Yılmaz ÖZDİL : Yüce Divan Yüce Meclis


Yüce divan Yüce meclis

portresi_Yimaz_Ozdil_yazdi

 

 

Yılmaz ÖZDİL
SÖZCÜ
, 21.1.15

 

 

TBMM lokantasında indiragandi yapıldığı ortaya çıktı.
Meclis personeli olan aşçı ve garsonların, bir özel restoranda
ücretsiz olarak çalıştırıldığı anlaşıldı. TBMM lokantasındaki
yemekler-tatlılar, makam araçlarıyla bu restorana taşındı.
*
TBMM’nin çay ocaklarında katakulli yapıldığı ortaya çıktı.
Çay ocaklarından elde edilen parayla, Meclisteki üst düzey yöneticilerin rant sağladığı iddia edildi.
*
TBMM’nin temizlik malzemesi alımında dümen yapıldığı ortaya çıktı. Adrese teslim ihaleyle tek bir firmanın işaret edildiği anlaşıldı. Öbür firmaların şikayeti üzerine, rekabet şartları oluşmadığı için,
ihale iptal edildi.
*
TBMM’nin bulaşık malzemesi alımında tezgah kurulduğu
ortaya çıktı.
TBMM destek hizmetleri başkanlığı gayet güzel ihale yaptı. İhaleye katılan firmalardan biri Kamu İhale Kurulu’na itiraz etti, ihaleye giren firmalardan hiçbiri şartnameye uymuyor dedi.
Bi baktılar… Hakikaten ihaledeki gayet güzel firmaların hiçbiri şartnameye uymuyordu. Gayet güzel ihale iptal edildi.
*
TBMM’nin kamera sistemi alımında dolap çevrildiği ortaya çıktı. Şartnameye eklenen tuhaf yasaklar sebebiyle, önde gelen firmalar ihaleye katılamadı. Maliyet şişirildi. TBMM Bilgi İşlem’de görevli
bir mühendis, Yargıtay Başsavcılığı’na şikayet dilekçesi verdi,
inceleme başlatıldı. İhale iptal edildi.
*
TBMM’nin server alımında alavere dalavere ortaya çıktı.
Bilgi İşlem Dairesi’nin ihalesiyle, üretimden kalkmış cihazların
satın alındığı iddia edildi. Üstelik, satın alınan sistemin, Meclisteki mevcut server sistemiyle uyumlu olmadığı öne sürüldü.
Yargıtay Başsavcılığı soruşturma başlattı.
*
TBMM’ye bağlı saray ve kasırların talan edildiği ortaya çıktı.
Gümüş şamdanlar, ziller, masa örtüleri, abajurlar buhar oldu.
*
TBMM Vakıfbank şubesinin soyulduğu ortaya çıktı.
Kapıya anahtar uydurularak girildiği ve 150 adet para çekme kartının araklandığı anlaşıldı.
*
TBMM kafeteryasındaki LÖSEV bağış kutusunun çalındığı ortaya çıktı. TBMM basın bürosundaki dizüstü bilgisayarın çalındığı ortaya çıktı. TBMM halkla ilişkiler binasındaki milletvekili odasından
Kuran’ı Kerim çalındığı ortaya çıktı. TBMM tuvaletinde unutulan çantadan iki bin lira çalındığı ortaya çıktı. TBMM başkanlığı,
son 11 yılda TBMM’de 17 hırsızlık olayı yaşandığını, fotoğraf makinesi, cep telefonu, cüzdan, döviz, hatta altın çalındığını açıkladı.
*
TBMM’nin sağlık faturalarında dolandırıcılık yapıldığı ortaya çıktı. Hastanede beş gün yatıp, 266 gün yattım diye fatura getiren var. Sahte ilaç reçeteleri tespit edildi.

– Haftada beş gün tahlil yaptırdığını,
– iki ayda bir gözlük değiştirdiğini,
32 dişine implant çaktırdığını iddia eden milletvekillerimiz var.
*
TBMM’de 1069 adet dokunulmazlık fezlekesi olduğu ortaya çıktı. Yargılanmayı bekleyen dosyalar arasında;

– ihaleye fesat karıştırma var,
– kaçakçılık var,
– nitelikli dolandırıcılık var,
– kalpazanlık var,
– resmi evrakta sahtecilik var,
– zimmet var,
– karşılıksız çek var,
– görevi kötüye kullanma var.
*

TBMM’de 4 bakanın Yüce Divan’a gönderilip gönderilmemesi konusunda oylama yapıldığı ortaya çıktı.

==================================

Dostlar,

Dün bu gün SÖZCÜ‘den ve çok değerli yazarlarından çok alıntı yaptık..
Sanırız yanlış olmadı..

Bu yazılar gerçekten son derece önemli idi ve paylaşılması gerekiyordu.
Yazanları ve de SÖZCÜ Gazetesi’ni kutlayıp teşekkür ediyoruz.

Sevgi ve saygıyla.
22.01.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Yılmaz ÖZDİL : ÇOCUK CEHENNEMİ


Dostlar,

Çok yoğun bir gün geçirdik..

Öğlen 13:00 – 14:00 arasında SESSİZ ÇIĞLIK eyleminin 117. sinde idik.

14:00’te Güven Park’taki Devrim Şehidi KUBİLAY’ı anma etkinliğine katıldık.

TGB ile birlikte Anıtkabir’e dek yürüdük.

Mozoleye giremedik. çünkü saat 16:00’yı geçmişti.. (!?)

Ardından Birleşik Ressamlar Derneği yemeğinde idik.

Eve gireli birkaç dakika oldu.
Gün değişmeden web sitemize birşeyler yazmak istiyoruz.

Yılmaz ÖZDİL, SÖZCÜ’de ÇOCUK CEHENNEMİ başlıklı çok uzun ama tam bir belgesel nitelikli yazı yazdı. Tarihe not düştü. Kendisini kutlayarak bu yazıyı paylaşıyoruz.

Özenle okunması ve okutulmasında büyük yarar var..

Sevgi ve saygıyla.
27.12.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

==============================================

ÇOCUK CEHENNEMİ

portresi_kravatli

 

Yılmaz ÖZDİL
SÖZCÜ,
27.12.14

 

Bakan çocuklarının yatak odalarından kasaların fışkırdığı, paraların sıfırladığı gün… Konya’da henüz nüfusa kaydedilmemiş bir bebek, camları kırık, naylon örtülü, tek odalı kerpiç evde, donarak can verdi. Ayaz bebek 40 günlüktü.

*

Asrın lideriyiz, stratejik derinliğiz filan diye ortalıkta gezinen arkadaşlar, o kadar hazırlıksız, o kadar dünyadan bi haberdi ki… Musul konsolosluğundan kelle kesenler tarafından kaçırıldığında, Ela bebek 1 yaşındaydı.

*

Ankara’nın hataları yüzünden Reyhanlı havaya uçtu. 52 canımız gitti. Fatmanur’un sadece kolu bulunabildi. Elleri kınalıydı. Bileğinde bileziği vardı. Anca öyle teşhis edilebildi. Anneler Günü’ydü. Fatmanur 2 yaşındaydı.

*

Duble yollarla övünüyorlar, sağlık reformu yaptık falan diye atıp tutuyorlar. Van’ın Çeli mezrası beyaz örtüyle kaplanmıştı, Muharrem’in ateşi çıkmıştı, sayıklıyordu, hastaneye götürmek istediler, yollar kapalı, telefonla yardım çağırdılar, gelen olmadı, Muharrem öldü. Karayolları, sağlık ekipleri, karakol hakkında suç duyurusunda bulunmak istediler. Kolay mı? “Otopsi yapmamız lazım, cenazeyi getir” dediler. Babası, evladının cansız bedenini çuvala koydu, sırtladı, köye kadar 16 kilometre yürüdü. Muharrem 3 yaşındaydı.

*

Kuş gribi salgına dönüşmüştü, hala üstünü örtmeye çalışıyorlardı, hayatını kaybeden çocuklara “kuş gribi değil, zatürree” raporu verilmişti. Kim vermişti bu skandal raporu? Ankara Refik Saydam Hıfzısıhha Entsitüsü Başkanı vermişti. Basın peşine düştü. Aradılar taradılar, bu skandal raporu verdiği gün, hacca gittiği tespit edildi. Mekke’de beş yıldızlı Ümmül Kurra otelinde kalıyordu. Gazeteciler ısrarla telefon ediyor, başkan bey telefona çıkmıyor, eşi açıyor, “bizi rahat bırakın, buraya ibadetimizi yapmaya geldik” deyip, kapatıyordu. Zatürree diye toprağa verilenlerden biri, Şahide’ydi, 4 yaşındaydı.

*

Güneşli, pırıl pırıl bir İstanbul günüydü, kız çocuğu o sabah pek neşeliydi, annesiyle el ele tutuşmuş, hoplaya zıplaya yürüyordu, adımını attı, yok oldu… Evet, aniden yok oldu. Çünkü, karton bisküvi kutusunu ezmişler, düzleştirmişler, rögar kapağı olmayan kanalizasyon çukurunun üstüne örtmüşlerdi. Basan, içine düşüyordu. Mahmutbey’den düştü, kanalizasyonda sürüklendi, cesedini dört kilometre ötede, teee Ataköy’de yüzeye çıkan derede buldular. Yandaş-taşeron müteahhit faciasıydı. Senelik 15 milyar dolar bütçesi olan, rögar kapağı olmayan, bir de vicdanı olmayan şehrin kurbanı olmuştu. Dilara5 yaşındaydı.

*

İstanbul’da anaokulu öğrencisiydi, tuvalete gitti, elini yıkamaya çalışırken, lavabo yerinden söküldü, üstüne düşerken kırıldı, boğazını kesti. Oracıkta can verdi. Tuvaletler taşerona yaptırılmıştı, lavabo iki vidayla tutturulmuştu, taşıyıcı destek yoktu, nasıl olsa devlet okulu diye kakalanmıştı. Denetimsizliğe, ihmalkarlığa, sorumsuzluğa şah damarından yakalanan Efe, henüz 6 yaşındaydı.

*

Mardin’in Bilge köyünde “törerizm” yaşandı. Herifin biri, namus adı altında kalaşnikofla taradı, 6’sı çocuk, 16’sı kadın, 44 kişiyi katletti. Bu ilkel ülkede doğmaktan başka suçu olmayan çocuklardan biri Yasemin’di, 7 yaşındaydı.

*

Van’da deprem olmuştu, üç ay geçmişti, hala çadırda kalıyorlardı. Annesi dışardayken, ablası sobaya odun atmak istedi, kıvılcım sıçradı, çadır bi anda alev topuna döndü. Bahar uyuyordu, Mikail uyumuyordu ama kaçamadı. İki küçük kardeşini kurtarmaya çalışırken, onlarla birlikte can veren İsmail, 8 yaşındaydı.

*

2013 senesinde 59 çocuk işçi, çeşitli iş kazalarında hayatını kaybetti. Kimisi pres makinesine sıkıştı, kimisi elektriğe kapıldı, kimisi kaynak yaparken tutuştu. Nazar’ın babası işsizdi, mecburen eline bir bez parçası alıyor, kırmızı ışıklarda otomobil camı silerek, evine üç beş kuruş götürmeye çalışıyordu. Kontrolden çıkan tır’ın tekerlekleri altında ezilerek son nefesini verdi. Nazar 9 yaşındaydı.

*

Soma’da…
432 çocuk yetim kaldı.
Yaş ortalamaları 10’du.

*

Konya’nın Balcılar beldesinde kaçak Kuran kursu yurdunda gaz sızıntısından patlama oldu. 17’si kız çocuğu, biri kadın hoca, 18 insanımız can verdi. Ne milli eğitimin izni vardı, ne diyanetin izni vardı, ne deprem raporu vardı, ne itfaiye raporu vardı, ne denetleyen vardı, ne hesap soran vardı… Takdiri ilahi deyip geçtiler. Beyza, Rukiye, Teslime, Hatice, Zehra, Huriye, Ümmünur 11 yaşındaydı.

*

Siirt Pervari’de 13 yaşında anne olan çocuk gelin, 14 yaşında av tüfeğiyle canına kıydı. İsmi Kader’di. Evlendirildiğinde 12 yaşındaydı.

*

Kız çocuğunu, babası yaşındaki, dedesi yaşındaki heriflere satıyorlardı. Para karşılığında 26 erkeğin koynuna sokmuşlardı. Aralarında subay vardı, astsubay vardı, öğretmen vardı, muhtar vardı, kaymakamlık memuru vardı, zabıta vardı, banka veznedarı vardı, esnaf vardı, korucu vardı. Yargılandılar. Çocuk suçlu bulundu… Mahkemeden resmen “kızın rızası vardı, isteseydi karşı koyabilirdi” kararı çıktı. Devlet tarafından ırzına geçilen kız, 13 yaşındaydı.

*

Sigarayı yasakladığını zanneden Türkiye’de uyuşturucu kullanımı, ilkokul seviyesine indi.
En son geçen ay, İstanbul Ağaçlı Rehabilitasyon Merkezi’nde bir çocuk bonzai’den öldü,
14 yaşındaydı.

*

Babalar Günü’ydü. Ekmek almak için evinden çıktı, polis tarafından bibergazı kapsülüyle kafasından vuruldu. Komaya girdi. 269 gün direndi. 16 kiloya düştü. Vebali en ağır 16 kiloydu. Ömrünün son beş gününde, epilepsi krizi geçirdi, kalbi durdu, makineye bağlandı, akciğerinde delik oluştu, beyin fonksiyonları çalışamaz hale geldi, kaybettik. Kaşı kara, gözü kara, o yiğit çocuk 15 yaşındaydı.

*

Devrim şehidi Kubilay’ı anma töreninde konuştu, vay efendim padişahımız efendimize laf söyledi dediler, okulunu bastılar, mahkemeye götürüp, tutukladılar. Hapse tıkılan lise öğrencisi Mehmet Emin,16 yaşında.

*

Çocuklarımıza “bayram” armağan eden Mustafa Kemal vizyonunu… Çocuklarımız için “kabus”a çevirdiler.

*

O nedenle, çocuklar direniyor.
Bakın, AKP iktidara geldiğinde, Ali İsmail Korkmaz 8 yaşındaydı, Mehmet Ayvalıtaş 10 yaşındaydı,Abdullah Cömert 11 yaşındaydı, Ahmet Atakan 11 yaşındaydı, Ethem Sarısülük tıpkı Mehmet Emin gibi 16 yaşındaydı.
Özgürlük bayrağı elden ele taşınıyor.

*

Yazın bi kenara.
Büyükler kıçından korkuyor ama…
Çocuklar götürecek bunları.

METİN FEYZİOĞLU GİRİŞİMİ!

Dostlar,

İzmir’den meslektaşımız Dr. Ceyhun Balcı‘nın değerli yazılarına bu sitede
sıklıkla yer veriyoruz ve sizlerden gelen geridönütlerde de, eksik olmayın,
beğeni algımız var..

Aşağıdaki yazı da sanırız bunlardan biri..

Biz de bu konuyu sitemizde işledik..

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ’NDEN DEVLET KRİZİNE ÇÖZÜM FORMÜLÜ..

başlığıyla..

  • TBB ve başarılı, pırıl pırıl Ceza Hukuku Profesörü Metin Feyzioğlu‘nu,
    çalışma arkadaşlarını gönülden kutlarız.

tümcelerine yer vermiştik.. Aşağıdaki erişkeden (linkten) okunabilir..

http://ahmetsaltik.net/2014/01/05/turkiye-barolar-birliginden-devlet-krizine-cozum-formulu/, 5.1.14

Yine bu yazımızda şu dizelerin altını çizmiştik :

Sevgili Ceyhun’un yazısının içeriğini paylaşıyoruz..

Bu arada, çooooook deneyimli Yargıtay Onursal (Eski) Cumhuriyet Başsavcısı,
şimdi Türk Hukuk Kurumu Başkanı Sayın Sabih Kanadoğlu‘nun
yerinde gördüğümüz önerilerinin de mutlaka dikkate alınması gerektiğini,
bir takım çalışmasının yerinde olacağını düşünüyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
7.1.14, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

==============================================

METİN FEYZİOĞLU’nun GİRİŞİMİ!

Görsel

METİN FEYZİOĞLU

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin FEYZİOĞLU’nun yaşam öyküsü
ilginç ve bir o denli de dokunaklı! Yılmaz ÖZDİL’in son yazısı okunmalı!

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25513430.asp

Özel Yetkili Mahkemeler aracılığıyla yaşama geçirilen hukuk kisveli tertiple ilgili
son girişimi ses getirmiş durumda. Silivri’dekilerle görüşüp onların onayını almış olması, işini sağlama bağladığının kanıtı!

Bu girişime muhalefet kaynaklı tepkiler ilginç! Ana muhalefet önderi ve uluslararası yargıç sıfatlı milletvekilinin sözleri irdelenmeye değer!

Metin FEYZİOĞLU’nu uyarıyorlar! Aman, yolsuzluk güme gitmesin!
Hükümet kendisini temize çıkartmasın.. demekteler.
Sormak gerek! Siz, hiçbir gününüzü bile hem de haksız yere mahpus olarak geçirdiniz mi?

Hem Metin FEYZİOĞLU hem de içerideki yurtseverler sapla samanı ayırt edecek yetenekteler!

  • Kuşkusuz iktidar sıkışmış durumdadır!

Bundan birkaç ay önce Başbakan’ın görüşmeyi bile düşünmeyeceği Metin FEYZİOĞLU ile bir araya gelmesi ve birlikte çalışmayı kabullenmesi anlamlıdır.
En azından çok önemli bir kazanımdır!

  • Silivri’nin, Hasdal’ın, Maltepe’nin, Hadımköy’ün ve Şirinyer’in kapılarının açılması ivedi bir gerekliliktir.

Bu doğrultudaki girişimi hükümeti aklamakla özdeşleştirmek doğru bir tutum değildir.

Hükümetin yolsuzluklarına ilişkin savaşım görevi herkesle birlikte siyasilere ve
doğallıkla da muhalefete düşmektedir.

Yurtseverlere yönelik tertibe öteden beri uzak duranların, kendi milletvekillerinin kurtuluşundan sonra konudan iyice uzak durmaları anlamlıdır!

Muhalefete çağrımdır!

  • Bu işlere uzak durmayın!
  • Yurtseverlerin kapatıldığı zindanların kapılarının açılması
    öncelikli görev alanınızdadır.
  • Ayrıca, o kapıların açılışı sizler için de yararlı sonuçlar doğuracaktır.
    Onların özgürlüğü sizlerin savaşımınıza da olumlu katkı koyacaktır!

“Öküz altında uzağı aramak!” size yakışan davranış olamaz!

Metin FEYZİOĞLU’nun bu çok önemli girişimine omuz vermektir size düşen!
Gölge etmek değil!

Dr. Ceyhun BALCI
İzmir, 07.01.2014

Ceyhun_Balci_portresi

BALYOZ; 2007 model arabayla 2003’te kaza yapmak demektir.

Dostlar,

VARDİYA BİZDE Platformu‘ndan bu gün bir cep iletisi – Cİ (SMS) aldım :

  • “BALYOZ; 2007 model bir arabayla
    2003 yılında kaza yapmak demektir.”

2000’e yakın sahteliği bilimsel olarak kanıtlanmış delille esir edilmiş subaylarımız, özgürlüklerinden yoksun bırakılışlarının 2. yılını dolduruyor.
Bu gidişe vicdani tepkinizi ortaya koymak adına, Cumartesi 13:00’te
Sakarya Caddesi’ne gelip, esir subaylarımızın yakınlarına desteğinizi göstermenizi bekliyoruz.

  • Askerin düşmanı; düşmanın askeridir.

VARDİYA BİZDE Platformu.

Bu bağlamda, geçtiğimiz günlerde ODATV‘de (ve Yurt Gazetesi‘nde) yayımlanan Barış Terkoğlu‘nun “ibret verici” yazısını arşivimzden size sunuyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
7.2.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

========================================

O gün oraya Sakine Cansız’ı öldürmeye gitmiştim

Barış Terkoğlu
Yurt gazetesi Odatv.com (20.01.2013)

PKK’nın kurucularından Sakine Cansız, Paris’te iki kadın arkadaşıyla birlikte öldürüldü. Cansız, Diyarbakır’da görkemli bir cenaze töreniyle  gömüldü.
Cansız, dünyanın en kötü on cezaevinden biri olarak gösterilen Diyarbakır Cezaevi’nde de kaldı, dağda da savaştı. Yıllar önce Sakine Cansız’ı öldürmeye giden bir komutan, emekli Albay Levent Göktaş ise Silivri Cezaevi’nde. Göktaş, o gün yaşadıklarını hiç unutmuyor.

Yılmaz Özdil onu şöyle anlatıyor:

Hukuk fakültesi mezunu, işletme masteri yaptı, İngilizce, Arapça, Rusça, Kürtçe bilir, kara kuşak kareteci, hem de üçüncü mertebesinde, yüksek irtifa paraşütçüsü, 15 bin feet’ten 3 bin 500 kez, 30 bin feet’ten 30 kez serbest atlayış yaptı, derin su dalgıcı, uluslararası özel kuvvetler şampiyonasında üç kez dünya şampiyonu oldu, sıkı durun bin 500’e yakın sıcak çatışmaya girdi, Zap kampı basılırken sadece 18 gün içinde 54 kez namlu namluya vuruştu, 3 tane üstün cesaret madalyası var… Bir albay bu.

Tahmin etmek zor değil. Bu kadar meziyeti olan o Albay, Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Levent Göktaş.

Tarih: 7 Ocak 2009…
Emekliliğinin ardından avukat olarak yaşamına devam eden Göktaş için o gün diğerlerinden farklı değildi. Ofisinde çalışıyordu. Televizyon açıktı, Ergenekon operasyonlarını gösteriyordu. Çalışma arkadaşı “sence böyle bir örgüt var mı” diye sordu. Göktaş “olmasa bu kadar operasyon yapmazlar” diye yanıt verdi. Derken kapı çaldı. Gelenler polisti. Göktaş’ın ofisinde arama yapacaklardı.
Polis, Göktaş’ın odada olmadığı sırada meşhur 51 No’lu DVD’yi masanın üstündeki bir dosyanın içinde bulduğunu iddia etti.

Gidiş o gidiş… Göktaş’ın tutukluluğu 5. yılında!

SAKİNE CANSIZ ORADAYDI

Levent Göktaş, dün gibi hatırlıyor:

Kuzey Irak harekatındayken birden mesaj geldi. Cudi Dağı Ballıkaya Bölgesi’nde 250 kadar teröristin bulunduğu, içlerinde Cemil Bayık, Sakine (Sakine) gibi üst düzey PKK’lıların da yer aldığı Mehmetçiğin girmesi halinde çok şehit verilebileceği söylendi”. Göktaş’a gelen emir Ballıkaya’ya birliği ile girmesiydi. Göktaş, birliği ile sabaha karşı Ballıkaya’ya sızdığını anlatıyor.
Ve girmeleriyle çatışmanın başladığını…

Çatışma sabah altıdan akşam yirmiye kadar, neredeyse beş metre yakınlıkta yaşanıyor. Levent Göktaş, sert kayaya çarpıyor. Geri püskürtülüyorlar. Bir asker şehit oluyor, 10’u yaralanıyor. Göktaş bundan sonra yaşananları şöyle anlatıyor:“Şehit arkadaşın naaşını bir türlü bulamadık, gece saat bire kadar en az 5-6 kez içeri girdik fakat yoğun ateşle karşılaştığımız için şehit naaşını alamıyorduk.”

CENAZE İÇİN BİR ŞARTIM VAR 

Hava -35 dereceydi. Nefesleri havada bir duman gibi yayılıyordu. Gün ertesine devrildi. Saat 02:00’de telsizden bir ses geldi. Karşıdaki PKK’lı Göktaş’a kod adı olan ‘Ozan’ diye hitap ediyordu. Seslenen PKK’nın bölge sorumlusuydu. “Şimşek” kod adlı PKK’lının sözlerini Göktaş şöyle anlatıyor: “Bakıyorum cenazeyi almak için durmadan aşağı inip çıkıyorsun. Hiç gelme alamazsın ama istersen bir şartla sana cenazeyi veririm.

Göktaş, PKK’lının şartlarını merak etti. Ölen askerini almak zorundaydı.
Şartın nedir?” diye sordu. Aldığı yanıt şöyleydi: “Gidiş yolunuz üzerinde
Armut Boğazı var. İlk girişteki çam ağacı altına yiyecek, oksijen, tentürdiyot, konserve ve pamuk koy. Ancak o zaman izin veririz.
Göktaş  teklifi kabul etti.

Şimşek “Söz mü?” dedi. “Ozan” kod adlı Göktaş “Söz!” diye yanıt verdi.
Şimşek devam etti :

O zaman sabah dokuzda  tek başına aşağı yanımıza gel. Cenazeyi al, git.”.

Göktaş “Tamam.” dedi. Beraber olduğu arkadaşları karşı çıktılar.
PKK, yanlarına gelen Göktaş’ı oracıkta infaz edebilirdi. Göktaş birliğin komutanı olarak son kararı verdi. İnip ölen askerin cenazesini alacaktı.

PKK’LILARIN SAYGI DURUŞU

Göktaş kısa ama uzun olan o yolculuğu şöyle anlatıyor:

Sabah 09:00’da PKK’nın yanına indim. Çocuğun naaşı yerdeydi. Yüzü tertemizdi, yıkamışlardı. Yüzüğü parmağında takılıydı. Her şeyi tamdı. Askeri sırtıma aldım. Çıkarken sağ ve solumda kayaların arasında duran PKK’lılar ayağa kalkıp beni selamladılar. Şehidin cenazesini aldım ve yukarı çıktım.”

Levent Göktaş sırtında askerin cenazesiyle yukarı çıktı. Bütün gün savaştığı düşmanlarının arasına silahsız inmişti.
 Çatışma anında O’nu öldürmek için hedef alan PKK’lılar askerini almak için ölümle alay eden bu komutana ve sırtındaki ölüye saygı duruşunda bulunmuştu. Göktaş, ölümle yaşamın iç içe geçtiği bu hikayenin içinde boşlukta yürür gibiydi. “Ozan” kod adlı Levent Göktaş, telsizini açtı. PKK’lılara verdikleri izin için teşekkür etti. PKK’lı komutan da verdiği söz için teşekkür etti.

Göktaş, Armut Boğazı’ndan geçerken arkasında bıraktığı çam ağacının altında konserve, tentürdiyot, yiyecek, oksijen, pamuk dolu bir çuval vardı.

O ARTIK SİLİVRİ GAZİSİ

Levent Göktaş yıllar sonra kendisini savaşa gönderen devlet tarafından “terörist” suçlamasıyla yargılanıyor. Bu kez başının etrafından kurşunlar değil; DVD’ler geçiyor. Karşısında dişe diş savaştığı militanlar değil, “otur yerine “ diye bağıran hakimler var. Savcılar ise özel hayatına dair konuşmalarını, kim olduğunu bilmediği isimsiz ihbar mektuplarını, yüzünü bile görmediği gizli tanık ifadelerini karşısına koymakla meşgul.

Göktaş hikayesini şöyle devam ettiriyor: “Mahkemede şunu söyledim; PKK bile mertçe savaştığımızda bize saygı gösteriyor. Ama uyduruk delillerle bizi buraya tıkanlar ve siz bize saygı göstermiyorsunuz.”

Göktaş, çarpıcı bir karşılaştırmayla sözlerini bitiriyor: “ABD’de bir kahramanlık madalyası almış adam için uçak durduruyorlar. Uçağa binen madalya sahibini ayağa kalkıp alkışlıyorlar. Benim için önemli değil, ben sadece görevimi yaptım. Üç tane kahramanlık madalyası aldım. Ama sıfır saygı,
sıfır sevgi gördüm. Kimsenin umurunda değil.”

Levent Göktaş’ın tutukluluğu geçtiğimiz günlerde beşinci yılına girdi. Yüzlerce çatışmadan sağ kurtulan Göktaş, Silivri’de yaralandı. Katarakt ameliyatı için Silivri Devlet Hastanesi’ne yatan Göktaş’ın gözündeki retina ve kornea tabakası hata sonucu lazerle kesildi. Sağ gözünün görme yeteneği
%30’a düştü
.

Kısacası dağlardan sağ salim kurtulan Levent Göktaş, artık bir “Silivri gazisi”.

Mühim’mat, 25 şehit…

Mühim’mat

Yılmaz Özdil

25 şehit…
7 Eylül 2012, Hürriyet

Su işleri bakanımız “Hindistan’da, Pakistan’da olur böyle şeyler..” diyor.
E madem öyle, git oralarda bakanlık yap diyeceğim ama… Aşağıladığı Hindistan’la Pakistan’ın bırak el bombasını nükleer silahları var, böyle bi facia yaşamadılar.
Böyle şey’lere illa örnek göstereceksen… Böyle şey’i yaşayan ülke başka!
*
Ocak 2009…
Beşar Esad’ın Bodrum’a ailece tatile geldiği, Başbakanımızla sarılıp kucaklaştığı,
Cumhurbaşkanımızın tarihimizde ilk kez Suriye’yi ziyaret ettiği, iki ülke savunma bakanlarının işbirliği anlaşması imzaladığı, sınırda ortak tatbikat yaptığımız günlerdi.
*
İran tarafından kiralanan, İran’ın Bandar Abbas limanından demir alan,
Suriye’nin Lazkiye limanına giden, Rusya’ya ait Rum bandıralı Monchegorsk adlı gemi, Kızıl Deniz’de ABD donanması tarafından durduruldu. Hayrola? Birleşmiş Milletler’in İran’a silah ticaretini yasaklayan ambargosu vardı, aranacak, ne taşıdığına bakılacaktı.
*
Bakıldı, iki ton patlayıcı bulundu. Rum Kesimi’ne baskı yapıldı, Limasol limanına kabul edeceksin, el konulan patlayıcılara bekçilik yapacaksın denildi.
Nerden biliyoruz böyle denildiğini? Wikileaks belgelerinden biliyoruz…
Rum Kesimi, gemiyi mecburen kabul etti, yükü indirdi, Egangelos Florakis
deniz üssü’nün mühimmat depolarına taşıdı.
*
Rum basını isyan etti, kardeşim, İran bu, zurna değil, başımızı belaya mı sokacaksınız manşetleri attı. Rum Savunma Bakanı, n’apayım birader, gidin derdinizi Dışişleri Bakanı’na anlatın, onun başının altından çıkıyor demeye getirdi…
Ki, aynı günlerde Rum Devlet Başkanı’nın Esad’ı yumuşatmaya çalışıp, bir-iki gün idare ediver, halledicem, ABD fena sıkıştırıyor dediği ortaya çıktı.
*
Temmuz 2011…
Bir-iki gün derken, iki sene geçmiş, coğrafyanın tansiyonu değişmiş, Suriye’de
iç savaş başlamış, Rusya ve İran devreye girmiş, salağa yatarak Esad’ın patlayıcılarını hâlâ vermeyen Rum kesimi, güzel bi yaz sabahına uyanmıştı…
Ki, hayalet el dokundu, deniz üssü’nün mühimmat deposu havaya uçtu!
Donanma komutanı dahil, 13 kişi öldü.
*
Ocak 2012…
Saint Petersburg’tan demir alan, Suriye’ye giden, Saint Vincent bandıralı Rus gemisi, yakıt ikmali için Limasol’da demirledi. Rum makamları, sizi rahatsız etmek istemeyiz ama kurallar gereği aramamız gerekiyor dedi. Geminin Rus kaptanı ise, hiç boşuna yorulmayın şekerim, buyrun belgelerimi, harbi harbi 60 ton mühimmat taşıyorum, müşterim de Suriye Savunma Bakanlığı dedi!
*
Batı basını, ki, en başta bizim muhterem basınımız, gemiye el konulduğunu, çünkü,
AB üyesi olan Rum Kesimi’nin Suriye ambargosuna uymak zorunda olduğunu yazdı.
Halbuki kazın ayağı öyle değildi. AB gerçekten el konulmasını istemişti, ancak,
mühimmat deposu’nu unutmayan Rumlar, bu sefer yemezler abi cevabını vermişti.
Rus gemisi depoyu fulledi, püfür püfür gitti.

Ha unutmadan…

Mühimmat deposu patlayınca…
Rum Savunma Bakanı istifa etti. Rum Dışişleri Bakanı istifa etti.
Rum Genelkurmay Başkanı istifa etti.
Televizyonlarda laylaylom sirtaki yapmaya devam etmediler, üç günlük yas ilan ettiler.

Bitmedi…
Yunanistan’a kaçıp, sırra kadem basan Genelkurmay Başkanı hakkında,
Larnaka mahkemesinden tutuklama kararı çıkardılar. Herif, savcıya mektup yazdı, Yunanistan’da yargılanmak istiyorum diye yalvarıyor.

Bitmedi…
Dışişleri-Savunma bakanları yargılanıyor. Devlet Başkanı yargılanıyor!
Soruşturma kurulu oluşturuldu, bu kurulun raporunda asıl sorumluluk devlet başkanı’na aittir denildi, tıpış tıpış gidip, ifade verdi.
*
Adı üstünde…
Mühim’mattır.
Bizde ise insan hayatı su’dan ucuz…
Sanırım o nedenle su işleri bakanı açıkladı!