Yılmaz ÖZDİL : ÇANAKKALE

ÇANAKKALE

Yılmaz ÖZDİL
SÖZCÜ, 18 Mart 2017

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Ragıp Selanikli’ydi. Mustafa Kemal‘le akrandı 1881 doğumluydu askeri tıbbiyeden mezun oldu, hekim yüzbaşıydı… Eğitim için Almanya’ya gönderildi. Görev yaptığı hastanede Erica’yla tanıştı, hemşireydi beline kadar örgü sarı saçlı tipik Alman güzeliydi. Ragıp’ın aklı başından gitti kaçamak bakışlarla kendisini süzen o mavi gözlere kelimenin tam manasıyla vurulmuştu. E bizim Ragıp da filinta gibi delikanlıydı üstelik Almanca’yı akıcı şekilde konuşuyordu espriler mespriler romantik cümleler filan kızı bağladı, flört etmeye başladılar. Doğrusu Erica da ilk günden gönlünü kaptırmıştı ama mantığı engel oluyordu Alman gerçekçiliği ağır basıyordu çünkü özellikle babasının ne cevap vereceğini çok iyi biliyordu bir Türk’le, bir Müslüman’la evlenmesine asla müsaade etmezlerdi ayrıca kendisi koyu bir Hıristiyan sayılmazdı ama bir Türk’le evlense bile din değiştirmek istemiyordu. Ragıp dedi ki; babanı sen bana bırak, dinlerimiz konusunda ise düşündüğün şeye bak, ben seni böyle sevdim sen beni böyle sevdin birbirimizi neden değiştirelim ki? Sonra gitti bir buket çiçekle kapıyı çaldı, bizde gelenek böyledir dedi Allah’ın emri peygamberin kavliyle Erica’yı istedi. Sizi ikna etmek için ne demem gerektiğini günlerce düşündüm inanın bulamadım sadece şunu söyleyebilirim kızınıza aşığım dedi. Adeta sihirli iki kelimeydi. Zor kolay oldu. Medeni kimliğiyle medeni cesaretiyle aileyi etkilemişti kayınpeder ikna oldu, peki dedi, hemen bir hafta sonra Almanya’da evlendiler. Mutluluktan uçuyorlardı. Boy boy çocukların hayalini kuruyorlardı. Maalesef… Osmanlı seferberlik ilan etti. Ragıp bir saniye bile tereddüt etmedi vatan topraklarında kapışma başlarken Almanya’da duramazdı. Erica’yı karşısına aldı, sana bunu yapmak istemezdim ama gitmem lazım dedi. Ölmezsem bekle beni… Erica hiç cevap vermedi, açtı yatak odasındaki dolabı, bavulu çıkardı, çoktaaan hazırlamıştı gazete okuyan her Alman gibi elbette dünyanın nereye gittiğini biliyordu. Ragıp’a sarıldı, sen nereye ben oraya dedi… İyi günde kötü günde anca beraber kanca beraberdi. İlk trenle İstanbul’a geldiler. Ragıp lisan bildiği için Almanya’da zorlanmamıştı ama Erica tek kelime Türkçe bilmiyordu. Ev kiraladılar Alman gelin açısından ne komşu vardı ne akraba ne tanıdık… Üstelik Ragıp’ın ailesi kendi ailesi kadar hoşgörülü olmamıştı yabancı gelin kabul edilmemişti. Ragıp her sabah Taşkışla hastanesindeki geçici görevine gidiyor Erica eşi gelene kadar sokağa bile çıkmıyor yapayalnız bekliyordu. Dört ay kadar böyle geçti. Ragıp Çanakkale’ye cepheye başhekim yardımcısı olarak atandı. Yine aldı Erica’yı karşısına, sana bunu yapmak istemezdim ama gitmem lazım dedi. Erica gülümsedi, çoktaaan bavulunu hazırlamıştı, söylemiştim sana dedi sen nereye ben oraya… Ragıp bir taraftan kendisini böyle bir kadınla tanıştırdığı için Allah’a şükrediyor bir taraftan sevdiğini böylesine sürüklediği için vicdanen kahroluyordu. At arabasıyla Çanakkale’ye geldiler. Erica bu kez yalnız değildi. Mesleğinin tam göbeğine gelmişti. Sahra hastanesinde gönüllü hemşire olarak çalışmaya başladı. Ev mev yoktu, baraka bile yoktu, sahra hastanesinin bitişiğinde çadırda kalıyorlardı kuru ekmeğe talim ediyorlardı. Gel gör ki… Ömürlerinde böyle mutlu olmamışlardı. 24 saat gece gündüz birlikteydiler önemli olan buydu, olumsuz fiziksel koşullar umurlarında bile değildi. Savaş patladı. Ragıp sürekli ameliyattaydı, Erica kan revan içinde gazilerimizin başındaydı yara sarıyor ilaç veriyor ana şefkatiyle kınalı kuzularımızın saçlarını okşuyor öğrendiği birkaç kelime kırık dökük Türkçesiyle moral kaynağı oluyordu “ölmeyeceksin, yaşayacaksın, iyi olacaksın, sevdiğine kavuşacaksın” diyerek paramparça evlatlarımızı yaşama bağlamaya çalışıyordu. Gazilerimiz Erica’ya “hemşire” diye seslenmiyordu “ana hatun” adını takmışlardı. Can pazarındaki bu kahraman kadını annelerinin yerine koymuşlardı. Hastaneden vakit bulduğunda köylü kadınlarımızla birlikte çalışıyor, iğne iplikle Mehmetçik’in delik deşik kıyafetlerini onarıyor çadır dikiyordu.
*
17 Aralık 1915 saat üç suları…
İngiliz keşif uçağı Eceabat’ın Yalova köyündeki Hilal-i Ahmer hastanesi üzerinde dolaştı. Adrese teslim koordinat belirliyordu. 10 dakika geçti geçmedi İngiliz zırhlılarından bombardıman başladı. Çatısında 20 metre boyunda “kırmızı ay” bulunmasına rağmen, bile bile, tüm ahlaki kurallara aykırı olarak hastaneyi hedef aldılar. Ana Hatun orada yaşamını yitirdi, tertemiz yüreğine şarapnel denk gelmişti. Ragıp yara almadan kurtuldu ama Erica’nın cenazesini kucakladığı o saniyeden sonra yaşadı denilebilir mi bilmiyorum.
*
Erica için askeri tören düzenlendi. Sevdiği adamın vatanında, vatanımızın bağrında, Yalova köyünde şehitlerimizin yanında toprağa verildi. Kabrinin Osmanlıca kitabesine “ifa-yı vazife esnasında top mermisiyle terk-i hayat eden madam” yazıldı.
*
Almanlara komple Nazi denilen…
Adam gibi ölmek var bir de madam gibi ölmek var” denilen ülkede…
Çanakkale şehididir madam Erica!
*
Çünkü Çanakkale dediğin duygusuz, ruhsuz, hamasi nutuklardan ibaret değildir.
Ayşesiyle, Fatmasıyla, Lindasıyla, Ericasıyla.. yarım kalan aşkların destanıdır.
=======================================
Dostlar,

Tek sözcük ekleyecek mecalimiz yok… Yanaklarımız, klavyemiz, parmaklarımız ıslak..
Yılmaz Özdil’i gönülden kutluyoruz..
Meslektaşımız Dr. Ragıp’ı, sevgili Alman eşi “ana hatun” Erica’yı, sayıları 250 bine varan şehit – yitik – merhum gazilerimizi; ille de Yarbay Mustafa Kemal‘i tazim ile anıyoruz.

Hatta, Mustafa Kemal’den aldığımız dersle, Çanakkale’de ölen, emperyalizmin kanlı oyunlarına kurban edilen onbinlerce Anzak vd. yabancı askerlerinin anababalarına yazdığı mektuptaki tarihsel  – insancıl sözler nedeniyle, onları dahi buruk bir hümanist acıyla anıyoruz..
*****
Atatürk’ün Anzak Annelerine Yazdığı Mektup

“Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu  topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.” 
Atatürk, 1934

İngilizcesi : “Those heroes that shed their blood and lost their lives … you are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side in this country of ours. You, the mothers, who sent their sons from far away countries, wipe away your tears. Your sons are now lying in our bosom and are in peace. After having lost their lives on this land they have become our sons as well.” Atatürk, 1934 

Avustralyalı Bir Annenin Mektubu

“Gelibolu topraklarında yitirdiğimiz evlatlarımızın acısını, alicenap sözleriniz hafifletti. Gözyaşlarımız dindi. Bir ana olarak bana, bir güzelim teselli bahşetti. Yavrularımızın sonsuz uykularında, huzur içinde dinlendiklerinden hiç kuşkumuz kalmadı. Majesteleri kabul buyururlarsa bizler de kendilerine Ata demek istiyoruz. Çünkü, yavrularımızın mezarları başında söylediğiniz sözler, ancak bir öz babanın sözleri gibi yüce, ilahi. Evlatlarımızı bir baba gibi kucaklayan büyük Ata’ya tüm analar adına şükran, sevgi, saygıyla.” Avustralyalı bir anne

İngilizcesi : A response by an Anzac’s mother to Atatürk’s words:

“The warmth of your words eased our sorrow for our sons who vanished in Gallipoli, and our tears ended. Your words are a consolation to me as a mother. Now we are sure that our sons rest in peace in their eternal rest. If your Excellency accepts, we would like to call you ‘Ata’, too. Because what you have said at the graves of our sons could only be said by their own fathers. In the name of all mothers, our respects to the Great Ata who embraced our children with the love of a father.” An Australian mother
*******
İşte insanlık dersi“İnsan” Mustafa Kemal ATATÜRK‘ten bir evrensel ders daha..
Zerrece insanlığı kalan bile payını alabilir, adam olur!

Sevgi ve saygı ile. 18 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com



Yılmaz ÖZDİL : ÇANAKKALE

ÇANAKKALE

Yılmaz ÖZDİL
18 Mart 2017, SÖZCÜ

Ragıp, Selanikli’ydi.
Mustafa Kemal‘le akrandı, 1881 doğumluydu, askeri tıbbiyeden mezun oldu, hekim yüzbaşıydı… Eğitim için Almanya’ya gönderildi. Görev yaptığı hastanede Erica’yla tanıştı, hemşireydi, beline kadar örgü sarı saçlı, tipik Alman güzeliydi. Ragıp’ın aklı başından gitti, kaçamak bakışlarla kendisini süzen o mavi gözlere kelimenin tam manasıyla vurulmuştu. E bizim Ragıp da filinta gibi delikanlıydı, üstelik Almanca’yı akıcı şekilde konuşuyordu, espriler mespriler, romantik cümleler filan, kızı bağladı, flört etmeye başladılar. Doğrusu Erica da ilk günden gönlünü kaptırmıştı ama, mantığı engel oluyordu, Alman gerçekçiliği ağır basıyordu, çünkü, özellikle babasının ne cevap vereceğini çok iyi biliyordu, bir Türk’le bir Müslüman’la evlenmesine asla müsaade etmezlerdi, ayrıca, kendisi koyu bir hıristiyan sayılmazdı ama, bir Türk’le evlense bile din değiştirmek istemiyordu. Ragıp dedi ki, babanı sen bana bırak, dinlerimiz konusunda ise düşündüğün şeye bak, ben seni böyle sevdim, sen beni böyle sevdin, birbirimizi neden değiştirelim ki? Sonra gitti, bir buket çiçekle kapıyı çaldı, bizde gelenek böyledir dedi, Allah’ın emri peygamberin kavliyle Erica’yı istedi, sizi ikna etmek için ne demem gerektiğini günlerce düşündüm, inanın bulamadım, sadece şunu söyleyebilirim, kızınıza aşığım dedi. Adeta sihirli iki kelimeydi. Zor, kolay oldu. Medeni kimliğiyle, medeni cesaretiyle, aileyi etkilemişti, kayınpeder ikna oldu, peki dedi, hemen bir hafta sonra, Almanya’da evlendiler. Mutluluktan uçuyorlardı. Boy boy çocukların hayalini kuruyorlardı. Maalesef… Osmanlı seferberlik ilan etti. Ragıp bir saniye bile tereddüt etmedi, vatan topraklarında kapışma başlarken, Almanya’da duramazdı, Erica’yı karşısına aldı, sana bunu yapmak istemezdim ama, gitmem lazım dedi, ölmezsem, bekle beni… Erica hiç cevap vermedi, açtı yatak odasındaki dolabı, bavulu çıkardı, çoktaaan hazırlamıştı, gazete okuyan her Alman gibi elbette dünyanın nereye gittiğini biliyordu, Ragıp’a sarıldı, sen nereye ben oraya dedi… İyi günde kötü günde, anca beraber kanca beraberdi. İlk trenle İstanbul’a geldiler. Ragıp lisan bildiği için Almanya’da zorlanmamıştı ama, Erica tek kelime Türkçe bilmiyordu. Ev kiraladılar, Alman gelin açısından ne komşu vardı, ne akraba, ne tanıdık… Üstelik, Ragıp’ın ailesi kendi ailesi kadar hoşgörülü olmamıştı, yabancı gelin kabul edilmemişti. Ragıp her sabah Taşkışla hastanesindeki geçici görevine gidiyor, Erica eşi gelene kadar sokağa bile çıkmıyor, yapayalnız bekliyordu. Dört ay kadar böyle geçti. Ragıp, Çanakkale’ye, cepheye, başhekim yardımcısı olarak atandı. Yine aldı Erica’yı karşısına, sana bunu yapmak istemezdim ama, gitmem lazım dedi. Erica gülümsedi, çoktaaan bavulunu hazırlamıştı, söylemiştim sana dedi, sen nereye ben oraya… Ragıp bir taraftan kendisini böyle bir kadınla tanıştırdığı için Allah’a şükrediyor, bir taraftan sevdiğini böylesine sürüklediği için vicdanen kahroluyordu. At arabasıyla Çanakkale’ye geldiler. Erica bu defa yalnız değildi. Mesleğinin tam göbeğine gelmişti. Sahra hastanesinde gönüllü hemşire olarak çalışmaya başladı. Ev mev yoktu, baraka bile yoktu, sahra hastanesinin bitiğişinde çadırda kalıyorlardı, kuru ekmeğe talim ediyorlardı. Gel gör ki… Ömürlerinde böyle mutlu olmamışlardı. 24 saat, gece gündüz birlikteydiler, önemli olan buydu, olumsuz fiziki şartlar umurlarında bile değildi. Savaş patladı… Ragıp devamlı ameliyattaydı, Erica kan revan içinde gazilerimizin başındaydı, yara sarıyor, ilaç veriyor, ana şefkatiyle kınalı kuzularımızın saçlarını okşuyor, öğrendiği birkaç kelime kırık dökük Türkçesiyle moral kaynağı oluyordu, “ölmeyeceksin, yaşayacaksın, iyi olacaksın, sevdiğine kavuşacaksın” diyerek, paramparça evlatlarımızı hayata bağlamaya çalışıyordu. Gazilerimiz Erica’ya “hemşire” diye seslenmiyordu, “ana hatun” adını takmışlardı. Can pazarındaki bu kahraman kadını, annelerinin yerine koymuşlardı. Hastaneden vakit bulduğunda, köylü kadınlarımızla birlikte çalışıyor, iğne iplikle Mehmetçik’in delik deşik kıyafetlerini onarıyor, çadır dikiyordu.
***
17 Aralık 1915, saat üç suları… İngiliz keşif uçağı Eceabat’ın Yalova köyündeki hilal-i ahmer hastanesi üzerinde dolaştı. Adrese teslim koordinat belirliyordu. 10 dakika geçti geçmedi, İngiliz zırhlılarından bombardıman başladı. Çatısında 20 metre boyunda “kırmızı ay” bulunmasına rağmen, bile bile, tüm ahlaki kurallara aykırı olarak, hastaneyi hedef aldılar. Ana Hatun orada hayatını kaybetti, tertemiz yüreğine şarapnel denk gelmişti. Ragıp yara almadan kurtuldu ama, Erica’nın cenazesini kucakladığı o saniyeden sonra yaşadı denilebilir mi, bilmiyorum.
****
Erica için askeri tören düzenlendi. Sevdiği adamın vatanında, vatanımızın bağrında, Yalova köyünde, şehitlerimizin yanında toprağa verildi. Kabrinin Osmanlıca kitabesine
“ifa-yı vazife esnasında top mermisiyle terk-i hayat eden madam” yazıldı.
****
Almanlara komple nazi denilen… “Adam gibi ölmek var, bir de madam gibi ölmek var” denilen ülkede… Çanakkale şehididir madam Erica!
Çünkü Çanakkale dediğin, duygusuz, ruhsuz, hamasi nutuklardan ibaret değildir.
Ayşesiyle, Fatmasıyla, Lindasıyla, Ericasıyla, yarım kalan aşkların destanıdır.
==================================