BALYOZ; 2007 model arabayla 2003’te kaza yapmak demektir.

Dostlar,

VARDİYA BİZDE Platformu‘ndan bu gün bir cep iletisi – Cİ (SMS) aldım :

  • “BALYOZ; 2007 model bir arabayla
    2003 yılında kaza yapmak demektir.”

2000’e yakın sahteliği bilimsel olarak kanıtlanmış delille esir edilmiş subaylarımız, özgürlüklerinden yoksun bırakılışlarının 2. yılını dolduruyor.
Bu gidişe vicdani tepkinizi ortaya koymak adına, Cumartesi 13:00’te
Sakarya Caddesi’ne gelip, esir subaylarımızın yakınlarına desteğinizi göstermenizi bekliyoruz.

  • Askerin düşmanı; düşmanın askeridir.

VARDİYA BİZDE Platformu.

Bu bağlamda, geçtiğimiz günlerde ODATV‘de (ve Yurt Gazetesi‘nde) yayımlanan Barış Terkoğlu‘nun “ibret verici” yazısını arşivimzden size sunuyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
7.2.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

========================================

O gün oraya Sakine Cansız’ı öldürmeye gitmiştim

Barış Terkoğlu
Yurt gazetesi Odatv.com (20.01.2013)

PKK’nın kurucularından Sakine Cansız, Paris’te iki kadın arkadaşıyla birlikte öldürüldü. Cansız, Diyarbakır’da görkemli bir cenaze töreniyle  gömüldü.
Cansız, dünyanın en kötü on cezaevinden biri olarak gösterilen Diyarbakır Cezaevi’nde de kaldı, dağda da savaştı. Yıllar önce Sakine Cansız’ı öldürmeye giden bir komutan, emekli Albay Levent Göktaş ise Silivri Cezaevi’nde. Göktaş, o gün yaşadıklarını hiç unutmuyor.

Yılmaz Özdil onu şöyle anlatıyor:

Hukuk fakültesi mezunu, işletme masteri yaptı, İngilizce, Arapça, Rusça, Kürtçe bilir, kara kuşak kareteci, hem de üçüncü mertebesinde, yüksek irtifa paraşütçüsü, 15 bin feet’ten 3 bin 500 kez, 30 bin feet’ten 30 kez serbest atlayış yaptı, derin su dalgıcı, uluslararası özel kuvvetler şampiyonasında üç kez dünya şampiyonu oldu, sıkı durun bin 500’e yakın sıcak çatışmaya girdi, Zap kampı basılırken sadece 18 gün içinde 54 kez namlu namluya vuruştu, 3 tane üstün cesaret madalyası var… Bir albay bu.

Tahmin etmek zor değil. Bu kadar meziyeti olan o Albay, Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Levent Göktaş.

Tarih: 7 Ocak 2009…
Emekliliğinin ardından avukat olarak yaşamına devam eden Göktaş için o gün diğerlerinden farklı değildi. Ofisinde çalışıyordu. Televizyon açıktı, Ergenekon operasyonlarını gösteriyordu. Çalışma arkadaşı “sence böyle bir örgüt var mı” diye sordu. Göktaş “olmasa bu kadar operasyon yapmazlar” diye yanıt verdi. Derken kapı çaldı. Gelenler polisti. Göktaş’ın ofisinde arama yapacaklardı.
Polis, Göktaş’ın odada olmadığı sırada meşhur 51 No’lu DVD’yi masanın üstündeki bir dosyanın içinde bulduğunu iddia etti.

Gidiş o gidiş… Göktaş’ın tutukluluğu 5. yılında!

SAKİNE CANSIZ ORADAYDI

Levent Göktaş, dün gibi hatırlıyor:

Kuzey Irak harekatındayken birden mesaj geldi. Cudi Dağı Ballıkaya Bölgesi’nde 250 kadar teröristin bulunduğu, içlerinde Cemil Bayık, Sakine (Sakine) gibi üst düzey PKK’lıların da yer aldığı Mehmetçiğin girmesi halinde çok şehit verilebileceği söylendi”. Göktaş’a gelen emir Ballıkaya’ya birliği ile girmesiydi. Göktaş, birliği ile sabaha karşı Ballıkaya’ya sızdığını anlatıyor.
Ve girmeleriyle çatışmanın başladığını…

Çatışma sabah altıdan akşam yirmiye kadar, neredeyse beş metre yakınlıkta yaşanıyor. Levent Göktaş, sert kayaya çarpıyor. Geri püskürtülüyorlar. Bir asker şehit oluyor, 10’u yaralanıyor. Göktaş bundan sonra yaşananları şöyle anlatıyor:“Şehit arkadaşın naaşını bir türlü bulamadık, gece saat bire kadar en az 5-6 kez içeri girdik fakat yoğun ateşle karşılaştığımız için şehit naaşını alamıyorduk.”

CENAZE İÇİN BİR ŞARTIM VAR 

Hava -35 dereceydi. Nefesleri havada bir duman gibi yayılıyordu. Gün ertesine devrildi. Saat 02:00’de telsizden bir ses geldi. Karşıdaki PKK’lı Göktaş’a kod adı olan ‘Ozan’ diye hitap ediyordu. Seslenen PKK’nın bölge sorumlusuydu. “Şimşek” kod adlı PKK’lının sözlerini Göktaş şöyle anlatıyor: “Bakıyorum cenazeyi almak için durmadan aşağı inip çıkıyorsun. Hiç gelme alamazsın ama istersen bir şartla sana cenazeyi veririm.

Göktaş, PKK’lının şartlarını merak etti. Ölen askerini almak zorundaydı.
Şartın nedir?” diye sordu. Aldığı yanıt şöyleydi: “Gidiş yolunuz üzerinde
Armut Boğazı var. İlk girişteki çam ağacı altına yiyecek, oksijen, tentürdiyot, konserve ve pamuk koy. Ancak o zaman izin veririz.
Göktaş  teklifi kabul etti.

Şimşek “Söz mü?” dedi. “Ozan” kod adlı Göktaş “Söz!” diye yanıt verdi.
Şimşek devam etti :

O zaman sabah dokuzda  tek başına aşağı yanımıza gel. Cenazeyi al, git.”.

Göktaş “Tamam.” dedi. Beraber olduğu arkadaşları karşı çıktılar.
PKK, yanlarına gelen Göktaş’ı oracıkta infaz edebilirdi. Göktaş birliğin komutanı olarak son kararı verdi. İnip ölen askerin cenazesini alacaktı.

PKK’LILARIN SAYGI DURUŞU

Göktaş kısa ama uzun olan o yolculuğu şöyle anlatıyor:

Sabah 09:00’da PKK’nın yanına indim. Çocuğun naaşı yerdeydi. Yüzü tertemizdi, yıkamışlardı. Yüzüğü parmağında takılıydı. Her şeyi tamdı. Askeri sırtıma aldım. Çıkarken sağ ve solumda kayaların arasında duran PKK’lılar ayağa kalkıp beni selamladılar. Şehidin cenazesini aldım ve yukarı çıktım.”

Levent Göktaş sırtında askerin cenazesiyle yukarı çıktı. Bütün gün savaştığı düşmanlarının arasına silahsız inmişti.
 Çatışma anında O’nu öldürmek için hedef alan PKK’lılar askerini almak için ölümle alay eden bu komutana ve sırtındaki ölüye saygı duruşunda bulunmuştu. Göktaş, ölümle yaşamın iç içe geçtiği bu hikayenin içinde boşlukta yürür gibiydi. “Ozan” kod adlı Levent Göktaş, telsizini açtı. PKK’lılara verdikleri izin için teşekkür etti. PKK’lı komutan da verdiği söz için teşekkür etti.

Göktaş, Armut Boğazı’ndan geçerken arkasında bıraktığı çam ağacının altında konserve, tentürdiyot, yiyecek, oksijen, pamuk dolu bir çuval vardı.

O ARTIK SİLİVRİ GAZİSİ

Levent Göktaş yıllar sonra kendisini savaşa gönderen devlet tarafından “terörist” suçlamasıyla yargılanıyor. Bu kez başının etrafından kurşunlar değil; DVD’ler geçiyor. Karşısında dişe diş savaştığı militanlar değil, “otur yerine “ diye bağıran hakimler var. Savcılar ise özel hayatına dair konuşmalarını, kim olduğunu bilmediği isimsiz ihbar mektuplarını, yüzünü bile görmediği gizli tanık ifadelerini karşısına koymakla meşgul.

Göktaş hikayesini şöyle devam ettiriyor: “Mahkemede şunu söyledim; PKK bile mertçe savaştığımızda bize saygı gösteriyor. Ama uyduruk delillerle bizi buraya tıkanlar ve siz bize saygı göstermiyorsunuz.”

Göktaş, çarpıcı bir karşılaştırmayla sözlerini bitiriyor: “ABD’de bir kahramanlık madalyası almış adam için uçak durduruyorlar. Uçağa binen madalya sahibini ayağa kalkıp alkışlıyorlar. Benim için önemli değil, ben sadece görevimi yaptım. Üç tane kahramanlık madalyası aldım. Ama sıfır saygı,
sıfır sevgi gördüm. Kimsenin umurunda değil.”

Levent Göktaş’ın tutukluluğu geçtiğimiz günlerde beşinci yılına girdi. Yüzlerce çatışmadan sağ kurtulan Göktaş, Silivri’de yaralandı. Katarakt ameliyatı için Silivri Devlet Hastanesi’ne yatan Göktaş’ın gözündeki retina ve kornea tabakası hata sonucu lazerle kesildi. Sağ gözünün görme yeteneği
%30’a düştü
.

Kısacası dağlardan sağ salim kurtulan Levent Göktaş, artık bir “Silivri gazisi”.

Mühim’mat, 25 şehit…

Mühim’mat

Yılmaz Özdil

25 şehit…
7 Eylül 2012, Hürriyet

Su işleri bakanımız “Hindistan’da, Pakistan’da olur böyle şeyler..” diyor.
E madem öyle, git oralarda bakanlık yap diyeceğim ama… Aşağıladığı Hindistan’la Pakistan’ın bırak el bombasını nükleer silahları var, böyle bi facia yaşamadılar.
Böyle şey’lere illa örnek göstereceksen… Böyle şey’i yaşayan ülke başka!
*
Ocak 2009…
Beşar Esad’ın Bodrum’a ailece tatile geldiği, Başbakanımızla sarılıp kucaklaştığı,
Cumhurbaşkanımızın tarihimizde ilk kez Suriye’yi ziyaret ettiği, iki ülke savunma bakanlarının işbirliği anlaşması imzaladığı, sınırda ortak tatbikat yaptığımız günlerdi.
*
İran tarafından kiralanan, İran’ın Bandar Abbas limanından demir alan,
Suriye’nin Lazkiye limanına giden, Rusya’ya ait Rum bandıralı Monchegorsk adlı gemi, Kızıl Deniz’de ABD donanması tarafından durduruldu. Hayrola? Birleşmiş Milletler’in İran’a silah ticaretini yasaklayan ambargosu vardı, aranacak, ne taşıdığına bakılacaktı.
*
Bakıldı, iki ton patlayıcı bulundu. Rum Kesimi’ne baskı yapıldı, Limasol limanına kabul edeceksin, el konulan patlayıcılara bekçilik yapacaksın denildi.
Nerden biliyoruz böyle denildiğini? Wikileaks belgelerinden biliyoruz…
Rum Kesimi, gemiyi mecburen kabul etti, yükü indirdi, Egangelos Florakis
deniz üssü’nün mühimmat depolarına taşıdı.
*
Rum basını isyan etti, kardeşim, İran bu, zurna değil, başımızı belaya mı sokacaksınız manşetleri attı. Rum Savunma Bakanı, n’apayım birader, gidin derdinizi Dışişleri Bakanı’na anlatın, onun başının altından çıkıyor demeye getirdi…
Ki, aynı günlerde Rum Devlet Başkanı’nın Esad’ı yumuşatmaya çalışıp, bir-iki gün idare ediver, halledicem, ABD fena sıkıştırıyor dediği ortaya çıktı.
*
Temmuz 2011…
Bir-iki gün derken, iki sene geçmiş, coğrafyanın tansiyonu değişmiş, Suriye’de
iç savaş başlamış, Rusya ve İran devreye girmiş, salağa yatarak Esad’ın patlayıcılarını hâlâ vermeyen Rum kesimi, güzel bi yaz sabahına uyanmıştı…
Ki, hayalet el dokundu, deniz üssü’nün mühimmat deposu havaya uçtu!
Donanma komutanı dahil, 13 kişi öldü.
*
Ocak 2012…
Saint Petersburg’tan demir alan, Suriye’ye giden, Saint Vincent bandıralı Rus gemisi, yakıt ikmali için Limasol’da demirledi. Rum makamları, sizi rahatsız etmek istemeyiz ama kurallar gereği aramamız gerekiyor dedi. Geminin Rus kaptanı ise, hiç boşuna yorulmayın şekerim, buyrun belgelerimi, harbi harbi 60 ton mühimmat taşıyorum, müşterim de Suriye Savunma Bakanlığı dedi!
*
Batı basını, ki, en başta bizim muhterem basınımız, gemiye el konulduğunu, çünkü,
AB üyesi olan Rum Kesimi’nin Suriye ambargosuna uymak zorunda olduğunu yazdı.
Halbuki kazın ayağı öyle değildi. AB gerçekten el konulmasını istemişti, ancak,
mühimmat deposu’nu unutmayan Rumlar, bu sefer yemezler abi cevabını vermişti.
Rus gemisi depoyu fulledi, püfür püfür gitti.

Ha unutmadan…

Mühimmat deposu patlayınca…
Rum Savunma Bakanı istifa etti. Rum Dışişleri Bakanı istifa etti.
Rum Genelkurmay Başkanı istifa etti.
Televizyonlarda laylaylom sirtaki yapmaya devam etmediler, üç günlük yas ilan ettiler.

Bitmedi…
Yunanistan’a kaçıp, sırra kadem basan Genelkurmay Başkanı hakkında,
Larnaka mahkemesinden tutuklama kararı çıkardılar. Herif, savcıya mektup yazdı, Yunanistan’da yargılanmak istiyorum diye yalvarıyor.

Bitmedi…
Dışişleri-Savunma bakanları yargılanıyor. Devlet Başkanı yargılanıyor!
Soruşturma kurulu oluşturuldu, bu kurulun raporunda asıl sorumluluk devlet başkanı’na aittir denildi, tıpış tıpış gidip, ifade verdi.
*
Adı üstünde…
Mühim’mattır.
Bizde ise insan hayatı su’dan ucuz…
Sanırım o nedenle su işleri bakanı açıkladı!

Yılmaz Özdil : “ŞARAPNEL” / SHRAPNEL by Yilmaz Ozdil

ŞARAPNEL

portresi_kravatli

 

 

 

 

Yılmaz ÖZDİL
Hürriyet, 21.6.2012

Analar ağlamasın…
Bir “baba” göndermiş:

“Oğlum orada. Korkar mı? Bilmiyorum. Ateşlendiğinde başında nöbet tutardım, hasta olursa revire çıkabiliyor mu acaba? Akşam biraz gecikse, evhamlanırdık, gözümüz yollarda kalırdı. Şimdi, haftada bir telefon edebilirse, ne mutlu bize; kötü bir haber gelir mi korkusu ile… Sahi, neden telefon etmek yasak bu kadar? Vatan için ölmesi beklenen evlatlarımız casus mu? Sevdiği kız var mıydı… Bilmiyorum. Hiç söylemedi. Kimbilir, yüreğinde hangi fırtınalar esiyor oralarda… Babalar Günü’nde aradı en son… İyiyim dedi. Her şey güzel, merak etme dedi. Teselli etti. O mu evlat, ben mi, bilemedim. Bildiğim şu… Güle oynaya, seve seve gitti. Oğlumu gönderdiğim gibi canlı, sağ salim geri isterim.”

“Bedelliler evlat… Bizimkiler zayiat mı?”

“Bırakın bize insan muamelesi yapmalarını, tekerlekli sandalyemizi yürütecek kaldırım bile yapmıyorlar. Çarşıda, alışveriş merkezinde dolaşan… Dolaşabilen gazi gördünüz mü siz hiç?”

“Mücadele et dediler, mücadele ettik. Bize mücadele et diyenler, mücadele ediyor mu?”
Bir astsubay yazmış…

Her okuduğumda ve size aktarırken bile tüylerimi diken diken eden, mizahi kahrediciliğe, kahraman cesaretine dikkatinizi çekerim: “Bülent Arınç, teröristlerin silahları vardı diyor. Protezime bakarak endişeleniyorum: İster misin bana ateş etsinler!”

“Hava Kuvvetleri’nden emekli kurmay yarbayım. Eşimin babası, Kore gazisi…
Kendi toprakları için savaşmış gazilerin torunlarına bile sahip çıkıyorlar.
İki çocuğumuz var, Güney Kore firmasının gazi torunlarına verdiği bursla okuyorlar. Kore Hükümeti, Türk gazilerin torunlarını her sene yaz kampına götürüyor. Kore üniversitelerinde, burslu, master ve doktora imkânı tanıyorlar. Geçenlerde, Muharip Gaziler Derneği’ndeydim, Kore ve Kıbrıs gazileriyle sohbet ettim. KKTC büyükelçilerimiz bir kez bile gelmemiş.

Güney Kore Büyükelçisi ise, eşi ve askeri ataşesiyle birlikte sürekli ziyaret ediyor.”
“Eşim askerdeyken bileğini kırdı. Hastane odamızda, bacakları olmayan, yüzünde derin yaralar bulunan bir genç vardı; Cemil… Dokuz ay komada yatmış. Ölür demişler, uyanmış. Öylesine hayat doluydu ki, bileğimizdeki kırıktan utanıyorduk. Boşverin, vatan sağolsun diyordu. İş bulmuştu, çalışıyordu. Zaman zaman yaraları nüksediyor, açılıyormuş… Anacığına tedaviye gittiğini söylemiyor, eğitime gidiyorum diyormuş. ‘Anam yaşlı, üzülmesin, şekeri var’ diyordu.”

“Askeri hastanede nöbetçiydim. Gün ağarmak üzere, santral aradı, mayın vakası geliyor.
40 dakika mesafede, kan grubu A RH pozitif… Ameliyat ekibine haber verin, aynı kan grubuna sahip 10 kişi bulun dedim. Helikopter indi. Koşarken, bir er gördüm, çökmüş duvar dibine, hüngür hüngür ağlıyor. Arkadaşın mı oğlum? Değil komutanım, benim kanımı almıyorlar,

B miymiş neymiş benimki.”

“Bölgede, askerlerin tedavisinde çalışan bir annenin kızıyım ben… Onlarla büyüdüm. Hayatta kaldığına şükretmez, ölmediğine üzülmez, arkadaşlarıyla dağlarda olamadığına ağlar onlar.”

“Gelmeseler de olur, bayramda arasalar yeter.”
“Kafasına isabet eden kurşunla, iki defa kalbi duran, üç defa beyin ameliyatı geçiren,
111 gün komada kalan gazimiz Fırat’a, ev yaptırıyoruz. Kastamonu Tosya’da kampanya başlattık, iki senede 103 bin lira topladık. İnşaatta kullanmak üzere, manevi temsil için, 81 şehrimizden birer kavanoz toprak getirdik, nihayet temeli attık. Protokolümüz en öne kuruldu, bağışçılara teşekkür bile edilmedi.”

“Apo’yu eve çıkarmaya çalışanlar, lütfedip önce bize birer tek göz oda versinler,
Apo’nun villasını bahçesini sonra düşünsünler.”

“Eşim ve kızımla beraber, Bodrum’daki kampa gittik, emekli hekim asker arkadaşlarımızı ziyarete… Tekerlekli sandalyeyle gazileri gezdiriyorlardı. Rehabilitasyon için getirilmişlerdi. Fiziki görünümlerini anlatmama dilim varmaz ama… Bana en çok dokunan, çok istememe rağmen, onlarla iki kelime konuşamamak oldu. Konuşmuyorlardı. Günaydın’larımıza bile cevap vermiyorlardı. Onları gezdiren arkadaşları, üstelemeyin lütfen diyorlardı, bizimle bile konuşmazlar. Bir insanın, konuşmayarak bu kadar çok şey anlatabildiğini o gün, orada anladım.”

“Vatani görevimi mayın arama dedektörü kullanarak yaptım. Mayına basmadım.
Çatışmaya girmedim. Hiç yara almadım ama… Sivil hayatıma normal insan gibi devam edemediğimi söyleyebilirim. Aradan üç sene geçti. Yürürken yerinden oynayan bir kaldırım taşının, yüreğimdeki anlamını size tarif edemem.”

“Kuş sesleri, hatta sinek vızıltıları bir anda kesilir, makasın kâğıdı kestiği gibi, bir anda… Sırtüstü yapışırsın yere, uğultuların arasında mayın kelimesini ayırt edersin sadece…

Masmavi gökyüzüne bakarken bulursun kendini, arkadaşların bi şeyin yok diye bağırır,
bilirsin ki, bacağın yok… Hep o soru çınlar aklında, tekrar tekrar, neden ben,
neden ben?”

“Bastım… Bayılmışım. Helikopterde ayıldığımda dedim ki kendime,
kızıma nasıl söyleyeceğim?”

Faturayı ödeyemediği için elektriği kesilen mi ararsın, üç kuruş kredi borcundan icralık olan, eşyaları haczedilen mi?

Şarapnel gibi yağıyor mesajlar, sağanak şarapnel gibi…
Bilmiyorum artık, vicdanımızın neresine denk gelirse..

======================================================

Bizim yorumumuz-katkımız..

Dostlar,

Yılmaz Özdil’in bu yazısı bizi hüngür hüngür ağlattı..
Birkaç gün gecikme ile de olsa paylaşmak istedik.

Halkımız / Ulusumuz, PKK maşa örgütünün 1979’da Abdullah Öcalan’a emperyalistlerce kurdurulmasından 5 yıl sonra 1984 Eruh-Şemdinli baskını yaptırılarak gündeme sürüldü.

28 yılda yaklaşık 40 bin cana neden oldu. Birkaç yüz milyar dolar da yitiğe..

Orta yoğunluklu bir savaştan beter.

Halkımız-ulusumuz bağrına taş basarak sabretti; kınalı kuzular parçalanmış bedenleri ile toprağa verilirken,

Aşk olsun ki,

O anababalar “VATAN SAĞOLSUN!”

demeyi sürdürdüler.

Bu denli yüksek bir vatan sevgisi dünyanın hangi ulusunda var??

Bunlar bir iç savaşa ve dolayısıla ülkemizin-halkımızın bölünmesine yetmedi!
Emperyalizm başaramadı, halkımızın vatan sevgisine, sabrına ve sağduyusuna yenildi..

Şimdi başka provokasyonlarda sıra..

Yetmedi, şimdi Suriye’ye bizi saldırtmak istiyorlar..

Uçak düşmesi / düşürülmesi olayı böylesine iğrenç bir tezgah olabilir..

Aman dikkat..

Serinkanlılığı elden bırakmayalım, oyuna gelmeyelim..

Türk ve Kürt kardeştir..

Kürt kardeşlerimizin “kürtçülük” yapanlara destek vermediklerini, vermeyeceklerini biiyoruz..

Sormak isteriz :

1. Emperyalizm ile işbirliği yapılarak özgürlük savaşımı verilebilir mi?

2. Emperyalizmin insanlık tarihinde özgürlüğüne kavuşturduğu bir halk var mıdır?

Sevgi ve saygı ile.
23.6.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net