mahkeme, gerekçeli kararını bir an önce yazmalı ve hükümlerine temel oluşturan maddi olguları, somut kanıtları tek tek ortaya koymalıdır.

Kaldı ki, öyle derin usul hataları yapıldı ki, karar Yargıçlar Sendikası ve eski İstanbul Barosu başkanı çok deneyimli hukukçu Turgut Kazan’a göre YOK HÜKMÜNDE.. (Hukuk diliyle Mutlak butlan ile sakat). Örn. karar alma sürecine mahkemenin duruşma yapan asıl üyelerine ek olaral yedek üyeler de, -kendi itiraflarıyla- katıldılar..

Bu konuda sitemizde yer alan aşağıdaki yazımıza da bakılmalıdır :

Ergenekon Davası Kararı yok hükmündedir! (15.8.13)
(http://ahmetsaltik.net/2013/08/15/ergenekon-davasi-karari-yok-hukmundedir/)

Ergenekon davası kararlarını bu milletin hazmetmesi olanak dışıdır.
Bu vicdanları isyan ettiren intikam cezaları, mutlaka adalet zeminine taşınacaktır..

Sevgi ve saygı ile.
15.8.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===============================================

Merdan_Yanardag'a_verilen_cezalarin_kanitlarini_aciklayin_YURT_15.8.13

Haber Merkezi – Ergenekon davasında verilen ağır cezalara aydınlardan tepkiler sürüyor. Genel Yayın Yönetmenimiz Merdan Yanardağ’a verilen 10 yıl 6 ay hapis cezası sanatçı ve gazetecileri ayağa kaldırdı.

LEVENT ÜZÜMCÜ: KANITLAR HALKA SUNULMALI

Ünlü oyuncu Levent Üzümcü, Ergenekon kararlarıyla ilgili “Cezaları gerektiren bütün kanıtlar halka sunulmalıdır” yorumunu yaptı.

NURAY MERT: MAHKEMELER SİYASİ BASKI ARACI

Gazeteci Nuray Mert ise “Mahkemelerin siyasi bir baskı aracı olarak kullanıldığını düşünüyorum” dedi. Yanardağ’a verilen cezayı kınayan Mert, “Asıl önemlisi, bu davanın ‘statüko ile hesaplaşma’ olarak takdim edildiği halde, hasaplaşma olması gerçeğinin göz ardı edilmesinden bahsediyorum” diye konuştu.

TUNCAY ÖZİNEL: BU ÜLKEDE ADALET ÖLDÜ!

Yanardağ’a verilen ağır cezayı bir hikaye ile anlatmak istediğini belirten tiyatrocu Tuncay Özinel ise şöyle konuştu: “Ölümlerin çan çalarak ilan edildiği bir ülke varmış. Çan bir defa çalındığında, halktan biri, iki defa çalındığında, asillerden biri, üç defa çalındığında, saray çevresinden biri, dört defa çalındığında ise kral ölmüştür. Günün birinde çan sesi duyulur. Bu kez çan beş kere çalar. Meraklanan kalabalık, ‘Nedir bu beş çan sesi?’ diye sorar ve ‘Adalet öldü!’ yanıtını alır. Evet bu ülkede adalet öldü!” yanıtını verdi.

PELİN BATU: ADALET SİSTEMİNE İNANCIMIZI KAYBEDİYORUZ

Oyuncu ve yazar Pelin Batu, Merdan Yanardağ’a verilen hapis cezasına tepki göstererek “Ne yazık ki adalet sistemine olan inancımızı her geçen gün kaybediyoruz” dedi. Bu yapılanların sadece okuyan yazan kesime değil herkese karşı uygulandığını belirten Batu, “Sokaktaki halkın kafası çok karışık. Sapla saman birbirine karışmış şekilde” diye konuştu. Yurtdışındaki gazetelerin Ergenekon davasıyla dalga geçtiğini hatılrlatan Batu, “Amerikalılar bile ülkemizde adalet sistemiyle dalga geçiyor. Türkiye’de ki en büyük sorun hukuk sistemindedir. Doğru düzgün bir anayasa istiyoruz ancak bu zihniyetle zor görünüyor” yorumunu yaptı.

MUSTAFA MUTLU: DAVA SİYASİ

Gazeteci Mustafa Mutlu, bir dönem birlikte çalıştığı meslektaşı Merdan Yanardağ’a destek verdi. Ergenekon mahkemesinin kararlarının yok hükmünde olduğuna dikkat çeken Mutlu, “Çünkü yedek hakimler karara katılmıştır” dedi. Mutlu, Merdan Yanardağ’ın bugüne dek meslek ilkelerinden zerrece sapmadığını vurguladı. Davanın siyasi olduğunu ifade eden Mutlu, “Mahkemenin ağır cezalar içeren hükmünün Yargıtay’da bozulacağından kuşkum yoktur” diye konuştu.

OKTAY EKŞİ’DEN DESTEK ZİYARETİ

CHP İstanbul Milletvekili ve Gazeteci Oktay Ekşi, Merdan Yanardağ’a verilen hapis cezasının ardından gazetemize destek ziyaretinde bulundu. CHP’li Ekşi, Genel Müdürümüz Ezgi Seda Özbolat ve Yazıişleri Müdürümüz Hicran Aygün’le görüştü.

Oktay_Eksi'den_YURT'a_ziyaret_15.8.13

İlhan CİHANER : Bir Beraat Bir Mahkumiyet


Dostlar
,

Sayın İlhan Cihaner, anımsanacağı üzere, Erzincan Cumuriyet Başsavcısı idi. Başına gelmedik kalmadı. Erzurum’dan kalkıp gelen bir “özel yetkili savcı”,
kendisini makamında adeta derdest ederek gözaltına aldırdı…
Cihaner halen CHP Denizli Milletvekili..

Ergenekon tertibi davasında ayyuka çıkan usulsüzlüklere, hukuk katliamına
ya da “katliama araç edilen hukuka” Merdan Yanardağ’a dönük seçici yakalama işlemi üzerinden yaklaşmakta..

  • Suikast yapanlar, el bombası atanlar serbest ama 
    Merdan Yanardağ hakkında yakalama kararı verildi.
  • Kendisi hakkında gizli tanıklık yaparak aklanmak (beraat etmek)!

Öyle bir açmaz ki; her türlü seçici, ayrımcı, zulme dönük, kişi hedefli….. girişimler
bu davada yargı eliyle serbest; adı ya da kalkanı “yargı kararı” (?!) ama bu eylemleri eleştirmek ise bağımsız yargıyı engellemekten tutun hakarete dek varan suçlamalarla yaptırım görme tehdidi altında..

  • Hukukun adaletin değil katliamın aracı olarak kullanıldığı
    apaçık ortada iken bile! Yani tüm çıplaklığıyla faşist rejim..

Böylesine eşitsiz, adalet duygusunu aşağılayıcı ve vicdanları kanatıcı bir tablo..

Hedefe – belli kişilere dönük “kurban alma – kurban etme” operasyonu..

Bir kez kurban seçildikten sonra her tür yöntem mübah, serbet ve de
“bağımsız yargı kararı” dokunulmazlık zırhı ile korumaya alınmış,
zinhar söz söylenemez, ağız açılamaz, boyun eğilir….

Gelin görün ki, zulüm üzerine kurulu düzenler çok uzun ömürlü olmuyor..
Tarih bize bu gerçeği öğretiyor.
Merdan Yanardağ örneği de bu türden..
İnsanın içini kanatıcı ve isyan ettirici.
Bu denli aykırı – kabul edilemez özellikleri ise diyalektik olarak söz konusu kararın sürdürülebilirliğini – uygulanabilirliğini o oranda olanaksız kılıyor.

Adaletten uzaklaşıldıkça, benzer süreçler adeta uygulanamaz – sürdürülemez potansiyeli yükleniyorlar..

  • Polarizayon – depolarizasyon döngüsü ile
    sistem kendi çözümünü üretiyor
    ..

Merdan Yanardağ ve benzeri durumdaki
tüm Ergenekon – Balyoz ….kurbanlarına
dayanışma duygularımızla selam veriyoruz.

portresi

 

Merdan Yanardağ, zindanda da yazacak, Aydınlanma savaşımını sürdürecektir.
Çeliğe bir kez daha su verilmiştir

 

Sevgi ve saygı ile.
Elazığ, 10.8.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

========================================

Bir Beraat, Bir Mahkumiyet!

İlhan CİHANER
CHP Denizli Milletvekili

Aslında tüm AKP davalarını olduğu gibi, Ergenekon davasını da hukuksal açıdan tartışmak ve incelemek, çoğu zaman boşuna bir çaba oluyor.

Boşuna bir çaba çünkü toplumdaki kutuplaşmalarda alınan siyasal pozisyona
paralel olarak, birçok insan için bu dava, iddianame açıklandığı anda bitmişti.
Başlangıçtaki “yanlış” tutumlarıyla cesurca yüzleşen bir avuç “yetmez ama evetçi” hukukçu dışında, hiç kimse pozisyonunu değiştirmedi, değiştiremez de.

  • Oysa iddianame açıklandığı andaki çelişkiler, tutarsızlıklar, yargılama sürecinde giderilmediği gibi daha da derinleşti.

Ceza yargılamasının amacı iddia ile savunma arasındaki çelişkilerin hukuka uygun yöntemlerle aşama aşama giderilip maddi gerçeğe ulaşmaktır. AKP davalarında yargılama diye sunulmak istenen süreçler, bu çelişkilere yenilerini katmaktan başka bir işe yaramadı.

Soruşturma başladı, kuşkular çelişkiler dillendirilince, durun hele iddianameyi bekleyin dediler…İddianame açıklandı durun yargılama aşamasında suçlu suçsuz ayırt edilir dediler…Karar açıklandı, şimdi de Yargıtay’ı bekleyin diyorlar.
“Yargı bağımsızdır, saygı duyun” diyorlar.

Başlangıçta boşuna bir çaba dememin bir abka gerekçesi Osman Yıldırım hakkında verilen beraat kararları:

“(…) Sanık hakkında TCK 309/1 ve 312/1 maddeleri gereğince cezalandırılması istenmiş ise de sanığın 05.05.2006 ve 10.05.2006 tarihinde Cumhuriyet gazetesine yönelik eylemlerinin atılı suçlara elverişli nitelikte olmadığı, bu eylemler yönünden suçların yasal ögelerinin oluşmadığı anlaşıldığından… BERAATİNE.”

Yalnızca kararın bu bölümü yeter olanı biteni anlamaya; yani el bombası ile Cumhuriyet gibi, sembolik değeri yüksek bir gazeteye saldırmak -birilerinin
çok sevdiği terimle- kaos çıkarmak için, darbe ortamı hazırlamak için, cebir ve şiddet için “elverişli nitelikte” değil, ama açılmış web siteleri, haber başlıkları,
haber yapmak, kitap yazmak cebir şiddet için, darbe için “elverişli nitelikte”.

En ziyade korumaya mahzar sanık konumundaki bu kişinin, hakkındaki
ilk yargılamada müebbet hapis cezası alıp, Silivri yargılaması aşamasında
kendi hakkında “gizli” tanıklık yaptığını ve bu tanıklık nedeniyle beraat ettiğini de ekleyelim.

Bir örnek de mahkum olup hakkında yakalama kararı verilenlerden:

Merdan Yanardağ.

Kendi anlatımıyla “Ben bütün yaşamı boyunca faşizme, gericiliğe, emperyalizme, darbelere ve darbecilere karşı mücadele eden, gerçeğin ve doğrunun peşinden koşan, sosyalist bir gazeteciyim.”

Genel yayın yönetmenliğini yaptığı Yurt gazetesini çıkarmaya hazırlanırken,

“Cemaat medyasının kendisine komplo hazırladığı” duyumları üzerine
yaptığı açıklamasında böyle tanımlamış kendisini.

İddianamede kendisine yüklenen suç:
“Ergenekon Silahlı Terör Örgütü Üyeliği!”

Delillere gelince; Kerinçsiz’e atılan bir mesaj:“Kemal abi Allah razi olsun bu irki kirik Tayyibin idamini vurguladin yüregine saglik merdan”!

Ama şöyle gereksiz (!) bir ayrıntı var: Telefon başkası adına kayıtlı!

Üstelik bu durum mahkemede sanıklarca kanıtlanmış. Mahkeme, mesaj atan “gerçek Merdan”ı dinleme zahmetine katlanmamış. Savcılık mı? Yanardağ’ın savunmasına rağmen tabii ki araştırmamış! (Bir diğer gereksiz ayrıntı Kerinçsiz, dava açılmadan önce bir kitabı nedeniyle, Yanardağ hakkında hakaret davası açmıştır.)

Savcı, hakim ve avukatlar ara soru:

Basit bir hakaret iddiasında bile telefonu kullanan gerçek kişi araştırılırken
böyle bir önemli konuda niçin bu araştırma yapılmamış?

Başka bir kanıt Kuvvayı Milliye Derneği’nde ele geçen bir CD’deki toplantı görüntüleri. Birisini Merdan’a benzetmişler. İfadeyi alan savcı “haklısın bu sen değilsin” demiş. Sorguya bile sevk etmemiş. Ama o da ne? Aynı savcı iddianameye bu görüntülerin Merdan Yanardağ’a ait olduğunu yazmış. Peki, tanık, bilirkişi incelemesi? Tabii ki yok! Yahu mahkemede izlenmesi talebi bile kabul edilmemiş! Sonra? Mütalaa da aynı boş iddiaya dayanmış!
Diğer deliller ise mesleği gereği ya da okul yıllarından tanıdığı bazı sanıklarla yaptığı telefon görüşmeleri. Hiçbirisinde hiçbir hukukçunun suç unsuru bulamayacağı konuşmalar bunlar. Merak eden açıp okusun!
Veee sonuç: Silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan 10 yıl 6 ay hapis! On yıl altı ay!
Üstelik alt sınırdan ayrılarak, yani “teşdiden”…
Suikast yapanlar, el bombası atanlar serbest ama Merdan Yanardağ hakkında yakalama kararı verildi.
Bir müddet yakınlarımda bağımsız yargı, Yargıtay aşaması, derin devletle hesaplaşıldı, darbecilerden hesap soruldu demeyin; küfür ederim!http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ilhan-cihaner/bir-beraat-bir-mahkumiyet-77641,

07 AĞUSTOS 2013 22:45

Bir Beraat, Bir Mahkumiyet

 

Aslında tüm AKP davalarını olduğu gibi, Ergenekon davasını da hukuki açıdan tartışmak ve incelemek, çoğu zaman beyhude bir çaba oluyor.
Beyhude bir çaba çünkü toplumdaki kutuplaşmalarda alınan siyasi pozisyona paralel olarak, birçok insan için bu dava, iddianame açıklandığı anda bitmişti.
Başlangıçtaki “yanlış” tutumlarıyla cesurca yüzleşen bir avuç “yetmez ama evetçi” hukukçu hariç, hiç kimse pozisyonunu değiştirmedi, değiştiremez de. Oysa iddianame açıklandığı andaki çelişkiler, tutarsızlıklar, yargılama sürecinde giderilmediği gibi daha da derinleşti. Ceza yargılamasının amacı iddia ile savunma arasındaki çelişkilerin hukuka uygun yöntemlerle aşama aşama giderilip maddi gerçeğe ulaşmaktır. AKP davalarında yargılama diye sunulmak istenen süreçler bu çelişkilere yenilerini katmaktan başka bir işe yaramadı.

Soruşturma başladı, kuşkular çelişkiler dillendirilince, durun hele iddianameyi bekleyin dediler…
İddianame açıklandı durun yargılama aşamasında suçlu suçsuz ayırt edilir dediler…
Karar açıklandı, şimdi de Yargıtay’ı bekleyin diyorlar. “Yargı bağımsızdır, saygı duyun” diyorlar.
Başlangıçta beyhude bir çaba dememin bir diğer gerekçesi Osman Yıldırım hakkında verilen beraat kararları: “(…) Sanık hakkında TCK 309/1 ve 312/1 maddeleri gereğince cezalandırılması talep edilmiş ise de sanığın 05.05.2006 ve 10.05.2006 tarihinde Cumhuriyet gazetesine yönelik eylemlerinin atılı suçlara elverişli nitelikte olmadığı, bu eylemler yönünden suçların yasal unsurlarının oluşmadığı anlaşıldığından… BERAATİNE.”
Yalnızca kararın bu kısmı yeter olanı biteni anlamaya; yani el bombası ile Cumhuriyet gibi, sembolik değeri yüksek bir gazeteye saldırmak -birilerinin çok sevdiği terimle- kaos çıkarmak için, darbe ortamı hazırlamak için, cebir ve şiddet için “elverişli nitelikte” değil, ama açılmış web siteleri, haber başlıkları, haber yapmak, kitap yazmak cebir şiddet için, darbe için “elverişli nitelikte”.
En ziyade korumaya mahzar sanık konumundaki bu kişinin, hakkındaki ilk yargılamada müebbet hapis cezası alıp, Silivri yargılaması aşamasında kendi hakkında “gizli” tanıklık yaptığını ve bu tanıklık nedeniyle beraat ettiğini de ekleyelim.
Bir örnek de mahkum olup hakkında yakalama kararı verilenlerden:
Merdan Yanardağ.
Kendi anlatımıyla “Ben bütün hayatı boyunca faşizme, gericiliğe, emperyalizme, darbelere ve darbecilere karşı mücadele eden, gerçeğin ve doğrunun peşinden koşan, sosyalist bir gazeteciyim.”
Genel yayın yönetmenliğini yaptığı Yurt gazetesini çıkarmaya hazırlanırken, “Cemaat medyasının kendisine komplo hazırladığı” duyumları üzerine yaptığı açıklamasında böyle tanımlamış kendisini.
İddianamede kendisine yüklenen suç: “Ergenekon Silahlı Terör Örgütü Üyeliği!”
Delillere gelince; Kerinçsiz’e atılan bir mesaj:“kemal abi allah razi olsun bu irki kirik tayyibin idamini vurguladin yüregine saglik merdan”!
Ama şöyle gereksiz (!) bir ayrıntı var:
Telefon başkası adına kayıtlı!
Üstelik bu durum mahkemede sanıklarca ispatlanmış. Mahkeme, mesaj atan “gerçek Merdan”ı dinleme zahmetine katlanmamış. Savcılık mı? Yanardağ’ın savunmasına rağmen tabii ki araştırmamış! (Bir diğer gereksiz ayrıntı Kerinçsiz, dava açılmadan önce bir kitabı nedeniyle, Yanardağ hakkında hakaret davası açmıştır.)
Savcı, hakim ve avukatlar ara soru: Basit bir hakaret iddiasında bile telefonu kullanan gerçek kişi araştırılırken böyle bir önemli konuda niçin bu araştırma yapılmamış?
Diğer bir delil Kuvvayı Milliye Derneği’nde ele geçen bir CD’deki toplantı görüntüleri. Birisini Merdan’a benzetmişler. İfadeyi alan savcı “haklısın bu sen değilsin” demiş. Sorguya bile sevk etmemiş. Ama o da ne? Aynı savcı iddianameye bu görüntülerin Merdan Yanardağ’a ait olduğunu yazmış. Peki, tanık, bilirkişi incelemesi? Tabii ki yok! Yahu mahkemede izlenmesi talebi bile kabul edilmemiş! Sonra? Mütalaa da aynı boş iddiaya dayanmış!
Öbür kanıtlar ise mesleği gereği ya da okul yıllarından tanıdığı kimi sanıklarla yaptığı telefon görüşmeleri. Hiçbirisinde hiçbir hukukçunun suç ögesi bulamayacağı konuşmalar bunlar. Merak eden açıp okusun!Veee sonuç: Silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan 10 yıl 6 ay hapis!
On yıl altı ay!Üstelik alt sınırdan ayrılarak, yani “teşdiden”…

  • Suikast yapanlar, el bombası atanlar serbest ama
    Merdan Yanardağ hakkında yakalama kararı verildi.

Bir müddet yakınlarımda bağımsız yargı, Yargıtay aşaması, derin devletle hesaplaşıldı, darbecilerden hesap soruldu demeyin; küfür ederim!

(http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ilhan-cihaner/bir-beraat-bir-mahkumiyet-77641, 7.8.13)

TARİH SİZİ AFFETMEZ

Dostlar,

Gazeteci -yazar, yurtsever ve yürekli aydın Sayın Merdan Yanardağ’a emekleri için şükranlarımızı suujyoruz.

YURT Gazetesi’ne desteğimizi sürdüreceğiz.

Adalet yerini bulacak ve biz n. Yanardağ’ın nefis çözümlemelerini yine köşesinden okuyarak O’ndan öğrenmeyi sürdüreceğiz.

Dostluk ve dayanışma ile Merdan kardeşim!

Sevgi ve saygı ile.
Bozcaada, Çanakkale, 6.8.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
TARİH SİZİ AFFETMEZ

Yurt'un Sesi artık sadece bunu yazacak!

İSTANBUL – Gazetemiz kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, Özel Yetkili İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkmesi’nce 10 yıl 6 ay hapse mahkum edildi. Gazete yönetimi Yanardağ’ın kaleme aldığı Yurt’un Sesi köşesini ‘adalet yerini buluncaya dek’ boş bırakacak!

Merdan Yanardağ’a “terör örgütü üyesi” yani “Darbeci” suçlaması yapıldı. Mahkeme, Yanardağ’ın hakkında yakalama kararı çıkararak hemen tutuklanmasını istedi! Türkiye’de neredeyse her gün bir gazetecinin tutuklandığı bugünden tam 23 yıl önce yani 12 Eylül döneminde Yanardağ yine hedef olmuştu. Gazeteci- Yazar Yanardağ, darbeciler tarafından 12 Eylül mahkemelerinde yargılanarak cezaevine konulmuştu. Darbeciler, Yanardağ’ı 4,5 yıl cezaevinde tutmuştu!

GAZETECİLİK FAALİYETLERİ SUÇ!

Merdan Yanardağ, 1985’te muhabir olarak gazetecilik hayatına başladı. Birçok ulusal gazete ve televizyonda çalışan Yanardağ, üst düzey görevlerde bulundu. Yazdığı kitaplarla adından çokça söz ettiren Yanardağ, 26 Ekim 2008’de yurtdışında bir konferansa gitmek üzereyken gözaltına alındı. Savcılık sorgusunda gazetecilik faaliyetleri suç olarak yöneltilen Yanardağ, ifadesinin ardından serbest bırakılmıştı. Yanardağ, konuşmacı olarak davetli olduğu Almanya’da düzenlenen Gülen Cemaati hakkındaki bir konferansa serbest bırakıldıktan sonra ileri bir tarihte tekrar gitmişti. Konferanstan döndükten sonra Yanardağ hakkında yurtdışına çıkış yasağı konmuştu.

YURT’UN SESİ ARTIK BOŞ!

Verilen hapis cezası ve yakalama kararının ardından gazete yönetimi Yanardağ’ın kaleme aldığı Yurt’un Sesi köşesini protesto için boş olarak yayınlama kararı aldı.

Bundan sonra Yurt’un Sesi’nde sadece bu not yayınlanacak:
Genel Yayın Yönetmenimiz Merdan Yanardağ’ın yazdığı bu köşe adalet yerini buluncaya kadar boş kalacaktır.

Bir Yükseliş ve Çöküş Hikayesi!


Dostlar,

Sayın Dr. Cüneyt Ülsever’den çok başarılı bir siyasal irdelemeyi paylaşmak istiyoruz.

YURT Gazetesindeki köşesinde bu gün ve önceki gün 2 bölüm olarak kaleme aldığı

  • “Bir Yükseliş ve Çöküş Hikayesi! “

RTE ve Ahmet Davutoğlu’nun hazin megalomanik sanrılarının (hezeyanlarının ) öyküsü.

Gene klasik..
Wilfredo Pareto’nun temelini attığı “Elitlerin Yükselişi ve Çöküşü” kuramı ile uyumlu.

Paul Kennedy de benzer bir kurama sahip;

The Rise and Fall of the Great Powers..(Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşü..)

RTE örneğinde temel sorumlu etmen ise, yazdığı kalın kitaptaki tezi Stratejik Derinlik ile derin bir ironi sergileyen Ahmet Davutoğlu’nun stratejik sığlığı!

Tarihin cilvesi işte.. İhtiraslarınız boyunuzu fersah fersah aşınca..

Sevgi ve saygı ile.
27.6.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

======================================

Bir Yükseliş ve Çöküş Hikayesi! (I)

Bir yükseliş ve çöküş hikayesi! (I)

Cüneyt ÜLSEVER
(25.6.13, YURT Gazetesi)
http://www.yurtgazetesi.com.tr/bir-yukselis-ve-cokus-hikayesi-i-makale,4890.html

Bugün ve perşembe günü art arda iki yazı ile RTE’nin Batı indinde yükseliş ve çöküşünü irdeleyeceğim.

***

Galiba siyasette doğru zamanda doğru yerde olmak çok önemli. 2002’de
Erdoğan siyaseten doğru yerdeydi.

2002’de ABD ve AB, kendisine karşı yükselen İslamcı siyasete set çekecek
bir alternatif İslamcı siyaset arıyordu.

2002’de başını Çevik Bir’in çektiği askeri vesayet de içeride İslamcı Erbakan hareketini bölmek için alternatif bir İslamcı lider arıyordu.

El-Kaide 11 Eylül 2001’de dünyayı alt üst eden bir saldırı ile New York’ta
dehşet saçmış, bu evrende yaşayan herkes, ilk anda aklı almasa da,
dünyanın en büyük gücü ABD’nin “vurulabileceğini” görmüştü.

Türkiye belki de Müslümanların çoğunlukta olduğu tek “demokratik” ülke idi.

Ancak, başında Müslüman çoğunluğu Batı’ya karşı kışkırtan rahmetli Erbakan vardı.

Süratle siyasal İslam “ehlileştirilmeliydi.”

***

Alternatif, RTE ve onun kurduğu AKP oldu!

RTE İslamcı ama “pragmatik/faydacı” idi”!

Eğer, Batı “laiklikte ısrarlı olmayan demokrasi”yi benimserse, RTE ve AKP
hem anti-kapitalist, hem anti-demokratik siyasi İslam’ın alternatifi olabilirdi.

***

RTE, bir Milli Görüşçü olarak anti-kapitalist/anti-emperyalist bir siyasi gelenekten geliyordu.

Ancak, aynı zamanda muazzam bir “faydacı” idi.

Erbakan Hoca’sının başına gelenlerin neden geldiğini kısa sürede çözdü.

İktidar olmanın en gerçekçi yolu aynı zamanda hem idealist (İslamcı) hem faydacı (Kapitalist/Batıcı) olmak idi.

Kısacası “yeni Özal” olması gerekiyordu. (Allah var, bu konuda beni de 2004 sonuna dek aldatabildi.)

RTE Özal’ın daha İslamcı sürümünü oynarsa ABD ve AB onun iktidarını açıkça desteklerdi. Nitekim desteklediler de!

***

RTE, hükümet olduğu halde askerle iktidar mücadelesi vermek zorunda kalınca,
2002-7 arası ABD ve AB’den büyük destek gördü. 1 Mart Tezkeresi’nin (2003) “cezası” TSK’ya kesildiği için TSK’nın yeniden tasarlanması gerektiğine karar veren ABD, AKP’ye desteğini misliyle artırdı. (Bkz: Ergenekon, Balyoz vb. davalar)

2007’ye dek AKP, ABD ve AB’nin Ortadoğu’da taşeronu olarak Batı’ya hizmet verdi. Batı da onun Türkiye’de yolunu açarak RTE’ye hizmet verdi.

SSCB etkisi dışında kalmış İslam coğrafyasında en batıda Fas’tan en doğuda Pakistan’a dek RTE “laiklikte ısrarlı olmayan demokrat” ama yine de “güçlü inanç sahibi” olarak “örnek lider” konumuna geçti. Müslümanlar için El-Kaide türü savaşçılara ve diktatörlere karşı alternatif olmaya başladı.

Müslümanlar pekâlâ anti-emperyalist olmadan da dinlerini yaşayabilirlerdi! Hem de refahı artırarak! RTE’nin bu uğurda en önemli eseri başta Mısır’da olmak üzere Müslüman Kardeşlerin ehlileştirilmesidir!

***

Kanımca pragmatist/faydacı RTE hayatının en büyük hatasını Ahmet Davutoğlu’nu (AD) Dış İşleri Bakanı olarak yaptı.

AD de Bakan olmak uğruna faydacılığı seçti, “çok kutuplu dış politika” idealini çöpe attı ve ABD’nin “tek kutuplu dış politikası”na U-dönüşü yaptı ama özünde o RTE’den entelektüel derinliği çok daha fazla olan, yıllarını bir ideolojinin akademik etüdüne adamış bir “idealist” idi.

AD yıllarca “yeni Osmanlı” hayali ile yaşamıştı. Bu uğurda çok büyük irfanlar edinmişti.

“Tıpkı Britanya’nın eski kolonileri ile yaptığı gibi Türkiye de bir milletler birliğine dönüşebilir… Bana hatırlattı ki, Britanya, eski kolonileri ile bir ortak refah bölgesine sahip. Neden Türkiye liderliğini Balkanlardaki eski Osmanlı topraklarında, Ortadoğu’da ve Orta Asya’da yeniden inşa etmesin?” (Jackson Diehl’in Ahmet Davutoğlu ile yaptığı söyleşi- Washington Post, 5 Aralık 2010)

Bazıları onu gelmiş geçmiş en büyük dışişleri bakanı ilan ettiler ama ben başından beri AD’nin güçlü hayal dünyasının Türkiye’nin başına bela olacağını iddia ettim.
Nitekim belki Türkiye’nin değil ama öninde sonunda RTE’nin başına bela oldu!

***

AD, RTE’ye bir süre sonra “faydacı” siyaseti bıraktırdı ve ona “Yeni-Osmanlı sultanı” olarak Ortadoğu’da Batı’nın vazgeçemeyeceği “lider” rüyaları gördürmeye başladı.

Görevini ilahi güçten alan ve Sünni dünyayı kurtarmakla mükellef lider!

Bu rüya da 2011-13 arasında RTE’nin sonunun başlangıcını/başlangıcının sonunu hazırladı!

(Perşembe, 27.6.13, devam edeceğim.)

===================================================

Bir Yükseliş ve Çöküş Hikayesi! (II)

cuneyt ulsever

Cüneyt ÜLSEVER
(25.6.13, YURT Gazetesi)
http://www.yurtgazetesi.com.tr/yazarlar/bir-yukselis-ve-cokus-hikayesi-ii-makale,4910.html

Salı (25.6.13) günü yazdım. 11 Eylül 2001 ertesi ABD ve AB kendisine karşı yükselen anti-emperyalist ve anti-demokratik İslamcı siyasete set çekecek, onu “ehlileştirecek” bir alternatif ararken karşılarında İslamcı ama “pragmatik/faydacı” RTE’yi buldular.
RTE Batı karşıtı Erbakan Hoca’nın başına gelenlerden yeteri kadar ders almıştı.

RTE 2003-7 arası ABD’nin İslam dünyasına biçtiği “laiklikte ısrarlı olmayan demokrasi” modeli için ideal lider oldu.

Ancak RTE, Ahmet Davutoğlu’nu (AD) Dışişleri Bakanı yaparak bence “çöküşünü” perçinleyen en büyük hatayı yaptı. AD, RTE’den entelektüel derinliği çok daha fazla olan, yıllarını bir ideolojinin akademik etüdüne adamış bir “idealist” idi.
Yıllarca “yeni Osmanlı” hayali ile yaşamıştı. Bu uğurda çok büyük irfanlar edinmişti.
***

2003-7 arası ABD’nin büyük desteği ile ülkedeki tek siyasi rakibi TSK’yı
devre dışı bırakan AKP, 2007-11 arası kendi iktidarını inşa etti.
2011 genel seçimlerinde kazanılan muhteşem zafer ise RTE’yi içeride “otokrasi”ye sürüklerken, dışarıya karşı da “bana her halükârda muhtaçlar” düşüncesini inşa etti.
2011-13 arası AD, RTE’yi dış politikada “faydacı” yaklaşımdan oldukça uzaklaştırdı. O’nu Yeni Osmanlı’yı “Balkanlardaki eski Osmanlı topraklarında, Ortadoğu’da ve
Orta Asya’da yeniden inşa edebileceğine” ikna etti.

  • Yeni Osmanlı’nın yeni sultanı da pekâlâ RTE olabilirdi.

Nitekim “van minits” çıkışı RTE’yi Ortadoğu sokaklarının hamisi yaptı!
Ancak her çıkışın bir de inişi vardır.
***

Bu köşede çok yazdım. Uzun uzun tekrar etmeyeceğim. Özetle “faydacı” siyasetten “racon kesen” siyasete dönüşen 2011-13 süreci RTE-AD ikilisini Ortadoğu’ya
ayar verme gayretine düşürdü. Kuzey Irak’ta ve önemle Suriye’de başlarına buyruk hareket etmeye başladılar. ABD’nin bahşettiği “Ortadoğu taşeronluğu” görevini “Sünni İmparatorluğu” kâbusuna dönüştürmeye çalıştılar. Üstelik Ortadoğu’da
“Rusya gerçeği” yokmuş gibi davrandılar.

AD’nin “ideolojik saplantı” ile sarhoşlamış aklı Suriye’nin Rusya için ne kadar önemli olduğuna bir türlü akıl erdiremedi. ABD’yi nerede ise Rusya ile karşı karşıya getirdi. ABD, RTE’yi defalarca uyardı. Obama dünya televizyonları önünde AD’yi parmak işareti ile lokantada masasına komi çağırır gibi çağırarak, RTE ile telefon görüşmesinin “beyzbol sopalı” fotoğrafını Beyaz Saray’ın web sitesinde yayınlayarak ikiliyi “haddini” bilmeye defalarca davet etti ama netice alamadı. RTE’nin kibre boğulmuş benliği artık uyarılara kulak asmıyordu. Sonunda Obama, mayıs ayında tenzil-i rütbe ile taşeonluk görevine son verdi!
***RTE bu durumu Türk kamuoyundan saklama gayretleri ile “cambaza bak!” oyununa soyunurken “2 ayyaş” O’nu içeride de ketenpereye getirdi.
Kendi kazdığı kuyuya kendi düştü.
***RTE “Sünni İmparatorluğu kurma” gayretleri içinde Nusayri Esad’ı “canavar” seviyesine indirerek Suriye’de bir Sünni kalkışması yaratmaya kalkışırken,
Friederich Nietzsche’nin uyarısını hiç dikkate almıyordu.

Nietzsche canavarla uğraşanlar için şöyle demişti:
“Her kim ki canavarla savaşıyorsa süreç içinde kendisinin de canavarlaşmamasına dikkat etmelidir. Cehennem çukurunun içine bakarken onun da size baktığını unutmayın.”
Gezi Parkı’ndaki çınar ağacı “diktatör Esad”ın yerine “diktatör RTE”yi,
“halkına zulmeden Esed” yerine “halkına zulmeden Teyyip”i yarattı!Kendisi gibi yaşamak istemeyenlere karşı takındığı zalim tavır Batı’da RTE’ye “
kendi başına buyruk” sıfatı yanında “yeni diktatör” sıfatını da ekledi.
“Laik hayat tarzı”nı yaşamak isteyen Türkiye’nin % 50’si, gençlerin etrafında kenetlenerek ABD’nin Ortadoğu’ya biçtiği bir donu da paçavraya çevirdiler.Bir avuç çapulcu “laiklikte ısrarlı olmayan demokrasi”yi de çöp tenekesine attılar.
***

Bundan böyle RTE zihinlerde “yeni diktatör” olarak yaşamaya mahkûmdur.

“Canım Ortadoğu halkı anti-emperyalist siyasete cevaz vermesin de varsın olsun
İslami hayat tarzını yaşasın/birbirine dayatsın, bizim için fark etmez!” safsatası da RTE’nin “tarihi misyonu” ile birlikte tedavülden kalkmıştır.

Bu dersi de dünyaya, Atatürk’ün cumhuriyeti kendilerine emanet ettiği
Türk gençliği
vermiştir!

Cüneyt Ülsever,
Yurt Gazetesi, 27.06.2013

Direnişin Sosyolojisi

Dostlar,

YURT Gazetesi‘nin usta yazarı, engin birikimli ve tutarlı yazarı Sn.
Merdan Yanardağ‘ın “Direnişin Sosyolojisi” başlıklı önemli yazısını 5 gün bekleterek veriyoruz. Geçen süre, 5 gün olarak kısa gözükmesin..

Söz konusu 5 gün çok yoğun yaşandı ve “hızlı” aktı!

Yanardağ’ın öngörülerini test etmiş olduk..En önemlisi AKP’nin şiddeti artırarak eylemi ezme kararı vereceği, geri çekilmeyeceği.. yönünde idi. Öyle de oldu..

Sayın Yanardağ’ı özene izlemeli..

Bu önemli makale aşağıda..

Sevgi ve saygı ile.
19.6.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================

Direnişin Sosyolojisi

 portresi

Merdan YANARDAĞ
Yurt Gazetesi Yazarı

 

Türkiye günlerdir gerçek, kapsamlı, nitelikli, yaygın ve giderek artan ölçüde siyasallaşan bir halk hareketine sahne oluyor. AKP İktidarına ve bu iktidarın kurmaya çalıştığı
yeni dinci-faşizan dikta rejimine karşı toplumun geniş bir kesimini kapsayarak ilerleyen ve bastırılamayan bir isyanla karşı karşıyayız.

Yakın tarihimizin bu en önemli ve görkemli halk direnişi nedeniyle AKP İktidarı ağır bir yenilgiye uğradı. Böyle bir bozgunu hiç beklemiyor olmaları, yenilginin etkilerini daha da arttırıyor. Öyle ki, rejim değişikliğinin (karşı devrimin) gerekçeleri diye sundukları bütün tarih ve siyaset tezlerinin çöktüğü görülüyor.

Cumhuriyetle kavgalı olduğunu varsaydıkları “millet” ile kendilerini birden bire sokakta çatışıyor halde yakalamak, belli ki derin bir siyasal ve ideolojik bir travma yaratmış durumda. Bilindiği gibi AKP’nin Cumhuriyetin kurumlarını ve kültürel temellerini tasfiye ederken öne sürdüğü en önemli gerekçesi “devletle milleti barıştırıyoruz” tezi oluşturuyordu. Ciddi bir hesap hatası yaptıkları ortaya çıktı ve bu tez çöktü.

FARKLI İKTİDAR DEĞİL, YENİ REJİM

Taksim Gezi Parkı direnişi, bir diktatöre dönüşen Başbakan Tayyip Erdoğan‘ın fiyakasını fena halde bozdu. İktidar ne yapacağını bilmiyor. Ancak bu hükümetten
geri çekilmesini ve uzlaşmacı bir politik tavır takınmasını beklememek gerekiyor.
Çünkü böyle bir geri çekilme, siyasal İslamcı AKP Hükümeti‘nin bütün kazanımlarını yitirmesi ve tarihsel hedeflerinden vazgeçmesi anlamına gelecek.

Karşımızda sıradan bir hükümet ya da daha öncekilere benzeyen bir iktidar yok. Kurumsallaşma süreci tamamlanmasa da, Mustafa Sönmez’in de belirttiği gibi, karşımızda Cumhuriyetin büyük ölçüde tasfiyesi üzerine kurulan yeni bir rejim var. Bu nedenle AKP Hükümeti yenilgiyi kabul etmek istemeyecek ve yeniden
güç kullanarak direnişi ezme yolunu deneyecek. Bu olasılık daha güçlü görünüyor.

BÖLME ÇABASI

Erdoğan Tunus dönüşünde Yeşilköy’de yaptığı konuşmada yine kışkırtıcı ve saldırgan bir dille halkı, direnişçileri ve eylemin önündeki gençleri suçluyor. Onların “çapulcu oldukları yolundaki görüşlerini daha da ileriye taşıyor ve “teröristler” diyor.
Israrla çatışmacı bir kullanıyor.

Yine aynı nedenle hedefi daraltmayı, somut taleplerle sokağa çıkan geniş kitlelerle direnişin dinamosunu oluşturan gençleri ve sol grupları birbirinden ayırmayı deniyor.
Akıllarınca direnişe katılan sıradan yurttaşlarla bu isyanın ön saflarında yer alan,
polise direnen, gece Taksim Meydanı’nı boş bırakmayan grupları birbirinden ayırmaya çalışıyorlar. Onlara, “marjinal gruplar ve illegal örgütlerden kendinizi ayırın” diyorlar. Böylece sol grupları ve gençleri yalnızlaştırarak onları “ezmek” için psikolojik ortamı hazırlamayı planlıyorlar.

Ancak bu taktiğin tutmadığı, direnişe aktif şekilde katılan ya da destek olan halk kitlerinin kendileriyle omuz omuza olan gençlerden, sol siyasal örgütlerden, kararlı direnişçilerden her hangi bir rahatsızlık duymadığı görülüyor.

DİRENİŞ ÖĞRETİYOR VE DEĞİŞTİRİYOR

Türkiye’yi ayağa kaldıran, sıradan insanları iki günde birer direniş militanı haline getiren bu büyük isyan kendi dilini, siyasal programını ve ahlakını yaratıyor.

Gezi Parkı’nın ortasında isteyen namazını da kılıyor, birasını da içiyor.

Basit bir sürtüşme bile yaşanmıyor. Tek bir kadın tacize uğramıyor.

Güçlü bir dayanışma ruhu, birlikte hareket etmeyi başarmanın getirdiği nitelikli bir özgüven, çok belirgin bir bilinç sıçraması ve yeni bir ahlak, direniş ortamına
egemen oluyor.

Günlerdir Yurt Gazetesi‘nde ortaya koyduğumuz gibi, Başbakan bir bastırma operasyonunun gerekçesini oluşturmak için yalana ve demagojiye başvuruyor.

  • Camilere saldırıldığı ve bayrak yakıldığı gibi bin yıllık gerici yalanlara başvuruyor.
  • Biz yalana dayalı bu kışkırtmayı Maraş, Çorum, Sivas katliamlarından tanıyoruz.

Erdoğan yine pahalıya ödeyeceği bir hesap hatası yapıyor.
Bu hatanın ne olduğunu göreceğiz.

MHP VE BDP YOK!

Direnişe Türkiye genelinde yaklaşık 10 milyonu aşkın insanın katıldığı tahmin ediliyor.
Bu çok önemli bir kitlesellik. Eylem bir siyasal önderlik olmadan ve büyük ölçüde kendiliğinden gelişiyor. Bir toplumsal patlama yaşanıyor.

İktidarın toplumsal tabanı daralıyor. Muhalefetin çok geniş bir bölümü, kendi yaşam alanlarını ve tarzlarını tehdit altında gören toplum kesimleri, ulusalcı, laik, solcu, sosyalist, yurtsever, cumhuriyetçi, Kemalist kesimler sokağa çıkıyor.

Hem kendileri dönüşüyor hem toplumu dönüştürüyorlar.

Tutucu ve dinci kesimlerle milliyetçiler bu eylemlerde siyasal ve örgütsel bakımdan
yer almıyorlar. BDP başından beri temkinli davranıyor ve uzak duruyor. BDP’nin katılımı merkezi düzeyde değil, İstanbul ve Ankara gibi kentlerde yerel düzeyde gerçekleşiyor. Buna karşılık başta Diyarbakır olmak üzere Güneydoğu illerinde tek bir dayanışma eylemi yapılmaması dikkat çekiyor.

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş‘ın direniş eyleminin büyük bir yükseliş içinde olduğu günlerde “Biz ulusalcıların, faşistlerin yer aldığı eylemlerde yer almayız. Tabanımız ne yapacağını bilir.” yolundaki açıklaması da daha sonra düzeltilmeye çalışılsa bile belleklerdeki yerini koruyor.

MHP ise direniş eyleminde bulunmadığı gibi, esas olarak katılımcıları suçluyor.

Direnişin sol ve cumhuriyetçi karakterinden ürküyor. AKP Hükümeti’ni eleştirse bile temkinli bir dil kullanıyor. Eğer mahalle arkadaşlarıyla gelen bazı bireysel katılımcılar yoksa, MHP’den bu direnişte örgütlü olarak kimse bulunmuyor. Üstelik MHP Gezi Parkı direnişini tümüyle karşısına alarak eyleme katılanları ihraç edeceğini açıklıyor.

Dolayısıyla bu eyleme “faşistlerin ve darbecilerin katıldığı” yolundaki iddialar
hiçbir anlam taşımıyor. Zaten bu iddiaları tekrarlayana da son günlerde
pek rastlanmıyor.

YENİ KUŞAK

Bu direnişin kendi dili, üslubu, kültürü, mücadele anlayışı ve kültürüyle yeni bir kuşak yarattığı görülüyor. Çok büyük bir gençlik gücünün / kesiminin siyasallaşarak
tarih sahnesine sahnesine çıktığı görülüyor. Bazı istisnaları dışında tutarsak eğer, 1980’den sonra ilk kez böyle bir toplumsal ve tarihsel durum yaşanıyor.

  • Gençler geleceklerini karartan iktidara baş kaldırıyor.
Halkın çok büyük bir bölümü 11 yıldır kendilerine hakaret edilmesine, aşağılanmalarına, yaşam tarzlarına müdahale edilmesine, değerlerine saldırılmasına, görüşlerinin dikkate alınmamasına, yağma düzenine, gelir adaletsizliğinin büyümesine isyan ettiler.

Yeni Türkiye’ye Selam!


Dostlar
,

YURT Gazetesinden Sayın Merdan Yanardağ‘ın nefis bir çözümlemesini
(tahlil, analiz) aşağıda paylaşmak istiyoruz.

Sayın Yanardağ, son derece birikimli ve yütekli bir yazar.
En önemlisi ise doğrultu tutarlığı..
Uzun yıllar boyunca, çektiği onca sıkıntıya karşın gene de ödün vermeyen,
dim dik, onurlu bir aydın ve yazar..

Kendisini aşağıdaki yazı için kutluyoruz ve bu yazının elden geldiğince çok insan tarafından okunmasını diliyoruz.

Sayın Yanardağ’a ekleyelim                     :

1. Yola çıktık, başarılı adımlar attık.. ama daha çok yolumuz var..

2. Kitleleri mutlaka daha etkin – yaygın örgütlemek ve bilinçle önderlik etmek gerek.

3. Sahi, bu süreçte TBMM’deki muhalefet partileri görevlerini yeterince yapıyor mu?

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 2.6.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==================================

Yeni Türkiye’ye Selam!

portresi

MerdanYANARDAĞ

Halk direndi ve kazandı.
Bir öfke patlaması yaşandı.
Dinci-faşizan AKP iktidarı ağır bir yenilgiye uğradı.

Toplum korku duvarını yıktı ve Türkiye’nin bütün meydanları Taksim’e dönüştü.
Peki ne oldu da böyle bir toplumsal patlama gerçekleşti?

Bütün Türkiye ayakta

Toplum korku duvarını yıktı.

AKP’nin ülkeyi demokratikleştireceğine ilişkin efsane çöktü.

Bu öyle büyük ve hızlı bir çöküş oldu ki, AKP’nin vesayet rejimini yıktığı tezine
dört elle sarılan sağlı sollu liberaller başta olmak üzere üzere, kendi hayatlarına ve değerlerine ihanet eden aydınlar, muhafazakâr yağmacılar, izleyicilerini terk eden merkez medyanın tamamı bu enkazın altında kaldı.

‘Hani muhalefet nerede’ diye soran liberal şarlatanlar, aşağıdan gelen bu büyük
öfke patlaması karşısında şaşkına döndü. Hiç beklemiyorlardı, birden bire insanların neden sokağa çıktığını anlayamadılar. İstanbul’un her köşesinde ve Türkiye’nin
her bölgesinde gece yarısı kadınların, erkeklerin, yaşlıların, gençlerin ve çocukların ellerine tencere tava, bayrak ve flamalarını alarak protesto eylemine nasıl katıldığını çözemediler.

Çünkü onlar AKP-Cemaat koalisyonunun bu ülkeyi özgürleştireceğine,
dahası “muhafazakâr devrim” yoluyla Türkiye’nin tıpkı Batı ülkelerinde olduğu gibi, sivil toplumun güçlendiği bir burjuva toplumu ve demokrasisi haline geleceğine
iman ediyorlardı.

  • Oysa iktidar gücünü iç dinamiklerden daha çok, dış dinamiklerden alan AKP,
    pek demokratik gerekçelerle dinci-faşizan bir diktatörlük kuruyordu.

Zaten liberaller, kurulu düzenle uzlaşmaya karar vermiş yorgun solcular,
kendi yaşamlarına ihanet eden gazeteciler ile servetten ve iktidardan daha çok
pay isteyen tutucu taşra sermayesinden başka AKP’nin ülkeyi demokratikleştireceği yalanına inanan olmadı.

200 YILLIK İLERİCİ BİRİKİM ve AYDINLAR

CNN International televizyonuna konuşan, merkez medyanın yarı aydın isimlerinden biri, muhabirin net sorusuna karşın insanların seküler hakları için nasıl böyle
büyük kütleler halinde sokağa çıktığını, 48 saat boyunca aralıksız polisle çatıştığını ve kararlılıkla direnişlerini sürdürdüğünü anlatamadı. Oysa muhabirin sorusu tam da
bu durumu anlamaya yönelikti.

Oysa ortada şaşıracak, açıklanamayacak bir şey yoktu…
Neo-liberal yağma politikalarını olduğu gibi devralan AKP Hükümeti,
servet transferi gerçekleştiriyordu. Yandaş bir sermaye grubu yaratarak
iktidarının sosyal ve ekonomik temelini hazırlamaya çalışıyordu.

Bu, kamu varlıklarının yağmalanmasına dayalı büyük ve pervasız bir
yolsuzluk ekonomisi demekti ve halkta bir öfke birikimine yol açıyordu.Gelir adaleti Cumhuriyet tarihinde hiç olmadığı kadar bozulmuş, sosyal adalet çökmüş, sosyal güvenliğin yerine sadaka ekonomisi geçirilmişti.Özelleştirmeler işsizliği arttırmış, esnek ve güvencesiz çalıştırma, taşeronlaştırma sistemi iş yaşamının belirleyici karakteri olmuştu. Din istismarı ile 10 yıl tepkileri yatıştırıp durumu idare ettiler.

Öbür yandan AKP; Ergenekon, Balyoz gibi polis-adliye tertibine dayalı örtülü bir darbe ile aydınları susturmuş, TSK’yı teslim almış, halkı sindirmişti.
Devleti bütünüyle ele geçiren iktidar, bir güç sarhoşluğu içindeydi.Ancak boyun eğmeyen aydınları, Türkiye’nin 200 yıllık ilerici birikimini ve
devrimci damarını unutmuşlardı.ERDOĞAN’IN KİBRİ ÖFKEYİ BÜYÜTTÜ

Seküler bir hayat yaşayan kimi aydınların, liberallerin ve yanaşma solcuların
AKP’ye verdikleri destek, önce halkın kafasını karıştırdı.

Aydın ihaneti toplumun direniş refleksini kırdı.
Ama bu durum sürdürülemezdi.
Elde ettikleri güç, bir iktidar küstahlığına da yol açıyordu.

Dinsel gerekçelerle alkol yasağı koyup,
toplumun önemli bir kesimini ayyaş ilan etmeye kadar götürdüler işi.Akıllarınca milletle devleti barıştırıyorlardı. Onlar kendi dar dinci taleplerini ve kaygılarını milletin talepleri ve kaygıları sanıyorlardı. Cumhuriyetin ise bir avuç seçkinin rejimi olduğunu düşünüyorlardı. Oysa ne Türkiye’de ne de dünyanın başka yerinde
gerçek böyle değildi. Ufukları imam hatip okulları tedrisatıyla sınırlı olan iktidar kadroları bunu anlayamadı. Cumhuriyetin kitle tabanı sandıklarından daha geniş ve büyüktü.
Halkın öfkesi birikti… İktidarın ve Erdoğan’ın kibri, bu öfkeyi daha da büyüttü.

  • Gezi Parkı halk isyanının simgesi oldu;

‘Artık yeter’ diyenler, polis copuna, biber gazına, panzerlerin terörüne karşın
Taksim’e çıktılar.

İstanbul başta olmak üzere bütün Türkiye’de 48 saate yayılan halk isyanının ilk özelliği, kendiliğinden gelişmesiydi. Örgütlü değildi, gücü de naifliğinden geliyordu.

Sosyalist bir gençle, gömleğinde Atatürk resmi olan bir Kemalist ve Çarşı Grubu’ndan bir BJK taraftarı aynı saflarda mücadele ediyordu.

Cumayı cumartesiye bağlayan gece Harbiye üzerinden Taksim’e girmeye çalışan kitleyle beraberdim.
Polis mermi atıyor, su sıkıyor, kitle önce geriye çekiliyor, kaçıyor fakat sonra
yeniden ve daha büyük bir kararlılıkla yükleniyordu.
Göstericilerin örgütsüz ve dağınık olsa da yüksek bir dayanışma içinde ve
kararlılıkla davranmaları, onların bir kütle halinde hareket etmesini sağlıyordu.KORKU YER DEĞİŞTİRDİ, İKTİDAR GERİ ÇEKİLDİTaksim direnişinde devrimciler, demokratlar, cumhuriyetçiler, CHP’liler, spor kulüplerinin taraftar dernekleri, sosyalist partiler, çocukları ve eşleriyle gelen sıradan yurttaşlar
hep birlikteydi. Bu nedenle bazı müstehcen sloganlarla faşizme karşı atılan
siyasal sloganlar kısa aralıklarla aynı yerden yükseliyordu. Türk bayraklarıyla
devrimci örgütlerin bayrakları, acele yazılan dövizlerle spor kulüplerinin flamaları
yan yana dalgalandı.

Taksim Gezi Parkı, gerici-faşizan AKP İktidarına ve yağma düzenine isyanın alanı oldu. Toplumun her kesiminden, her sınıfından, her inanç grubundan insan direnişe destek verdi. Bazı firmaların Taksim’de yapılacak AVM’de mağaza açmayacaklarını açıklamalarından sonra TÜSİAD da, “Halkın vicdanının yaralandığına” ilişkin bir açıklama yaptı.

  • Dün dinci-faşizan AKP iktidarı ağır bir yenilgi aldı. 
  • Halk karşı devrime dur dedi.
  • Dün korku yer değiştirdi. İktidar geri çekildi.

El Kaide, El Nusra gibi çeteleri silahlandırıp Suriye’nin üzerine süren ve
gücünü abartan siyasal islamcılar bozguna uğradı. Her toplumsal muhalefet eylemini “darbecilerin komplosu” ya da “Ulusalcıların ve Ergenekoncuların” provokasyonu diye yaftalayanlar, satılık aydınlar, maaşlı liberaller bu yalanı sürdüremez hale geldiler.

  • AKP faşizmi yenilgiye uğradı. Halk Taksim’i geri aldı.

Türkiye’nin her meydanı, İzmir’de, Ankara’da, Eskişehir’de ve başka kentlerde
Taksim oldu.

Dün AKP faşizmini ve emperyalist kuşatmayı yenilgiye uğratacak toplumsal güç,
tarih sahnesine çıktı. Cumhuriyetçiler, sosyalistler, emekçiler, solcular, yurtseverler, ulusalcılar, devrimciler, çalışanlar, laiklik kazanımlarını korumak isteyen yurttaşların cephesi…

Eğer Sırrı Süreyya Önder‘i ve bireysel/yerel kimi katılımları bir yana bırakırsak,
Kürt siyasal hareketi örgütsel bir tutumla ortalıkta yoktu. Olmalıydı. Olamadı.

Artık yeni bir Türkiye var.
Selam olsun yeni Türkiye’ye…

Merdan Yanardağ
YURT Gazetesi, 02.06.2013

Reyhanlı-Washington Hattında Yaşanan Siyasal Sefalet


Dostlar
,

YURT Gazetesi yazarlarından Sayın Merdan Yanardağ, son derece namusulu ve derin birikimi olan bir yazar. Haftanın yorumu yazısını paylaşmak istiyoruz.
Çok öğretici ve düşündürücü bir kaynak yazı olarak okunmalı ve üzerinde düşünülmeli. Rahmetli Uğur Mumcu geleneğine uygıun “araştırmacı gazetecilik” çizgisi
Sn. Yanardağ’da egemen.

  • Reyhanlı-Washington Hattında Yaşanan Siyasal Sefalet

Sevgi ve saygı ile.
25.5.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=========================================

Reyhanlı-Washington Hattında Yaşanan Siyasal Sefalet

Merdan YANARDAĞ

Reyhanlı saldırısının Türkiye’nin Suriye’ye doğrudan askeri müdahalede bulunmasını isteyen güçlerin düzenlediği bir provokasyon olduğundan hiç kuşkumun olmadığını daha önce de yazdım. Olayların akışı, elimize ulaşan bilgiler, Ortadoğu ve Suriye haberleri konusunda uzman olan arkadaşımız Ömer Ödemiş’in bölgeden gönderdiği haberler, bu analizi (çözümlemeyi) yeniden ve yeniden doğruladı. Bu gerçeği görmek için yüksek bir analiz yeteneğine sahip olmak gerekmiyordu. Biraz analitik düşünmek, bilimsel kuşkuculuğa sahip olmak ve eleştirel aklı devreye sokmak yetiyordu.

Ancak böyle olmadı; yandaş, muhafazakâr ve iktidar yanaşması holding medyası tam anlamıyla bir bilgi kirliliği yarattı. Gerçeğin ve olguların üzerini örttü. İktidarın açıklamalarını doğrulayacak haber yapmak için adeta bir biriyle yarıştı. Ortada gerçek bir rezalet ve gazetecilik sefaleti vardı.

Oysa Reyhanlı katliamının siyasal sorumlusu AKP iktidarıydı. Bu nedenle suçüstü yakalanan hükümet büyük bir telaşla gerçeklerin üstünü örtmeye çalıştı. Bir yandan Reyhanlı için yayın yasağı koyarken, öbür yandan da 30 yıldır hiçbir faaliyetinin bulunmadığı ve dağıldığı Emniyet raporlarıyla sabit olan  Marksist sol bir örgütü, 24 saat içinde saldırıların faili ilan etti. Ancak iki gün içinde anlaşıldı ki, asıl “Acilci” olan AKP Hükümeti’ydi.

Çünkü Emniyet ve MİT’ten gelen açıklamalar, Reyhanlı katliamının THKP-C Acilciler örgütüyle hiçbir ilgisinin olmadığını, bu örgütün artık faaliyette bulunmadığını ve dağıldığını bir kez daha teyit ediyordu.

Bu pis oyunu YURT Gazetesi bozdu. Yayın yasağı ile hükümetin suçunu örtmeye çalıştığı, haberin ve bilginin karartıldığı bir dönemde YURT, gerçeğin sesi oldu.  Reyhanlı’yı kana bulayan güçlerin siyasal İslamcılar, küresel cihatçı teröristler ve ortaçağ artığı Selefiler olduğunu ortaya çıkardı. İsrail’in MOSSAD’ı gibi istihbarat örgütlerinin rollerine işaret etti ve nedenlerini açıkladı.

***

Dolayısıyla AKP Hükümeti’nin hem Suriye hem de Reyhanlı fiyaskosu büyüyor.

İki yıldır beklediği ABD gezisine çıkan ve  ABD Başkanı Barack Obama ile Beyaz Saray’da toplam 5,5 saat görüşen Başbakan Tayyip Erdoğan, büyük bir hayal kırıklığı ile dönüyor. Çünkü Beyaz Saray’da AKP heyetine tam bir ‘Suriye ayarı’ verildi.

Ganimetten pay kapma açgözlülüğü ve kendisini iktidara taşıyan efendisine diyetini ödeme gayretiyle Suriye’de kirli savaşı bütün gücüyle destekleyen AKP, tam bir dış politika iflası yaşıyor. Çünkü Obama yönetimi, Suriye’ye doğrudan bir askeri müdahale yapılamayacağını görmüş ve bu niyetinden vazgeçmiş durumda.  Ancak, imam hatip tedrisatıyla malûl olan AKP Hükümeti ve onun Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bu değişimi hiçbir zaman kavrayamadı. Bu nedenle Başbakan Erdoğan, “Batı bizi yalnız bıraktı.” diye sızlanmaya başladı.

Beyaz Saray’da ortak basın toplantısı yapan Obama ve Erdoğan fotoğrafı görülmeye değerdi. ABD televizyonları Erdoğan konuşurken kendi olağan yayın akışlarına dönüyorlar, Obama’yı ise canlı yayınlıyorlardı. Kimsenin Erdoğan’ı ve taşeron hükümetini “iplediği” yoktu.

Obama konuşmasında Suriye’ye bir askeri müdahale seçeneğinden söz etmediği gibi,

“Elimizde sihirli bir formül yok” diyordu. Yanında MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı götürerek
Suriye’de Esad yönetiminin kimyasal silah kullandığını kanıtlamaya çalışan Erdoğan’a Obama, “Bu bilgi kesin değil, araştırmalarımız sürüyor.” diye yanıt veriyordu.

Erdoğan’ın daha önce “İpe un sermek” dediği, Cenevre’de Rusya’nın inisiyatifiyle düzenlenecek Suriye görüşmelerine de “evet” diyordu. Cenevre’de Rusya ile görüşmeleri sürdüreceklerini de belirten ABD Başkanı şöyle devam ediyordu :

“Bunun yerine yapacağımız şey, uluslararası baskıyı artırmak, muhalefeti güçlendirmektir.”

Tablo açıktı; AKP’nin de bir parçası olduğu küresel gerici koalisyon ve emperyalist kuşatma yenilgiye uğramıştı. ABD yeni duruma uygun bir politika oluşturuyordu.
Tablo böyle olduğu halde, yandaş Türk basınının tutumu yine utanç vericiydi. Bazı gazetelere ve televizyonlara bakılırsa, ABD ve müttefikleri neredeyse bu hafta sonu Suriye’ye gireceklerdi.

BEYAZ ADAM ve UŞAKLARI

Türkiye’de 1. Cumhuriyet’in tasfiye edilmesi ve bir ılımlı İslam rejiminin kurulması, entelektüel düzeyde Müslüman toplumlardaki Batı tipi modernleşme girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlandığı varsayımına dayandırılıyor.

Amerikan dış politikasına yön veren yeni muhafazakâr ekip, laik ve cumhuriyetçi Türkiye’nin İslam dünyasını etkileyemeyecek kadar ondan uzaklaştığını düşünüyordu. Dolayısıyla Müslüman toplumlara bir model oluşturabilmek için “İslamla demokrasiyi birleştirecek” bir ılımlı İslam ülkesi yaratmak gerektiği tezini de sıkça işliyorlardı.

New York Times Gazetesi’nin uzun süre Türkiye ve Ortadoğu muhabirliğini yapan Stephen Kinzer, Türkiye’nin neden bir ılımlı İslam ülkesi olması gerektiğini şöyle anlatıyor:

  • “Türkiye’nin modern tarihinin büyük bir bölümünde Müslüman dünya onu bir dönek olarak görmüştü. Atatürk’ün reformları Türkiye’yi İslam’ın o kadar uzağına taşımıştı ki, dinsel meşruiyeti kaybolmuş gibi göründü. Bunun yanı sıra Washington’un uşağı gibi algılanmış ve birçok Müslümanın nefretle karşıladığı Amerikan politikalarını benimsiyor diye damgalanmıştı. … Günümüzde bu itirazlar Türkiye için geçerliliğini yitirmiştir. Dindar Müslümanlar tarafından yönetilmektedir ve kendi dış politikası vardır. (…) Türkiye yeni arzusuna karşı hemen hiç direnişle karşılaşmadı. Sadece kendisinden istendiğinde müdahale ederek ve geniş yelpazedeki hükümetlerle ve hiziplerle iyi ilişkiler kurarak başka hiçbir ülkenin oynayamayacağı bir rolü oynamaktadır. (…) Osmanlı geçmişi ona büyük bir tarihi ağırlık vermektedir.”
    (Stephen Kinzer. Türkiye, İran ve Amerika’nın Geleceği, İletişim Yay., Mart 2011 İstanbul, syf. 217)

Kinzer gibi gazeteci ve siyaset yapıcılarının yaklaşımına göre; İslam dünyasına model olacak ve bu dünyaya liderlik yapacak, “Dindar Müslümanların yönettiği” bir Türkiye, ABD’nin uzanamadığı coğrafyalara ve kültürlere erişim yeteneği nedeniyle Washington’un küresel amaçlarına çok daha iyi hizmet edecektir.

Ancak bütün bunların gerçekleşmesi için İslam dünyasından uzaklaşan laik bir cumhuriyet değil, ılımlı da olsa bir İslam devleti olmak gereklidir.

İşte bu nedenle Türkiye’de 1. Cumhuriyet tasfiye edildi.

Yine bu nedenle kurucu ideoloji diyebileceğimiz Kemalizm de Ergenekon soruşturmaları üzerinden bir “suç ideolojisi” haline getirilmek istendi.

***

Bu siyaset planlaması, genel olarak Müslüman ve Arap toplumlarındaki “modernleşme” hamlelerinin başarısızlıkla sonuçlandığı varsayımına dayanır. Modernleşme girişimlerinin yenilgiyle sonuçlanması, burjuva anlamda da olsa demokratik ve laik bir hukuk devleti olma projelerinin de çökmesi anlamına geliyordu. İşte bu nedenle Ortaçağ artığı Körfez Emirliklerine ve Suudi diktatörlüğüne hiç ses çıkarmadıkları halde, Arap dünyasının yarı laik cumhuriyetlerini yıktılar. Batılı ‘beyaz adam’ modernitenin kendisine zemin bulamadığını ileri sürdüğü bu toplumlara büyük bir yalan ve ikiyüzlülükle bir kez daha uygarlık ve demokrasi götürmeye soyundu. İşte BOP ve onun 2. etabı olan “Arap baharı” tam olarak bu anlama gelmektedir.

Amerika’da Ortadoğu ve İslam dünyasına ilişkin konulardaki tartışmasız “bilirkişi” sayılan
Prof. Bernard Lewis şöyle yazıyor:

  • “Neredeyse bütün İslam dünyası yoksulluk ve zulüm koşullarında yaşıyor. Bu sorunların ikisi de dikkatleri özellikle başka yerlere çekmek isteyenler tarafından ABD’ye fatura ediliyor. (…) Müslüman dünyada sadece Batı’yla değil Doğu Asya’nın hızla gelişen ekonomilerine kıyasla, giderek iflas eden ekonomik durum bu hayal kırıklığını körüklüyor.“ (…) Arap ülkeleri Batı türü modernleşme kervanına daha geç bir tarihte katılan Kore, Tayvan ve Singapur gibi ülkelerin de gerisinde kalıyor.”  (Bernard Lewis, İslam’ın Krizi, Çev. Abdullah Yılmaz, Literatür Yay., 2003, İstanbul, syf. 101-102)

Durum böyle olunca, ABD dış politikasına yön veren ideologlara göre, Müslüman toplumlar seküler bir ülke olmak hedefini bir yana bırakmalıdır. Çünkü Müslüman toplumlarda bu yöndeki bütün girişimler başarısızlıkla sonuçlandı. Bu yaklaşıma göre demokrasi ve laiklik gibi kurumlar Batı kültürünün ürünüdür ve ancak orada başarılı olabilirler.

Dolayısıyla, Doğu’da (İslam dünyasında) yumuşatılmış, radikalizm ve Batı düşmanlığından arındırılmış bir İslam anlayışının gelişmesini desteklemek gereklidir. Uygun model budur.İşte AKP, ABD ve Batı ile çatışarak değil, onlarla uzlaşarak iktidar olunabileceğini gören, toplumun dinselleştirilmesinin ancak emperyalizmin çıkarlarıyla uyumlu bir siyasal programla mümkün olabileceğini düşünen siyasal İslamcı kadroların kurduğu bir partidir.

Bu nedenle Necmettin Erbakan’a ihanet ederek O’nun Milli Görüş Hareketi’yle yollarını ayırdılar.

Soğuk Savaş döneminde NATO’nun “Yeşil Kuşak” stratejisinin kurbanı olan
“Modern Türkiye”, ne yazık ki 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde de “ılımlı İslam” stratejisine kurban edilmiş görünüyor. (Yurt Gazetesi, 19.05.2013)